• Descartes, matematiksel kesin bilginin insanı; ' tabiatın efendileri ve sahipleri '' yapacağını vaad eder. Onun felsefesinde bilim/bilgi; ' anlamak için ' değil, ' yönetmek ve hükmetmek için ' gereklidir. Öncekinde amaç insanın aydınlanması ve kurtuluşu iken, ikincisinde amaç iktidar erkidir. Bacon bu durumu; ‘Bilginin bizzat kendisi güçtür’ diyerek özetler.


    Galileo Galilei, Isaac Newton, Blaise Pascal, Michael Faraday, Marie Curie gibi her biri temel bilimlerin kurucusu konumunda olan bilim insanlarının yaşadığı evrede bilimin nihai amacı 'anlam'dır. Daha sonraki dönüşüm evresinde bilim; ‘yönetmek (manipülasyon)' amacına evrilmiş ve önce tabiatı manipüle etmemize yaradıysa da kaçınılmaz olarak kendi yaratıcılarının yani insanların manipülasyonun şaşmaz bir aracı haline gelmiştir.

    'Yönetmek için bilim' hikmete yani 'anlam için bilim'e tabii olduğunda insanın aklındaki her karanlık noktaya ışık tutacak bir alete dönüşür ve ortaya salt yarardan oluşan rantabl bir tablo çıkar. Ama günümüzde olduğu gibi bilim hikmetsiz bırakıldığında bilimsel çalışmalara harcama yapmanın amacı iktisadi ve militarist gücü arttırma, doğaya ve doğanın bir unsuru haline gelen insana daha fazla hükmetmeye indirgenir. Descartes'in batı düşünce tarihine yön verdiği zamandan bu yana olan budur. Hikmete tabii bilim için tabiat; Tanrının yaratma sanatının aksini gösteren bir ayna iken, günümüzün bilim anlayışında ise alt edilmesi ve dize getirilmesi gereken bir düşman, ya da yarın yokmuşcasına sömürülecek bir maden basitliğindedir. Tabiata ve eşyaya yönelik bu indirgemeci bakış bir süre sonra kendisinden çıktığı kaynak dahil her nesneyi bu minval üzere kategorize eder. Ve bilimin tavrı varlığa ve tabiata olduğu gibi insana karşı da değişir. Hikmet ve anlam için bilim, insanı; '' Tanrının yeryüzündeki halifesi, eşrefi mahlukat dolayısıyla da 'soylular yükümlüdür' ilkesi gereği tabiattan sorumlu varlık olarak konumlandırır. Yönetmek için bilim ise indirgemeci anlayışından dolayı insanı;'' Evrimin tesadüfü bir ürünü, daha yüksek bir hayvan ve dünyadaki diğer varlıklar gibi incelenecek bir nesne olarak konumlandırır. Bu metodoloji ile oluşturulan evren tasvirinin insanı; hiçbir önemi olmayan eksantrik bir kozmik kaza olarak nitelendirmesi pek de şaşırtıcı olmasa gerek!
  • ...
    Millet bir ilişkiler bütününden, devlet ise amaç birliğinden doğar. Herhangi bir topluluk insan-insan, insan-tabiat, insan-Allah ilişkilerinde ne kadar çok ortak değer sahibi ise o kadar millet olma vasfına yaklaşmış sayılır. Devletin ortaya çıkması için ise yapılacak bir "iş" üzerinde anlaşmış olmak, bir amaç birliğine erişmek yeterlidir.
    ....
    Milletin çürümesinin şartları ilişkilerin çözülmesiyle; devletin düşüş şartları da amacın kaybolması ve eylemin sönükleşmesiyle doğar.

    ......
  • Şaire içindeki Tanrı'yı keşfettiren: Tabiat. Vuslat: sonluda sonsuzu bulmanın sevinci. Sevinç, her yanda sevinç.
  • Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…
  • Tabiat, o eşsiz ana, altın ve gümüşü yararsız,boş nesneler olarak çok derinlere gömmüş; oysa havayı,suyu,toprağı ,iyi ve gerçekten yararlı olan her şeyi gözler önüne sermiştir.
    Thomas More
    Sayfa 58 - Kültür
  • Aman efendim, nasıl itiraz edersiniz, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi açıktır. diye çıkışırlar size, Doğa size danışmaz; beğenmediğiniz, şahsi istekleriniz ona vız gelir. Tabiatı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar, duvardır vs. vs. Hey tanrım, ya herhangi bir sebeple bu kanunlarından, iki kere ikinin dört etmesinden hoşlanmıyorsam, tabiat kanunlarından, iki kere iki dört etmesinden bana ne?
    Dostoyevski
    Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • "Atatürk'ü ayıklayarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır."

    *Birinci Baskıya Önsöz
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 14 - Pozitif Yayınları, 1.Baskı, Atatürk'ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Falih Rıfkı Atay 1894-1971