• Bedavadan biraz pahalı dedi Hamit amca. Pis bakkal mı diyeceğim adama? Hamit amca diyor tüm mahalle, biliyor hepsi ne mal olduğunu. Yeni getirdiği Çin malı ıvır zıvırları satmaya çalışıyor herkese. Kazıklanmaya en uygun model de benim ona göre. Küçüklükten beri hastayım böyle şeylere ya, kırk yaşında adam, her geçişte takılıyorum buraya. Fıstık alacaktım sadece, Avni abide kalmamış.

    Bak işte, artık herkes bundan kullanıyor dediği, stres çarkı gibi bir şey. İnternette on lira olan şeyi benim hatırım için 29,99'a bırakacak varyemez. Stresimin esas kaynağı sen ve senin gibiler, söylemedim tabii. Yok Hamit amca, gerek yok. Annem buraya gelirken koymuştu çantama stres bileziği, yetiyor bana o. Böyle adamların hırsları bitmez mi hiç? Etrafımdaki çoğu kişiden duyuyorum, emekli olunca küçük bir bakkal dükkanı açacağım diye. Onların amaçları farklı mı ki? Sadece kafa dağıtmak mı düşündükleri yoksa benim gibileri söğüşlemenin zevkini mi yaşamak istiyorlar?

    Beceremiyorum sahte gülümsemeleri, sinirlendi hemen. Yatıştırmak lazım açgözlü adamı bir parça. Şuradaki 7,99 sadece. Ben bunu alayım Hamit Amca, ne işe yarar ki bu, çalışmazsa değiştiriyorsun değil mi amca? Ne demek istiyorsun, öyle yamuk mal satmam ben, hacı adama dediğine bak allahsızın, ulan beş liralık şey için benim gibi adamı sahtekâr yaptın. Nasıl coştu herif, dilim kopsaydı da söylemeseydim. Yok Hamit Amca, yani Çin’den geliyor ya bunlar onun için. Ben anladım seni, boşuna konuşma, tamam paketi açmazsan değiştiririz. Sigara istiyor musun? Bıraktım ya amca sigarayı, 3 aydır içmiyorum. Seni mi takip edeceğim ben, içme hem zaten, bira da içme, çay iç adam gibi. Tamam Hamit amca, içmem dedim elimdeki poşeti saklamaya çalışarak Çıktım fıstıkla bakkaldan. Bi de o acayip alet. Baktım, ne olduğunu anlamadım, düğme gibi bir şey.

    Beş on yıl önce normal bir bakkal dükkanıymış burası. Söylediklerine göre, arka sokakta açılan bin bir çeşidin satışlarını gören Hamit amca gaza gelmiş ve bunları getiren bir firma ile anlaşmış. O kadar çok değil tabii, işte merak uyandıran farklı şeylerden üçer beşer getiriyor adam bakkala. Hamit amca da kendisini tanıyan mahalleliye üstüne koyup satıyordu bunları. Bu alet de bu kadar tozlu olduğuna göre ne zamandır satılmıyor. 7,99 ne ya allasen, AVM’ye geldik sanki, kıllığına isteyeceğim o bir kuruşu, sonra adam yine başlayacak ben dürüst adamım martavallarına. Ne görüyorsa televizyonda hepsini uyguluyor dükkanında. Bakkal değil hipermarket pazarlama direktörü sanki herif. Tepeme çıkardı yine sinirimi.

    O eski mutlu İstanbul mahallelerinden birinde yaşamadığım anlaşılmıştır herhalde şimdiye kadar, pis bir Anadolu ilçesi burası, şu ismini kimsenin duymadığı ama cismini herkesin bildiği yerlerden biri. Pis derken belediyenin günahını almayayım. Her sabah alıyorlar çöpleri, yollar da güzel. Ama zihinler pis genel olarak. Herkesin kafasında ayrı bir kötülük var. Şu anda bile elimdeki siyah poşetle yanından geçtiğim herkes kötü kötü bakıyor. Bira içmeyi adam öldürmekle eş değerde tutan bir güruh. Toplum değil, toplumda bir yapı olur, bir görüş, ne bileyim bir amaç olur. Topluluk bile, kurtlar ya da antiloplar mesela, daha kararlıdır. Bunlar sadece linç için toplanıyorlar, diğer zamanlarda fitne fesatlıkla dolu hep kafalar. Her hareketime dikkat etmem lazım, birisi polise şikâyet eder de uğraşırım diye. Bir şey yok aslında, kuruyorum her şeyi belki. Ya da sadece amaçsızca çabalıyorum yaşamaya, sanki Okyanusya'dayım, her şeyi çiftdüşünmem gerekiyor burada. Evet, doğru yanlış burada, ve ben pis bir bağnazım bunlara göre.

    Evim güzel evim, en paspas tabiriyle. Kalem, sığınağım, özgürlüğüm (ama fazla abartmadan) Sıkıldım buradan, buradaki insanlardan. Klasik cumhuriyet dönemi romanı formatı, atandığı bölgede köylülere rağmen yaşamaya çalışan fedakâr öğretmen. Ben ne fedakarım ne de öğretmen, ama sebeplerim var kendime göre. En öne çıkanı korkmak. Normalin dışına çıkmaktan korkuyorum, bir parça yanlış olmaktan belki. Az kaldı ama, bitecek bir buçuk yıl sonra. Gün sayıyorum evet bu hapishane gibi ilçede, kaçamıyorum ama tek gardiyanım korkum olsa da.
    Ne güzel şu ilk açılan biranın sesi, balkonda olsam daha güzel olacaktı, neyse. Spotify, güzel, fazla yükseltme sesi, Midlake - Acts of Man? Evet, sonuçta bir adamın yaptıkları yolunu çizen. Ne saçmalıyorum, bir şeyler okusam, olmayacak, basmıyor kafam. Çabuk bitti ilk bira. İkincisini alırken buzdolabından poşetin içinde o aleti gördüm. 7,99'a ne aldım acaba. Kafa yatkın tabii bilim kurguya, hayaller başladı hemen. Başka bir galaksiye götürecek belki bu alet beni. Ya da görünmez yapacak, kimseye fark etmeden dolaşacağım şu ahlaksız insanların arasında. Pis bakkalın dükkanına gidip poşetini açtığım şeyi değiştireceğim o görmeden. Güleceğim kahkahalarla ensesinin dibinde sonra. Neymiş bakalım, küçücük bir düğme, başka bir şey yok. On-Off yazıyor üstünde sadece. Direkt bastım tabii, sonra pişman oldum bir anlığına ya önemli bir şeyse diye. Bir şey olmadı. Birkaç defa daha bastım düğmeye. Yok, yine olmadı bir şey. Şerefsiz adam, karaktersiz Çinliler, artık küfredecek kim varsa hepsinin sülalesine. Sekiz liralık şey sanki bir işe yarayacakmış gibi. Yedi doksan dokuz pardon.

    Altını üstünü çevirdim. Küçücük bir kapak, yıldız tornavida ile açılacak. Ivır zıvıra meraklı olduğum için her şey bulunur evde. İçeriden aldım tornavidayı, açtım hemen. Pil koymamışlar. Pis bunlar, Hamit amcayla Çinliler. Normalde çöpe atarım da taktım bir defa. Saat pili gibi bir şey, nereden bulacağım. Dolapları karıştırdım. 3-4 tane var, uymuyorlar ama. İçerdeki tansiyon aleti. Geçen yıl almıştım, ilk seferinde kullanıp attım kenara, yok çok önemliymiş de insanın sayıları, doktor uydurması. Arkasından pilini çıkardım. White Rabbit başladı salonda. Uyarım genellikle çalan müziğe, bazen de totem yaparım. Şimdi de bir şeyler olacak, hissediyorum.
    Taktım pili vidayı sıktım. Bu kez hemen basmadım düğmeye. Ne olabilir ki en kötü , şu ana kadar cesaret edemediğim şeyleri yaparım belki. Masal gibi bir dünyada yaşarım ya da , Alice'i ekarte edip beyaz tavşanın ardından ben koşarım. Gerçi orada da Alice'i tercih ederler belki o dünyanın pozitif ayrımcı sakinleri. Ben de hayatımın her döneminde olduğu gibi ikinci sınıf birisi olarak yaşamaya devam ederim harikalar arasında. Once Upon A Time In The West, Dire Straits en sevdiğim. Belki de yolculuk olacak bir nevi zaman/mekan , her ikisi de olamaz mı. vahşi batıya, o filmlerdeki dönemlere. Yaşayabilir miyim ki öyle bir dünyada? Gerçi alışkınım ben geçerken panjurların kapanmasına. Ama işte doğa insanı değilim, burada iyi kötü bir internetim müziğim… işte öyle şeyler var. Farklı hissetsem de bir parça buralarda, mutluyum şu anda ve içiyorum sonuçta biramı. Orada ne olacak peki. Neo olsam hangi hapı seçerdim? Niye bu kadar korkağım ben?

    Hiçbir şey düşünmeden, çalan Don't Fear The Reaper'a bile aldırmadan düğmeye bastımYine bir şey yok. Küfrettim bakkal ve Çinlilere tekrar, attım bir yere aleti. Hayallerimle oynadı Hamit amca. Ya da benim hayallerim çok boş, bilmiyorum.

    Yok olmayacak böyle, hep aynı şey. Gaza gelip alıyorum bir şeyler, ya bir işe yaramıyor., ya da çalışmıyor böyle. Artık bir şeyler söylemenin geldi o sahtekar bakkala. Gireceğim dükkana, atacağım kafasına zamazingoyu, izin vermemek lazım konuşmasına da. Ben bağıracağım bu kez. Hürmetmiş, hak et ilk önce sen o hürmeti. Bira da bitti zaten, Avni abiye de uğrarım hem.

    Giyindim üstüme bir şeyler aldım, dışarı çıktım, yok bir daha uğramam bugünden sonra dükkanına, bakkal mı yok başka. Kendi paramızla rezil oluyoruz, allahın hacısına bak ya.
    Bakkala yaklaştığımda bir kalabalık gördüm, bir de ambulans var. Arkada meraklı meraklı bakan çarşaflı kadın, sordum ne olduğunu. Bana dönünce pis pis oldu bakışları kadının -ya da öyle sandım, sadece gözleri görünüyor, bir şey söylemedi. Ambülansın içinde Hamit amca hareketsiz. Önde üst katımda oturan Temel abi, ona da sordum. Kalp kriziymiş galiba, yani öyle olduğunu sanıyormuş sağlık ekibi. Zaten geldiklerinde çoktan. Kalfa Samet ağlıyor dükkanın önünde. Dağ gibi adam, sapasağlam, 10 dakika önce aniden cümleleri havada. Elim cebimdeki düğmeye gitti istemsizce. Ulan, dedim, baktı Temel abi soru sorar gibi. Yok bir şey abi, güzel adamdı Hamit amca. Evet, şahsiyetli adamdı, İşte belli olmuyor hiç, aniden gidiyor insan. Baş sağlığı diledim etraftakilere.

    Uzaklaştım kederden çok meraklı kalabalıktan, yürüdüm dereye doğru. Çıkardım cebimden aleti, baktım OFF’ta hala. Açsam mı yine, gerek yok zorlamaya şansı, kusura bakma Hamit Amca. Küfrettim Çinlilere tekrar, attım dereye doğru 7,99’luk düğmemi. Çok uzaklardan bir ah sesi işittim sanki. Avni abinin dükkanına doğru yürüdüm, yavaş yavaş, ıslıkla karşıki dağlar jandarma çala çala.
  • ASLAN NAZ

    Köy meydanını azıcık geçince, mıhtar emminin kahvesinin ilerisinde kara Fatma teyzelerin tarlasının ucunda bir ülke var.Yitik Beyinler Ülkesi.

    Bu ülkeyi yıllardır gocuklu celepler, şeyini şey ettiğim fakültesinden mezun ilim insanları ile birlikte paralel ve üçgenle şekli benzerliği olmayan birlikte hamam çalıştıran imamlar yönetirmiş.
    Bu ülkede fırıncılar hastane müdürü,
    Hayvanat bahçesi görevlileri, bilim ve teknoloji kurum başkanı,
    Spor hocaları ve berber çırakları hastane müdür yardımcılığını,
    Karşı cinsle elektriği en iyi tutanlar da, elektrik idaresinin stratejik pozisyonlarını öyle becerikli yenetiyorlarmış ki Ananızı ve saldırıya uğrayan bacınız la birlikte vatandaşlığına geçesiniz gelir.

    Emre Karadağ Nüktedanlığın uçsuz bucaksız denizinde olayları tarihsel ve kronolojik bir sıralamaya göre edebiyata yeni bir ses katarak, Nasrettin Hoca, Aziz Nesin ve Müjdat Gezen yolunda anlatmaya çalıştığı her konu apayrı bir güzellikte.Okudukça güleceğiniz, güldükçe ülkenin haline ağlayacağınız bir baş yapıt.Bu kitapta anlatılanlardan ve bahse konu ülkede yaşananlardan kendinize de pay çıkarabileceğiniz son yıllarda okumakta geç kaldığım bir kitap.

    Sevgili Emre kollarımı her iki yana kocaman açarak seni çocuklarım ve kitaplarımın sevgisiyle kucaklıyorum.İyi ki varsın.
    Sen çok yaşa
    Sen var ol.


    SAADET AŞKIN

    Ben bu kitaba BA - YIL - DIM... Okurken nasıl da keyif aldım nasıl. Kitap tıpkı isminide aldığı gibi parodiden oluşuyor. Bu kitapta neler yok ki anlamak isteyene. Baştan başa ironilerle dolu, mizahi bir yapıya sahip.. Günümüz siyasetini en güzel biçimiyle kaleme alınmış muazzam bir eser. Yazarın bakış açısına, üslubuna hayran kalmamak ne mümkün efenim.. Türkiye "kör" dü bunları da "gör" düAaa pardon göremedi.. Görmemekte ısrar ediyordu..
    Bu harükulade eseri kör olanların değil, hakikati görebilenlerin eline geçmesi temennisi ile.. 🤓 "Kör" olan zaten "kör" okusada anlamaz. Marifet kitabı okumakta değil, anlayabilmekte..
    İnceden, inceden verilmek istenilen mesaj alıcıya iletilmiştir efenim.. Yazarımızın yüreğine ve emeğine sağlık..🤗
    Kaleminiz daim olsun sevgili Emre Karadağ


    NAZENİN ÇALIŞKAN

    Ne kadar da İNCE bir çizgideyiz değil mi arkadaşlar.🤔🤔 Kitabı bitirdim çok severek okudum ama memlekete gidince yollarda yorum yazamadım. Elasu Hazal 'a çok teşekkür ediyorum beni bu kitapla tanıştırdığı için. Ne kadar manidar ki, ''Parodi'' kitabımın yorumu daha önce ''Parodi'' yapılan aynı özellikte günlere denk geldi. :(
    Hemen okurum dediğim kitabı okumak çok kolay olmadı tabii. Öyle ciddi meselelere değinilmiş ki; (Koltuk kavgası, ülkenin yönetimi, mit tırları, kör ahali, figüranların yersiz çokluğu,yalanlar,zulümler , baskılar, eğitimin önemi, diplomanın farz olduğu, aslında şekilde olan gördüğümüzü sandığımız bir şeylerin gerçekte olmadığı v.s daha aklıma gelmeyen neler var)bir yerden sonra kitap su gibi akıyor .Özellikle muzdarib olduğumuz konular anlatılınca daha cazip bir hal alıyor içerik..Yazarın anlatmak istedikleri konuları özellikle bilindik hatırı sayılır şairlerin dizeleriyle özdeşleştirmesi takdire şayan doğrusu.Yani Parodi şiire, şiir parodiye aşık mı desem bilemedim. Aslında 15 yıllık bir yaşantının, yönetilememenin ,hazin unutulmaz destanı ''PARODİ''.


    EMEL BOZTAŞ

    YORUM: Türkiye gündemini yakından takip eden biri olarak yaşanılan trajikomik ve cehaletle örülü gidişatın ince ince işlenmesi ve yapılan ironi ağlanacak halimize yine de tebessüm ettirdi.

    Ziyaretçi ve Refakatçı ise bakıp da görebilen , düşünen , sorgulayan biz okuyucular oluyoruz.

    Her bir başlık içeriğe tam oturmuş. Her anlatımda bize bilgi de veriliyor: san'atın her alanından. Bu konuda da çok iyi.


    ELASU HAZAL

    Aman da aman, nasıl güzel bir kitaptı mest oldum valla🤔. Doyamadım okumalara, şiirlere, doyamadım öğrenmelere.
    İsim öyle oturmuş ki kitaba , daha iyisi mümkün değildi bence.Ukalalık olmayacaksa , maharet bu kitabı okumak değil, anlamakta.Kitap bahane, anlatım şahane.Kitap kısa kısa bölümlerden pardon oyunlardan oluşuyor, orjinali bozulmadan genel kültür olsun, belki işe yarar diye anlatmış yazarımız hiç üşenmeden. Kitabı okurken hiç okumadığım kadar şiir okudum,not aldım,satır çizdim.Türkiye'deki siyasetin işleyiş biçimini ele alırken nelere ''kör''dük, neleri ''gör''dük kısmıyla ilgileniyoruz. Körlerimizle devam edemeyeceğimiz bu yolda görenlere ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Şimdi yazara tercüman olmak adına (Sanki ihtiyacı var da, ayıp olacak) okuduğum bölümleri, bölümler gibi kısa kısa özetlemeye çalışacağım dilim döndüğünce.

    Düşünsenize ağacı hep balta keser, bir de ağaç baltayı kesse,değil mi kokuşmuş eskimiş düzende, korkuyla yoluna devam eden koyun kardeşim, pardon oyun diyecektim !!! Yok öyle 3 kuruşa beş köfte,yol aynıyken şimdi niye geçtin paralele. İşte Dursun bebek, her türlü rezalet. Alıştın gönül, bekle, görecek günlerin var hayal et. Söylenenler hep farklı, uyan da takip et.Eyyy!! Gafil, bak vicdan aynana da merhamet et. Bırak denize çadır çekmeyi de insaf et, olmasın dert.Ezik kardeşim mirasını aldın mı hakkınca, laf karın doyurmaz korkma. Şu dünyada hakem mi haklı oyuncu mu dikkat et.
    Sana nasihatim kardeş, haksızlıklara sustuğun sürece 2x2=5 .Öğren, kavra , KABULLENME. Ağustos böceği cep doldururken karıncayla uğraşmak niye. Kör olmak rantabl, böyle mutlu, huzurlu bir hayat hayal. Krallarda ölür be annem, sen yerinde kal. Haksızlık mı ne var canım, mahkeme mi var, hayır o hayal, paranı say al, parodi de oyuncu burda sandalyeden kayar. Evet evet en keyifli oyun senaryosu senin olandır. Düşünce net, her şey ortada bak. The end. ''Bu kış yolculuk var, diyorsa için, Beni de beraber al anneciğim''(N.Fazıl) Kanını emen böcek, bekliyor ezilecek.🤔️Cennetim Ütopyam nerede , bunu kaldırmaz mayam sende.Geniş dünyamda yaşarken ben, gürültücü masal kahramanı pinokyo sen. Çınlama kulaklarımda girmez nafile, hadi canım sana güle güle‍️‍️‍️
    Kör olduktan sonra ampulün Watt ı önemli mi sizce, ''gör''enin basmayın bari bam teline‍🥁
    Kendi içinde bile Nekrofil nekrofil diye öten kuşlar, bilmem sizi hangi çukurlar paklar.
    Şİmdi tam da burada Men dakka dukka deyip ''Nil ÇAÇAN'dan Eden Bulur'' şarkısını dinliyorum. İyi gitti ama tavsiye ederim
    Duama devam edeyim bari, Umudumuz kaldı Allah'a ,Bir tepegöz daha uğratma yurduma-(AMİN) Ne dansöz isterim ne de şarlatan, bunların oyunundan yoruldum anam.🤸‍️🤸‍️Kukla mı? hiç sevmem abi, incecik iple bağlı o ne ki. Hadi yolculuk yakın sessiz gemiye, kalırsan geride kim bakar köleye‍️‍️️Masal masal içinde,masal oyun içinde, unutur muyuz geçince. Yaz Emre Karadağ inceden ince.

    Sizi epey yordum ama , Şimdiye kadar milletim ''Kör''dü, artık her şeyi '' Gör''dü umuduyla ;
    Sevgili yazarım Emre Karadağ, kalemine ,emeğine, yüreğine sağlık.
  • Güzel kadın: "E. . şimdi söyle bakalım! Bu hoşuna gitti mi?"
  • Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Ben üzerindeyken, otuz beş kez döndü Dünya, Güneş'in çevresinde. Her dönüşünde batmakta olup yük salan bir gemi gibi bir şeyler eksiltti bende. Yavaş ama güçlü. Hayata kısık gözlerle bakmama rağmen ona karşı bu kadar ilgisiz olmak... Bazen sorun bu mu diye düşünüyorum. Bir Nijerli olsam mesela, koca koca baksam dünyaya yine böyle mi olurdum? Düşünme, düşünme, düş...

    Hiçbir şey bilmeseydim, okumasaydım, izlemeseydim yine böyle mi olurdum? Yaşasaydım sadece, geçmiş geçmişimde kalsaydı; gelecek ummadığım bir şey olsaydı; şimdiye meftun yaşasaydım. Sadece yaşasaydım, altmış yaşında bir ihtiyarın büyüttüğü bir süs bitkisi gibi ya da her sabah aynı işportacının tekmeleyerek uyandırdığı bir sokak köpeği gibi yine böyle mi olurdum? Düşünme.

    Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Miku'nun dönem sonu ABD gezisi için ayırdığımız parayla aldığım bu tabanca ve namluya baktığımda gördüğüm o sonsuz karaltı, son yıllarda bir şeyler hissetmeme sebep olan tek şey. Ne iki sene evvel ölen babam ne yedi ay önce doğan kızım bana bir şey hissettirebildi. Öldüm de haberim mi yok? Sınamak gerek. Bir yemeğin pişip pişmediğini de tatmadan anlayamazdım hiç.

    Beni, düşünmek yordu. Bademcikleri
    aldırır gibi beyni de aldırabilmeliyiz. Japonya'da yeteri kadar düşünen insan var zaten. Ben de düşündüm vaktinde ama artık sıkmaya başladı. Yaşamak mı daha anlamsız, ölmek mi? Bunu da çok düşündüm. Tabii bir cevap bulamadım. Zaten şu an elimde bir tabancayla, tabelalarında "Lütfen İntihar Etmeyin!" yazan Aokigahara Ormanı'nda bulunmamın sebebi ölmeyi arzulamak değil, ölüm de tıpkı yaşamak kadar boş, normal ve aptalca. Ben buraya beynimi yok etmeye geldim. Beynimi patlattığımda hala hayattaysam muhtemelen mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşamaya devam ederim ama bu düşük bir ihtimal.

    Namluyu ağzıma alıyorum. Tadı hoşuma gitmiyor. Pek yemek seçen biri değilim ama beni büyük bir külfetten, düşünmekten kurtaracak olan namludan çıkacak merminin tadının iyi olması lazım. Her şeyiyle tatmin edici, mutlu bir son. Namluyu ağzımdan çıkarıyorum. Beynimi yok etmek için oral bir yolu tercih etmektense kafamın üstünden sıkmak daha etkili olabilir. Ancak denediğimde bunun tutuş zorluğundan ötürü sekmeyle beynimi ıskalamama neden olabileceğini tahmin ediyorum. En iyisi şakak bölgesinden beş santim kadar içeri girip tetiği çekmek. ".dımmm edd..." Sağ arkamdan anlamsız, ince bir ses geliyor. Burası Fuji Dağı'nın eteklerinde turistik bir bölge. Bir turist yolunu kaybedip bu kimi için korkunç kimi için düşsel ormana düşmüş olabilir. "Yardımmm edddinnn" bu sefer biraz daha anlaşılır duyuluyor ses. Turist değil, tursitse bile Japonca bilen bir turist. Bir insan burada neden yardım istesin ki? Burası kendisine yardım edecek hiç kimsenin, hiçbir şeyin kalmadığına inananların yeri. Lanet herif, beni yok yere düşündürdü ve kurtuluşumu geciktirdi. Yine de ona bakacağım.

    Yaslandığım ağaca dayanıp kalkarak sese doğru yöneliyorum. Benim yaşlarımda bir adam. Ben beynimi hedef alacaktım, düşünmemek adına; o ise kalbine ateşlemişti silahını, duygusal sorunları olabilirdi. Yüzündeki acı sadece bedensel bir acıya benzemiyor. Yakın zamanda yaptığı bir şeyden pişmanlık duyuyor gibi. Belki de ölmeye çalışmaktan. Yarasına baktığımda kanın pek de akışkan olmadığını fark ediyorum. Kendini yakın bir zamanda vurmamış olmalı. "Yardım et, lütfen!" Ama nasıl? Yaşamın ucuna yolculuğa hazırlanan bir insanın gayriciddiliğiyle soruyorum: "Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?" "Adım Sasuke" biraz dinlendi "buraya sabah saatlerinde geldim" şu an öğleyle akşam arasındayız "hayatımın başını hatırlamıyorum" bu kez uzun bir duraklama "ama ortası ve sonu pişmanlıklarla geçti" gözlerini yumdu, muhtemelen o pişmanlıkları düşünüyor "her şeyi bitirecek o mermiyi... kalbime sokacağımdan... çok emindim... hatta veda mektubum... şu arabanın... torpidosunda duruyor... ama tetiğe bastığım an... aklıma yıllar sonra gelen bir şey... yaşamam gerektiğini... hissettirdi." İstemsizce bir insanı yıllar sonra hayata döndürebilecek olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başladım merakla. Bir çocukluk anısı? Ölen bir ebeveynin cenaze töreni? Özel bir gün? Her şey olabilirdi. Yüz hattı ciddileşti, dudaklarını çiğnedi "Yavşak Noburu... beş yıl önce... benden... yüz elli bin yen... borç almıştı... onu hala vermedi... benim param... kimsede kalmaz!" Silahı çıkardım, önce Sasuke'ye sıktım, sonra...
  • 395 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Tam anlamıyla bir "Leş" kitabı. .
    Çünkü kargalar ziyafeti için kamyon kamyon ceset var ...
    #SPOİLER
    Böyle bir savaş için insan ne kadar aklın dışına çıkmış olabilir ?
    STALINGRAD savunması olarak tarihe geçen bu olayda koca bir Alman ulusu matemi var ..Führer çok uzaktan nutuklarını atmaya devam ederken Volga ve Don nehri arasında yüzbinler açlıktan ,tifodan ,dizanteriden ,rus tanklarindan ,katyuşalardan ,kardan..
    buzdan,susuzluktan ,ilacsızlıktan ...
    gebermekte
    Tıpkı komutanlarının emrettiği gibi "nerede iseniz orada geberin "
    Generaller için önlerinde açtıkları haritada bir noktadan ibaret olan asker ..
    Onlar hamleleri bir oda içinde kağıt üzerinde yaparlar ve siz oraya sürülürsünüz "son kurşuna kadar teslim olmak yok " emri
    __teslim mi olayım ?
    __ kendimi mi vurayım? Olarak içinizde yankılar yapmaya başladığında STALINGRAD düşmüştür ..savunma yarılmıstır işin en acı tarafı STALINGRAD zaten sizin değildir ..işgal ettiğin toprağı yeniden sahibine vermek bu kadar kafa karıştırıcı olmamalı ...
    KUŞATMA IÇINDE KUŞATILMAK
    23 Ağustos 1942 de bombardıman la başlayan ..2 Eylül de kara taarruzu ve kuşatmaya dönüşen STALINGRAD kentin yüzde sekseninin Alman 6.ordusunun eline geçmesiyle devam etti ..ama yüzde yirminin yanında " sonsuz beyaz "vardı ..
    Rus kışı canlı bir varlık gibi savaşır ..donmuş kulaklarını yerden toplatır insana tabii parmakların donmamışsa ..
    "Hiç bir rus ordan canlı çıkmayacak " diyen Hitler 2 Şubat günü altıncı ordusunu kaybetmiş ülkesinde yas ilan edecek konuma gelmiştir ..
    Kitapta 45.000 savaş esiri der fakat 90.000 kadar olduğunu okumuştum başka kaynaklardan ...
    STALINGRAD ın önemi petrol olarak geçsede savaş sebebi olarak ismine karşı bir savaş olduğu da söylenir ..STALINGRAD 'ı al STALINİ yok et ..Almanlar savaşta sembollere önem vermişlerdir ..nitekim burada da Rayş generali Göring radyodan yüksek tenor sesiyle söylev verirken "tarihin benzerini görmediği güçlü destan bir Nibelungen savaşı veriyoruz " silah arkadaşlarım içinizden herhangi bir tökezleyecek olursa STALINGRAD 'ın savaşçılarını düşünün diyor ve Leonidas ile devam ediyordu ..
    Peki bunu dinleyen asker ne diyor ..
    "O karnı tok sırtı pek domuz şu anda sıcacık ve rahat bir yerde "
    __ben kahraman falan değilim ,karnım aç
    __kapatın şunu kapatın! ..

    Kitabı savaş tarihi okumayı seven tüm okuyuculara tavsiye ederim ...
    Bu kitapta gerçek delilik bulacaksınız ..
    Bacağı keserken hayattan vazgeçip kendini sokağa atan doktor , bacağını kesmeye devam etmesi için ameliyat masasından sürünerek inen , dışarı çıkıp doktoru bulan bir yaşama tutunma hikayesi kahramanı mesela ..

    Sanırım bu bile yeterlidir okumak için ..

    Dehşetli öyküleri çığlıkları ,acıları, sıralı sırasız intiharları en çok da "kar solumayı" savaşı sorgulamayı ,emre itaati ..neden savaştığını ne için değil ,kimin için savaştığını ,akıl kaçırmanın gerçek anlamda nasıl olduğunu ..anlatmış

    Uzun uzun yazmak istediğim paragraflar
    Var aslında ..
    Ama "karnım aç "
    Dip Not :
    Pavlov evine bir selam çakıyor. .
    STALINGRAD messengrab'sız olmaz diyorum ..
    https://youtu.be/RLXJvg8oTDc

    Iyi okumalar ve günaydın ..
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.