• 109 syf.
    ·1 günde·8/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Dava, Dönüşüm ve Şato kitaplarından sonra okuduğum 4. Kafka eseri oldu.

    Aslında Kafka bu elyazmalarına ad vermemiş, kitaplarının yayınlanmasını istememiş vs... Yahu bu Kafka da ne pimpirikli adammış diyenleri duyar gibiyim. O zaman biraz Kafka'dan bahsetmek gerek bu aşamada.

    Kafka'nın insanları mekanlarla insansılaşır, mekanları da insanlarla mekanlaşır diyebiliriz. Bu yüzden kafesin biri, bir kuş aramaya çıkar. Elbette bunlar bir metafordur fakat metafor olmayadabilir. Kafes insana baskı kuran bir devlet, kadına baskı kuran bir ataerkillik, kendi özgürlüğünü bulmaya çalışan bireylerin başına inen bir totaliter devlet olabilir!

    Bir ortamda Kafka ile ilgili konuşuyorsak kesin yargılardan bahsedemeyiz. Çünkü kendisinin de dediği gibi : "Hedef var, ama yol yok; yol dediğimiz şey tereddütten ibaret." Evet, tam olarak bir tereddüt, şüphe, bürokratik kaos ve hedefe ne kadar yakınlaşırsan o kadar uzaklaşma atomlarının Kafka tepkimesiyle ortaya bulanık bir umut denklemi çıkarmasından bahsedebiliriz.

    Ne olursa olsun, Kafka gerek Aforizmalar'da gerekse de diğer kitaplarında 1. Dünya Savaşı'ndan yorgun çıkmış bir Avrupa'nın kendi oturduğu tahtında okuyabileceği ve sorgulaması gerektiği karanlık bir tabloyu yansıtmak istedi. Bu savaşın yarattığı ortamdaki yalnızlığı, bireysizleşmeyi olabildiğince süssüz, yalın bir şekilde anlatmak istedi. Çünkü savaş da bir bakıma süssüzdür, makineli tüfekler sadece öldürmeye odaklanmıştır.

    Aforizmalar'da bahsedilen temalar çoğunlukla kayıtsızlık, kısıtlanma, özgürlük sorgulamasıyla birlikte pozitif ve negatif özgürlük kavramları, bireysizleşme, soyutlanma, olay örgüsü bulanıklığı, Kafka'nın hedef ve süreç konusundaki düşünceleri, Tanrı inancı konusundaki cereyanlarından oluşur.

    Kafka bir ruh mutfağıdır, baba figürü bu mutfağa yiyecek ihtiyacını sağlar. Kafka'nın ruhu, babasından beslenir. Çünkü Kafka'nın satırları babasıyla arasındaki soyutlanmadan kendisine doygunluk bulur.

    Milena'ya Mektuplar bu mutfağın annesidir, ruhlarda sevgi eksikliği vardır, sevgi dağınıktır ve amaçtan sürekli sapar. Şato'daki sevgi buna en büyük örnektir, Şato'ya ulaşmak yerine kendisini amaçtan saptıran bir aşk vardır.

    Dava bu mutfağın zeminidir, Aforizmalar'da da bu zeminin kayganlığından bahseder, adımlar geriye doğru kayma eğilimi içerir. Dava, Kafka'nın kileri gibidir, yiyeceklerini oradan alır, bütün kitaplarına bu ruh mutfağında hazırladığı cümle yemeklerinden dağıtır.

    Şato bu mutfağın dış görünümüdür. Her zaman Kafka'nın ulaşma istenci içerisinde sunduğu bir hologramdan ibarettir, asıl olay içeride saklıdır, o ruh mutfağındadır fakat hiçbir zaman anlayamayız. Aynı annemizin yaptığı yemeklerin biz yaptığımızda nasıl o kadar güzel olmadıklarını anlayamamamız gibi, Kafka'nın yazdıklarını anlaşılmaz bulmamızın sebebi de Kafka'nın kendi düşünsel mekanizmaları içerisindeki dişlileri hareket ettirenin baba, bürokrasi, birey ilişkileri gibi birbirleriyle anlam bulmasıdır.

    Kafkacım, The Doors'u dinlemeden öldüğün için üzülüyorum! https://youtu.be/2W7TfJRj7fI
  • 414 syf.
    ·9/10
    HÜLYALARIYLA ÇIÇEKLERİNİ SULAYAN KADIN'A İTHAFEN

    - 3 Ağustos

    Yalnızız için, yalnızca bir kitap deyip geçmemek lazım. Zira Bir Kadının Gözyaşları var bu kitabın içinde, bir kadının ruhu buradaki sözcüklerle alev alev yanıyor. Yalnızız, kendinden öte bir şey taşıyor.
    "Ben bu sırrın ağır yükünü taşıyamıyorum!" diyor.
    Kim? Peyami Safa mı? Yoksa onun hayat verdiği kahramanı mı? Yo, hayır, o söylüyor bunu- ruhu bu satırlarda olan, o! Sükut. Anlatıyor; "İçim, ah!.."
    Çünkü "içinin haykırışı" bu sözler.

    Onunla konuştum akşam. Sesi özlem ve bazı belirsiz uzaklıklarla doluydu. "Aklımdan geçtin bugün"dedi, seni hatırladım bir an..."
    Ne güzel bir tevafuk oldu, dedim. Çok şaşırmış ve bu tesadüfün manasını anlamaya çalıştım. Zira onu ben de düşündüm. Şiddetle önerdiği kitabını okuyacağımı haber verecektim. Nihayet başlıyorum, dedim ona.
    "Off!" dedi, "ah! ve yine ah!.."
    Sesi duvarlarıma değdi, mazide yankılandı. Ah! ki ne ah! dedim.
    O anın içine mahkum edilmişsin, görüyorum. Solmuş ve tâkatten düşmüşsün, görüyorum.Mevzu bahs oldukça gözyaşlarına hakim olamıyorsun, çıkamıyorsun o andan. Her şeyinle bağlanmışsın, görüyorum.
    Ah, ne zor söyleyemediğinden seni anlamak. Anlamak ve anlatabilmek! Çepeçevre sarmışsın etrafıma, içimi. Bir adım, bir an bile gidemiyorum öteye. "Yalnızız!" diyorsun, yalnız.

    - 4 Ağustos

    "Içimde bir parça Yalnızız! diye hıçkırıyor hep."

    "Evet bir isyan var içinde"
    içinde kaç yıl boyunca tuttuğun bu çığlık, bu acımasız, bu devingen, bu iç parçalayıcı, bu tüketen, bu... bu, çığlık...
    "Sen misin ey Yalnızlık bu haykırış! Fakat bırak beni. Ayrılmak istiyorum. Kurtulmak. Göğsüm sıkışıyor her defasında, ki koparıp atamıyorum. Atamıyorum. Ah, kalbime mukayyet olmalıyım!"

    "Uzun, uzun, çok uzun anlar geçer." Geriye döner, senden bir parça bulmaya çalışırım. Yahut ileriye gider, seni tamamlamaya... Bir adım öteye gittin. Döndün, yerinde sabit durdun. Anlattın, anlattın, anlattın... Hıçkırarak, "Yalnızız!" diye haykırdın. "Yalnızız."dedin içinde hep bir parça taşıdın ondan. Sözcükler kifayetsiz kaldı. Kimse duymadı seni senden başka. Bir adım yaklaştıramadın kimseyi kendine. içinde derin kuyular açmış bu sese. Yalnızdın. Simeranya'da dolaşıp durdun bir başına.

    "İçimde bir parça hep Yalnızız! diye hıçkırıyor." diyorsun. Duyuruyorsun onu. Fakat anlıyor mu kimse? O parçanın içinde neyin mevcut olduğunu, onda senin duyduğunun bir başkasının da tam manasıyla kendinde bulundurduğunu ve duyumsadığını söyleyebilir misin? Senin gördüğünü herkesin görmesi mümkün mü? Senin İnce ruhun onda vücut bulmuşsa, her kalın, şekilsiz ruhun kendini ona sığdırması tahayyül edilebilir mi? Bu satırları okudukça ruhunun gizemli, karanlık tarafına ayna tutuyorsun. Karanlık olan o yer aydınlanıyor bu sözcüklerle. Böylelikle o en hassas noktaları görüyor ve onda eriyip gidiyorsun. "Ah, kalbim eriyor! Kalbim! Lütfen, gör, duy, anla halimden! Çığlıklarımı duymuyor musun? Çıldıracağım yoksa Mefharet gibi çıldıracağım!.."

    - 5 Ağustos

    "Ah, sesimi sana bir iletebilseydim! Uyuyorsun. Kalk, diyorum. Hadi, kalk. Okuman gerekiyor. 'Yalnızız'ı oku! Benim bir parçam olan, içimin hep hıçkıra hıçkıra anlattığı ve sesimin duyulabilmesi için ne tür çabalar içine girmiş olduğum ancak bunu izahate tek bir sözcük bile muvaffak olamadığımı görerek -beni düşünerek, aklının bir kenarında bulundurarak oku!" Gülümsüyor ve ellerini önüne birleştirip öylece kalıyorsun.
    "Ah, sesimi sana bir işitebilseydim!"

    - 6 Ağustos

    Bu namütenahi akışta bir düşte buluşuyoruz. Çizgilerimiz birleşiyor ve bir anın içinde yola düşüyoruz. Ruhunun tabiatına eğildim, seni dinliyorum Söyleyemediğin bir yerden sana tutunuyorum...

    "Fakat ben yazamam! Öyle dolu ki içim, ne olduğunu adlandıramam, tanımlayamam..."
    Iki zaman arasında idi, diyebilirsin: Bir geçmişim vardı- ağladığım. Geçmiş? Bir yığın; bir de şimdim var. Şimdi... Şimdi de ne var?

    Gidip "gözlerinin önüne, bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü getir. Bulutsuz, masmavi, sakin... Suyun içinde, arka üstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat kıyıya doğru yüzüyoruz..."
    Gördün mü, değişen bir şey yok, bakışlarımız farklı sadece. Olansa ikimiz için de aynı. Hiç de zor değil. Bak, işte görüyor musun, çabala biraz. O musikiye benzer sesinle birleştirir onu...

    O "hiç kimseye, hiçbir ifade vasıtasıyla sezdiremeyeceği bir his anının mutlak yalnızlığı içindeydi."

    "Azaldım. Kalabalıklaştım. Yalnız kaldım. Yalnız. Yalnızız!"
    Ne zamana kadar?
    ...
    "Ne garip?"
    Ne zamandan beridir?
    ...
    "İğne batar gibi"
    Takılıp da yerlere sürter gibi.
    "O zaman görmüyordum. Hissediyordum ama anlamlandıramıyorum. Büyüdüm ve yaşıyorum şimdi. Yaşadıkça anlam kazanıyor."

    Ses. Sesini işittim. Musikiye benziyordu, maziden geliyordu. 'Yalnızız'dan! Bir an kendimden uzaklaştım, sana vardım.

    Sayfa 27, "Son Vapur"diye başlıyor.
    Okuyorsun, dinliyorum. Eşlik ediyorum. Sesimiz bir anın içinde birleşiyor. Sesini işitiyorum. Kuvvetli bir his alışverişi, duyuyorum; Ondan öte, görüyorum. Mesafeler kısalıp büzülüyor önümüzde. "Sonra ince bir ıslaklık. Hafif bir titreme. Gözlerinin içine bakıyorum, karanlık; ve soruyorum:
    Ağlıyor musun?
    Gözlerini yumuyor."

    - 7 Ağustos

    Yalnızız. Bu güllük gülistanlık dünyada çorak yaşıyoruz.
    Yalnızız. Serap görür gibi koşuyoruz bazan. Düşe Kalka kaçıyoruz arkamıza bakmadan.
    Yalnızız. Çünkü karanlıkta kalan tarafımızı kimse görmedi. Kaç kişi ışık yakabildi ki o tarafımıza ve aynı anlatabildi? Bir muamma olarak kaldı bir yanımız. Kimse yaklaşamadı.
    Yalnızız. Sen arkana bakıp ümitlerini sayıyorsun. Ben sana bakıp üzerine bulaşan sislerden arındırmaya çalışıyorum seni.
    Yalnızız. Gecenin ışığını yakamadık bir türlü. Sakladıklarını bulup açığa çıkaramadık.
    Yalnızız. Gece gözlerini açmıyor. Uykusu ağır. Sinsilik taşıyor koynunda. Aynaya vermiyor akislerini. Gece bir başına. Biz yalnızız.

    - 8 Ağustos

    "Kendi hisleri içinde kalır." Sözcükleri ile beraber. O dupduru güzellik hayatını daima içinde yaşıyor. Etrafı kalabalıklarla çevrili ama yalnız. Ona bu yalnızlığı yaşatan insanlara yüz çevirmiş. Onu kırıp dökerek içinde yaşamaya mecbur bırakmış ve Yalnızlığa mahkum etmişler. Gölgesini insanlarda aramıyor artık. Sözcük vermeyen bir ruha meyletmiş o: Derya'ya Deniz. İki ses taşıyor içinde: Bir ruhun taşıdığı iki sesi. bazen çalkantılı, haşin, acımasız ve bir o kadar da gaddar; bazan, durgun, sakin ve dingin.
    o müstesna ruhu ancak bu kadar genişlik ve derinlik taşıyabilirdi, ki onda bu ruhun akislerini tamamiyle görebiliriz. Bununla birlikte, içinde sözcük vermeyen bir canlı daha var. Nedir o? Kedi ya da kediler. Bilinmeyen ve müşterek olmayan bir dille ancak bu kadar anlayışlı iletişim kurulabilir, ilişki sağlanabilir. Bu apaçık bir şekilde ortada ki, onun dili sözcüklerde değil, rüzgarda! -Çünkü Rüzgar, gözle görülmez, ona dokunulamaz. Varlığı dokunuşuyla belli olur. Onun ruhuna dokunan da görülmeyen şeyler. Gözlerle görülmeyen. O , karşılıklı ilişkiyi bu şekilde gerçekleştiriyor. Yani bu şeyler onun ruhuna değiyor ve o bu şekilde bir bağ kurarak, içinde büyüterek kendisi haline getiriyor.
    İzahate kalkışıp da yorma kendini. Zira, "Derin tesirler dilsizdir."

    Bu kitabın muazzam bir kitap olduğunu tümüyle inanıyorsun. Onun sen olduğu kanısındasın. Ancak şunu söylemek de gerekir ki, tamamıyla kitabın kendisi o tesiri sağlamıyor. Sana bunca tesir eden sadece kitabın kendisi değil, onun hatırına getirdikleri. ilk okuduğun vakit gözlerinden yaşlar akmasına kadar vardı bu yüzden. Ayrıca o zamanki bakışın, çevresel etmenler ve o anki haleti ruhiyen bu tesire yol açtı.
    Demek istediğim o anda bir hakikat vardı ve o hakikat de sendin. Bu kitap da seni o hakikate götüren vasıta oldu.

    İnsandaki bu iç ya da dip çatışmaların nedeni, varlık ile yokluk arasındaki münasebetten kaynaklanıyor. insanın "varlaşma" hamlesinin yanında bir de "yoklaşma" hamlesi de söz konusu ki, çatışmadan doğan zıtlık, var olmaya olan çabanın neticesidir.
    Peyami Safa'nın da dediği gibi, "Bunların arasındaki devamlı (varlaşma- yoklaşma) çatışmadan doğan bütün zıtlıkların sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi, " olmak dramı" adını alır."

    ilk olarak Meral diye düşündüm. Yanılmışım. Çabuk karar verdiğimi anladım Meral'in kişilik özellikleri ile karşılaştım yengeç burcu olması, hayvanları sevmemesi ve buna benzer zıtlıklarla Meral'in sen olmayacağını gördüm.

    - 9 Ağustos

    O sosyal ve real diye ayırdığın ikiliği, meçhul ve malum olarak nitelendirelim. Malumundan ziyade meçhulüne daha yakınsın. Büyük bir parçan orada. Noksansın yahut yekpare varsın. İşte o meçhul senin yalnızlığın. Onu yalnızca sen malumata çevirebilirsin. Ancak "o meçhule giden yolda" sana bir vasıta lazım. işte onu karşılayan ise Yalnızız.

    "Evet, bir isyan var içinde." Evet, var ama üzeri örtülü. Meçhul bir anda uyuyor. Durgun. Ara ara uyanıp köpürdüğü oluyor, yalana yanlışa karışarak. Hırçınlaşıyor ve sonra hıçkırıklara boğuluyor ve yalnız kalıyor. Yalnız!

    - 10 Ağustos

    Bazı anlarda dışarıdan gelen bir şey, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üzerinde hiçbir etki yaratmıyor.Tabii bilinçaltına girmesi muhtemel. Ancak o an bir buhran yaşıyor olabilirsin içinde. Bütün dikkatin kendine dönüktür. Bir düşünce yahut his üzerinde mahpus olabilirsin. Tıpkı o akşamki gibi. Bana önceden altını çizmiş olduğun bir cümleye gösterdin. Üzerinde bir hayli durdun. Verdiği heyecanı ve tesirini coşkuyla anlattın. Ancak şu an da ona rastlayıp muazzam bir telepati ile o sözü seninle paylaşmam üzerinde hiçbir uyandırmadı. o anki psikolojin ile buluşturmam bile heyecan yaratmadı. Buna karşılık sen de alelade birkaç sözle yanıt verdin. Ikinci mesajıma karşılık olarak söylediğimle alakası olmayan bir bıkkınlık hissiyle bir kelime edip sonuna üç nokta koydun. Bunun anlamı, bir şey söyleyemeyecek denli yoğunum yahut yorgunum demek oluyor. Bu duruma sebebiyet verenin ne olduğunu sorduğumda ise bunca üstelememin seni rahatsız ettiğini kâti iyi bir ifade ile ilettin. "Kitap okuyacağım!" Bu sözün sonundaki ünlemi ve içinde barındırdığı hissi tahlil ettim. Bu ünlemde hiddet de var, yakarış da. Nitekim rica da var. Ardından bu sözün etkisini azaltmak için, yani hem karşındakini üzmemek hem de bu kötü halini örtmek için, birincil kişiliğin devreye girdi ve sana "Karşındaki seni düşünüyor, senin için çabalıyor. Ne kadar zor bir durumda olsan da müspet davran."
    Bunun üzerine sen de içinde hiçbir his barındırmayan resmi bir ifade ile, "İlgin ve alakan için teşekkür ederim." dedin, ki bu da birincil ve kisiliğin birbiriyle ne denli çatıştığını gözler önüne koyuyor.

    "Ne yapmalı?" şimdi, ona mı dönmeli, yoksa sükut mu etmeli? İsyan içinde olma her zaman. Çık kendinden. Yorulma, bir müddet dinlen. Arkana bakıp da iç çekme. Biliyorum, tâk etti canına artık ve bu böyle sürsün istemiyorsun. O halde Simeranya'ya dön.

    "Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin?" Sana sen oranın ağzından soruyorum, meçhul bir kişi olarak: Bilir misin?
    Sen de sen olanın ağzından cevap veriyorsun, o meçhul kişiye, "Evet eşyanın üzerine ince bir sis çöker." İşte biz o meçhul ile malumun ve sorulan sorular ile verilen cevapların bir arada olduğu ruhtayız ve Yalnızız. Yalnız!

    Fakat nasıl "çırpındın, çırpındın..." söylemek için muhayyilen nasıl zorlandı, sığdırdı içine onca şeyi? Nasıl dayanabildi o "Aziz için" Söyle, bir an Kendinden uzaklaş ve söyle, o ince sesini Derya'ya vereli kaç zaman oldu? Sen ki maziyi büyütürsün içinde. Hatıraların çocuklar barındırır.
    Sahi, hoşnut musun bunca uzak olmaktan dünyaya?
    Işığını yak gözlerinin. Dön ve karanlığına eğil.

    "Sen bak nasıl donup düşüyor nağmeler yere
    Sen bak nasıl benizler uçuk, nazreler melül
    Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!"

    - 11 Ağustos

    "Ah, dedi." zaman nasıl da aramızda düşman!
    Şöyle, o engin manzaranın karşısında mesud olmak varken, kendimizi sıkıştırdığımızo dar kabdan kurtulup ruhumuza ferahlık vermek varken, fısıltılara kulak verip burnumuza hoş kokular çekip dinginlik bulmak varken, gün batımına karşı, uzak bir hatırayı yâd etmek varken... ânın zincirlerini vurup sed çekiyoruz önümüze. Duvarlarımızın arkasına saklanıyoruz... Kaçmak. Tek çare kaçmak zamandan. Çünkü Yalnızız orada. Boyunduruk altındayız.

    "Ah, dedi, dilim yok ki söyleyeyim!"
    Anlıyorum daha doğrusu seziyorum, dedim ama bütün bunların bir dile sığması mümkün mü? Bütün bu biriktirdiğin ve derinleştirdiğin manalar, yekpare bir mevcudiyete aktarılabilir mi? Taşıyabilir mi yükünü hiçbir dil? Kavrayabilir mi hiçbir zihin? sorarım o halde, Sana bir ayna tutsak ne kadarını yansıtabilir ulvi varlığının?

    "Yaş onun çizgilerinin üslubuna dokunmamıştı." diye düşündüm. Doğrusu daha önce aklıma gelmemişti. Yaş mevzusu ve fiziksel görüntüsü hakkında söz açmadık. Hep ruhundan bahsettik. Ancak onu bütün olarak ortaya koyan varlığının kuvvetli tesiri bundan kaynaklanıyor şüphesiz.

    "Bazen harfler birbirinin üstüne biniyor.
    Karanlıkta yazılmış gibi."

    - 12 Ağustos

    "Içinde mahiyetini anlamadığı halde sezer gibi olduğu bir mücadele vardı."
    Durgun ve sessizsin, görüyorum. Onlar mı, mahiyetini anlamadığın o müphem dalgalar mı? Ruh ve beden ikilemi, diyordun. Tasdik ettim. Yanıldığımı anladımda münakaşamızı aklıma getirdim. Lüzumsuzdu, müteessirim.

    Meral ile Samim ilişkisini okuduğumda aklımda bir soru oluştu: Acaba kendini kitaptan hangi karakterle özdeşleştiriyorsun? Bu ikili ilişkide aklımda böyle bir soru oluşmasının yanında cevabının da belli belirsiz olduğu seziliyordu.
    Kendini en çok hangi karakterle bağdaştırıyorsun?
    " Belki de çok garip gelecek, ama... Samim."
    Gerçekten mi? dedim. Buna inanamadım. Bir an tereddüt ettikten sonra
    "Neden mi?"dedi, çünkü aynı şeyleri yaşamışım. Yalanlardan nefret etmedim. Güzel bir dünyam var içimde. Olayları görüp idrakimde mütevaziyim. Fakat, fakat yine yalnızız."
    Ben de kendimi ona yakın hissettim, dedim.
    Devamında ekledi, "Onun dünyasında Simeranya var. Kaçış yeri. Çünkü insan bazen yorulur, kaçıp sığınabileceği bir yer arar. Simeranya da böyle bir yer işte."
    Evet, şuna da bir açıklık getirmek gerekirse, Samim senin Simeranya yolun, tarafın. Benliğinin bir kısmı. Buna karşılık kaçırdığın bir şey var. Ben aslında seni Meral'e yakın buluyorum. İzah edeyim: Öncelikle sondan başlayalım. Kaçış onda da var. Ikilemin başrolü o. Boğuluyor. Çünkü artık her şey sıkıyor. Fakat sezgileri kuvvetli değil, masum değil, anlama kabiliyeti yok ve... ve en nihayetinde onun Simeranya'sı yok. O da senin bir tarafın. Öyle ama onu almak ihtiyacını duymuyorsun. Çünkü sen hiçbir zaman baş kaldırmadın.- ifadem bağışla- Dik kafalı davranmadın. Fakat bizi birbirimize tamamlayan bir şey var. Hepimiz ayrı vücutlarda biri yaşıyoruz. Yalnızız.
    Durup düşündü. Kısa bir tereddütten sonra, Samim, benim karakterim, dedi Görüyor çünkü."
    Kâfi, dedim.
    Bir şüphe ile donukluk geçirdiğimi görünce,
    "Anlayacaksın." dedi.
    "İnsanın içinde ne kadar başka başka insanlar var. Ne çabuk değişiyor insan."
    Bana hiç kızmadı. Lakayt davrandı çoğu zaman. Sinirlerini bozacak bir hareketim olmadı belki ama bu tür durumlarda birincil kişiliği ona nasıl davranması gerektiğini gösteriyor: Hiç yokmuş gibi! Hiç olmamış gibi!
    Fakat sen yazarken, çevresel etkileri nasıl yok sayarım. Kendimden nasıl çıkarım. En başta sen tabi. Seninle münasebetimiz bu bağlamda gelişiyor. Orada farklı yönlerimizi keşfediyoruz. Farklı insanlarımızı, içimizde taşıdığımız. Halbuki ne lüzumu var, birbirimizin canını okumanın? Sözle yahut sözsüz!

    "Fakat beni bu kadar telaşlandıran şey manalar, manalar..." Duymuyor musun. Her defasında söyledim sana. Mâna arıyorum ben ve realimde olanları. Senin ruhundaki manaları. Ruhuna Ondan yansıyan manaları. Fakat görmüyorsun Ah'lara veriyorsun manaları. yalnızca onlara sığdırıyorsun. O ah'lardan bulup çıkarmamı istiyorsun seni. Bilmiyorsun ki, söyleyemediğin o şey içinde bir dağ kadar yüksek. Yahut uçsuz bucaksız bir ova. Sonsuz gökyüzü. Her şey!
    "Mânalar, mânalar..." diyorsun. Sesini işitiyorum. seziyorum da. Fakat ötesi yok. Ötesi, mânanın vücut buluşu. Gözün önünde ihtişamını sergileyişi.
    Mâna senin her şeyin!

    - 13 Ağustos

    "Ben onu şimdi en çok anlıyorum."
    Saatler ve sayfalar ilerledikçe, taşlar yerine oturdukça ve senin sözlerini de düşününce her şey daha anlamlı hale geliyor. İlk okuduğunda görmüştün. fakat anlamlandıramıyordun. İçini deşen ya da işleyen bir şey vardı bu satırlarda. Müphem bir şey, duyumsuyordun. Uzak anlara yolculuk yapmıştın belki. Hoş vakitler geçirmiştin. 'Sana bugünü gösteriyordu. Şimdi ise sana o günü hatırlatıyor!' işte böyle bir gidiş geliş var. Birbiriyle ne kadar ilişkili ve tamamlayıcı değil mi? Ziyadesiyle görüyorsun.

    Üçüncü bölümde ne vardı seni bu kadar çeken?
    .. dedim ve o nokta senden bir cevap olarak yerine ulaştı. insanın birinci ve ikinci realitesi arasındaki münasebetten dolayıdır ki, bu da ziyadesiyle benim de dikkatimi celbetti. Hakikaten bu bölümün sonları kilit noktayı gözler önüne seriyor.
    "Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz birinci realitesi içinde, ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi içinde."
    Yani bir anlamda şöyle bir yorum yapmak gerekirse, sevgi gerçekleşmezse, nefret onun yerine alır. Sevginin nefrete dönüşümü.

    "Sen ne için benim bir anımı ebedilik boyunca donduruyorsun?"

    Yalnızız. Çünkü birinci ve ikinci kişiliğiniz birbiriyle uyuşmuyor. Çünkü kimse bizi tam anlamıyla görmüyor, tanımıyor. Birinciye, yani gördüğüne göre değerlendiriyor. Bir tarafımızın hiç farkında değil. Noksan bir bakış. Gerçeğimiz eğilip bakmıyor. Belki de bu mümkün değil. Belki de bu ezelden beri var ve ebediyete kadar devam edecek. O halde İnsan hep yalnız. Yalnızlığa mahkum. Şimdi anlıyorum. Bu yüzden demek insan acı duyuyor. Fakat nedir bunun ilacı, çözüm yok mu?

    Neden bilmiyorum, gözlerim doldu. Yaşanan bu felaket. Kanıma işledi. Trajik. Çok fena. Bütün bunların birbiriyle bağlantısını düşünüyorum. İnsan sonunu kendisi getiriyor ya da ölüm insana dolaylı olarak kendisine sebep gösteriyor. Ölümün hiç alakası yokmuş gibi. O çağırmıyor mu vakit dolduğunda? Vakit dolar mı yoksa doldurulur mu? Üzerinde durmanın lüzumu yok, abes. Yarın bitirebilirim. Heyecanım hat safhada. Tuhaf bir şeyler seziyorum.

    - 14 Ağustos

    "Muhayyilen bir tablo yaptı."
    Bütün şekilleri teferruatıyla çizdin. Yerleştirdin. Onu boyadın. Süsledin. Fakat eksik olan bir şey var. Onu kimseye göstermedin. Kimse görmedi. Bihaberler o tablodan. Çünkü o tablo içindeydi ve yalnızca sen görebiliyordun. Bu kadar geniş ve derin bir tablonun izahını ben yapamazdım. Haddimi aşıyor bu. Birçok kişi benim gördüğümü görebilir. Hatta ziyadesiyle. Ama kimse yansıtmaz bu ulviyeti. Bakışlarımız ne kadar derin olursa olsun, tecrübelerimiz farklı. Tecrübene hiçbir zaman yetişemem. Biçare, öylece kalırım.

    "Tek bir an.
    Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirdim."dedi ve bu sözün manasını istedi. Bu anın içinde hangi mananın yattığını. Biraz izah ettim. Fakat, "Şimdi sana izah değil, sadece biraz olsun sezdirebilmek için bu kadarını söyleyebilirim."
    "Özgür olmak istiyorum!.."
    Tek bir an istiyor. Ne için? Neden bir ana sığdırıyor bütün her şeyi. Mana...
    İnsanın zincirlerini kırıp sınırlarını aştığı o an mı? insan bir âna mı ihtiyaç duyuyor bunun için? imkanların sağlandığı...

    Senin yerin Simeranya' da. O kusursuz dünyada. Oraya dön. "Orada insan devamlı bir mâna atmosferi içinde yaşar." Senin yerin orası. Mânâ orada. Varlığının gizi orada..

    "Her şeyi görme, her şeyi bilme,
    her şeyi anlama..."
    Buhranlar... İçine saplanan oklar... Of'lar ve Ah'lar... Bitmiyor, bitmeyecek. Sürecek onun ebedi yalnızlığı.

    "Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız!"
    Sükut edelim ki sesimiz birleşsin ve nihayete varalım.

    "Sanki hafızası patlamıştı. Hatıralar fışkırıyordu."
    Sen ne kadar içimdesin! Hayatım geri işliyor. Tıpkı senin gözyaşlarını bıraktığın O âna gidişin gibi. Önünde canlanıyor ve tesiri altında kalıyorsun.
    "İçime bir şey saplandı." diyorsun.Tabii ya, senin istediğin o ana dönmek! Çünkü o anda görmüyordun, bilmiyordun. Bütün her şeyi anlamıyordun. Buna karşılık bütün iç sızıların kolaylıkla akıp gidiyordu gözyaşlarında. Ferahlıyordun. Sükut ediyordun. kalmıyordu hiçbir şey geriye. Evet, işte o anı düşlüyorsun sen. Özgür olduğun an orda. Bununla birlikte, bütün manada o anın içinde. Sen göremesen de. Mana, sana uzaklıkları yakınlaştıranda. Mânâ, senin kendine gidip gelişin, iki benliğin arasında ve o anda bütünleşmen. İstediğin o an budur sanıyorum.

    - 15 Ağustos

    "Realite bu kadar sadedir."
    Tıpkı senin gibi. Esasen sade olan güzelliğin. Eminim ki bunun farkındasındır. Süssüz, makyajsız. Sade Seni diğerlerinden ayıran da bu. Müstesna kılan bu. Güzelsin. Fakat öyle böyle bir güzellik değil. Alelade söylenecek ve bir çırpıda geçilecek gibi değil. Dikkat kesilmeli ve en ince teferruatıyla incelemeli. Her bir zerresi üzerinde özenle durulmalı
    Güzel olan ışığını ilk anda gösterir.

    Bugün mazime gittim. Şimdi hissettiklerimin içine seni de yerleştirdim. Görüyorum ki, çok trajik bir yolculuk geçirmişim. Parçalanmışım yahut yeni şeyler eklemişim kendime. O eski anlara yeniden yaptığım seyahatte kendimi keşfettim. Mânâmı... ' O an yaşadığımı şimdiki görüşümle anlamlandırıyorum. İsterdim ki, bu bakışımla o ânımı tekrar yaşayayım.
    "Hayatta kusursuzluktan isteyebileceğim, tek bir anı bu olurdu.

    "Deli edici bir hatıra hücumundan" sonra insanın kendini hatırlaması, nereden, nasıl geldiğini hatırlaması bir başka boyutta varlığı ile bütünleşmesi gibi. Öyle güçlü bir etkileşim ki bu, insanın duyguları taşıyor. Melankolik bir halet-i ruhiyenin içine düşüyor. işte o sürekli sarfettiğin ah'lar burada devreye giriyor. "Ah, tâkatim kalmadı, taşıyamıyorum bu yükü!" "Ne garip!" Sanki bu anda yokum.

    Menfi tarafları yok değil. Realitesiyle çakıştığı zaman açığa çıkarttığı kötü halleri var. fakat güzel. Öyle de güzel. "Her zamankinden ziyade güzel" bu zamanlarda.

    - 16 Ağustos

    Bitti! Müphem ve uzak kaldım. Durdum ve bir an düşündüm. Yakın zamandaki hatıralar zihnime üşüştü. Seninle bu iki haftalık süreçte, kitapla birlikte, kitabın içindeki hayatla birlikte, kitabın dışındaki hayatla birlikte ve zamanının her boyutuna girdik, çıktık. Sesini işittim. Güldüğünü duydum. Ruhunu çepeçevre saran o mucizevi büyüyü hissettim. Bu anı bekledim. Sabırsızdım. Heyecanlıydım. Şevk içindeydim. Dingindim... Çünkü bu bir anda senin ruhunun bütününe ulaştım. Mânâ diye hıçkıra hıçkıra anlattığın o 'Yalnızız'a vardım. Ah'larını her sayfaya yazdın. Her âna sen doldun. 'Yalnızız' seni bana getirdi Yalnızız ve daima böyle kalacağız. Ah!..


    Fakat, "Bütün izahlar kaba ve kifayetsiz."
    Susalım.
  • Bazıları güzel olmak için süslenir
    Sen her halinle bana güzelsin
    Söyle ey güzel'im
    Bunu nasıl beceriyorsun...

    Birkul
  • 296 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Polonya asıllı Amerikalı yazar Jerzy Kosinski'nin Boyalı Kuş'tan sonra elime aldığım ikinci kitabı olan Kör Randevu, şaşkınlıkla, heyecanla ve merakla okuduğum güzel kitaplardan biri olarak yerini aldı kitaplığımda. Boyalı Kuş'u okuduktan sonra yazarın diğer kitaplarıyla ilgili beklentim yükselmişti ve bunun karşılandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kör randevu diye adlandırılan bir kadın erkek buluşması türü var literatürde, özellikle yabancılar bunu çok sık yaparlar. Kitabı okurken niçin böyle bir isim konduğu çok iyi anlaşılıyor, çünkü baş karakter kör randevularla bir şeyler elde eden birisi. Dil ve anlatım olarak oldukça sade ve anlaşılır olmasının yanında, son derece süssüz ama etkileyici kişi, eylem ve ortam betimlemeleri var. İyi ve kötü ne varsa yazar minik ayrıntılarıyla size hissettirmeyi misyon edinmiş durumda. Bu hadiselerin genel olarak seks, işkence, acı, tahrik, yaralama gibi uç noktalarda yer alan hisler olduğunu göz önüne aldığımızda kitabın neler vereceği az çok anlaşılacaktır. Oldukça merak uyandıran ve sürükleyici bir anlatım var, bir sonraki hamleler bambaşka oluyor genelde. Hikayeye gelecek olursak; George Levanter adında Doğu Avrupa'dan Amerika'ya iltica etmiş zeki ve tutkulu bir adamın yaşadıkları ele alınıyor. Levanter tek bir mesleğe sahip biri olmamakla birlikte, hem kayakçı, hem yatırımcı, hem playboy (sanki meslekmiş gibi), hem ajan, hem de düşünce adamıdır. Bu kadar çok yönlü biri olunca haliyle başından pek çok olay geçiyor ve buna paralel olarak çevresi de geniş oluyor. Gençlik yıllarından itibaren çeşitli faaliyetlerde kendini gösteren Levanter, erken yaşlarda büyük bir ün ve başarının sahibi olmakla gerçekten iyi paralar kazanmakta. Kendisi hem iyi bir ikna gücüne, hem de zor durumlardan kurtulma yeteneğine sahip. Tabi bu meziyetlerini arkadaşları için de kullanıyor. Yazarın gerçek hayatında başına gelen bir olay farklı isimlerle bu kitapta yer almakta, söylemeyim ne olduğunu en iyisi okuyup kendiniz keşfedin. İşkencelerin verdiği acılar içinize işlemesi yetmiyormuş gibi, Kosinski cinselliğin iğrenç taraflarını da bize gösteriyor. Liseli kıza tecavüz etmeyi, öz annesiyle ensest ilişkiye girmeyi ve transeksüelle olan birlikteliği bize ayrıntılarıyla aktarmaktan çekinmemiş. Ancak havada kalan bazı bölümler var. Bazı arkadaşlarına sonra ne olduğunu bilmiyoruz ya da polisin kasabada kalması için aldığı önleme rağmen nasıl kaçtığı. Sonra her şey aslında çok basitmiş gibi gösteriliyor, ne bileyim bazı kadınları kandırmak bu kadar kolay olmamalı. Bir devlet başkanına istediğini yaptırmak falan bu kadar şans olmaz bence. Sonu biraz zorlama olmuş gibi geldi ama başka nasıl bitecekti bilemiyorum. Hepsinden önce bu bir kurgu, yazarın bize anlatmak istediği şeyler daha başka. İnsan ilişkilerinin karşılıklı çıkara dayalı olması, hükümetlerin belli kişilere dilediğini yaptırmak adına zorbalığa girişmesi, erkeklerin parası için zengin kadınlarla evlenmeye uğraşması, bir hiç uğruna basitçe harcanan insanlar, saygın kişilerin karanlık geçmişleri olması diye uzatabiliriz. Kısacası bizi düşünmeye iten pek çok nokta var. İnsanlığı sorgulatacak örnek olayların fazla olduğunu söyleyebilirim. Oldukça beğendim ben eseri, iyi ki almışım. Kesinlikle ayırdığınız vakte değecek bir kitap bana göre.
  • 187 syf.
    ·4 günde·9/10
    Kitap, yazarın kendi kumar bağımlılığın ürünüdür. Kumar bağımlılığını, kazandıkça tekrar oynama isteğini, tam tersi kaybettiğinde de hırsla oynamaya devam etmeyi süssüz, yalın bir şekilde anlatmış. Dostoyevski'nin kitaplarını, anlatımını normalde de beğenirim, her zaman yaşadığım tek sıkıntı ilk etapta isimleri oturtmakta zorlanmamdır. Bu kitapta da öyle oldu, karakterler oturtuktan sonra sayfalar su gibi akıp gitti, özellikle bir ayağı çukurda, hasta, ölse de mirasına konsak diye beklenen babaannenin kumar masasındaki hırsının olduğu sayfaları merakla okudum. Paranın insanların hayatındaki önemi, yeri de çok güzel vurgulanmış, çıkar ilişkileri gözler önüne serilmiş. Bu kadar kısa sürede daha iyisinin yazılabileceğini de sanmıyorum. :)
  • 355 syf.
    ·4 günde·9/10
    -Az miktarda spoiler içermektedir-

    Bazı kitaplar okunmak için geç kalınmıştır ama konu olarak aslında hala yabancılık çekmezsiniz, işte onlardan biriydi bana göre. Evet daha önce okumalıydım dedim, neden ertelemişim ki diye düşündüm ama konu olarak aslında geçen yılların pek bir şey değiştirmediğini de gördüm.
    Çocukların gözünden yazılan kitaplara bayılıyorum, belki de süssüz ne olursa gerçekçi şekilde yalan-dolan olmadan açıkça gözler önüne serildiği için olabilir. Bu kitapta da yaşanılan ayıbı bir çocuğun gözünden görüyorsunuz.
    Konu olarak ırkçılık karşınıza acımasızca çıkıyor. Siyah-beyaz kavramını net olarak satırlarda görüyorsunuz. Siyahi olmamanın bir lütuf olarak görüldüğü satırları, insanlık dramı olarak okuyorsunuz.
    Bir de bir karakter var ki Atticus-olayı anlatan Scout'un babası, ne güzel bir yüreğin var diyor insan. Kendine zarar verecek bir şeyde bile sırf evlatlarının güveni zedelenmesin diye her şeye göğüs geren bir baba.
    Kitabın çevirisini de dilini de çok sevdim, bazı dipnotları insanı dönem hakkında aydınlatıyor, bu da olayın içine daha rahat girmenizi sağlıyor. Yer yer kızdım, bazen meraklandım, birçok satırda da gülümsedim. Söylenecek çok şey var aslında ama daha fazla ipucu vermemek adına susuyorum. :)
    Tavsiye ederim.
  • 652 syf.
    ·12 günde·7/10
    Stendhal uzun süredir merakımı cezbeden ancak okumaya yeni fırsat bulduğum bir yazar. Kızıl ile Kara, Julien Sorel adlı yükselme ihtirası olan bir köylü genci merkezine alarak Napoleon sonrası Fransa'yı aşk üçgenleri ve yükselme hırsının harmanıyla okura sunan bir kitap.

    Kitabı birkaç açıdan ele almak daha doğru olacak gibi çünkü Stendhal kitaba o kadar çok şeyi aynı anda sığdırmış ki tek açıdan bakmak büyük haksızlık olacaktır.
    Kitabın en çok öne çıkan parçalarından biri olan karakterlerle başlarsak, Julien Sorel karakteri hem üstüne çalışılmış hemde dönemi bir çok yönen yansıtan çarpıcı bir karakter. Zeki, ekonomik ve sosyal statü bakımından yükselme hırsı ile dolu ve aynı zamanda hem toy hemde kararını tam olarak vermemiş bir karakter, tüm bunların yanı sıra karşısına aşk da çıkınca Sorel'in karakteri büyük bocalamalar içinde kalıyor ve "yanlış aşklarla" hayalleri arasında kalıyor. Sorel'in yanlış aşkları Madam de Renal ve Mathilde ise birbirine zıt ancak aşkları için her şeyi göze alabilecek kadınlar. Normalde bu tarz hikayeleri daha romantik bir anlatım biçimi ile okurken Stendhal'ın seçtiği gerçekçi ve süsten yoksun anlatım alışkanlıkların ötesinde bir tecrübeye sebep oluyor.
    Stendhal'in seçtiği anlatım biçimi kitabın aşk romanı şeklinde algılanmasının önüne geçmeye yardım etse de bu algıya en büyük sebep yazarın Napoleon sonrası Fransa'yı her yönden, her sınıfa mensup karakterle anlatmaya çalışması. Kitapta en çok beğendim yön bu oldu açıkçası, dönem Fransası gerçekçi bir dille ve mümkün olduğunca gerçeğe uygun bir biçimde okura sunulmaya çalışıyor. Yazar hem toplumdaki çürümeyi anlatıyor hem de (çok cesurca bulduğum bir biçimde) kiliseyi ve ruhban sınıfını eleştiriyor. Yazıldığı dönem oldukça eleştiriye maruz kalmış olmalı.

    Üst satırlardaki düşüncelerim her ne kadar olumlu ve övgü dolu olsa da tüm hislerim böyle değil. Öncelikle kitabın merkezinde olan Julien'i tam olarak anlamadım ben, yazar tüm itemleri Julien'e yüklemeye çalışmış sanki bu da karakterin dengeli ve mantıklı bir zeminde olmasına engel olmuş, bazen öyle değişik ve anlamsız bulduğum tepkiler veriyordu ki Julien'i hiç anlamadığımı düşünüyordum. Kibri ve cahilliğinin tüm davranışlarını açıklayabileceğine inanmıyorum. Bu hissi diğer karakterlerde pek hissetmedim, Mathilde hem farklı hemde bir çok yönden mantıklı kurulmuş bir karakterdi, davranışları mantıklı değilse de doğasını yansıtan bir havası vardı.
    Julien'in yükselme tutkusu ve şahit olduğu durumlara göre seçmek istediği (yükselme yolu) değişse de bu ondaki para, makam hırsını güzel bir biçimde sergiliyor ancak gelişen olaylarla çok çabuk bir biçimde bunlardan vazgeçebilmesini anlamsız buldum. Ve tanıştığı her kadının ondan hoşlanması da Sorel'in fazla şişirilmesinin ayrı bir tezahürü bence. Burada mantıksız bulduğum kadınların ondan hoşlanması değil, gözlerini karartıp her şeyi tehlikeye atacak derece hoşlanmaları..

    Yazarın süssüz anlatımı eleştirel anlatımına ve toplumun farklı farklı bir çok yönünü ortaya koymaya yardımcı olsa da psikolojik çözümlemeler konusunda biraz yetersiz bulduğumu da belirtmeliyim. Her bölümün başında yer alan alıntıların süslü bir dile sahip olup kitabın genel havasından farklı olmasına da tam anlam veremedim, yazarın buradaki amacı ne bilmiyorum ve bu alıntıların hepsi gerçek mi epey merak ettim okurken.

    Kitapla ilgili hislerim de kitabın adı gibi kızıl ve kara, gerçekçi anlatımı dönemin tasviri açısından hem gerekli hem de başarılı bulsam da, karakterler ve olayların gelişimindeki bazı zayfılıklar ve psikolojik betimlemelerdeki kuru anlatımdan hoşlanamadım. Tüm bunlardan ayrı olarak kitap okurken sürekli yeni bir şeyler düşünmeme sebep olduğu için bende ayrı bir yere sahip oldu, bir kitap ne kadar güzel olursa olsun önemli olan bence size bir şeyler düşündürebilmeyi başarabilmiş olmasıdır, Kızıl ile Kara bende pek çok düşünceye kapı araladı.