• “Hüseyin Avni Paşa’nın Mithat Paşa konağında kat­le­­dildiği gece kulları da orada bulunmaktaydım. Olayın ayrıntıları ile anlatılması emrini almam üzerine tanık olduğum olaylar aşağıda anlatılmıştır.
    O vakit devletin idaresi üç kişinin yani Rüşti, Mithat ve Avni Paşaların elinde idi. Hükümet ise ortak kabul etmediğinden her biri diğerini defedip tek başına hükümet etmek sevdasında bulunmaları esasen normaldi.
    Asker, Avni Paşa’nın elindeydi. Kaptan-ı Derya Kayseri’li Ahmet Paşa’da onun gölgesi hükmündeydi ve deniz kuvvetleri onun elindeydi. Binaenaleyh Rüştü ve Mithat Paşaları aradan çıkarıp kendisi diktatör olmak sevdasında bulunduğu anlatılır. Zaten kötü huylu, korkunç bir insandı.

    Mithat Paşa ise genç, Türkler arasında sayılan birkaç şahsın liderleri mevkindeydi. İngiltere sefareti Mithat Paşa’ya ziyadesiyle sahip çıkıyordu…
    Oturduğumuz sofanın sağ tarafında Avni ve Kaptan Paşalar oturuyorlardı. Sofanın alt tarafında bir odaya açılan bir kapı vardı. O kapının sağ tarafındaki sandalyede ben oturuyordum. Alt tarafımda Rıza Paşa, onun alt tarafında Mithat Paşa oturuyordu. Karşımızda Raşit Paşa, Şerif Hüseyin Paşa ile Maliye Nazırı Yusuf Paşa oturmuşlardı. Halet Paşa iki taraf arasında gidip gelmekteydi.

    O sırada merdivenlerden kaputu sırtında bir subay çıkıp üzerimize geldi ve yaklaştığı sırada ‘davranma Serasker Paşa’ diye hızla yürüdü. Raşit Paşa’nın hizasına gelir gelmez elindeki rovelver tabancasını Avni Paşa’nın sinesine ateşledi. Mithat Paşa ile Rıza Paşa hemen harem kapısına kaçıp, sıvıştılar. Şerif Hüseyin Paşa ile Yusuf Paşa ise yan odaya kaçtılar. Ben de arkalarından aynı odaya girdim. O sırada selamlık merdiveninden sofaya doğru bir kalabalık çıkmakta ve avludan tabanca sesleri işitilmekteydi. İsyancı bir grubun meclisi bastığı aklıma geldi. Odanın diğer kapısından çıkmak istedim. Meğer sofanın kiler merdiveninin başına varmışım. Hademeden bir grup, silahlı olduğu halde kapıyı tutmuşlardı. İçlerinden birini tanıdım. Onun yardımıyla aşağı indiğimde kendi uşağıma rastladım. O da bir bıçak bularak müdafaa durumuna geçmişti. Yukarıda tabancalar sıkılıyor ancak ne olduğunu bilemiyorduk.

    Çerkes Hasan’ın yalnızca ferdi olarak konağı bastığı kimsenin aklına gelmiyordu. Uşak ve fener getiren arabacı ile avluya çıktık. Bu arada Koska’daki askeri bir müfreze gelip konağa girdi. Bende geri dönüp durumu öğrendim. Mithat Paşa ve Yusuf Paşa ile ben kulları selamlık dairesine kaçtığımızda Avni Paşa ağır yaralanmış olduğu halde revolverini çıkarmaya çalışırken Çerkes Hasan üzerine doğru yürüyünce Kaptan-ı Derya Kayseri’li Ahmet Paşa arkadan yanaşıp kollarını kavrayarak tutmuş, Rüştü Paşa hemen yerinden kalkıp arkadan kaçarak Raşit Paşa’nın yanındaki odaya girmiş. Halet Paşa ile aynı odada birleşmişler. Çerkes Hasan ise kendisini tutmakta olan Ahmet Paşa’nın önce kulaklarını yırtmış, arkasından kendisini kavrayan parmaklarını Çerkes kamasıyla doğrayarak silkinip kurtulmuş, avını kaçırmış avcı gibi tekrar Avni Paşa’yı büyük salonda yakalayarak, sıktığı bir iki kurşunla yetinmeyip, kamasıyla öldürmüştür. Sonra sofaya geri dönmüş sandalyede oturan Hariciye Nazırı Raşit Paşa’yı görünce başına bir kurşun sıkmış, Paşanın hiç kımıldamadan oturduğuna bakılırsa daha evvel korkusundan can verdiği anlaşılmıştır. Çerkes Hasan, sonra Rüştü Paşa’nın bulunduğu odanın kapısına yüklenmişse de açamamış, odanın diğer kapısına hücum etmişse de o kapıyı da Halet Paşa muhafaza etmiştir. Çerkes Hasan, Rüştü Paşa’ya ‘sen milletin babasısın, Rıza Paşa da velinimetimdir. Size bir şey yapmayacağım. Kayserili’yi verin’ demiş. Rüştü Paşa da ‘evladım şimdi çok hiddetlisin savuş git’ demişse de Çerkes Hasan bu defa kapılara kurşun sıkmaya başlamıştır. Mithat Paşa’nın Ahmet Ağa ismindeki uşağı arkadan sokularak Çerkesi ensesinden yaralamış, O da geri dönerek uşağa tabanca sıkıp öldürmüştür. O arada müdahale eden bir subayı da çizmesinden çıkardığı tabanca ile vurup öldürmüştür. Bu kısımları ben görmedim. Bunlar duyduğum şeylerdir. Olaydan sonra Rıza Paşa’nın saraylı Çerkes hanımının ‘Çerkes Hasan elleri nur olsun ne iyi etmiş’ dediğini işittim.
  • Hindistan’da görev alan bir doktorun trajik öyküsünü okuyoruz kitapta. Hem de kendine özgü anlaşılır, sade fakat bir o kadar da edebi bir üslupla.

    Yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyen gururlu ve mağrur bir kadına, sırf bu kendinden emin ve gururlu duruşu yüzünden yardımı reddeden doktorun sonrasındaki saplantılı pişmanlığını anlatıyor Stefan Zweig. Kadın ise öyle gururlu ki hayatını dahi yok sayıyor bu uğurda.

    Doktor reddettiği kadına ulaşabilmek için her şeyinden vazgeçmek üzere. Pişmanlık… Öyle yoğun öyle ıstıraplı pişmanlık… Nasıl bir ruhsal tahlil nasıl psikolojik betimleme bekliyorsanız bence fazlası var. Amok koşucusunun ne anlama geldiğine bakacak olursak bizim “cinnet getirmek” deyiminin neredeyse tam karşılığı. Daha çok Hindistan, Malezya ve Afrika’nın bazı bölgelerinde karşılaşılan bir ruhsal çöküntü. Düşülen umutsuz ve depresif bir hâlden sonra nedensizce ve sonuçlarını düşünmeden etrafınızda kim ya da ne varsa zarar verme hâli. Kişi; elindeki tabanca, bıçak, hançer vb. silahlarla zarar vermeye başlar ve zarar verecek nesne ya da insan kalmayıncaya kadar koşmaya, yok etmeye devam eder. Ta ki yorgunluktan kendinden geçip, kendini de yok edip ya da biri tarafından yok edilene kadar. Yani Amok koşucusu aslında kendi ölümüne koşar.

    İşte Stefan Zweig‘ın oluşturduğu hastasına ulaşmaya çalışan doktor karakterinin neredeyse bir Amok Koşucusuna dönmesi ile oluşmuş kitabın ismi.
  • Eğer heykeltıraş olsaydım, Gıcırbey'in heykelini dikerdim. Belinde bir tabanca. Başkentin
    resmî güneşi altında bronzlaşırdı. Gelene geçene göz kırpar, el sallar, laf atar, gerektiğinde ateş ederdi...
  • “24 mart 1998 günü saat 12.35’te Arkansas’ın bir okulunda yangın alarmı çalmaya başladı. Öğrenciler, bunun her zamanki gibi bir tatbikat olduğunu düşünerek, bahçeye koştular. Birden, silah sesleri duyulmaya başladı. Saat 12.39’u gösterdiğinde, sayıları 15’i bulan öğrenci ve öğretmen, bir kan gölü içinde yerde yatıyordu. 4 öğrenci ve 1 öğretmen öldü. Ateş edenler çelik yelek giymişti. Uzunca bir süredir planladıkları katliama, çalıntı bir minibüs, 10 tüfek ve tabanca, çok sayıda mermiyle gelmişlerdi. Biri 11, diğeri 13 yaşındaydı.”
  • 4-Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU

    SAT Komandosu’nun Günlüğü

    Günlerden cumartesi yada Pazar olmalıydı. Alışılmışın dışında bir eğitim ve görev verilmişti. Adı eğitim olarak kalmasını yeğlediğim bu görevin insanlık dışına çıkılacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Öyle ki olan biten olaylarda da bir insanlık eksikliği zaten vardı. Görevimiz de bu insanlık dışı dünyada mazlum insanlara yapılan zalimlik dışı hareketlere bir nebze olsun dur diyebilmek veya en azından bir insanın hayatını kurtarabilmekti.

    Sayfa 6
    Irak'ta özel bir göreve gönderildik. Maksat (...) kişilerin orada yapmış olduğu zalimliğin önüne geçmek ve bir demokratın ve bir ajanımızın gizli tutulduğu bir metruk binanın içerisine tek parça girebilmek ve tutsak alınan iki vatanperver vatandaşımızın sağ salim tek parça halinde çıkartılmasını sağlamaktı.
    Sayfa 8
    Askeri uçakla incirlik üssüne indiğimiz de hareket halinde bir helikopter kalkışa hazır vaziyette bizi bekliyordu. Mangada 9 kişi görev aldık her zaman ki gibi. Fakat bu Manga özellikle farklı yerlerden seçilmiş olmalıydı. Takım arkadaşlarımdan veyahut birlikten tek bir adam bile göremedim. Arkadaşlarımın fiziksel ve ruhsal yapılarına baktığım da belki de en çömez benmişim gibi durmam açıkçası zoruma bile gitmiyordu. Öyle bir ruh hali bizlerde kesinlikle olmazdı. Öyle ki bu güne kadar da olmamıştı. Muhabereyi ben sağlıyordum ve yedek bir muhaberecimiz de halâ hazırda bulunmaktaydı.
    Sayfa 12
    Irak’ın kuzeyinde bir vadinin doğu tarafın da sığ dağlık ve dik yamaçların batıya bakan bir metruk bina diye tabir edeceğim bu mağaranın esasında bir üs diye belirtebileceğim inanılmaz bir gizlilikle korunan bir ülke konumunda olabileceğini kesinlikle ve de bir hayranlıkla belirtmek isterim. Bu bilgi kimden nasıl geldiğini bilmiyorum. Halâ hazır da bir emir verildi ve verilen emirler ne olursa olsun bir komando dahi kalsa içerden esirlerin çıkartılmasıydı. Bütün bilgim bundan ibaret.

    Sayfa 17
    Her bir takım arkadaşın belinde veyahut kaburga bölümünde bir veya iki adet 9mm tabanca, mpt76 serisinden 2 adet tüfek, iki adet mpt55, sanırım bordo bereli 4 veya 5 asker olduğunu tahmin edebildiğimin birinin elinde JMK Bora-12 (1000m) net beste beş yapılmış ve denenmiş bu mükemmel suikast silahının yanı sıra 5.8 mm özel optik ve elektronik özelliğe sahip üç silah, yine uzun namlulu silahlar el bombaları c4 patlayıcılarla tam bir savaş günüydü. İtiraf etmeliyim ki ilk defa heyecan yapmıştım. Korku yoktu cesur askerlerin yanında daha da göğüs kabartıyordum. Farklı bir duyguydu.
    Sayfa21
    Iki gün boyunca izlediğimiz ve aldığımız bir haftalık IHA bilgileri doğrultusunda neredeyse tüm bilgiler tamamdı. Bir farkla. Nöbetçi saatlerinde ya bir oynama ya bir terslik vardı.
    Bunun için kurtarma olayını iki gün daha geriye atmak zorunda kaldık. Bu bize ne kadar zaman kaybettirdi bilemiyorum.

    Sayfa 27
    Sabah saat 02:55 beş dakika sonra nöbetçi değişimi vardı fakat bu değişim gerçekleşmedi. Yarım saat sonra değişen bu gereksiz nöbet değişimi bizim sabrımızı fazlasıyla zorlamıştı. Hava soğuktu ve bulunduğumuz yer fazlasıyla rüzgar alıyordu. Daha fazla zaman kaybetmeden saatin 04:05 gibi harekete geçtik. Telsizden konuşmalarımız neredeyse bir bebek uykusu kadar sessizdi ve bir çıtırtı edebilecek lükse sahip değildik.

    Sayfa 32
    İlk bir kaç nöbetçiyi hakladığımızda geriye en zorlu görevlerden biri olan içeri sızma girişimi vardı fakat nöbetçi sayısı normalden fazla veyahut gözden kaçan sayılar veya gizlenme noktaları termal kameralardan görünmüyor engelleniyor olabilirdi.

    Sayfa 36
    Takım nöbetçilerinin yerini almıştı yeni nöbetçilerin yer değişme zamanı hızla kısalıyordu. Tahmini bir değişiklik olmaz ise eğer yirmi dört dakikamız vardı eğer sirenler çığlık atmaya başlamazlarsa.
    Sayfa 41
    Sirenleri susturmak için elektronik devreleri ortadan kaldırmak için bir takım arkadaşımızı gönüllü seçtik. Benim olmamam büyük talihsizlik oldu. Bu zevkten tamamıyla yoksun kaldım.
    Sayfa 47
    İçeriye beklendiğinden daha kısa zamanda ve sessizce sızdık. En büyük problem ise şu olmadı binanın yada mağara diyelim biz buna daha yerin kaç kat altında olduğu konusunda şüphelerimizdi.
    Sayfa 54
    İki kat aşağıya inerken 29 nöbetçiyi daha geçmemiz on dakikalık bir kayıp vermiştik yada on iki dakika. En azından burası dışarıya nazaran daha sıcaktı.
    Sayfa 57
    Esirleri iki ayrı odada tutuyorlardı. Neredeyse biri diğerine ters iki ayrı koridorda yer alıyordu ve durumları hiç iç açıcı değildi. Nöbet değişimine bir kaç dakika vardı. Nöbetçilerin 1500 metre ileride ki ayrı bir karargahtan geldiğini düşünüyorduk. Tabi ki böyle bir şey olmuyordu bu konuda çok yanılmıştık. Ya istihbarat yanlış bilgi verilmişti veyahut gözden bir şeyler kaçmıştı.
    Sayfa 61
    Bulunduğumuz yerde iki ayrı gizli geçit vardı. Ve bir bölümü nöbetçilerin bulunduğu alan bir bölümü gıda, revir, mühimmat olarak kullanılıyor. Eğer başka bir oda yok ise şuan ki bulunduğumuz nokta esir saklama, konuşturma ve işkence odaları olarak özel hazırlanmış mekanları barındırıyordu. Ve gerçekten çok ağır kokuyor diyebilirim. Bunun için iki defa midem kalktı ve kusmuğumu gerisin geri yutmak zorunda kaldım.
    Sayfa 66
    Harabeden çıkarken diplomatın durumu iyi değildi, kaçmaması için ayaklarının altları taşla derisi soyulmuş ve sanırım birde diz kapağına hasar verilmişti. Yedi numaralı asker çantasını bana verip adamı sırtlanması belki ona kolay gelmişti fakat benim yüküm iki katına çoktan çıkmıştı bile. Ama şikayet olsun diye söylemiyorum. O gün o yük benim kendimle gurur duyduğum anlardan biriydi. Bunu itiraf edebilirim.
    Sayfa 71
    Ajan olan Lili ki bana isminin bu olduğu söylendi. Rus bir hatundu ve isminin Lili olması bana biraz komikçe gelmişti o an, ve neden böyle bir isim kullanır ki bir insan diye merak etmedim değil. Lakin hakiki Türk vatandaşıydı, Sanırım ona verilen bir takma isimdi. Bir kadın olmasına rağmen güçlü bir fiziğe sahipti ince olmasına rağmen. Yalnız omuzları fazlaca genişti.
    Sayfa 77
    Lili konuşmamak için kendinden çok şey kaybetmişti bunun farkındaydım tamamen bitap düşmüş ve dizlerinde can kalmamıştı. Neredeyse ruhuna bile işkence yapılmıştı. Belki bir diplomat gibi ayakları yarılamamıştı kanımca bir kadına yapılacak en büyük acılar yaşatılmıştı belki de.
    Sayfa 79
    Her şeyimizi alıp çıktıktan sonra içeriye 8 ya da 10 km kadar yürüdük tamamen bir fiziksel güç gerektiriyordu. Çıkarken bir asker omuzundan yaralanmıştı. Kurtarmış olduğumuz esirleri değişmeli olarak kilometrelerce taşıdık. Buluşma yerine kadar hiç bir problem yoktu. Helikopterlerin inmesine yakın şiddetli bir çatışmaya maruz kaldık. Halâ hazırda bekletilen F16ların 5-10 dakika içerisin müdahale etmesi bizim ölümden dönüşümüzün tek sebebiydi mutlak!. Ölmekten korktuğumuz için değil, görev başarısız kılınacağı aşîkardı. Şehit olmak bir onurdu ve Peygamber ocağın da bir mevki/mertebe bize koca bir mutluluk olurdu.
    Sayfa 81
    Belki de hayatım boyunca unutamayacağım en güzel ve sert operasyonlardan biriydi bu. Tabii Çin de ki gizli operasyon hariç. Hiç kayıp vermeden döndüğümüz bu yol benim ve takım arkadaşlarımın mutlu gülücükleri ve bir kaç türkü ile helikopteri şenlendirmesi hem yorgunluğumuzu hem de helikopterin o gürültülü sesini fazlasıyla bastırmıştı. Bu operasyonun bizde ki en büyük şansımızın nöbet değişimlerinde ki düzensizlikleri olmuştu.
    Kadim TATAROĞLU
    Sevgi ve saygılarımla...
  • "Bir insanoğlunun, özgürlüğünden mahrum edilebilmesine hiçbir neden bulamıyorum.Sade'ı içeri tıktılar; Nietzsche'yi tıktılar; Baudelaire'i tıktılar.Bir gece vakti gelip sizi gafil avlayarak, üzerinize deli gömleğini geçirmek ya da herhangi başka bir biçimde sizi zaptetmek gibi bir yöntemin, usulca cebinize bir tabanca sokuşturmaya dayanan, polis yöntemlerinden hiç farkı yoktur."
  • Birisi üzerime aniden bir tabanca çevirse yüreğim etrafımdaki bunca insanın yüreğinin bir avuç para için attığı kadar atmazdı.