• Üç tarafı sularla çevrili memleketim gibiyim. Yalnızım. Yorgunum. Çok hırpalandım. Ağaçlarım ormanlarım kesildi. Göğüm betona kesti. Denizlerim hep pislik…

    Dört tarafı yalanlarla çevrili insan parçasıyım ben. Adım yalnızlık. Uğruma savaşanım yok, sokakları ateşe verenim. Molotoflar patlamıyor göbeğinde şehirlerimin. Haritalarda ara ki bulasın suretimi. Terk edilmişim.

    Mutlu insan yüzleri basmış her yanı. Efkarımda ortaksızım. Kalıcı hüzünlerle taçlanmış sanki varlığım. Ne yapsam ne etsem de benim için çok gecikildiğini daha yeni anlamışım.

    Ne gitmek istiyorum ne kalmak. Ne yaşamak ne ölmek. Ne gülmek ne ağlamak. Aldığım nefes başına buyruk, gülüşlerim emanet. Ne zaman hangi saat başladı kayboluşum? Bilmiyorum. Acıya bile artık duygusuzum.

    Dört tarafı yalnızlıkla çevrili insan parçasıyım ben. Gürül gürül şiir okuyuşum hep bundan. En kötü şarkıları iştahla söyleyişim. Kırgınlığıma en çok dokunan kalpte inat edişim, yalnızlığıma en benzeyen yerde konaklayışım. Memleketime benzeyişim çaresizce, bundan.

    Yatağındakini değil yüreğindekini aldatan bir kadın gözyaşında, ne kadar bağırsa da çığlığını duyuramayan bir sokak çocuğu ya da. Memleketim gibiyim kendi coğrafyamdan sürgün edildim. Dört tarafı yalnızlıkla çevrili insan parçasıyım ben, hep eksiğim.

    Daha güzel şeylere değil güzel şeylere bile hakkım yok sanki. Hangi dala tutunsam en baştan kırık, hangi kalbe sığınsam zalim, kime el uzattıysam kayıp… Hırpalanmış gibiyim bir yaşam macerasında. Umudu yarım kalan, hevesleri kursağında sallanan, kendi enkazında kendine ses veren bir yıkıntı gibiyim. Yokum. Olduğumu zannettiğim en şiddetli zamanlarda bile. Memleketim gibiyim. Düşlerime silah çekilmiş. Umutlarım yok pahaya satılmış. İnançlarım hakir görülmüş yollarım kar buz içinde. Ne yana baktıysam zifiri siyah. Dört tarafı yalanlarla çevrili insan kalanı…

    “Unutulmuş gibiyim ben
    ve insan
    Bir bakıma unutulmuş gibidir
    Bilmem ki nasıl anlatmalı
    Yalnız bile değilim…”

    Edip Cansever
  • Yaşam bir deha işi değil. Bir sürgün, köle düzeni.
    Vüs'at O. Bener
    Sayfa 9 - Yapı Kredi Yayınları
  • Bu siteye katıldığım ilk günlerden beri edindiğim bir amaç var: Dini görüşler haricindeki ortak değerlerde buluşabilecek olduğum insanlarla hareket edebilmek. Dini görüşü dışarıda tuttum çünkü benim görüşüme göre dinin, tanrının varlığı ya da yokluğu bu hayatta verdiğimiz mücadelede bir şeyi değiştirmiyor. Yüksek İşsizlik oranlarını değiştirmez, adalet kavramının çıkarcı kitleler tarafından saptırılmış oluşunu değiştirmez, Düşünce özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin hapiste çürüyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Manavdan beş çeşit meyve yerine iki çeşit alabilir olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Ayda bir, yılda bir et yiyen insanların var olduğu gerçeğini değiştirmez. İstediğiniz kadar devam ettirin.. Her gün öldürülen kadınların diğer gün unutulduğunu değiştirmez. Çocukların maruz kaldığı cinsel istismar olaylarının onbinlerce olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu yüzden din dışında kalan değerlerde buluşabileceğim insanlarla muhatap olmayı tercih ediyorum. Tartıştıktan sonra ortak değerlerde buluşamayacak olduklarımı ise görmezden geliyorum çoğunlukla.
    Az okunan, az bilinen, az değinilen yerlere temas ettim. Yazdım, yorum yaptım, etkinlik düzenledim. Ortak bir platformda bireysel olandan çok toplumsal olana ağırlık verdim. Bazen dışarıda yaşananlara çok öfkelendiğim anlar oldu sert, sarsıcı incelemeler yazdım. "Birey olarak ne yapabiliriz ki?" ya da "Benim konuşmamla ne değişecek?" Cümleleri ile kıyıda köşede durmayı tercih etmedim. Yaşlı siyasetçilerin yüzyıllardır oyuncağı olan gençliğin sessiz kalmasını, sindirilmesini kabul etmek istemedim. Sürekli "saygı" çerçevesinde dayatılan zorlama bir sessizliği de kabul etmiyorum. Ben okuyor ve düşünüyorsam yazmalıyım da. Okuduğum kitaplardan alıntılar paylaşmak benim kim olduğuma işaret etmez ya da neye inandığımı da. Birey olarak yaşadığım sorunlar ise çoğunlukla toplum ve iktidar mekanizmalarının aksaklıklarından kaynaklıdır. Bu aksaklık bana sorun teşkil ediyorsa bunu dile getirme özgürlüğüm varken kullanırım. Zaten sınırlı bir özgürlük durumumuz var asıl mücadelemiz bu olmalıyken Ortak öfkeleri doğru hedefe yöneltmek gerekirken, biz birey olarak örselenme durumunu daha çok önemsiyoruz. Altını çizerek belirtiyorum. Birey olarak her şeyden hassasiyet kapacak olduğumuz zamanlar çoktan geride kaldı. Herkes dışarda akan hayata baksın, odasının penceresinden sokağa baksın. Sabah saat sekizde işe giderken ki yürüdüğüm on dakikalık mesafede yüzlerce çocuk işçi görüyorum ben, çalıştığım iş yerinde her gün istismara uğrayan kadınlar, çocuklar görüyorum, o insanların yaşadığı çaresizlik durumunun nasıl bir his olduğu ile her gün yüzleşiyorum. İş yerimin karşısındaki parkta yatan sokak insanlarını görüyorum. Sebepsiz zenginleşenleri görüyorum, iltimaslarla iş yaptıranları görüyorum. Kısaca bu çürümüşlük durumuna her gün maruz kalıyorum. Ve bu durumu değiştirebilecek devrimleri geçmişte yapan ama devrimlerini koruyamayan bir ülkede yaşıyorum. Her şeyi kabul edelim, hiçbir şey yapmayalım, okumayalım, düşünmeyelim, sorgulamayalım neden sömürüldüğümüzü dile getirmeyelim boyun eğelim, daima çıkar sahipleri kazansın hayallerini kuranlara karşıyım. Benim işim kitaplar, yıllardır öyleydi, öyle kalmaya devam edecek. Ben üzerime düşeni elimden geldiğince yapıyorum. Etrafımda olan kişileri sorgulamaya, düşünmeye, gerçekleri göstermeye sevk ettirebilecek kitapları tarihin gömülü yerlerinden çıkarıp sergiliyorum bundan faydalanmak isteyen de çıkabilir kendince gereksiz bulan da. Ama kendi düşüncelerimi kendim yönetiyorum benim çizgim budur. Ve bazen bu sitede öyle şeyler oluyor ki kendimi karşıdakilere anlaşılır kılmak için ekstra uğraş vermeme neden olanlar çıkabiliyor. Bunlara ayrıca teşekkür ediyorum. En azından geriye dönük bir öz eleştiri yapıp şuana kadar gelebiliyorum. Tutarlı-tutarsız noktalarımın olup olmadığını da belirleyebiliyorum. Yazmak, okumak, düşünmek eylemlerine sürekli vurgu yapan Ahmet Cemal'in "Okuyan Gençlere Mektuplar" bölümünden bir parçayı gençlere ya da diğer tabiri ile Z Kuşağı diye kategorileştirilenlere hediye ederek bitiriyorum.

    Sizler yani bu ülkenin okuyan gençleri:

    "Sizin en büyük yalnızlığınız, özgür seçimleriniz sonucu tek başınıza kalmayı yeğlemiş olmaktan kaynaklanmıyor.
    Asıl yalnızlığınız, hep kalıpları öğrenmenin görev diye belletilmesinin, gerçek anlamda bir ahlaka giden yolun ancak insanın kendi ahlakını önce kendi iç dünyasında yaşamasından, yaşadıklarının ahlakını da savunmayı öğrenmesinden geçebileceği gerçeğine karşın, hep çoğunlukla hangi erdemleri savunduğu belirsiz ve düzmece ahlak kurallarıyla yaşamak zorunluluğunun yol açtığı bir yalnızlık - ya da gönüllü olduğu hiç de söylenemeyecek bir iç sürgün
    Sizler, kendi seçimlerinizle, özgürce biçimleyeceğiniz, sorumluluğunu üstleneceğiniz, yalnızca sizin olacak yaşamlar için değil, fakat sanki yalnızca elden düşme ya da ikinci elden yaşamlar için yetiştirilmektesiniz. Yaşana yaşana iyice yıpranmış, birey bağlamında hangi duraklardan geçeceği artık ezbere bilinen, kalıplaşmış, böyle olduğu için de hâlâ ve ne ölçüde geçerli olup olmadığı hiç sorgulanmayan değer yargılarıyla belirlenmiş, hiçbir dönemecinde biraz da serüven tadı taşımayan yaşamlara mahkûm edilmişsiniz.
    İnsanoğlu, elbette bir boşluğun içine doğmaz. Daha dünyaya gözlerini açtığı andan başlayarak hem en yakınında bulunanların hem de, başta doğduğu ortamın kültürü olmak üzere, içinde bulunduğu koşulların etki alanına girer. Ancak, varlığını hep sürdürecek olan böyle bir etki alanında kalması, insanın sonraki tüm gelişmesinin edilgin bir çizgiyi izleyeceği veya izlemesi gerektiği anlamını kesinlikle taşımaz. Çünkü insan, doğadaki öteki canlılardan farklı olarak, içinde bulunduğu ortamları ve koşulları kendi istediği doğrultuda olabildiğince değiştirmesini sağlayacak ve adına irade denilen bir güçle de donatılmıştır. İnsan, dünyaya hem öteki insanlar gibi biri hem de tümüyle kendine özgü biri olmak üzere, deyiş yerindeyse bir tür çifte kimlikle gelir. İnsanlık tarihinin gelişme sürecinin bize gösterdiği en önemli gerçeklerden biri, toplumsal yaşam içersinde kendine özgü kimliğini geliştirme isteğinin insanda neredeyse bir içgüdü niteliğiyle var olduğudur. Düşünce tarihinde yer etmiş adların hepsinin insanoğlunun bu özgürlüğünü de defalarca vurguladıkları göz önünde tutulduğunda, böyle bir özgürlüğün önemi kendiliğinden ortaya çıkar."

    Kendimize özgü kimliğimizi oluşturup koruyalım..
  • Ortaklıklar inşa eden, ilişkileri özgürleştiren, neşeyi belirleyen olumlu tutkulardır.
    Antonio Negri
    Sayfa 19 - MonoKL Yayınları
  • Yaşam, onu inşa etmediğimiz sürece; yaşamın seyri özgürce kavranmadıkça bir hapishanedir.
    Antonio Negri
    Sayfa 19 - MonoKL Yayınları
  • Sultan Abdülhamid’in dostu, sır kutusu Tahsin Paşa’nın romanı: Hünkarım...
    Türkiye’de ve dünyada büyük bir ilgiyle takip edilen Payitaht dizisinin Tahsin Paşa’sı Bahadır Yenişehirlioğlu, Tahsin Paşa’nın unutturulmuş hayatını romanlaştırdı.
    Osmanlı İmparatorluğu ölüm kalım savaşında.
    İç ve dış mihrakların tek bir amacı var; Ulu Hakan Abdülhamid’i devirmek.
    Sultan Abdülhamid’in çevresinde güvenebileceği tek bir kişi bile yoktu ta ki Tahsin Paşa’yı bulana kadar.
    Tahsin Paşa, aşktan ve muhabbetten anlayan, devletine ve Hünkarına sonsuz sadakatle bağlı, iyi bir eğitim ve aile terbiyesinden geçmiş bir devlet adamı.
    Hünkar'ın Tahsin’e sonsuz güveni ile Tahsin’in Hünkar'ına sonsuz sadakati…
    Ve herkesi kıskandıran bir sırdaşlık, dostluk, kardeşlik…
    Osmanlı Bankası baskını, Yıldız suikastı, Siyonistlerin emelleri doğrultusunda kurgulanmış planlar, 31 Mart’a uzanan günler ve bu iki vatanseverin, devletin ve milletin bekası için verdiği destansı mücadele.
    Ardından gelen bedbaht yıllar: İttihatçıların zaferi, ölüm ve acı dolu isyanlar; sürgün, sevdiklerinin ölümü, yoksulluk, savaşlar, devletin yıkılışı ve yeni Cumhuriyet… Ve bütün bunları derinden yaşayan vakur Tahsin Paşa.
    Bahadır Yenişehirlioğlu, bu asil yaşam öyküsünü Tahsin Paşa’nın kendi gözünden bugüne aktarıyor. Hünkarım akıcı üslubu ve ustalıklı kurgusuyla Tahsin Paşa’nın özel hayatını ve siyasi mücadelesini tüm çıplaklığıyla okurlara sunuyor.
  • 272 syf.
    “OSMANLI’DA OĞLANCILIK” Kitabının yazarı Rıza Zelyut’a 2018 yılında dava açılmış ve kitaplarının toplatılması istenmiştir. Fakat Ankara 11. İdare Mahkemesi, kitaptaki bilgilerin Osmanlı dönemine ait belgelere dayanmasını gerekçe göstererek kitabın satılmasında bir sorun olmadığında karar kılmıştır.

    Her toplum kendinden önceki neslini yani atalarını hoş yönleriyle anlatmaya çalışır. Hatta bazıları bu yolda tarihi çarpıtmaktan bile kaçınmaz. Osmanlı'nın Türkiye sınırları içerisinde yaşayan insanların atası olduğu tartışılır fakat büyük çoğunluğun bunu böyle kabul etmesi sebebiyle bende bu yazımda Osmanlı'yı Türklerin ataları olarak ele alıp ve eleştireceğim. "Osmanlı şeriatla yönetildi her şey güllük gülistanlıktı" diye naralar atan insanlara sorsanız çoğu Osmanlının kaç senesinde kurulduğunu dahi bilmez. Gerçi onların da bir suçu yok. Tarih öğretildiği kadar bilinir derler. Bu yazımda tarihçilerin Osmanlı'yı anlatırken değinmekten kaçındıkları bir konuyu, eşcinselliği, diğer adıyla oğlancılığı ele alacağım.

    Osmanlıda oğlancılığın erken dönemde yani Orhan Gazi zamanında başladığı sanılmaktadır. Osmanlıya esir düşen Bizans İmparatorluğunun Selanik Baş Psikoposu Gregory Palamas Osmanlı'da eşcinselliğin çok yaygın olduğunu özellikle de esir alınan Hristiyan çocuklara karşı tecavüzlerin fazla olduğunu anlatıyor. Osmanlı'da askerlik yaşı gelen eşcinsellerden cinsel yönelimine dair gerekçe ispatlaması istenmiyor, askerlik yapmaları için eşcinsellik bir engel olarak görülmüyordu. Orduda eşcinseller Yeniçerilere hizmet eden "civelek"ler olarak tanımlanmış, savaşlarda ihtiyacı karşılamak üzere civelekler taburu oluşturulmuş, Civelek taburunda yer alan askerlerin her birini bir yeniçeri sahiplenmiştir. Osmanlı'da kadınlardan hoşlanmadığını devamlı tekrarlamış, eserlerinde hep konusunu işlemiş eşcinsel şairlerden biri Enderûnlu Fâzıl olmuştur.  Hatta LGBT temalı "Güzel Oğlanlar Kitabı" vardır.

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali 1541'de Gelibolu'da doğdu. Küçük yaşta eğitime başlayıp 20 yasında medreseden mezun oldu. Mihr-ü Mah isimli eserini şehzade İkinci Selim'e takdim ederek divan katipliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşa'nın divan katibi olarak atandı ve onunla beraber Mısır'a gitti. Sonrasında Bosna beylerbeyi Ferhat Paşa'nın divan katipliğini yaptı. Sultan Üçüncü Murad Han döneminde Gürcistan beylerbeyi oldu. Sultan Üçüncü Mehmet dönemindeyse mir-i miran rütbesiyle Şam valiliğine tayin edildi. Son olarak Cidde valiliği görevine atandıktan sonra ise 1600 senesinde orada vefat etti.

    İyi bir şair olmasının yanı sıra şerh edebiyatında da iyi bir yer edinmiş. Sultan üçüncü Murad'ın şiirlerinin şerhini yapmış ve Nefi gibi bazı şairlere mahlas vermiştir. ‘Kunh-ül-Ahbar, Heft Meclis, Nadir-ül-Maharıb, Menâkib-İ Hünerverân, Âdab, Hulâsâtu’l-Ahvâ der-Letâfet  gibi eserleri vardır.

    Osmanlı ve Padişahlar üzerine derin tecrübe sahibi olan Mustafa Ali ‘’Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları’’  isimli 2 ciltlik bir kitap yayınladı. Kitabın sekizinci bölüm başlığı aynen şu şekildedir: "Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımını anlatır" Bu bölümde dönemin oğlancılık kavramını tüm çıplaklığıyla anlatmıştır. Kitabın 59 ve 60. sayfalarında şunları anlatıyor:

    “Çünkü sevilen kadın bölüğünün namahremleri avan korkusundan gizli tutulur. Şimdi ise civanlarla arkadaşlık onlarla düşüp kalkma yolunda bir kapıdır ki bu kapı gizli, aşikâr hep açıktır.
    Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez.
    Niceleri otuz yaşına varıncaya kadar güzel yüzünde gönlünde üzüntü olacak kıl görmez. Türk çocukları Arabistan’daki ele avuca sığmaz civelek çocuklar güzellik yönünden hepsinden kısa ömürlü olurlar.

    20 yaşlarına vardıkları gibi rağbetten düşerler ve aşıkların işinden kalırlar. Ama İçel civarları Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.

    Güzelliği ve cazibesi eksik olanların ise çeke çevire tazelikleri ve tatlı kılan naz ve cilve ile sevimli gösterir. Ama Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal imişler ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olurmuş. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerlermiş.

    Özellikle Çoğu ince belli ve uzun boylu olurlar. Kendilerini teslim ettikleri sırada her uzvuyla birlikte yumuşaklık gösterirlermiş. Sözün kısası görünüşte yumuşak davranmakta, aslında karşı durmakta içel güzellerinin  çoğu inat ederlermiş.

    Buna göre bunların vuslat nimeti bu- yükler için vardır. Yanlarında gezen aşıklarını bahtsız ettikleri ve parasız pulsuz bıraktıkları meydandadır, derler. Ve iki gencin fırsat vaktinde birbirinden yararlanması, yahut birisi ötekini sarhoş edip üstüne çıkması, değmede mümkün olmayacak bir iştir, diye anlatıp söylerler.

    Sözün kısası, ün almış güzel yüzlülere rağbet edip karşısında gümüş servi endamlı, uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler. 

    Gerçi İçel mahbuplarında da nazeninler olur lakin çoğu vefasız insanı üzmek isteyen cefacı güzellerdir. Onlara sahip olanların huzuru ve rahatı az bulunur. Ama Arnavut cinsi de gerçi âşıkların gönüllerini alırlar, bu kadar var ki gayet inatçı olurlar.
    Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır.

    Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür. Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış.” 

    Mustafa Ali'nin ağzından Osmanlı'da oğlancılığın ne boyutta olduğunu hatta çoğu zaman kadınlardan fazla erkeklerin tercih edildiğini öğrenmiş oluyoruz.

    Muhteşem Yüzyıldaki aşk sahnelerine tepki gösteren İslamcılar Osmanlı'nın resmi tarihçilerinden olan Mustafa Ali'nin yazdıklarına nasıl tepki verecekler doğrusu merak ediyorum.

    Gazeteci yazar Rıza Zelyut'un araştırma kitabı "Osmanlı'da Oğlancılık"ta şunları aktarıyor:

    Bu işin temelinin Yıldırım Bayezid zamanında atıldığı söylenmektedir. Vezir Çandarlı Ali Paşa'nın mahbub oğlanları, içoğlanı biçiminde saraya soktuğu, bu işe padişahı da alıştırdığı suçlaması hemen hemen bütün Osmanlı vakayinamelerinde yer alır. Manzum Tevârıh-i Âl-i Osman'daki şu anlatım, devletin dönüştürülmesine ilişkin ilginç ipuçları vermektedir:

    "Heman ki (ne zaman ki) Kara Halil oğlu Ali Paşa vezir oldu, fısk ü fücur (eğlence ve zina) ziyade oldu. Mahbub oğlanları yanına aldı, adını içoğlanı kodu. (…) İç oğlanına itten beter rağbet ederlerdi. İçoğlanına rağbet etmek Ali Paşa'dan kaldı. Heman Ali Paşa vezir oldu, onun zamanında danişmentler (din âlimleri) çoğaldı, begler kapısına geldiler. Her biri bir begin yanına geldiler. Her biri onlara yarayalım deyü tabiatlarına münasip cevap verdiler. Allah buyruğun peygamber kavlin terk ettiler."

    Sorunu, 1387-1406 yılları arasında baş vezirlik (veziriazam) yapan Ali Paşa'yla sınırlamak yanıltıcıdır çünkü bu süreçte içoğlanı sisteminin padişahlar tarafından kuvvetle benimsendiğini görüyoruz. Bu dönem ayrıca sarayın haremlik ve selamlık diye ikiye ayrıldığı, kadınların harem kısmına sürgün edilerek oğlanların kadın saltanatına ortak edildiği bir dönemdir.

    Oğlancılık 15 yüzyılda Osmanlı'da fazlasıyla yaygın bir hale gelmişti. Devlet bunu engellememiş aksine Kâbusnâme olarak  devlet protokolüne sokmuştur. “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır (Hangisidir) Anı (Onu) Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” 

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Halil İnalcık Ayş u Tarab adlı eserinin 275 sayfasında Gelibolulu Mustafa Ali'den şunları aktarıyor.

    Ekabirin (devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.) evlerinde güzel cariye ve içoğlanları cinsel ilişki için tutulmaktadır. Onlar efendilerinden başkasının yüzüne bakmamalıdır. Padişahın nedimelerinden biri bu kuralı gözetmediği için gözden düşmüştür. İçoğlanı şerbet ve kahve sunarken, “diz çöküp domalıp” başka anlamlara gelecek durumlara kalkışmamalı.

    Ünlü tarihçi, kitabın devamında Meyhaneler bölümünde şunları aktarıyor:

    Âli’ye göre, meyhanelere gidenler iki zümredir. Birincisi: “nev-civânlar, zenpâre ve mahbub-dost”lardır; ikincisi, “gece ve gündüz şürb-i hamr” ile ömrünü meyhanede geçiren takımdır. Bunların
    kanunları: Cuma gecelerini kadınla, Sebt (Cumartesi) gününü cüvânân ile Cuma akşamını gılman (oğlanlar) ve sade-rûyân (sakalı çıkmamış gençler) ile geçirmektir. Bu gibiler, Cuma günü namazdan hemen sonra meyhaneye giderler. Aynı biçimde çarşıda sanat sahipleri (esnaf) eve gitmeden dışarıda “seyr ü sülûk yollarında serseri” olduktan sonra hanelerine gelirler. Halktan olan ayyaşlar, haftada bir tenkiye ve şarapla kalplerini tasfiye ederler. [İnalcık, a.g.e, s. 266-267.]

    OĞLANCILIK YAPAN PADİŞAHLAR[7]

    FATİH SULTAN MEHMET
    Avni mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'in güzel erkek çocuklara şiirler yazdığı bilinen bir durumdur. Örnek vermek gerekirse.

    "Karalar geymiş meh-i taban gibi ol serv-i nâz
    Mülk-i Efrengün meğer kim hüsn içinde şâhıdur"
    (Rahibeler gibi karalar giyinmiş bir dolunay gibi nazlı nazlı salınan o selvi boylu sevgili, tıpkı Frenk ülkesinin güzellikler içindeki padişahı gibidir).

    "Ukde-i Zünnarına her kimse kim dil bağlamaz
    Ehl-i iman olmaz ol âşıkların gümrahıdur"
    (O Hristiyan güzelinin belindeki zünnarın düğümüne gönlünü bağlamayanlar, iman ehli olamazlar. O kişiler âşıkların yoldan çıkmış olanlarıdır).

    "Gamzesi öldürdüğine lebleri cânlarvirür
    Var ise olrûh-bahşun din-i İsa râhıdur"
    (Onun hışımlı yan bakışının öldürdüğüne, dudakları can vermektedir. O ruh veren güzelin dini Hz. İsa'nın yoludur).

    "Avniya kılma gümân kim sana râm ola nigâr
    Sen Sitanbulşâhısun ol da Kalataşâhıdur"
    (Ey Avni, gönül verdiğin o Hristiyan güzelin sana râm olacağını umma! Zira sen, nihayetinde İstanbul'un şâhısın; o ise, Galata'nın padişahıdır) [Prof. Dr. Muhammed N. Doğan, Fatih Divanı ve Şerhi, s. 171-174, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul-2104; Millet Genel Kütüphanesi, A. E. Manzum, 305, varak 5b]

    Yukarıdaki şiirde anlatılan sevgili, Galata'da yaşayan Hristiyan bir oğlandır. Fatih, o oğlan için dininden bile vazgeçmeye hazır olduğunu yazabilmiştir. Bu dinden geçmeyi bir mecaz olarak yorumlasak bile, anlatılanın kara giysili bir erkek olduğu açıktır. Çünkü Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler sokakta kim oldukları anlaşılsın diye genelde siyah elbiseyle dolaşmak zorundaydılar.

    II. BAYEZİD
    Fatih Sultan Mehmet'ten sonra tahta geçen oğlu II. Bayezid daha şehzadelik dönemindeyken ayyaş ve ahlaksız olmakla suçlanmıştır. Onun içoğlanı, güzel Sırp çocuğu "Mustafa" tarihimizde "Koca Mustafa Paşa" olarak bilinmektedir.

    YAVUZ SULTAN SELİM
    II. Bayezid'in oğlu Selim (Yavuz), oğlancı şairleri korumuştur. En sert oğlancılık kitabının yazarı, şair Gazalî, Yavuz döneminde işini sürdürmeye devam etmiştir. Daha da önemlisi Yavuz Sultan Selim dönemin şeyhülislamı Kemalpaşazade'ye (İbn-i Kemal, 1468-1536), Rücûu'ş-Şeyh ilâ Sibâhü fi'l Kuvvet-i Ale'l-Bah adlı meşhur cinsellik kitabını (Bahnameyi) yazdırtmıştır.
    Bu kitapta oğlancılık ilişkileri de anlatılmaktadır. Sonraki yüzyıllarda bu kitabın farklı adlarda yapılan baskılarının başka padişahlara da sunulması Yavuz Sultan Selim'in sarayda oğlancı ilişkileri devam ettirdiğini göstermektedir.

    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
    Kanuni Sultan Süleyman döneminde Oğlan satıcılığının (oğlan pezevenkliğinin) devlet memurları tarafından bile yapılır hale geldiği görülmektedir. Padişah Kanuni de şiirlerinde oğlancı bir ruh hali içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Onun binlerce şiiri içinden seçilerek kendi hattıyla (yazısıyla) yazılmış "Muhibbi Divanı"nda bunun ipuçlarını görmekteyiz.

    "İy Muhibbi içüben mest-i harabat olub
    Topdolu eyleyelim nara ile afakı"
    (Ey gönül öyle içelim ki meyhane sarhoşuna dönelim ve attığımız naralarla dört yanı çınlatalım.)

    Böyle sarhoş olduğu ortamdaki güzel, mahbub diye anılan bir oğlandır. Bunu şu beyitleri açıkça göstermektedir:

    "Ol Hıta mahbubı gör kim turresin çîn gösterir
    Nokta-i hali ile gül üzre pür çîn gösterir
    Deyr içinde zülfini zünnar edip ol muğbeçe
    Bana sundukda kadeh üstünde haçın gösterir"

    (O Hıta dilberleri kadar güzel olan hub [oğlan], güle benzeyen yanağındaki beniyle daha da çekicileşip alnına dökülen kıvırcık saçlarını [kâkülünü] bize gösterir. O meyhane oğlanı [saki] manastır keşişleri gibi saçını beline kuşak ederek bana kadeh sunduğunda sanki haçını göstermiş gibi olur.)

    Birçok imgeyi ve sembolü iç içe geçiren Şair Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), burada meyhaneci çırağı diye anlattığı bir Hristiyan oğlana tutulduğunu dile getirmektedir. Bu oğlan aslında Padişah'a sakilik yapan içoğlanından başkası değildir.

    IV. MURAT
    O dönemde yaşayan ve Enderun'da yetiştirilmiş olan Ali Ufki de şu bilgiyi aktarmakta:
    "IV. Murat, Büyükoda'da içoğlanı olan Ermeni Musa'ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutuldu ki kimi zaman çıldıracak hale geliyordu. Ayrıca genç bir silahtar paşaya da (halk içine çıktığında padişahın kılıcını ve silahlarını taşıyan ve baş hadımağaların ardından sarayda neredeyse en üst mevkide bulunan içoğlanına) âşık oldu. Bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış, önce Padişah'ın lütfuyla Hasoda'ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu."

    Ali Ufki Bey, kendi döneminin padişahı olan IV. Mehmet'in de Ermeni kökenli bir oğlana olan tutkusunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

    "Şu anda hüküm süren Padişah, Güloğlu adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır. Padişah'ın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri rütbesi verilmiştir."

    Sonuç olarak eşcinselliğin Osmanlı'nın bir yaşam tarzı olduğunu söyleyebiliriz. "Laiklik insanları bozuyor, eşcinsellik artıyor" diye iftira atanlar şeriatla yönetilen Osmanlı'da eşcinselliğin bu denli yaygın olmasının sebebini bizlere açıklamak zorundadır.
    Şeriatla yönetilen, dünyaya adalet dağıtan Osmanlı dizilerini izleyenlerin madalyonun diğer yüzünden haberleri dahi yok. Haberleri olanlar da bilinçli bir şekilde bunu utanmadan hiç olamış gibi saklamaya çalışıyor.

    Buna benzer pek çok insanlık suçunun işlendiği islamic toplumlarda, kölelerin çektiği acıların, ıstırapların hafifletilmesi amacıyle neredeyse çok az çalışma yapılmıştır. Muhammed bile atalarının dinine inanan Arap toplumunun dinini değistirmiştir ama insan onurunun en çok ayaklar altına alındığı kölelik, gasp, talan uygulamalarına son vermek ihgtiyacı hissetmemiştir. Çünkü dünyayı fethe giriştiği dönemde ele geçirdiği her savunmasız kadını, çocuğu, genç erkeleri ordusunda kendisi için savaşan askerlere motivasyon için hediye etmiştir. Savaşta ele geçirilmiş kadınları muta nikâhı ile hemen ırzlarına geçilmesine izin vermiştir. Bir insanın vicdanı bunları nasıl kabul edebilir? Bütün bu rezillikleri insanların nasıl savunduğunu aklım da vicdanımda almıyor.

    Kölelik, Müslümanlarin o sözde üstün ahlakı ve sonsuz adaletleri sayesinde değil her gün lanet ettikleri Batı'nın duyarlı insanları tarafından yasaklanabilmiştir. Çünkü geleneksel islam hukukunda köleliği yasaklamak neredeyse imkansızdır. Allah'ın izin verdiğini yasak etmek, Allah'ın yasak ettiğine izin vermek kadar büyük suçtur. İngilizlerin ve Amerikalıların köleliği yasaklaması, İngilizlerin köleliği dünya çapında bir suç kabul edip köle ticaretine müdahale edip köle tacirlerini ağır suçtan yargılaması bütün dünyayı etkisi altına aldı. Batının etkisi ve zoruyla (ikisi aynı şey değildir) Osmanlı da köleliği yasaklamak durumunda kaldı. 1830 yılında Hıristiyan kölelerin azat edilmesine dair bir ferman yayınladı. Osmanlı devletine isyan suçuyla köle yapılan tüm Hristiyan teba bu ferman ile kölelikten azat edildi. Fakat aynı durum İran'da gerçekleşmedi. İngilizlerin köleliği kaldırın baskısına İran Şahı Muhammet "İslam köleliği yasaklamıyor" diyerek bunu kabul etmedi. İngilizlerin Basra körfezinde İran gemilerine müdahale edeceğini duyurarak baskıyı artırdı.

    Osmanlı 1857 yılında köleliği yasaklamayı kabul etti. Ancak buna ciddi itirazlar vardı. Hicaz valisi köleliği yasaklayan kararı yayınladığında Mekke ulemasının başı Şeyh Cemal kararı tanımayacağını bu kararın islama aykırı olduğu söyleyen zehir zemberek bir fetva yayınladı. Fetvada şu cümleler vardı: "Köleliğin yasaklanması, kutsal şeriata aykırıdır.... yine boşanma hakkını kadınlara da vermek ve buna benzer işler tertemiz şeriata aykırıdır. Bu tür teklifler Türkleri kafir yapar. Kanları hederdir ve çocuklarını köle yapmak caizdir." Fetva beklenen etkiyi yaratır ve Osmanlıya karşı cihat ilan edilir. Büyük bir isyan başlar. İki yıl süren ve yayılma tehlikesi de gösteren isyanı Osmanlı Hicaz bölgesinde köleliği serbest bırakarak durdurmayı başarır.

    İslamın köleliği meşru görmesi gayet nettir.
    Yemen ve Suudi Arabistan dine müdahale kabul edilemez gerekçesiyle 1962 yılına kadar köleliği yasaklamayı kabul etmediler. Yine aynı gerekçe ve Kuran'dan ayet ve hadis tanıklıklarıyla İŞİD hakim olduğu bölgelerde köleliği yeniden getirmişti.

    Bilim, düşünce, felsefe ve mitoloji gibi pek çok alanda yapılmış araştırma ve kaleme alınmış birbirinden farklı, eğlenceli bilgiler için http://www.dinvemitoloji.com/?m=1 sayfamıza göz atabilirsiniz. Teşekkürler.