Cenevre
Gezegendeki bütün şehirler arasında, seyahatlerimde görüp gönülden benimsediğim nice diyar içinde, bana mutluluğa en elverişli geleni Cenevre'dir. 1914 yılından beri bana ilham veren Fransızcayı, Latinceyi, Almancayı, dışavurumculuğu, Schopenhauer'ı, Buda öğretilerini, Taoculuğu, Conrad', Lafcadio Hearn'i ve Buenos Aires özemini hep oraya borçluyum. Keza aşkı, dostluğu, aşağılanmayı ve intihar eğilimini de. Hatıraya dönüşen her şey insana hoş gelir, talihsizlikler bile. Bu saydıklarım kişisel sebepler; bir de genel sebep verebilirim. Diğer şehirlerden farklı olarak Cenevre ukala bir şehir değildir. Paris, Paris olduğunu vurgulamadan duramaz; şanlı Londra, Londra olduğunun bilincindedir; Cenevre ise Cenevre olduğunun doğru düzgün farkında bile değildir. Calvino' nun, Rousseau'nun, Amiel ve Ferdinand Hodler'in yüce gölgeleri burada olsa da kimse onları seyyaha dayatmaz.
Cenevre kendini yenilerken geçmişini yitirmemiştir, bu açıdan biraz Japonya'yı andırır. Vieille Ville'in daracık yokuş sokakları halen aynı yerdedir, çanlar ve çeşmeler halen aynı yerdedir, ama bir yandan da kitabeleriyle ve gerek Batı'yı gerekse Doğu'yu temsil eden mağazalarla dolu büyük bir şehirdir söz konusu olan.
Daima Cenevre'ye döneceğimi biliyorum, belki bedenim öldükten sonra da.