• 222 syf.
    ·10/10
    Kuyucaklı Yusuf...
    Bir talihsizlikle başlıyor Yusuf’un hayat serüveni...
    Ve öylece şahit oluyorsunuz her anına.
    Sabahattin Ali öyle güzel anlatıyor ki Yusuf’u, onu hissedebiliyorsunuz. Aranızda bir bağ kuruluyor...
    O kadar masum ki, umut veriyordu masumiyeti kitap boyunca... Böyle insan kalmadı, kendini kandırma dedim kendime.
    İçten içe yaşadığı o kopuşu, o dünyaya adapte olamayışı, insanlara alışamayışı bir taraftan da insanlara mecbur kalışı... Bu ikilem içerisinde hayatını sürdürmesi...
    Dürüstlüğü, yiğitliği...
    Öyle ki bana çok sevdiğim birini hatırlattı. Belki ondan bu kadar sıcak geldi bana Yusuf...
    Şehrin kirinden, kargaşasından gürültüsünden hep uzak kalmış ve kalacak olan kalbi...
    Hele ki Muazzez’e olan sadakati, zarif sevgisi...
    Tarif edilemez...
    Yusuf’ta kalbimde bir başka yer etti vesselam. Biraz buruk bir kitap, ama okutuyor kendini. Güzel insanlar ve güzel sevgilerle karşılaşıyorsunuz.
    Birde Sabahattin Ali’nin fikrini, hissiyatını çokça yansıttığını düşünüyorum bu kitaba... Hani bir roman karakteri yaratmak değil de amacı, içini dökmekmiş gibi...
    Velhasıl bir kaç saat uzaklaşmaya ihtiyacınız olduğunda çayınızı, kahvenizi alıp bir şans verin derim. Hala okumayan kaldıysa tabii zira ben epey geciktimdi. :))

    Muhabbetle...
  • "DAR KAFALILIKTAN BIKTIM”
    1964 yılında ABD'de bir öğretmen dergisinde Alexander Cassandra imzalı bir yazı yayınlanır:
    Bir fizik hocası ile öğrencisi sınav sorusuna verilen cevap hakkında anlaşmazlığa düşerler ve tecrübeli öğretmen Cassandra’nın hakemliğine başvururlar.

    Soru şöyledir:
    “Bir binanın yüksekliğini bir barometrenin yardımı ile nasıl bulursunuz?”
    Öğrenci de bu soruya cevaben “Barometreye bir ip bağlar, binanın çatısından aşağı sarkıtır ve barometrenin yere değdiği noktada ipi ölçerim” yazar.
    Tabii ki öğretmenin beklediği yanıt bu olmasa da binanın yüksekliğinin bu yöntemle ölçülebilirliği de ortadadır.
    Cassandra tartışmayı uzatmamak için öğrenciden hemen o anda bu soruyu başka bir yanıt ile cevaplamasını ister.

    Öğrenci bu kez:

    “Ama bir tek yanıt yok ki, pek çok yöntem var” diye cevap verir.

    Casandra “Peki” der. “Düşünebildiğin kadar yanıt ver o zaman. Ama mümkünse cevapların en az birinden fizik çalışmış olduğunu anlayalım.”

    Öğrencinin ilk cevabı şöyle olur:
    “Barometreyi çatıdan aşağı bırakırsınız ve bir kronometre ile kaç salisede yere çarptığını hesaplayıp x=1/2 x g x t2 formülü ile yüksekliği bulursunuz.” Beklenen cevap bu olmasa da cevap fizik bilgisi içermektedir.
    Öğrenci cevaplarını sıralamayı sürdürür: “Güneşli bir günde barometreyi dik tutup gölgesini ölçersiniz ve sonra da binanın gölgesini ölçüp orantıyı barometrenin yüksekliği ile çarparsınız”
    Bu cevap da doğrudur
    Öğrencinin üçüncü cevabı da şu olur: “Merdivenleri çıkarken duvar boyunca barometrenin yüksekliğini defalarca işaretleyerek çıkar ve işaret sayısı ile barometrenin yüksekliğini çarparsınız”
    Bu da doğrudur elbette ama dördüncü cevap öğretmenlerin küçük dillerini yutmalarına neden olur; çünkü yanıttan öğrencinin fiziği çok iyi bildiği anlaşılmaktadır:
    “Küçük bir ipe bağladığınız barometreyi önce yerde sonra da çatıda sallar ipin uzunluğu ve sallanma periyodları arasındaki farklarla Newton’un g katsayısını hesaplar iki g katsayısı arasındaki farktan binanın yüksekliğini hesaplayabileceğiniz oranı bulursunuz”

    Söylenecek bir şey kalmamıştır, öğrencinin sınıfı geçtiği açıktır.
    Öğrenci yarattığı etki ile gülümser ve der ki: “Ama bence yapılacak en doğru şey kapıcıya gidip barometreyi hediye edip karşılığında binanın yüksekliğini söylemesini istemekten ibarettir.”

    Hep beraber gülmeye başladılar.
    Cassandra hayranlıkla sorar öğrenciye:
    “Peki, öğretmeninin senden beklediği cevabı da biliyor musun?”
    Öğrenci alaylı bakışlarla cevap verir:
    “Evet, çatıda ve yerde hava basıncını ölçerek aradaki farktan hesaplamamız gerekiyor yazmamı bekliyordu”
    Cassandra merakla şu soruyu sorar: “Peki madem istenilen cevabı biliyordun, neden yazmadın? “

    Öğrenci omuzlarını silkerek şöyle der:
    “Çünkü dar kafalılıktan bıktım.”
    Yaşamı tek bilinmeyenli bir denklem gibi ele almak, altı boş kulağa hoş sloganlarla konuşup, zamana göre kendini geliştirmeyen, saplantı slogan hükümlere göre yaşamak ve mevzi alıp dayatmaya çalışmak kolaycılığı hiç kimseyi ve de toplumları bir yere götürmez.
    Yaşamda soruların pek çoğunun tek bir cevabı yoktur.


    Alıntıdır.
  • Sanat bir ifadedir; her devir, her medeniyet başka türlü duyar ve pek tabii olarak başka türlü ifade eder.
  • Sanat bir ifadedir; her devir, her medeniyet, başka türlü duyar ve pek tabii olarak başka türlü ifade eder.
  • The Walking Dead 9. Sezon izle
    - https://fullhdfilmizle3b.com/...g-dead-9-sezon-izle/

    Kasabanın polis şefi Rick Grimes bir gün vurularak hastaneye kaldırılır; fakat o komadayken geçen sürede bildiği yaşam altüst olmuştur. Artık dünya, insan etiyle beslenen zombilerin insafına kalacak! Tabii birazcık insani duyguları kaldıysa... Atlanta'da kaostan sonra sessizce hayatta kalmaya çalışan küçük bir grup insanınsa, birbirlerinden başka tutunacak kimseleri yok...
  • “Meselâ bir mujiğin karısını dövdüğünü görüyorsunuz. Araya girmeye ne lüzum var? Varsın dövsün, er geç bunların her ikisi de ölmeyecek mi? Sonra döven kimse, attığı dayakla, dövdüğü kimseyi değil, kendini tahkir etmiş olmuyor mu?. Sarhoşluk kötü ve budalaca bir harekettir; fakat içen de, içmeyen de ölmeyecek mi sanki? Karşınıza dişi ağrıyan bir kadın çıkıyor. Pöf, ne ehemmiyeti var? Ağrı, ağrının tahayyülünden başka birşey değildir. Bu dünyada ıstırab ve ağrı çekmeden yaşanamaz; hep öleceğiz! Öyle ise, haydi kadın, defol! Beni düşünmekten ve votkamı içmekten alıkoyma! Bir gün karşınıza bir delikanlı çıkıyor, sizden: «Ne yapayım, nasıl hareket edeyim?» diye nasihat istiyor. Bir başkası, buna cevap vermeden önce biraz düşünürdü. Halbuki burada cevap hazır: «Hakikî saadeti anlamaya veyahut ona erişmeye çalış!»-Bu fantastik «hakikî saadet» nedir? Tabiî buna cevap yok.
    ...
    “Hayır efendi, bu ne felsefedir, ne idraktır, ne de bir görüş genişliğidir; bu tembellikten, fakirizmden ve bunak bir hülyadan başka bir şey değildir. Evet! "
  • 624 syf.
    ·Beğendi·10/10
    -İlk kitabı okumayanlar okumasın çünkü spoi var-

    Sahte Krallık’a yazacağım yorum çoğu yazacağım yazıdan daha önemliydi benim için. Günlerce sürekli muhteşem kelimesini kullanmadan nasıl bu kitabın muhteşem olduğunu anlatırım diye düşündüm ve en sonunda düşünmeyi bırakıp yazmaya karar verdim.

    Bu kitap gerçekten muhteşemdi. Geç okuduğum için pişmanım ama aynı zamanda onları özledikten ve deliler gibi onların hikayesini okumaya ihtiyaç duyduğum bir zamanda doya doya okuduğum için de mutluyum…

    Gel gelelim bu kitaba. Bu kitaba başlarken sadece üç şey dilemiştim. Sapık değilim, gerçekten ama hem Kaz ve İnej’in, ne kadar acı verecek olsa bile Nina ve Matthias’ın (Matthias’a ciddi anlamda aşığım. Ciddi manada.) ve elbette, hiçbir acı duymadan en sevdiğim çiftim Jesper ve Wylan’ın öpüşmesini, yakınlaşmasını. Bu konuda Leigh Bardugo’ya hala sinirliyim çünkü beni ağlattı resmen. Bir insanın duygularıyla ve kalp ritimleriyle böyle oynanmaz! Oynanmamalı!

    Neyse dileklerim, dileklerim diyorum çünkü aynı dileği üç çift için de diledim sonuçta dolaylı yollardan gerçekleşti? ama buraları yazmayacağım tabii ki. Sizde ağlayın. Wylan ve Jesper’ı çok sevip sayfa 400’ü okumuş bir insan bana yazabilir, birlikte sövebiliriz.

    Neyse artık bu mevzuyu bırakalım. *inceleme yazamayan zülal’in dramı*

    Ben bu kitapta sadece Kaz ve ekibinin İnej’i kurtarmaya çalışacaklarını ve paralarını geri almaya çalışacaklarını okuyacağımızı sanıyordum ama arkadaşım İnej’i yüzüncü sayfada kurtarıyor deyince, ‘ee o zaman geriye kalan beş yüz sayfa da ne var?’ oldum ve cevabımı çoook güzel aldım.

    Evet, genel olarak Kaz’ın paralarını almaya çalışmasını anlatıyor ama o süreç içerisinde o kadar fazla plan değişikliği oluyor ki... Çünkü Kaz’ın amacı sadece paralarını almak değil, aynı zamanda intikam da almak. Belki çoğumuz için intikam zayıflık gibi algılanabilir, özellikle Kaz gibi birisi için ama iki kitapta da Kaz’ın en belirgin özelliği çok fazla kin tutuyor olması ve intikam duygusu gütmesi. Ama bunu ani öfke patlamalarıyla değil de, zekice planlarla yaptığı için, yani bu zayıflığı böylesine harika bir güçle örtebildiği için onu bizim için özel ve farklı bir karakter yapıyor.

    Gel gelelim, Kaz gene zekice bir plan yapıyor ve Van Eck’i hiç beklemediği bir yerden vuruyor. İnej ile takas için Van Eck’in en değer verdiği kişiyi çıkarınca yavaş yavaş Van Eck’in tavrı değişmeye başlıyor ve Kaz’ı yalnızca bir fıçı serserisi olarak görmekten vazgeçiyor ve o da intikam almak istiyor. Dolayısıyla o da aynı Kaz gibi onları alaşağı etmenin bir yolunu arıyor ki bunu yaparken çevresine katmadığı güç kalmıyor.

    Tüm kitap boyunca o kadar berbat durumlarla karşı karşıya kalıyorlar ki, kendi çeteleri bile düşmanlarının arasına katılıyor, düşünün ama o 6 + 1 (Kuwei seni o yaptığın için affedeceğimi sanıyorsan ÇOK YANILIYORSUN, neyse belki sondaki yaşadıklarından dolayı bir nebze affetmiş olabilirim) kişilik ekip, Kaz’ın harika beyni ve ekibinin yetenekleri sayesinde her durumdan sıyrılmayı başarıyorlar.

    Yani evet ilk kitapta da hep böyle durumlar vardı ama daha teknik gibiydi, yani halledilebilir ama bu kitapta ki sorunlar sanki biraz daha kötüydü. Kendi evinize de sığınamayacaksanız, nereye sığınırdınız ki? Başınıza bir şey geldiğinde kaçtığınız yer sizi kovalamaya başladığında nereye giderdiniz? İşte Kaz’ın da gidecek bir yeri yoktu ve bu savaşı kazanmak zorundaydı.

    Ve tüm bu olaylar yaşanırken o yedi kişiden oluşan ekibin birbirlerine olan bağlılıklarını, güvenlerini, sevgilerini ve aşklarını öylesine muhteşem bir şekilde hissediyordunuz ki, sanırım kurguyu murguyu her şeyi geçtim kitabı benim için bu kadar değerli kılan bu. Hepsinin muhteşem yetenekleri olmasına karşın çok sıradan ve sıradan olmasına karşın geri dönüş hasarları büyük olan zaafları var. Onlarla asla aynı cümleye koyamayacağınız zaafları ama yine de onlarla bir bütünlermiş gibi hissedebiliyorsunuz.

    Yani başka ne diyebilirim ki? Yılın en muhteşem serisini ve kitaplarını okudum. Yılın bitmesine sekiz ay daha var ama bundan daha iyisini okuyamayacağıma eminim. (Asla Vazgeçme için aynısını söylediğimde yanılmamıştım.)

    Sadece ama sadece, kitabın sonu bana kalırsa gerçekten çok saçmaydı. Yani… cidden. Of, yazamamak gerçekten çok kötü çünkü ne kadar spoi yazsam da birileri okuyacak, biliyorum ama cidden o son böyle olmamalıydı. Yani, sence de çok saçma değil miydi sevgili yazar? (SPOİ: O kişinin onca badire atlatıp sonra ufacık bir şeyden dolayı…) Neyse, sakin kalacağım.

    Leigh Bardugo’ya bana böylesine harika 6 + 1 insanla tanıştırdığı, arkadaşlıkları ve birbirlerine olan aşklarıyla beni böylesine delirttiği, kafayı yedirttiği, kalp krizi geçirttiği ve ağlattığı ve hayatı bana anlamsızlaştırdığı için teşekkür ederim.

    Artık en sevdiğim yazarlar arasındasın! :'')

    Dipnot: berbat bir inceleme oldu.

    Dipnot2: neden çok sevdiğim kitapların incelemesini berbat, berbat olan kitapların incelemesini daha iyi yazıyorum?

    Dipnot3: özür dilerim sevgili kaz, siz daha iyi bir inceleme hak ediyorsunuz.

    Dipnot4: matthias’a çok tatlı ya falan derken merve neresi tatlı dedi ve bende neresi değil dedim ve o da zümraya bakıp ‘aşktan gözü kör oldu sanırım’ dedi. neyse bu o an komikti ve her inceleme de bir anım var bunda neden olmasın dedim.

    Dipnot5: buraya kadar okuyan kişiye kucak dolusu teşekkürler.