• Can garip, can suskun
    Can paramparça...
  • dudaklarını inatla dudaklarıma bastırdı, ta ki dudaklarım bu baskı altında açılana kadar ve dillerimiz doyumsuz bir şekilde birbirine dolanana dek. Parmakları adeta mengene gibi bileklerimi sardı. kollarımı arkaya doğru bastırdı, baskın çıkmak istedi. Ve ben onun karşı konulmaz arzusuna yenik düştüm. Beni kucağına alarak yatağa taşıdı. beni yatağa attı ve kabaca bacaklarımı ayırdı. Hiçbir kelime etmeden eziyet ederek içime girdi. Korkmuş bir vaziyette nefes almaya çalıştım, aleti ferç dudaklarımın arasından içeriye iterek girerken vahşice ve herhangi bir hassasiyet olmadan. ona sıkıca sarıldım tırnaklarımı etine geçirdim ve beni almasına izin verdim.kalçaları vahşi bir hızla hareket ediyordu, hiç yorulmadan aletini içime soktu, ara vermeden, tekrar tekrar.
    bir eliyle yataktan destek alırken, diğer eliyle ensemi yakaladı ve beni yüzüne bakmam için zorladı.
    "Sen bana aitsin, dedi ve ensemi daha da sıkı tuttu. "Sadece bana. Beni anladın mı?"
    Vuruşlarının gücü ve sarf ettiği kelimelerin tesiri beni suskun hale getirdi. Fakat ben olumlu anlamda başımı salladım ve bu arada tek bir gözyaşı yanağımdan aşağı süzüldü. Ben ona aittim. Bunu biliyordum. benim sahibimdi. Gözyaşım tuhaf karışımın ifadesiydi, sevincin, korkunun ve beni dolduran çaresizliğin... gözlerindeki ateş alevlenmeye başladı, vahşi ve kaba hareketlerle bedenime ve ruhuma acı çektirirken.
    "Canını acıtıyorum senin," dedi kaba bir şekilde. "Aynen istemiş olduğun gibi, Durayım mı?"
    Bir "hayır" dudaklarımdan çıkıverdi, kafam evet diyemeden önce. Buna takiben sesli bir inilti geldi yeniden içime deler gibi girerken.
    kurtuluş bekleme hissinden çok uzakta. Onun o güçlü vuruşlarından dolayı yarığım ağrıyordu,dudaklarını göğsüme dayadı ve göğüs ucumun etrafında daireler çizmeye başladı. Sonra ansızın dişlerinin arasına alarak çekiştirdi ve önceden uyarmadan ısırdı. Çığlık attım. Göğsümü hamur gibi yoğurdu ki hassas dokuların içerisindeki kan uğuldamaya başlayana kadar. Ardından yine ısırdı ve narin göğüs uçlarımı dişlerinin arasında sağa sola kaydırdı. İçimde bir yerlerde bir şeyler değişmişti, yerini buldu . O andaki acı esrime dönüştü. içime girdikçe sadece yanma, dilimin üzerinde tat ve dişlerinin göğsümde oluşunu hissettim.. hareketlerini yavaşlattı, buna rağmen zonklayan klitorisime sürtünmeye devam ediyordu, ardından kollarına aldı beni, kendisine çekerek şişmiş olan göğüslerimi yumuşak öpücüklere boğdu. yana yuvarlandı, bedenlerimizin birbirinden ayrılmaması için bir hayli dikkat ederek ve ardından yavaş, kaygan vuruşlarla içimde hareket etmeye başladı.
    beni öptü. Öpücüğü sıcak ve derindi, öpücüğü oldukça uzun bir süre sürdürdü, ta ki dudaklarımdan sessiz bir inilti gelene kadar. sadece yavaş, zevkli bir öpüşme hırpalanmış vücudumun erimesine sebep olan. Yine de, garip bir canlılık hissettim. Eziyet ve tatmin olmak düşüncesi, tenimin diken diken olmasına neden oldu; duygularım beni yenmekle tehdit ediyordu. Elimi göğsüne dayadım, hemen sakin ve düzenli bir şekilde çarpan kalbinin üzerine, onun hayvani ihtiyaçları nihayet bulunca. Kalplerimiz aynı ritimde atana kadar bekledim. kalçalarını hareket ettirdi. O, hâlâ içimdeydi, Bedenimdeki sancı çok dan azalmıştı ve rahatlama hissine dönüşmüştü. Titreyen parmaklarla, tişörtünün ucuna indim. Elimi kumaşın altına götürünce ve parmak uçlarıyla onun sıkı karın kaslarının üzerinde dolaşırken Alexander gözlerimin içine baktı. Onun nasıl gerildiğini fark ettim.
    Alexander'ın gırtlağından kaba bir inleme çıktı fakat geri çekilme teşebbüsünde bulunmadı ve durdurmak için komut vermedi. Elimi itinayla karnının üstüne koydum,Elimi yukarıya doğru götürmeye devam ettim, kaburgalarından doğru ve yara izlerini hissettim, onun bu muhteşem vücudunun şeklini bozan yara izlerini... Bir an duraksadım, avucumun altındaki düğümlü cildi algıladım fakat bedeni ürpertiyle sarsılırken parmaklarımı çekmedim üzerinden. Çok yavaş bir şekilde kalçalarımla daireler çizmeye başladım, büyüyen bir cesurlukla şimdiye kadar benden gizlemiş olduğu o yeri araştırırken. nefesi hızlandı ve başını göğsüme sakladı, öyle ki elimi daha fazla hareket ettiremedim. Aynı zamanda kaba etimi sıkıca tuttu ve ben bu arada kendimi gitgide ona doğru kıvrılıyordum, ta ki şehveti utancına galip geldiğinde ve o, içimde hareket etmeye başlayana kadar. Ben, yaralı ve tamamen bitkin bir haldeydim fakat içimde resmen patlaması ve beni tohumu ile tamamen doldurmuş olması hissi, olağanüstüydü ve beni benden alıp götürdü
  • Öylece kalakaldık
    Yapayalnız...
    Suskun...
    Ümitsiz...
    Üstümüze,
    bembeyaz umutlarımıza
    Asırlıkların kanı bulaştı.
    Kursağımızda kaldı heveslerimiz.
    Bir diken sanki o hevesler
    Yutkundukça battı.
    Kalakaldık öylece.
    Çaresizliğimize bakakaldık
    Atılan kuyuda bir kervan bekledik durduk.
    Yolları, dağları, günleri aşıp gelecek
    Kanlı bir gömlek bekledik .
    Ve öylece beklemeye koyulduk
    Ağlama duvarına yaslandık.
    O gemiye binip gidenlerin ardından
    Öylece bakakaldık .
    Sustuk
    öylece kalakaldık

    #Avesta
  • https://m.youtube.com/watch?v=ID-JB7hGGiM

    Renksiz hayaller dolu, dökülen gözyaşlarım
    Ezikliği kalbimde, yasanmış tüm aşkların
    Tüm acı anıları, bana bırakıp gitme
    Beni bana ver artık, peşinden sürükleme
    Duymak istiyorum, duymak istiyorum
    Kalbimde ruhunu, duymak istiyorum
    Görmek istiyorum, görmek istiyorum
    Gözünde gözünü, görmek istiyorum
    İncitme kalbimi, bırakıp gitme
    Sana kendimi verdim, beni yok etme
    Ne olur suskun durma, birseyler söyle
    Karanlığınn içinde kaybolma öyle
    Duyabilsem kalbini, okuyabilsem seni
    Sessiz feryatlarini, aci agitlarini
    Tüm haykırışlarını, hissetmek istiyorum
    Sana yaklaşıp sende, ölmek istiyorum
    ...
  • Nedir karanlık? Körlüğe sebebiyet veren ortamın varlığı mı? Karanlık diye bir şey olduğunu bilen biri aydınlığın var olduğunu bilmiş olmaz mı? Nedir körlük? Herkesin, gördüğünü iddia ettiği bir durum mu? Nedir yaşamak, birlik olmak? Aynı şeyleri; sevmek, sevmemek, nefret etmek, hissetmek, mantıklı veya mantıksız bulmak mı? Nedir nefret? Sevgisi yetmeyenlerin bahanesi mi, sevginin sınırları mı? Nedir sevgi; tanıdıklardan ibaret olan, kişinin kendisinden pek fazla uzaklarda gezdirmediği mi? Büyük mü acılarınız, ölmeyi dileyecek kadar? Güçlü müsünüz, her türlü işkencenin üstesinden gelebilecek kadar? Suskun musunuz, sevdiğinizin ismini kendinize saklayacak kadar? Mutlu musunuz, o sizden çekip alınıncaya kadar?

    Kitabın kapağını kapattıktan sonra yok etmediniz, yok ettiğinizi sanıyorsunuz. O orada duruyor, tıpkı yıllarca sonra yaşayan soyundan biri gibi. Bahsettiğim şey; tele ekran. O sizi duyuyor ve görüyordu. Sizi düşünme zahmetinden muaf ediyordu, seçme özgürlüğünün sorumluluğundan uzak tutuyordu. Şu anda da sahnede torunlarından biri var. Bu torunun adı, 'A Kanalı' olsun. (Okuyucu, umarım, dünyanın varoluşu dahi tesadüfler silsilesiyken bu küçük tesadüfü çok görmez!) Belki de dedesi gibi henüz geniş yetilere sahip değil; dinlemek, emir vermek, herkesin ekranında olmak gibi. Ancak bu torunun bir gün büyümeyeceğin, gerçekten tehlikeli boyutlara ulaşmayacağının garantisi var mıdır? Dedesi gibi olma yolunda emin adımlarla ilerleyişini, karanlığa sürükleyişini durdurabilecek kadar aydınlığımız var mıdır? Umarım vardır...

    Göründüğü gibi olmayanların dünyasıdır, 1984. Güvendiğiniz dağların tepesini karlı görmektir,1984. İnsanlığın, insanların yaşamadığı topraklardır, 1984. Farklı olanın, aynı olanlar tarafından ezilip, çiğnenip, yutulmasının hikayeleştirilmesidir...

    Bu eseri okuyabileceğimizi düşünerek güzel bir kitabı daha hayatıma katmamı sağlayan Black Garden'a teşekkür ediyorum...

    Karanlıkların olmadığı yerde buluşmak dileğimle!
  • — Antonius Block: Olabildiğince açık konuşmak istiyorum ama kalbim boş. Bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi, kendimi görüyorum. İçim korku ve tiksintiyle doluyor. İnsanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Rüyalarımda ve hayallerimde tutsak kaldım. 

    — Ölüm: Yine de ölmek istemiyorsun. 

    — Antonius Block: Hayır istiyorum.

    — Ölüm: Neyi bekliyorsun?

    — Antonius Block: Bilgi istiyorum.

    — Ölüm: Garanti istiyorsun. 

    — Antonius Block: Her neyse... İnsanın duyularıyla Tanrı'yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki Tanrı'yı neden öldüremiyorum? O'nu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor. Neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum? Dinliyor musunuz? 

    — Ölüm: Dinliyorum.

    — Antonius Block: Ben bilgi istiyorum! İnanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrı'nın elini uzatıp kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum. 

    — Ölüm: Ama o suskun.

    — Antonius Block: Karanlıkta Ona sesleniyorum. Ama sanki hiç kimse yok. 

    — Ölüm: Belki de kimse yoktur. 

    — Antonius Block: O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz. 

    — Ölüm: Çoğu insan ne ölümü ne de yaşamın hiçliğini düşünür.

    — Antonius Block: Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek. 

    — Ölüm: Ah... O gün... 

    — Antonius Block: Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra da o imgeye Tanrı adını veririz.

    — Ölüm: Endişelisin.

    — Antonius Block: Bu sabah ölüm bana geldi. Birlikte satranç oynuyoruz. Bana tanıdığı sürede acil bir işi halledeceğim. 

    — Ölüm: Neymiş o? 

    — Antonius Block; Bütün yaşamım nafile bir arayıştan, avarelikten, anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi. Kızgınlık ya da sitem duymuyorum. Çünkü çoğu insanın yaşamı benimki gibi. Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.
  • "Zaten insanın gerilerde kalan yaşantıları gerçeklikten yoksundur. Siz, Sayın Kont, inanıyor musunuz ki Vende'de bir çocukluk geçirdiniz, ele avuca sığmaz, çılgınca bir çocukluk? Siz, Sayın Bay, inanıyor musunuz ilk uyanışınıza tanık olan kent Viyana idi? Ve siz, Sayın Bay, biliyor musunuz, sık sık sözünü ettiğiniz o dümdüz uzanıp giden toprakların çocukluğunuzda dinlediğiniz tüm masalların arka planını oluşturduğunu? Bu şato, bu kent ve içindeki kırlar bayırlar sizin alabildiğine derin ve içtenlikli bir yaşam sürdüğünüz ülkenin sınırları değil miydi daha çok, rica ederim? Sizin olan başkasının olan 'ın sınırında son bulmuyor muydu, söyleyin lütfen? Gerçek ışığı algıladığınız anda güneşiniz batmıyor muydu? İçinizde yaşayan o suskun kişiler, örneğin babanızın size söylediği her sözcükle ölüp gitmiyor muydu? Ya nesneler? Yalnızca sizin sayılamayacağını, herkesin el atıp keyfince kullanabileceği gibi sağda solda durduklarını anladığınız anda tüm değerlerini yitirmiyor muydu, düşününüz lütfen! Eldeki tüm gerçek altın yavaş yavaş banknotlara dönüşmüyor mu söyleyin? Ve sonunda bütün değerler yitip elde yalnızca buyruklar kalmayacak mı? Bugün ya da yarın, o büyük kıyamet koptu mu bir dilenciye dönüşmeyecek mi insanoğlu, böyle olmayacak mı, ha? "
    Sessizlik.