• Bazıları güzel olmak için süslenir
    Sen her halinle bana güzelsin
    Söyle ey güzel'im
    Bunu nasıl beceriyorsun...

    Birkul
  • Polonya asıllı Amerikalı yazar Jerzy Kosinski'nin Boyalı Kuş'tan sonra elime aldığım ikinci kitabı olan Kör Randevu, şaşkınlıkla, heyecanla ve merakla okuduğum güzel kitaplardan biri olarak yerini aldı kitaplığımda. Boyalı Kuş'u okuduktan sonra yazarın diğer kitaplarıyla ilgili beklentim yükselmişti ve bunun karşılandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kör randevu diye adlandırılan bir kadın erkek buluşması türü var literatürde, özellikle yabancılar bunu çok sık yaparlar. Kitabı okurken niçin böyle bir isim konduğu çok iyi anlaşılıyor, çünkü baş karakter kör randevularla bir şeyler elde eden birisi. Dil ve anlatım olarak oldukça sade ve anlaşılır olmasının yanında, son derece süssüz ama etkileyici kişi, eylem ve ortam betimlemeleri var. İyi ve kötü ne varsa yazar minik ayrıntılarıyla size hissettirmeyi misyon edinmiş durumda. Bu hadiselerin genel olarak seks, işkence, acı, tahrik, yaralama gibi uç noktalarda yer alan hisler olduğunu göz önüne aldığımızda kitabın neler vereceği az çok anlaşılacaktır. Oldukça merak uyandıran ve sürükleyici bir anlatım var, bir sonraki hamleler bambaşka oluyor genelde. Hikayeye gelecek olursak; George Levanter adında Doğu Avrupa'dan Amerika'ya iltica etmiş zeki ve tutkulu bir adamın yaşadıkları ele alınıyor. Levanter tek bir mesleğe sahip biri olmamakla birlikte, hem kayakçı, hem yatırımcı, hem playboy (sanki meslekmiş gibi), hem ajan, hem de düşünce adamıdır. Bu kadar çok yönlü biri olunca haliyle başından pek çok olay geçiyor ve buna paralel olarak çevresi de geniş oluyor. Gençlik yıllarından itibaren çeşitli faaliyetlerde kendini gösteren Levanter, erken yaşlarda büyük bir ün ve başarının sahibi olmakla gerçekten iyi paralar kazanmakta. Kendisi hem iyi bir ikna gücüne, hem de zor durumlardan kurtulma yeteneğine sahip. Tabi bu meziyetlerini arkadaşları için de kullanıyor. Yazarın gerçek hayatında başına gelen bir olay farklı isimlerle bu kitapta yer almakta, söylemeyim ne olduğunu en iyisi okuyup kendiniz keşfedin. İşkencelerin verdiği acılar içinize işlemesi yetmiyormuş gibi, Kosinski cinselliğin iğrenç taraflarını da bize gösteriyor. Liseli kıza tecavüz etmeyi, öz annesiyle ensest ilişkiye girmeyi ve transeksüelle olan birlikteliği bize ayrıntılarıyla aktarmaktan çekinmemiş. Ancak havada kalan bazı bölümler var. Bazı arkadaşlarına sonra ne olduğunu bilmiyoruz ya da polisin kasabada kalması için aldığı önleme rağmen nasıl kaçtığı. Sonra her şey aslında çok basitmiş gibi gösteriliyor, ne bileyim bazı kadınları kandırmak bu kadar kolay olmamalı. Bir devlet başkanına istediğini yaptırmak falan bu kadar şans olmaz bence. Sonu biraz zorlama olmuş gibi geldi ama başka nasıl bitecekti bilemiyorum. Hepsinden önce bu bir kurgu, yazarın bize anlatmak istediği şeyler daha başka. İnsan ilişkilerinin karşılıklı çıkara dayalı olması, hükümetlerin belli kişilere dilediğini yaptırmak adına zorbalığa girişmesi, erkeklerin parası için zengin kadınlarla evlenmeye uğraşması, bir hiç uğruna basitçe harcanan insanlar, saygın kişilerin karanlık geçmişleri olması diye uzatabiliriz. Kısacası bizi düşünmeye iten pek çok nokta var. İnsanlığı sorgulatacak örnek olayların fazla olduğunu söyleyebilirim. Oldukça beğendim ben eseri, iyi ki almışım. Kesinlikle ayırdığınız vakte değecek bir kitap bana göre.
  • Kitap, yazarın kendi kumar bağımlılığın ürünüdür. Kumar bağımlılığını, kazandıkça tekrar oynama isteğini, tam tersi kaybettiğinde de hırsla oynamaya devam etmeyi süssüz, yalın bir şekilde anlatmış. Dostoyevski'nin kitaplarını, anlatımını normalde de beğenirim, her zaman yaşadığım tek sıkıntı ilk etapta isimleri oturtmakta zorlanmamdır. Bu kitapta da öyle oldu, karakterler oturtuktan sonra sayfalar su gibi akıp gitti, özellikle bir ayağı çukurda, hasta, ölse de mirasına konsak diye beklenen babaannenin kumar masasındaki hırsının olduğu sayfaları merakla okudum. Paranın insanların hayatındaki önemi, yeri de çok güzel vurgulanmış, çıkar ilişkileri gözler önüne serilmiş. Bu kadar kısa sürede daha iyisinin yazılabileceğini de sanmıyorum. :)
  • -Az miktarda spoiler içermektedir-

    Bazı kitaplar okunmak için geç kalınmıştır ama konu olarak aslında hala yabancılık çekmezsiniz, işte onlardan biriydi bana göre. Evet daha önce okumalıydım dedim, neden ertelemişim ki diye düşündüm ama konu olarak aslında geçen yılların pek bir şey değiştirmediğini de gördüm.
    Çocukların gözünden yazılan kitaplara bayılıyorum, belki de süssüz ne olursa gerçekçi şekilde yalan-dolan olmadan açıkça gözler önüne serildiği için olabilir. Bu kitapta da yaşanılan ayıbı bir çocuğun gözünden görüyorsunuz.
    Konu olarak ırkçılık karşınıza acımasızca çıkıyor. Siyah-beyaz kavramını net olarak satırlarda görüyorsunuz. Siyahi olmamanın bir lütuf olarak görüldüğü satırları, insanlık dramı olarak okuyorsunuz.
    Bir de bir karakter var ki Atticus-olayı anlatan Scout'un babası, ne güzel bir yüreğin var diyor insan. Kendine zarar verecek bir şeyde bile sırf evlatlarının güveni zedelenmesin diye her şeye göğüs geren bir baba.
    Kitabın çevirisini de dilini de çok sevdim, bazı dipnotları insanı dönem hakkında aydınlatıyor, bu da olayın içine daha rahat girmenizi sağlıyor. Yer yer kızdım, bazen meraklandım, birçok satırda da gülümsedim. Söylenecek çok şey var aslında ama daha fazla ipucu vermemek adına susuyorum. :)
    Tavsiye ederim.
  • Stendhal uzun süredir merakımı cezbeden ancak okumaya yeni fırsat bulduğum bir yazar. Kızıl ile Kara, Julien Sorel adlı yükselme ihtirası olan bir köylü genci merkezine alarak Napoleon sonrası Fransa'yı aşk üçgenleri ve yükselme hırsının harmanıyla okura sunan bir kitap.

    Kitabı birkaç açıdan ele almak daha doğru olacak gibi çünkü Stendhal kitaba o kadar çok şeyi aynı anda sığdırmış ki tek açıdan bakmak büyük haksızlık olacaktır.
    Kitabın en çok öne çıkan parçalarından biri olan karakterlerle başlarsak, Julien Sorel karakteri hem üstüne çalışılmış hemde dönemi bir çok yönen yansıtan çarpıcı bir karakter. Zeki, ekonomik ve sosyal statü bakımından yükselme hırsı ile dolu ve aynı zamanda hem toy hemde kararını tam olarak vermemiş bir karakter, tüm bunların yanı sıra karşısına aşk da çıkınca Sorel'in karakteri büyük bocalamalar içinde kalıyor ve "yanlış aşklarla" hayalleri arasında kalıyor. Sorel'in yanlış aşkları Madam de Renal ve Mathilde ise birbirine zıt ancak aşkları için her şeyi göze alabilecek kadınlar. Normalde bu tarz hikayeleri daha romantik bir anlatım biçimi ile okurken Stendhal'ın seçtiği gerçekçi ve süsten yoksun anlatım alışkanlıkların ötesinde bir tecrübeye sebep oluyor.
    Stendhal'in seçtiği anlatım biçimi kitabın aşk romanı şeklinde algılanmasının önüne geçmeye yardım etse de bu algıya en büyük sebep yazarın Napoleon sonrası Fransa'yı her yönden, her sınıfa mensup karakterle anlatmaya çalışması. Kitapta en çok beğendim yön bu oldu açıkçası, dönem Fransası gerçekçi bir dille ve mümkün olduğunca gerçeğe uygun bir biçimde okura sunulmaya çalışıyor. Yazar hem toplumdaki çürümeyi anlatıyor hem de (çok cesurca bulduğum bir biçimde) kiliseyi ve ruhban sınıfını eleştiriyor. Yazıldığı dönem oldukça eleştiriye maruz kalmış olmalı.

    Üst satırlardaki düşüncelerim her ne kadar olumlu ve övgü dolu olsa da tüm hislerim böyle değil. Öncelikle kitabın merkezinde olan Julien'i tam olarak anlamadım ben, yazar tüm itemleri Julien'e yüklemeye çalışmış sanki bu da karakterin dengeli ve mantıklı bir zeminde olmasına engel olmuş, bazen öyle değişik ve anlamsız bulduğum tepkiler veriyordu ki Julien'i hiç anlamadığımı düşünüyordum. Kibri ve cahilliğinin tüm davranışlarını açıklayabileceğine inanmıyorum. Bu hissi diğer karakterlerde pek hissetmedim, Mathilde hem farklı hemde bir çok yönden mantıklı kurulmuş bir karakterdi, davranışları mantıklı değilse de doğasını yansıtan bir havası vardı.
    Julien'in yükselme tutkusu ve şahit olduğu durumlara göre seçmek istediği (yükselme yolu) değişse de bu ondaki para, makam hırsını güzel bir biçimde sergiliyor ancak gelişen olaylarla çok çabuk bir biçimde bunlardan vazgeçebilmesini anlamsız buldum. Ve tanıştığı her kadının ondan hoşlanması da Sorel'in fazla şişirilmesinin ayrı bir tezahürü bence. Burada mantıksız bulduğum kadınların ondan hoşlanması değil, gözlerini karartıp her şeyi tehlikeye atacak derece hoşlanmaları..

    Yazarın süssüz anlatımı eleştirel anlatımına ve toplumun farklı farklı bir çok yönünü ortaya koymaya yardımcı olsa da psikolojik çözümlemeler konusunda biraz yetersiz bulduğumu da belirtmeliyim. Her bölümün başında yer alan alıntıların süslü bir dile sahip olup kitabın genel havasından farklı olmasına da tam anlam veremedim, yazarın buradaki amacı ne bilmiyorum ve bu alıntıların hepsi gerçek mi epey merak ettim okurken.

    Kitapla ilgili hislerim de kitabın adı gibi kızıl ve kara, gerçekçi anlatımı dönemin tasviri açısından hem gerekli hem de başarılı bulsam da, karakterler ve olayların gelişimindeki bazı zayfılıklar ve psikolojik betimlemelerdeki kuru anlatımdan hoşlanamadım. Tüm bunlardan ayrı olarak kitap okurken sürekli yeni bir şeyler düşünmeme sebep olduğu için bende ayrı bir yere sahip oldu, bir kitap ne kadar güzel olursa olsun önemli olan bence size bir şeyler düşündürebilmeyi başarabilmiş olmasıdır, Kızıl ile Kara bende pek çok düşünceye kapı araladı.
  • Sait Faik Abasıyanık'ın son yayınlanmış öyküleriymiş bunlar. Herkes sürrealist oluşundan, gerçeküstü simgelerden bahsediyor bu kitabın adı geçtiğinde.

    Semaver'i okurken tanıdığım yazar gitmiş de yerine yaşlı, hasta, daha karamsar biri gelmiş gibi. Dilinin duruluğu, sadeliği yerli yerinde ama korkuları, rüyaları var anlamlandırmamız gereken, okurken düşünmemizi gerektiren. Metaforlar var, hikayeler arasında bağlantılar var geriye dönüp bakmamıza sebep olan. Ve de muazzam betimlemeler var süssüz, ışıltısız kelimelerden oluşan cümleler nasıl böyle parlar diye düşündüren.

    Ünlü hikayelerinden olan Hişt hişt ve Dülger Balığı'nın Ölümü bu kitapta yer alıyor. 'Hişt hişt' ne güzel bir öyküdür yarabbim insana doğanın en saf haliyle de benzersiz olduğunu hatırlatan!

    Herkese keyifli okumalar.
  • Bu başlığı aklıma getiren Sezai Karakoç’un “Düşen insandır” diye başlayan hakikatli cümlesi oldu.Cümle aynen şöyle:”Düşen insandır, hayatın sesini işiten,iç sesini duyan…”İnsanın ‘düşen’ bir varlık olduğunu, varolduysa şayet düşmesinin de elzem olduğunu anlıyorum bu cümleden. Hz. Adem ile anlatıyor bu düşüşü ve insanı Sezai Karakoç. Düşüşü bilmeyen insana esefleniyor adeta.

    “Âh! Düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme.Düşüşün tadını almayan insan! Senin,yücelerin serinliğinden,arılığından ne haberin vardır ? Ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek!Sana ışıklar ve karanlıklar ne der? Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost, güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin?”

    Bu satırların altını çizerken yüreğim bir garip, bir ılık rüzgara tutuluyor sanki. Bir iklim gibi. “İnsan” ve “düşüş” ü bu denli iç içe yaratan, lakin yüzünü O’na dönenleri düştüğü yerde bırakmayan bir Zat-ı Zülcelal’in sonsuz rahmet denizinde buluyorum kendimi… İnsanın olduğu yerde “düşüş” muhakkak demek ki. Küçük veya büyük illa bir düşüş…

    Kaldırmak için, varmak için… Ne çok dünya düşüşlerimiz var değil mi? İçimiz bazen öyle bir kuyudur ki, bu düşüşlerle her yeri karanlık sanırız. Oysa aydınlık şuracıkta, göğsümüzde durur. Kalbimize döndükçe, geçeriz kuyulardan ve dahi karanlıklardan. Tekrar tekrar hatırlamalı; düşüşsüz insan olmaz. Öyle diyor yazar. O vakit düştüğümüze eseflenmeden, kime el uzatıyoruz, kimin kaldırmasını bekliyoruz, hangi kapıda bekleşiyoruz ona bakmalı… Yüzümüz kime dönük? Bize bahar getirecek, dallarımızı çiçeklendirecek mevsime çevirdik mi yüzümüzü? Bak ne diyor kalbi sonsuzla çiçeklenen şair: “Yüzümüzü Allah’a çevirdiğimiz vakit, başka bir iklim, başka bir mevsim başlamıştır.” O güzel iklimi solumak için çevirmeli yüzü, gözü, gönlü… Düştüğümüzü bilen bir kalple, mahçup bir kalple varmalı O’na… Sonsuz deryasında bir katre aramalı, aramalı, aramalı. Sussuz kalmalı belki lakin ab-ı hayatımızın o katreden olduğunu unutmamalı… Hem “Çamura bulanmış bir cevher değerinden bir şey kaybeder mi?”derler ya. Öyle işte. Kaybetmez elbet hala insansa. Düşmüş lakin özünü kaybettirememişse düşüşleri…

    “…İnsan madde aslının dolaylarında ruh aslını unutur ve takrar temelli yücelmeye niyetlenmezse, maddeden de öteye fırlatılır. Aşağıların aşağısına düşürülür. Ama bir kere de yüceye yöneldi mi ona bütün kapılar açılır. Mucizeler ülkesinin kapıları. Melekler de onun yardımcısıdır. Zaman bile şuurlanır…” Velhasılıkelâm, düşüş bizim için umut da bizim için…

    “Çocuk da bir suç işledi mi annesinin kucağına atılmaz mı? Hatta, annesine karşı bile annesine sığınır çocuk.”

    Senin de gönlün aynı iklimin tatlı rüzgarını hissetti değil mi şimdi?

    Kalbimiz o çocuk edasıyla mahcup, belki hatalı ama onu en çok sevenin dizi dibinde yine…

    http://www.efendidergi.com