• 496 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Grizu 4 Höreleniş

    Muzaffer Orucoglu

    Muzaffer Oruçoğlu, 1.cildinde, kömürün ilk bulunduğu yıllardaki Zonguldak’tan başlamıştı anlatmaya. 4.cildine gelindiğinde takvimler 1940 yıllarını gösteriyor (4.Cilt ağırlıklı olarak İkinci Dünya Savaşı yıllarını kapsıyor .Yazar cilde “ikinci mükellefiyet” adını vermiştir. Bu dönemde Fransız işletmeciler ülkeyi terk etmiş ve artık yerli işletmeciler eliyle düzen sürdürülmektedir. Değişen ne olmuştur diye soruyor insan kendi kendine. Yazar bu sorunun yanıtını kitabının bir köşesinde, Ereğli İşletmeleri Genel Müdürü’ne yönelik konuşan Ümran Nafiz beyin ağzından şöyle aktarıyor:
    “Amele için yapılan yatakhaneler, hamamlar, yemekhaneler, dinlenme tesisleri her türlü takdirin üzerindedir efendim. Bununla beraber, kömür havzasında amele hukukuna dair yaptığım incelemeler neticesinde, bazı can alıcı hakikatlerin şuuruna da ne yazık ki varmış bulunmaktayım. Şöyle ki efendim, yerüstünde kurulan medeniyletle, yeraltındaki iptidai çalışma şartları arasında çok bariz bir tenakuz ‘(çelişki) var. Tabi buna bağlı olarak, memur maaşlarıyla, fellah sadakasını andıran amele yevmiyesi arasında da bariz bir tenakuz, daha doğrusu bir uçurum var. Sizin gibi genç ve inançlı bir cumhuriyet mensubunun, istihsalin hızı ve selameti açısından bu tenakuzları ortadan kaldıracağına inanıyorum. ” (s.135)
    Koşulların kötülüğünü, havzada yaşanan çarpıklıkların en önemli göstergesi de, iş kazalarıdır. Yaşamını yitiren emekçiler ve geride kalanların çilesi o kadar büyüktür ki yine de bir yanda ölmüş arkadaşları olmasına rağmen onlar çalışmaya mecbur bırakılırlar. Firar ederlerse eğer madenden o işçinin çoluk çocuğu,eşi esir alınır ta ki yakalanana veya teslim olana kadar.Bu romanı mutlaka okumalı ve hem kömürün insanın acısıyla örülmüş tarihini ve hem de enerji gereksinmemizin “Zonguldak insanı”na yüklediği zorluklara tanıklık etmelisiniz. Madencilerin çilesi 4 ciltlik grizu kitabında olabildiğince anlatılmış. Sorunların halen devam ettiği gerçeği ise daha nice bu kitapların çıkacağının göstergesidir.Türkiye’de kömür madenleri odağında işçi sınıfının gelişimini her bir ciltte ayrı bir tarihsel döneme odaklanarak ele alıyor. 1940'lı yıllarda son bulan kitap işçilerin ankaraya ankaraya çığlıkları ile noktalanıyor.
    Hurşit,cuma,cemal,abbas,nafiye,zehra ve daha nice karakteri ile benim gözümde sınıfımızın,ülkemizin işçiyi anlatan,yazan en iyi eserlerindendir.9. Abdullah Baştürk Roman Ödülü’ne layık görülen Grizu, edebiyatımızın yüz aklarından biri olarak beliriyor. Her dönemde işçi sınıfına reva görülen uygulamaları ve işçi sınıfının verdiği/vereceği cevabı da hatırlatarak veriyor.
    Okunası,kitaplıklarda olması gereken bu eseri tüm sınıf dostlarıma ve edebiyat severlere canı gönülden öneriyorum.
    Okumak özgürleştirir şiarı ile
    Dostlukla kalın..

    Gürbüz DENİZ
  • İslâm ekonomisi, ne (mesela Amerikan tipi) kapitalizmle, ne de (mesela Sovyet tipi) sosyalizmle özdeşleştirilebilir. İslâm ekonomisinin en temel özelliği, kendisinde kendi gayelerini taşıyan bir ekonominin kör çarklarına itaat etmemek, aksine birbirinden ayrılamaz şekilde insanî ve ilâhî en yüce hedeflere boyun eğmektir. Çünkü insan, ancak ilâhî olana tâbi olmakla gerçekten insan olur.
  • 624 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba arkadaşlar. İlk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Halk Fırkası karşına çıkmasıyla başlıyoruz. Siyasetten de içeriğinden de nefret ediyorum ama Kurtuluş Savaşı gibi kutlu bir savaşın başlangıcını yapan 7 kişiden 5 tanesinin bu partiden olması sadece Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün diğer partide olması beni şüpheye düşürdü. Sonuç olarak demek ki Halk Fırkası içinde yanlış gidenler vardı. Zaten kitapta da okuyoruz bunları işte o yüzden en nefret ettiğim konuyu hiç uzatmayacağım.
    => 17 Kasım 1924 – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kuruluşu
    => 5 Haziran 1925 – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kapatılışı

    Hemen akabinde bir kadın çatışması var. Fikriye hanımı belki duymuşsunuzdur. Atatürk’e candan bağlı onun için canını bile verebilecek bir kadın. Bir de Latife Hanım var, bir türlü kanımın ısınmadığı bir türlü huyunu suyunu beğenmediğim. Bunun karşılaştırması var kitapta. Fikriye hanım aşkından ve onun umutsuzluğundan en sonunda canına kıyarken Latife hanımın utanmazlığının aştığı sınırları Paşa da görmüştür diye düşünüyorum. Daha sonradan Latife Hanım’ın bir yazısı var ki ayrıldıklarında, artık onu kendiniz araştırın, benim Mustafa Kemal Paşa hakkında böyle bir yorum yapmamın erkekliğe, adamlığa, delikanlılığa sığar hiçbir yanı yok. Böyle bir sözü usumdan geçirmek bile beni kahrediyor ve Paşa’nın eşi diyerek susuyorum. Keşke Fikriye Hanım eş olsaydı da Latife o Çankaya’dan içeri girmeseydi. Diyeceklerim bu kadar bu konuda.
    Ayrıca gene doyamadım yazmam lazım. Yahu bu Fikriye Hanım çok güzel arkadaşlar. Cumhuriyet döneminde merak edip baktığım kadınlar arasında da en güzeli Fikriye. Şu saf şu duru güzelliğe bir bakar mısınız ya? Resmini paylaşıyorum burada ayrıca. Neyse bir yerde o hepimizin eski yengesi şimdi abartmayalım.
    https://i.hizliresim.com/Z506nZ.jpg
    => 31 Mayıs 1924 – Fikriye Hanım, aşkına dayanamayarak İNTİHAR ETTİ.

    Bu konunun arkasından büyük ve oldukça çetrefilli bir diğer durum ile karşılaşacağız. Nesturîler. Bu insan azmanları 1. Dünya Savaşı ile beraber isyan etmişler, sürekli isyana hazır durmuşlar ve en sonunda İngilizlerin Petrol ve Musul düşünceleri nedeniyle onların baskısı altında isyan ettiler. Bu dönemde Amerikan uçaklarının sınırlarımızı geçerek savaş tehdidi verdi ve bir MANDA (nasıl anlarsanız anlayın) olan Irak’a döndü. İsyan çok güzel bir şekilde güzel bir ortaklıkla bastırıldı.

    => 7 Ağustos 1924 & 26 Eylül 1924 – Nesturî Ayaklanması
    Şimdi burada apayrı bir konuya değineceğim. İskilipli Atıf Hoca yüzünden birtakım karaktersiz, kişiliksiz insanlar asla erişemeyecekleri yerde erişemeyecekleri yüce bir komutana laf atıyorlar. Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki burası kitapta yok ama Şapka Kanunu nedeniyle onun idam edildiği söyleniyor. Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 yıl evvel yazdığı bir yazı dolayısıyla bu durum başına geliyor. Olmayan bir kanun hakkında kanun geldikten sonra işlem görüyor yani. İlginç. Her neyse bunu kitapla nerede bağdaştıracağım? Mecliste ilk zamanlarda silahla giriliyordu. Herkesin belinde silahla bir meclis hayal edin, hele ki günümüzde. Neyse burada Kel Ali denen bir adam var, kendisi komutan ve tabiri caizse ejderha gibi bir adam. Özellikle kendi mevkidaşı ve generallere karşı tutunduğu tavır çok acayip ve tabiri caizse kıskançça. Deli Halit Paşa var zamanında kafasına sıkılıyor ama ölmüyor, öyle bir adam. Bunu bu konuda tehdit ediyor sen bize laf mı dedin gibisinden ve her neyse işte bu kanımın ısınmadığı Kel Ali de zaten herkes tarafından huyu suyu bilinen bir adam. İstiklal Mahkemesinin başına getiriliyor. İdam kararı verdiği adamsa Atıf Hoca maalesef ki. Yani o dönem öyle bir irdelenmeli ki çok büyük araştırmalar, çok büyük yazılar bulunmalı. O dönemin en karanlık dönem olduğunu söylemekten çekinmiyorum. Hani ben bunu derken bir başkası aynı olayı daha farklı yorumluyor. Bu yüzden karanlık. Tarih net olmalıdır, muğlak kabul etmez. Ayrıca Deli Halit Paşa’m da 9 Şubat 1925’te meclis koridorunda vurularak şehit edilecektir daha sonra. Halit Paşa’mın size bir özelliğini söyleyip öyle bitireyim de onun karakterini daha iyi anlayın. Düşmanlarımızı yakaladığında NAMUSLU dediği sağ tarafında taşıdığı silahıyla; askerden kaçan hainleri yakaladığında ise sol tarafında taşıdığı NAMUSSUZ adı verdiğiyle vuran komutanımızdır o bizim. Nerede şimdi böyle asker, nerede şimdi böyle komutanlar? Varsa da zaten adını duyurmaz, ordu şerefi taşıyan insanlar kendini belli etmez, reklamla uğraşmaz, salt işine bakar zaten. Hepsinin ruhları şad olsun.
    => 22 Aralık 1914 & 17 Ocak 1915: Kars Sarıkamış Operasyonu ve burada şehit düşenlerimizi de bugünün (dünün) anlam ve önemiyle bir analım istiyorum. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

    Hemen akabinde sıkça bahsettiğimiz bir konu olan Papa Eftim meselesi geliyor. Bu güzel Papaz ne din ne de devlet düşmanıdır. Artık bunu Rumlar bile kabul ettiğine göre konuşabiliriz. Kimseye bir fiske vurmamış, sadece sevgi ve onun diliyle iş yürütebileceğini kanıksamış bir devlet adamıdır. Bugün İstanbul’da ikamet ediyorsanız ve Eminönü taraflarına gezmeye gidebiliyorsanız sahilden biraz içeride bir Meryem Ana Kilisesi göreceksiniz. Tabi bir Meryem Ana Kilisesi daha var ama o Balat taraflarında ve bir Rum kilisesi. Yakın zamanda o taraflara geçtiğimden biliyorum bunları. Sosyal medyada burada çekilmiş resmimi bulabilirsiniz. Neyse biz bizim çocuklara ait olana gelelim. Artık Zeki Erenerol adını alacak olan bu kutsal insan (bu arada ben Müslümanım, yazılarımdan dolayı yanlış anlaşılabilir ama hepsi saygın ve vefat etmiş insanlardır, kutsallıkları da yaptıkları işler nedeniyledir) vefatı olan 1968’den 6 yıl önce 1962’e kadar görevinde kalmıştır. Şimdi de -sanırım torunu- Ümit Erenerol tarafından halen varlığı devam etmektedir. Katolik kilisesi tarafından tanınmaz, gerçi kimin umurunda değil mi?
    => Papa Eftim (Zeki Erenerol) <---> 1884 -14 Mart 1968

    Sırayla gidiyoruz ve konumuz hepimizin de yakından duyup bildiği bir devletçik (!) hayaliyle yanıp tutuşanların en sonunda Şeyh Sait isyanını hazırlamasıydı. Ne demiş Ata? Türkiye devleti şeyhlerin, dervişlerin memleketi değildir. Ne kadar haklı. Şeyh Sait’in bu amacını daha sonraları şu aralar İmralı Cezaevinde halen neden nefes aldığını bile anlamadığım bir insan (!) devam ettirmeye çalışacaktı. Şubat ve Nisan arasında devam eden bu ayaklanmada Şeyh yakalanmış ve 29 Haziran 1925’te idam edilmiştir. Teşekkürler Türkiye Cumhuriyeti. Hiçbir Müslüman sırf o da Müslüman olduğu için onu destekleyemez. Önce araştırır, işin arkasını öğrenir, ondan sonra desteklemeye devam ederse ya Türk değil ya da Türkiye düşmanıdır. Bu konuda tavrımız her zaman nettir, net olacaktır. Ayrıca bilinsin ki mahkeme kayıtları ve tutanaklardan elde edilen sonuçlardan birisi şudur. Şeyh Sait denilen gudubet 1910 yılında Şeyh Yusuf öldükten sonra onun karısını kendisine nikahlamıştır. Yani tam olarak açık konuşalım mı? KENDİ ANNESİNİ KENDİNE NİKAHLAMIŞTIR. Ben buraya içimden geçen lafları yazamıyorum sizler de içinizde tutunuz, internette de yazdıklarımızdan sorumluyuz. Ayrıca bu dönem yine bu yapılanlar göz önüne alınarak tekke ve zaviyelerin kapatıldığı da kanunlaşmıştır.
    => 29 Haziran 1925 – Şeyh Sait İdam Edildi.
    => 13 Aralık 1925 – Tekke ve Zaviyeler Kapatıldı.

    Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı ve benim belki de bir türlü anlam veremediğim bir olay vardır. Şapka meselesi. Onun yaptığı bunca işin arasında belki en gereksiz gördüğüm de budur. Okuduğum tüm tarihçiler de görüşleri ne kadar birbirinden farklı olursa olsun bu konuda ortak fikirdedir. Her neyse bu inadı içinden bir türlü atamayan Kemal Paşa bir gün iyice kendi kendini gaza getirir ve bütün gezdiği ulusun tek gitmediği yeri olan Kastamonu’ya gitmeye karar verir. Bakın şimdi burası önemli. Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu gibi önemli hemi de. Kastamonu’da halkın karşısına başı çıplak çıkar. Çünkü halk onu ilk defa görecektir. Bu da bunun fırsatından yararlanacaktır. Öncelikle onu gören fesli, sarıklı, kalpaklı erkekler saygıdan bunları çıkarırlar. Sonradan elinde bir Panama Şapka ile görüntülenecektir ki bu şapka da sahiden acayip afilli. Şimdi bunu takıp gezmek de yürek ister, millet insanlar ne der nasıl bakar diye giyemiyor da. Her neyse.
    => 28 Kasım 1925 – Şapka Devrimi

    Gelecek dönem bir aile toplantısı yapılır. Latife Hanım ve ailesi ile Mustafa Kemal arasında geçer bu toplantı ve dünürü Muammer Bey ile kafa kafaya vererek Cumhuriyetin ilk bankasını kurmak üzere anlaşırlar. Bu banka İş Bankası’dır.
    => 26 Ağustos 1924 – İş Bankası Kuruldu.

    Geliyoruz suikastların tabiri caizse piri olmuş Mustafa Kemal Paşa’ya. İttihat ve Terakki zamanında Selanik’te Halil Paşa’ya öldürtülmek istendi, olmadı. İki kere Ethem Bey tarafından öldürülmek istendi, olmadı. Direksiyon’daki odasında, yatağında, Taşhan önünde, olmadı, olmadı, olmadı… İngilizlerin casusu Mustafa Sagir denedi olmadı. Samsun’a çıktığında bir İngiliz oyuna bir Kürt tarafından öldürülüp ülke iyice karıştırılmak istendi gene olmadı. Yani bir nevi şükürler olsun ki ölmüyordu ama suikastlar da bir türlü bitmiyordu. Bu kervana son olarak ve en çetrefilli ve sistemli olarak Ziya Hurşit katılmıştı. Onun planı olsun anlatımı olsun kitabın 130 sayfası bu suikasta ayrılarak ne kadar mühim bir olay olduğunu anlatıyordu. Bir tarih kitabında sadece 1 konu için 130 sayfa ayırmak ne demek az çok tarihçiler bilir. Ayrıca geçen de bahsettiğim TRT’de oynanan Kurtuluş dizisini hatırlarsınız, burada Ziya Hurşit’i hepimizin ekranlarda Testere Necmi olarak bildiği geçen aylarda vefat eden rahmetli Tarık Ünlüoğlu canlandırmıştır. Ayrıca 5-6 sayfalık bir ara sonrası gene bu İstiklal Mahkemeleri üzerinden devam eden konuya 83 sayfa daha ayrılmış, bu idamlar konuşulmuş ve bu konuya ne kadar önem verildiği de 200 sayfanın üstünde bir yazıyla kanıtlanmıştır.
    => 14 Temmuz 1926 – Ziya Hurşit Asıldı.

    Sonra konu İstanbul’a dönüşe geliyor. Vatan kurtarılmış, yeni bir Cumhuriyet kurulmuş, savaşlar ve görüşmeler yapılmış derken 1919 sonrası takvimler 1 Temmuz 1927 yılını gösterdiğinde 8 yıl aradan sonra Gazi tekrar İstanbul’a dönecektir. Dolmabahçe Sarayı’nı kendisine alacak ve Riyaset-i Cumhur Makamı olarak kullanacaktır. Ayrıca burada hepimizin -en cahiliniz benim bile- adını duyduğu NUTUK kitabını kafasında oluşturacaktır. 1919-1927 arası yaşadıklarının özeti olarak bilinen o mükemmel konuşmayı yapacaktır ileride mecliste de. Ayrıca ine buradan içerik verirsek 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde yaptığı bu konuşma ile Kültür Bakanlığı tarafından 900 sayfalık bir metinin oluşturulmasına yardımcı olmuştur. Halen tam metin baskısını bulamamış olmanın verdiği üzüntü içerisindeyim. Bulamıyorum.
    => 1 Temmuz 1927 – Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’a Dönüşü

    Şimdi gelelim kitabımızın sonuna. En son bölümün adı Havuzdaki Çıplak Kadınlar. Bunu yazarın niye anlattığını bir türlü anlamıyorum. Sürekli olarak Paşa’nın kadınlarla al birini vur ötekine gibi bir yaşantısı varmış gibi anlatıp durmasını hoş karşılamadığım gibi açıkçası böyle bir şeye de inanmıyorum. Benim güzel Fikriye’m ve Latife Hanım dışında bir kadınla ilişkisi olduğuna da inanmıyorum zaten.
    Paşanın dinlediği sanatçıları da merak eden bir kardeşimiz vardı onu da es geçmek istemiyorum. Denizkızı Eftalya, Safiye Ayla, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar ve Hafız Yaşar.
    Böylelikle serinin artık son kitabına geçeceğiz. Nasipse onu da bitirip bu yıl ki okumama her an son verebilirim. Malum final haftalarına giriyoruz, girdik, gireceğiz derken biraz ayrılık vakti. Hepimize bol keyifli okumalar diliyorum, esen kalın efendim..
  • Sevgili Connie,

    Henüz çok gençsin ve bana yazıp para istemenin ciddiyetinin farkında mısın değil misin bilmiyorum. Seni hiç tanımadığım için de seni bir sınava tabi tutacağım. Eğer benden $25
    istiyorsan, bunu senin nasıl biri olduğunu anlamak için bir fırsat olarak değerlendireceğim. Benden mezun olana dek $25 istiyorsun. Bense senin için ödemeyi daha da kolay hale getireceğim; ancak bunu sen bu anlaşmayı ciddi ve bağlayıcı bir iş anlaşması olarak kabul edersen yapacağım. Parayı ödünç almadan önce senin bu iş üzerine ciddi olarak düşünmeni istiyorum.

    İşte şartlarım: Sana 25 doları bir yıl sonra geri ödemen koşuluyla vereceğim. Mezun olduktan sonra bir işe girebilmen için altı ay süre tanıyorum sana. Ondan sonra bana taksitler halinde ödeyeceksin: İlk olarak 15 ocak 1950'de 5 dolar yollayacaksın. Ve ondan sonra her ayın 15'inde 4 dolar yollayacaksın. Son taksit 15 haziran 1950'de ödenmiş ve borç tamamlanmış olacak.

    Buna razı mısın?

    Üstünde düşünmeni istediğim şey şu: bir kere işe girdikten sonra, bana olan borcunu yollamak yerine yapmayı tercih edeceğin, para harcamayı tercih edeceğin pek çok şey olacaktır. Dürüst ve sorumluluk sahibi bir insan olduğun ön kabulüyle senden bu borcu hayatında ne olursa olsun, diğer tüm giderlerinin önüne koyup, tam sorumlulukla bana ödemeye razı olup olmadığına karar vermeni istiyorum.

    Senden şu anda tam olarak anlamanı istediğim şey şu: borcu ödeyememen için ciddi bir hastalık dışında hiçbir bahaneyi kabul etmeyeceğim. Eğer hastalanırsan o zaman sana ek süre tanıyacağım; ancak bu ek süreyi hastalık dışında başka hiçbir sebeple tanımam. Eğer ödeme vakti geldiğinde bana yeni bir ayakkabıya ya da paltoya ihtiyacın olduğundan veya ailende bu parayı benden daha çok ihtiyaç duyan birine verdiğinden ötürü ödeyemediğini söylersen seni bir tür hırsız olarak değerlendireceğim. Tabii ki kapına polis yollayacak değilim ancak o andan itibaren artık seni çürümüş bir insan olarak değerlendirip sileceğim ve seninle bir daha asla konuşmayacak ya da yazışmayacağım.

    Şimdi sana bu konuda niye bu denli ciddi ve katı olduğumu açıklayacağım. Ben sorumsuz insanlardan tiksinirim. Onlarla hiçbir şekilde muhatap olmak ya da onlara yardım etmek istemem. Muğlak sözler veren, sonra sözünde durmayan, bunun için de içinde bulunduğu şartları suçlayan ve diğer insanların kendisini affetmesini bekleyen kişiye sorumsuz insan denir. Sorumluluk sahibi bir insan ise bir olayın muhtemel tüm sonuçlarını düşünmeden ve o sonuçlar için hazırlanmadan sözler vermez.

    Kendine bir elbise almak için benden 25 dolar istiyorsun ve bana işe girince ödeyeceğini söylüyorsun. Bunda hiçbir sorun yok ve sana yardım etmeye de hevesliyim; ancak bu dediğini gerçekten kastediyor olman lazım. Eğer kastettiğin şey: ‘bana parayı şimdi ver ve ben de eğer fikrimi değiştirmezsem sana ileride geri ödeyeceğim’ ise o zaman anlaşma yatar. Eğer ben anlaşmanın kendi payıma düşenini yerine getireceksem sen de kendininkini tıpkı tam olarak anlaştığımız gibi yerine getirmelisin. Ne olursa olsun.

    Mimi ve Marna (docky) beni ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrattılar. İlk defa mimi ile tanıştığımda benden ona sanat kursu alabilmesi için para vermemi istedi. Ona parayı verdim ancak o kursa gitmedi. Marna'yı ise, liseyi bitirebilmesi için bir yıl boyunca destekledim ancak o da liseyi bitirmedi. Sende de bu riski alacağım çünkü kız kardeşlerinin eylemleri için seni suçlamak istemiyorum. Ama bana, senin daha iyi bir insan olduğunu göstermeni istiyorum.

    Sana sunduğum şartların sebeplerini açıklayayım: bana göre bu dünyadaki en çürümüş insan kendi kazanmaktansa başkalarından para isteyen ve onlardan da vermesini bekleyen insandır. Sana, eğer yapabilirsem, hayatının bu erken döneminde kendine saygı duymayı, kendine yetmeyi, sorumluluğu, kapitalist bir insan olmayı öğretmek istiyorum. Eğer borç para alır ve geri ödersen ömrün boyunca sahip olabileceğin en iyi sorumluluk eğitimini deneyimlemiş olursun.

    Eğer sırf akrabayız diye benim sana bakmakla ya da desteklemekle yükümlü olduğum fikrini -eğer bu fikre sahipsen- kafandan atmanı istiyorum. Tam şu anda, henüz gençken, beni çok net bir şekilde anlamanı istiyorum: hiçbir dürüst insan kendisinin akrabalarına bakmakla yükümlü olduğuna inanmaz. Ben buna inanmıyorum ve uygulamıyorum da. Sırf yardıma ihtiyacın olduğu için seni sebepsiz yere sevemem ya da sana yardım etmek istemem. Yardıma ihtiyacın olması iyi bir sebep değil bunlar için. Ama sevgimi, ilgimi ve yardımımı bana iyi bir insan olduğunu göstererek kazanabilirsin.

    Şimdi bu yazdıklarımı düşün ve parayı benim sunduğum şartlar altında alıp almak istemediğini, alacaksan da şartlarımı yerine getireceğine dair şeref sözü vererek bildir. Eğer bunu yaparsan sana parayı yollayacağıım. Eğer beni anlamadıysan, eğer benim katı, acımasız, zengin bir yaşlı kadın olduğumu düşünüyorsan ve düşüncelerimi onaylamıyorsan… eh, onaylaman da gerekmiyor zaten, ama o zaman da benim yardımımı istememelisin.

    Senden haber bekleyeceğim. Eğer senin benim tarzımda bir insan olduğunu keşfedersem, işte o zaman umuyorum ki bu ikimiz arasındaki gerçek bir arkadaşlığın başlangıcı olur ve beni de çok memnun eder.

    Teyzen Ayn Rand