• "Doğa, Stevens. Geçen gün doğanın mucizelerinden söz ediyorduk ya seninle. Sana katılıyorum, bizi çevreleyen o eşsiz güzelliklere fazlasıyla kayıtsız kalıyoruz."
    "Evet, efendim."
    "Yani, bütün bu tartıştıklarımız. Antlaşmalar, sınırlar, tazminler, işgaller... Oysa Tabiat Ana kendi bildiğini okuyor. Bunu böyle düşününce gülünç geliyor, sence de öyle değil mi?"
    "Evet, gerçekten öyle efendim."
    " Düşünüyorum da, belki her şey daha iyi olurdu, Yüce Tanrı bizi -ne bileyim- bitkimsi bir şey olarak yaratsaydı. Yani toprağa sıkı sıkı gömülmüş olarak. O zaman savaşlara, sınırlarla ilgili bu saçmalıkların hiçbir önemi olmazdı."
  • “Tabiat boşluğu sevmez. Sizin çocukta boş bıraktığınız gönlü başkaları doldurur ve siz, hiç farkına varmadan mürted anne veya babası olabilirsiniz.”
  • Hükümet gibi kadın, Cemal Süreya şair olduğu için ve Nahit hanım da şairler sevgilisi olduğu için “cumhuriyet gibi kadın” diye övmüştü onu, devlet gibi akıl, tabiat gibi yakın, gökyüzü gibi güleç, suç gibi güzel...
  • İçimin mevsimlerine de hiç uymaz şu tabiat.
  • Ey ahmaku'l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak; zerrattan, seyyarata kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla onun vücuduna şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni'-i Zülcelal'i gör.. ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı Ezelî'nin cilvesini müşahede et, fermanına bak, Kur'anını dinle.. o hezeyanlardan kurtul!..
    Asa-yı Musa - 166
  • 21 Ocak Şiirleri (5)
    OF NOT BEİNG A JEW

    İniyorum kulelerinden katil
    iniyorum maktul minarelerden
    taraçadan, bahçeden
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane
    canlıların korka korka uzandıkları zemin
    ağzımda kef
    iki gözIerimde mil
    iniyorum kulelerinden
    katil.
    Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor?
    Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan
    beni çağırmaktadır?
    Göklerin çökeltisinden başkaca soy
    toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin
    iniyorum kirli eteklerine
    beni emziren kaltak şehrin
    iniyorum ama indirilmedim
    iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek
    arada bir çehremi dalgalandıran karaltı
    vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek
    iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için
    indiğim yerde beni bir bekleyen yok
    indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim
    puslu, çapraşık, koklanmamış
    ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap
    bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim
    yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı
    benimle açsaydı ağırdan
    tükeniş faslını mızrap.
    Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana?
    Ne dökülüş inişimde, ne çakış…
    Yalnızca o çetrefil
    aralama zahmetine katlanarak
    iniyorum kızları utandıran iç çekişle
    erkekleri boğan kasvetle iniyorum.
    Öfkemdi başlattı yolu
    ısrara gerek var deyip durdu şehvetim
    istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat
    tarih onu tanımazlıktan geldi
    bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım
    belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra
    ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın
    sonunda yükü bıraktığıma yanacağım.
    İniyor ve inliyorum
    nereye bir kucak dolusu
    sonluluk sorgusu getiriyorsam
    oraya bir kucak da getiriyorum
    bir kucak sadece genç ve diri değil
    bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil
    bir kucak sadece erkek ve vakur değil
    bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil
    bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil
    bir kucak sadece gürbüz ve atak değil
    bir kucak sadece üzgün ve dindar değil
    bir kucak sadece temiz ve sevecen değil
    bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil
    bir kucak sadece cömert ve sıcak değil
    bir kucak sadece sancılı ve keskin değil
    bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil
    bir kucak sadece öksüz ve çolak değil
    bir kucak
    sadece bir kucak
    açılınca açıkları kapatan
    acıkınca doyuran
    ve doyurunca
    nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü
    darası alınmaz yüküm bu benim
    kayda geçirilemez, narhı konulmaz
    resmen ve alenen ifade usulü yok
    gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır
    dizimin dermanıdır o
    buradan gelir cesaretim
    bende bu kucak olduktan sonra
    iyi veya kötü ne yapılabilir
    kendi hayatı aleyhine
    binlerce defa dolap
    çevirmiş olan bana?
    Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor
    kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak
    her sevincimi viran eden bu hayvan
    yalanlar içinde boğulmamı önlüyor
    ondan kurtulacak olursam biliyorum
    beni yaşamakla coşturan
    bir kaynak keşfederim
    ondan kurtulduğum an
    bütün boyutlarımı
    kaybederim.
    Önceleri, acemiyken
    bu vaşak yokken daha yanıbaşımda
    okul müdürü
    veresiye satan bakkal
    kapıcı ve akrabaları
    dört ayrı ölümle ölmeyi öğren
    demişlerdi bana
    dört bucakmış
    anlattıklarına bakılırsa dünya
    omzun güneş kokuyor demişti
    kısa eteklikli kız
    o da omzuma bir şey konduracak mutlaka.
    İşte o zaman bildimdi
    anladımdı o sıra
    ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim
    bu çuha, bu sicim elden çıkarsa
    acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza
    bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi
    berbattır balkonda o güneşli sabahlar
    biraz açılmak için açıldığınız kırların
    aniden karşılaştığınız ırmakların
    ürpertisi ahmakça
    böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem
    benden iki bakışık parça
    çıkarmaya çabalayan boylam da berbat
    ipekli libas giymem, altın takınmam
    atımın eğerinde kaplan derisi yoktur
    çehreme iyi baksalardı yırtılırdı
    uykularının zarı
    uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar
    bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken
    uykularına tutundular…
    Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek
    acılardır paylaşan çocukları
    gün geldi paylaşıldı acılar
    çocuklar paylaşıldı
    bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım
    gittim bir kuyudan su çektim
    halka boynumdan geçti
    geçti boynuma kemend
    d harfine bak dedim
    nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin
    harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri
    harf ol harfle birlikte kıyam et
    harf of harfler ummanına bat
    çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin
    çünkü böndür altında kaldığım töhmet
    uğradığım kinayeler bön ve berbat.
    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
    kimsenin kölesi değilim
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim
    tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
    kendime rabb bellemiyeceğim
    razı değilim beni tanımayan tarihe
    beni sinesine sarmayan
    tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
    Gittim su çektim en derin kuyudan
    en hileli desteden
    kendi kartımı çektim
    yaktım belgeleri
    bütün tanıkları yok etmek için
    ricacıları öldürdüm
    onlar bu dumanlı dünyanın
    beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
    gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
    özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
    bu dokunuş parlatınca beni
    benden biraz dünya
    isteyen ricacıları
    öldürdüm ve
    kıtal bitti.
    Yazık.
    Yazık ki yazgımın boyası koyu.
    İnilecek kadar indim. Hayfa.
    Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura
    eskilerin tayfası yine hep buradalar
    hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar
    havada hayza benzeyen aynı koku
    binalara yaklaşırken eskisi gibi
    sıklet artıyor
    hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları
    çocuk çığlıklarından
    tanıyorum bunlar
    bulutlara bakmak için penceresi evlerin
    bu da deniz
    hırs püsküren, toynak durduran deniz
    rezeleri yerlerinden oynatan
    vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz.
    Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı
    ufku muallâk deniz, bir yanımda
    kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât
    kimin yüzünü çevirdiysem
    hüznü de sevinci kadar ıskarta…
    Niye indim buraya ben?
    Boşuna mıydı yol boyunca benliğime
    musallat olan belâ?
    Bir çevrim tamamlandı mı şimdi?
    Yine mi döndüm başa?
    Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak
    kimse başa dönmemiştir, dönemez
    hele sen geçtiğin o ormanlar
    rüyalarındaki canavarlardan sonra
    çok uzaksın o ilk
    fırlatıldığın zamana.
    Aldanma bunlar tayfa değil
    burada doğdu hepsi
    denize hiç açılmadılar
    denizi sen kadar bile
    tanıyan yoktur aralarında
    her biri uzak bir beldeden geldi
    sanılsın istiyor yosmalar
    böylece saygın fahişeler
    arasına katışacaklar
    müptezel birer facire ofsalar da.
    Tecimenler, onlar da sahi değil
    onlar da olmayan tayfaların
    gemilerinden çıkan malları
    sattıklarına inandırmak istiyor
    şehrin acemi insanlarını.
    Sen ve yağmur.
    Başa dönemezsiniz.
    Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak
    dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
    inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
    Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
    sen yalnız senken sensin
    burada kalamazsın ve başa dönemezsin
    gitmek zorundasın
    kovalanan bir Yahudi gibi
    ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun
    her şey çok yetersiz senin için
    her şey sana çok fazla
    ayıklarsan ayık durabiliyorsun
    aranı açıyorsun kendinle
    eşyayı araladıkça
    uyanmanın bedeli serapları fedadır
    uykuyu tadayım dersen
    kâbusa dalmak pahasına.
    Tarihe dersini vermen gerek
    yoldan ayrılamazsın
    yediremezsin sokulmayı kendine
    tabiatın apışaralarına
    ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu
    durdurabiliyor seni
    ne gürültülü bir havra.
    Yükün ağır.
    He’s so heavy
    just because he’s your brother.
    Kardeşlerin pogrom sana.
    Dostlarının eşiğine varınca başlıyor
    senin diasporan.
    Herkesin bahanesi var, senin yok
    günahlı bir gölgenin serinliğinde
    biraz bekleyebilirsin, daha sonra
    burada kalamazsın, başa dönemezsin
    ama dön
    Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
    Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
    Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
    Eve dönmek
    kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?
    orada, arada bir beni yoklar
    intihara ayırdığım zamanlar
    bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır
    düzgün sabuklamalardan bana kalan..
    Evde
    anlaşılmaz bir tını
    bilmem nereden gelir
    uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan?
    bilemem Yahudi değilim
    gizli bir yerde genizam yok
    bilemem insan nerenin yerlisidir
    ömrüm burada
    bütün Yahudiler gibi
    raflara doğru, çekmecelere
    sahanlıklara doğru geçti
    yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için
    bir sıvaydım kendime kendi ellerimde
    tıpkı Yahudiler gibi
    buraların yerlisi ben değilim.
    Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek
    ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın
    şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut
    yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar
    ben şarkıya dönünce
    boğazlarındaki boğum insanların epriyecek
    ve onun yerine her günkü işleri yaparken
    kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı
    kalbe gizlice batan kıymık geçecek
    şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya
    holokost neymiş meğer
    herkes bilecek.
    Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?
    Yedeğimdeki okunaksız
    şarapla lekelenmiş, solgun harita
    uyduruk bir şey mi bilmiyorum
    yoksa sahiden definenin yeri
    gösteriliyor mu orada?
    Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir
    kalbe dönmekle define bulmak arasında?
    Lâkin ben inerken her dönemeçte
    bir parçasını ele geçirdiğim
    her molada, her zorlanışında nefesimin
    her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın
    bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir
    nerelerde kıraçlaşır
    rahminde levendane öcün tohumları yatan gece
    güneşin şifa diye bilinen ışıkları
    nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir…
    Haritamda caddeyi ürpertiye açacak
    bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok.
    Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir
    bir cenaze kalkarken yağan yağmurun
    bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan.
    Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı
    ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için
    hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde
    canı sıkkın kızların yüzlerinden
    döşünden ahı kalmış delikanlıların
    dünyaya habire pörtleyeceğim
    evlerin olanca tınısı dindiği zaman
    kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları
    fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından.
    Yahudi değilsem bile
    bende Yahudalık da mı yok-
    Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?


    İsmet Özel
  • Günah... Tabiat vergisi...