• Cennetle cehennem yarışa kalktı. Sen hala susuyorsun. Güneş dürüldü, yıldızlar döküldü, vahşi hayvanlar bir araya toplandı. Sen hala susuyorsun.
  • Salonunda meşe odunlarının çıtır çıtır yandığı büyük şöminesi olan, bir odası kitaplık haline getirilmiş, bir tarafı deniz, bir tarafı orman gören dağ başında taş bir ev hayal ediyorum.
    Meyve ağaçları, asmaların kapladığı bir çardak, içinde rengârenk balıkların yüzdüğü süs havuzu, yaz aylarında gündüz uykularının olmazsa olması örme bir hamak, adını bilmediğim, değil koparmak koklamaya kıyamayacağımız rengârenk çiçekler. Rehavet, sessizlik…
    Dün askeri havaalanı ışıklarda kırmızıda geçen, cahil, trafik kurallarını hiçe sayan, sorumsuz bir minibüs şoförünün kurbanı oluyorduk.
    Ulusal gazetelerin üçüncü sayfalarında fotoğraflarımızın yer almamasını, trafikte uzun vakit geçirmemizden kaynaklı tecrübeye borçluyuz;
    Yeşil yansa da, beş saniye bekle!
    Bırak arkandaki kornayı yaksın, ölmekten iyidir!
    Ne diyecekti şoför, nasıl savunacaktı kendini?
    Önce bizim kırmızı ışıkta geçtiğimiz tezini savunacaktı avukatı, nasıl olsa biz ölmüştük!
    Mobese kameraları girecekti devreye o zaman da hatırlı tanıdıklar araya sokulmaya çalışılacaktı, ölenle ölünmezdi, böyle olacağını bilse minibüs şoförü geçer miydi kırmızı ışıkta? Aslında iyi biriydi, aile babasıydı, onun da çocukları vardı, vade dolmuşsa elden bir şey gelmezdi, kaderdi.
    Kıl payı ölmedik diye şanslı mı hissetmemiz gerekiyor kendimizi yoksa direksiyona oturduğu zaman mutasyona uğrayan insanlarla aynı şehirlerde yaşadığımız için şanssız mı?
    Eğitim şart da, bakalım birey eğitilmek istiyor mu?
    Bakalım birey kendi eksikliğinin farkında mı?
    Sabahtan akşama kadar sokaklardayım, türlü insanla sohbet ediyor vakit geçiriyorum, herkes her şeyi biliyor!
    Ekonomiden tarihe abartmıyorum soğuk füzyondan, atomun parçalanmasına kadar türlü fikirlerimiz, hatta zaman makinesinin yapıldığını fakat insanlar panik olmasın diye gizli tutulduğunu iddia eden bile var.
    “ Ben sana işin aslını anlatayım arkadaşım…”
    Neden bilmem bir ben bilmiyorum işin aslını!
    Küçük şeylere takıldığım için belki de, benim cevabını aradığım sorular başka.
    Neden insanlar kırmızı ışıkta geçer?
    Neden trafik kurallarına uyulmaz?
    Neden emniyet kemeri bağlanmaz?
    Neden yol verme kavgası çıkar, neden incir çekirdeğini doldurmayacak, dişlerini sıksalar bir dakika sonra unutulacak sebeplerden insanlar yol ortasında birbirini öldürür?
    Cehalet kelimesinin anlamları şöyle; bilmezlik, bilgisizlik, deneyimsizlik, toyluk!
    En büyük cehalet doğrusu bilinen işin yanlışını yapmak değil mi?

    Böyle zamanlarda salonunda meşe odunlarının çıtır çıtır yandığı büyük şöminesi olan, bir odası kitaplık haline getirilmiş, bir tarafı deniz, bir tarafı orman gören dağ başında taş bir ev hayal ediyorum.
    Şimdilik elimden bu kadarı geliyor!
    31.10.2018
    Çorlu
  • ''Bir seviyi anlamak bir hayatı harcamaktır,
    harcayacaksın.''
    ÖZDEMİR ASAF
    Yıl 1925,haziran ve gün ,belki de tarihin en güzel günü takvimin en güzel yaprağı. Günlerden 15 Haziran. Bir cevher dünyaya gözlerine açtı. Kim bilebilirdi ki onun bu denli önemli bir isim ,dev bir düşünür,yaşamlara dokunarak ,insanların hayatında iz bırakacağını.
    O bebek büyür ,yaş olur 16.. Yer ; İzmir Atatürk Lisesi. O kanı deli genç ,aşık olduğu kıza Nâzım Hikmet şiiri yazdığı için okuldan atılır. İki ay hapisin ardından ,özgürlüğe kavuşan ,özgürlük düşkünü bu delikanlı ,bu davanın peşinden giderek içindeki yazın savaşına yenik düşer ve başlar yazmaya.
    Merak edilen o isim ,biraz daha merak ediledursun,biz yaşamına devam edelim. Bir kopya verelim arada ,en azından delikanlı yerine ona daha çok yakışan bir sıfat olsun. Kaptan diyelim.. Onu lakabı ile çağırmaya özen gösterelim biz de.
    Kaptan,liseden atıldıktan ve okula geri döndükten 5 yıl sonra CHP'nin yapmış olduğu bir şiir yarışmasına katılır ve ikincilik elde eder. Şu satırlardan bakalım tahmin edebilecek misiniz Kaptan'ı ;
    ''nisan ayı içinde donanır dağlar
    donanır yeşilinden alından...''
    Hâlâ edemediniz mi yoksa? Size biraz daha yardım edeyim o vakit. Şair bir şiirinde öyle çok sevmiştir ki.. Şu sözleri damlatmıştır kaleminden kan yerine;
    ''Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum '' hâlâ mı cevabınız yok? Merak etmeyin şimdi bileceksiniz o kadar insanın hayatına dokunan,kalbine giren ve onların sevgisini kazanarak ,onlara sevmeyi öğreten Kaptan'ı. Hazır mısınız ? O halde sizden yüksek sesle duymak istiyorum bu ismi.
    ''çünkü ayrılık da sevdaya dahil
    çünkü ayrılanlar hala sevgili'' .
    Evet, o isim Attilâ İlhan.. İlk şiir kitabı , Duvar'a ismini veren Duvar şiirinde şöyle diyor;
    ''ben bir duvarım hiç güneş görmedim''. Ben de şairi tanıyana kadar böyleydim. Hani Turgut Uyar diyor ya;
    ''Başka hiçbir şey sızamazdı padişah karanlığıma
    Şimdi bir senin yanında iyi oluyorum
    Başka hiçbir yerde değil ...'' Ben, Kaptan'ın şiirlerini okuyunca kadar, padişah karanlığıma bir güneş doğacağını düşünmemiştim. Nasıl olur da bir insan diğerinin duvarlarını yıkabilirdi? Bunu düşündüm sürekli ve bu soruyu çözmemde bana yine Kaptan yardımcı oldu. Nasıl mı? İşte şöyle ;
    ''Böyle bir kız değildin sen eskiden
    Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
    Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken ''.. O an anladım ki ;
    ''Hayatında nelere sahip olduğun değil
    Kiminle olduğun önemli. '' Ben artık Kaptan ile yol alıyordum. Onun sanki bana bırakmış olduğu günlüklerdi bu şiirler. Hiç çocuğu olmamıştı ama sanki bu şiirleri günlük niyetine çocuklarına bırakmak için yazmıştı. Ben ki, onu her günüme taşırmış,geride bıraktığı günlüklerine sahip çıkmak için kendimi hırpalıyordum. Buna adı ile başladım. Nerede olursa olsun şairin adını Atilla yazan herkese ve her şeye tepkili oldum. Neden mi?
    ''Bak evladım iki 'T' ile yazılıyor ve 'a'nın üzerinde şapka var.'' Yıllar önce bir imza kuyruğunda adını bir türlü doğru yazamadığını söyleyen okuruna böyle bir cevap veriyor üstad. Aslında ısrarı idi bu. Çünkü o Türk diline çok önem veriyordu. Türkçeye olan bir sadakat ve bağlılık idi onunkisi. Eski eşi Biket İlhan bir röportajında Kaptan'dan şöyle bahsediyor;
    “Ben onunla Attilâ İlhan olduğu için değil ,Attilâ olduğu için beraber oldum. Bu çok farklı bir bakış açısıdır. Hatta ben onun ne denli önemli birisi olduğunu da zamanla yaşayarak, dışarıdan gördüklerimle öğrendim. Benim için hep çok değerlidir. Onun yanında büyüdüm. Yirmili yaşlarımda tanıştık. Kırk küsür yaşıma kadar da birlikte olduk. Çocuk sahibi olmayı arzu ettiğim için ayrılma kararı aldık ama dostluğumuz hep sürdü. Her zaman işbirliğimiz oldu. Birbirimizden hiç vaz geçmedik. Elbette ondan çok etkilendim. Attilâ İlhan çok özel biri, ama ben hep Attilâ’nın eşi olarak yaşadım. Attilâ İlhan’nın değil… O da bana öyle davrandı. Hep derdi ki; ‘bana Attilâ İlhan olduğum için gelmeyen tek kadın sensin.’ Bundan da çok mutlu olurdu. Kimse beni kızlık soyadımla kabullenemedi. Bu ad bana kaldı. Devam etti. O da soyadımı taşımandan onur duyarım dedi. Bu da güzel bir anıydı.” (Yeni Düzen Gazetesi)
    Biraz da şiirleri üzerine konuşalım. Herkesin dilinde dolanan ama şairini sorunca bilemedikleri , Üçüncü Şahsın Şiiri'nden başlayalım buna.
    Hani demiştim ,şair çok sevdi diye. Bakın sevgisini nasıl naif dile getiriyor;
    ''gözlerin gözlerime değince
    felâketim olurdu ağlardım
    beni sevmiyordun bilirdim
    bir sevdiğin vardı duyardım''.. Bir sevdiği olduğu halde ona olan sevgisinden vazgeçmeyen ama üzülmesin diye, o kişiden uzaklaşmamak adına şair susmuş. Kim yapar ki bunu? Şair yine o sevdiği kadına sesleniyor;
    ''... ben sana göre değilim.
    Benim için kirletme aydınlığını,
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim '' .. Seviyor ama ondan gitmesi için adeta yalvarıyor. Neden dersiniz? Sevilmeye mi değmez Kaptan? Hayır! Kaptan sevilmeye değer lâkin kendinde bulunan birtakım kötü özellikleri yüzünden kendisini seveni üzmemek adına ondan gitmesini istiyor. Fedakârlık .. Sevilmeye değer bir özellik değil mi sizce de? Kesinlikle değer!
    ''Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Uykumun arasında çağırdığım
    Çocukluk sesimle ağlayarak ''... Çocuk sevgisi kadar saf olan sevgisini kaybetmeyip hâlâ o masumiyette seven birisini düşünün. İşte tam olarak Kaptan'a çıktı yolunuz..
    ''kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm
    çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı''.. Bile derken dahi düşündüğünü gizleyemiyor şair. Düşünüyorum seni ama kızarsın belki buna ,o yüzden seni düşündüğümü açıkça söyleyemiyorum ama bil ki yine seni düşünüyorum demeye çalışıyor sanki.
    Peki sadece şair midir bu eşsiz değer? Tabii ki hayır! Hani o Şoför Nebahat Ablanız var ya ,işte tam olarak Attilâ Beyefendi'nin kaleminden düşmüştür. Kartallar Yükseklerden Uçar,Yarın Artık Bugündür,Yıldızlar Gece Büyür... Daha niceleri..
    Takvimler 10 Ekim 2005'i gösteriyor ve şair bize sanki bugünü yıllar önce şu dizeler ile anlatmış;
    ''İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur...'' Kaptan için veda vakti gelmiştir. Akşamüstü sularında ansızın yorulan kalbi,Kaptan'ın saatini durdurmuş ve bize vedasını ,yağmurun ardında bıraktığı toprak kokusu ve ebemkuşağı gibi şiirlerini armağan ederek aramızdan almıştır.
    Saygı,sevgi,rahmet ve hasret ile Kaptan...
  • “yok,” dedim. “olmaz,” dedim. sinekli park’ın gölgeli karanlığında “olmaz”lar, gölgelerin çengelli uçlarına asıldı, “olur” oldu. soğuk soğuk eller uzandı karanlığa, “kaybettin,” dediler. “bunu da kaybettin.” üçlü karanlık sekizleşti. 

    “seni kaybetmek istemiyorum,” dedim yavaşça. küçük çıplak ayaklarını havuzun sularına bıraktı. bilinçsiz çemberler türedi. kınalı ellerini birbirine kavuşturdu. “öyleyse iki lira ver,” dedi. gözlerini yumdu. kirpikleri göz boşluklarını gölgelendi. dudaklarını büzüştürdü. uzattı. uzandım. dokunmaya korktum sonra. çekildim. “yok,” dedim. “olmaz. seni böyle düşünmek istemiyorum.” gözlerini açtı. “nasıl istersen, peki. sana, namuslu [censored] pozları mı takınayım yani?” bir hoş oynattı kalçalarını. içimde bir diklenme oldu. “hani beni olduğum gibi seviyordun? sana yine söylüyorum. ben orospuyum.” diklenmem yavaş yavaş eridi. “şu arabada gördüğün kızla oğlan var ya, iki lira verirsen sen de onlar gibi yaparsın.” utandım... 

    gerçekleri kabullenemiyorum. beni, iki liram için öptüğüne de inanamıyordum bir türlü. inanasım gelmiyordu. onun, annemden, ablamdan fakı yoktu. annem de babamla kırıştırırken aynı şekilde küçülüyordu. yüzleri bir başka değildi onlarınkinden. 

    kınalı ellerini tuttum. “bak bana,” dedim. baktı. “benden para isteme,” dedim. “para isteyince seni küçültüyorum gözümde.” yüzüme değişik bir anlam verdim, “yanlış anlama.” 
    kalçasını eski yerine koydu. “daha neler... başka ne yapıyorsun?” 
    “beni sevmiyorsun diyorum.” 
    “paran oldukça severim seni. hoş, parlak bir çocuksun. iyisin de ama; senin güzelliğin, iyiliğin benim işimi görmez. ben, sennen, onnan yatmazsam aç kalırım. sen bennen yatmazsan da olur. hizmetçi kız var evde. onu sıkıştırırsın. gördüm geçen gün. kalçaları falan dolgun. baban bulmuştur diye düşündüm. o da olmazsa ellerin var. gençsin. kimse ayıplamaz.” 

    ineklerine karpuz kabuğu toplayan ihtiyar kadının sepetinden bir kabuk çıkardı. son klan kırmızıları kemirdi. bir tane daha çıkardı. elime sıkıştırdı. alay edercesine güldü. ıslak bir soğukla ürperdim. “verecek misin?” diye mırıldandım. bu arada başka şeyler düşündüm. örneğin kalkıp gitmeyi. kadına sövmeyi. kırıtarak güldü. “iki lira verirsen hemen,” dedi. eliyle boş, eski bir yük arabasını gösterdi. 

    kendime çok bilmiş bir insan süsü vererek, “böyle yapmasan olmaz mı?” dedim. “ne güzel işin var. çalışıyorsun.” 

    bir an gözlerimin içine baktı. sonra dudaklarını bükerek konuştu. “ne verirler fabrikada bana biliyor musun? bu parayla geçinilir mi diye düşündün mü hiç? babanın iki günde aldığını ben bir ayda alıyorum. o da ne çabayla. fabrikada oğlanlar ellemedik yerimi bırakmazlar. helaya gidecek olurum, yakalarlar. ille de isterim diye tuttururlar. ben de insanım. benim de canım çok şey ister. ben de ev kadınları gibi giyinmek, süs yapmak isterim. güzel güzel şeyler yemek ister canım. ama yok işte. yokluğun gözü kör olsun. ne yapalım; bir kere fakir doğmuşuz anamızdan. fakir doğmak suçunu işlemişi... bunu yapan allah ne zaman görecek bilmiyorum.” birinci şahıs rolünü oynayan oyuncu arkasına dönüp sümkürdü. o benim işte! “söylediklerim yalan mı, yalansa yalan de.” 
    “sana bir ev tutsam gelir misin benimle? ne istersen kırım. benimle kal yeter.” 
    “çocuk... ah... benim aptal yavrum.” bu sözler bir anne gibi söylenmiştir. “şimdi ateşlisin.” şimdi de çok bilmiş gibi konuşuyor. “yaşın üçük diye kerhaneye gidemedin, nasılsa param var dedin. şu karıya bir ev tutar, ateşim sönene kadar koynunda kalırım dedin” birinci şahıs; yani ben; bunları bildiğine hayret ettim. bu anlamı yüzüme vermek için biraz zorluk çektim. “sonra kıçıma tekmeyi atar gidersin.” 
    “böyle söyleme.” 
    çocukça bir üzüntü kapladı yüzümü. 
    “ne söyleyeyim ya? tırnaklarını ışığa tuttu. “peki sennen geliyom mu deyim? ben sizden değilim.” dudaklarımın yanlarında çizgiler belirdi. “sizin toplumunuzun insanları ayarında değilim. bunu sen de biliyorsun. bak, herkes bir tutulsaydı, söyledikleri olurdu. ben de seve seve yapardım. kimse de beni kınamazdı. ama şimdi herkes seni ayıplar. en başta baban. duyduğu gün paranı keser.” 

    kalktı. bakışlarımız çakıştı. yüzünü buruşturdu. “iyi çocuksun,” dedi. “insanlar hep senin gibi olmazlar. herkes, bu ayrıntıları kaldıramaz ki ortadan. kaldırsalardı, cennet olurdu buraları. cennet.” 
    “dur nereye gidiyorsun?” 
    parmağını karanlıkta bir sarıya uzattı. 
    “bak şu sarı oğlana,” dedi. “beni çağırıyor.” 
    ben de ayağa kalktım. oturmaktan yorulmuştum zaten. “ona mı gidiyorsun? o basit bir işçi...” 

    iğrenerek baktı. iyice iğrenememişti. yüzü daha bir buruştu. yapmacıklı bir sinirle, “siz böylesiniz işte,” dedi. “en iyiniz bile böyle. kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. işçiymiş. basit bir işçiymiş!” seyircilerin durumunu da görmek istiyordu. “ben de işçiyim. beni basit görmezsin değil mi? işine yararım. keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim?” söyledikleri doğruydu. birinci şahıs doğru demiyordu. “ah domuzlar sizi. domuzlar. bir gün hepinizin topunu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman!”(*) 

    boş bir arabaya yöneldiler. sarı oğlan kadının beline doladı kollarını. ben kendimden utandım. insanlar ayrıntısız olmalıymış. bunu oospu dediğim kadın söyledi. insanların hep bir olması gerekliymiş. - birinci şahıs rolünü oynayan adam; rolünün çok zor olduğunu düşündü. “zengin bir çocuk rolü oynamak ne zor,” dedi.