• GönLünü açıp ruhLa dinLemeLi...
  • 1955'ten bugüne: Erivan Radyosu’nun 900 eseri ilk kez dijitale taşındıErivan Radyosu ezgilerinin doğru yol ve yöntemlerle paylaşılmadığına ve dolayısıyla tahrip olduğuna dikkat çeken Akay, arşivin koruma altına alınması gerektiğini ve dijitalize edilerek dinleyici ile paylaşılması gerektiğini belirtiyor.

    Mevlüt Oğuz

    DUVAR – Korona virüsü hayatın tüm alanlarını olduğu gibi kültür sanatı da etkilemeye devam ediyor. Çeşitli kültür sanat etkinlikleri dijitale taşınıyor. Birçok kurum ve sanatçı salgın öncesi ücretli olan içerikleri ücretsiz paylaşıyor. Böyle bir dönemde, geçtiğimiz yıl çalışmalarına başlayan Kürt-Alman Kültür Enstitüsü (Deutsch-Kurdisches Kulturinstitut) 50 yılı aşkın bir zamandır yayın yapan Erivan Radyosu arşivini başta YouTube kanalı olmak üzere dijital platformlarda yayınlamaya başladı.

    Şu ana kadar tanınmayan, bilinmeyen yüzlerce eser böylece gün yüzüne çıkmış oldu. Bu durum, ayrıca Kürt kültür sanat camiası için büyük bir repertuvar hizmeti oldu. Böylece Kürt sanatçılarının halk stran ve klamlarını en doğru kaynaktan dinleme ve bunları yeni üretimlerine konu etmeleri durumu oluştu.

    ‘DÖRT CİLTLİK BİR KİTAP DİZİSİ OLARAK YAYIMLANACAK’

    Kürt-Alman Kültür Enstitüsü’nün direktörü ve aynı zamanda müzik prodüktörü olan Hakan Akay çalışma ile ilgili açıklamalarda bulundu. Akay, “Biz arşivi çeşitli kaynaklardan elde ettik. Öncelikle halk kültürü ve arşiv araştırmacısı, sanatçı Cewad Merwanî’nin daha önce yayınlanan ‘Stran û Klamên Radyoya Erîvanê’ (Erivan Radyosu Ezgileri) adlı eser çalışmamızın temelini oluşturdu. Keza Cewad Merwanî’nin Stranên Arşîva Radyoya Erîvanê adlı basım aşamasında olan bir çalışmamız daha var. Yakın zamanda, notalar, sözler ve şarkıların içinde olduğu bir DVD dahil olmak üzere dört ciltlik bir kitap dizisi de yayımlamaya hazırlanıyoruz. Bu çalışma da enstitü etiketiyle yayımlanacak” diyor.

    Erivan Radyosu ezgilerinin doğru yol ve yöntemlerle paylaşılmadığına ve dolayısıyla tahrip olduğuna dikkat çeken Akay, arşivin koruma altına alınması gerektiğini ve dijitalize edilerek dinleyici ile paylaşılması gerektiğini belirtiyor.

    ‘BUGÜNE KADAR DİJİTALLEŞTİRİLEN EN BÜYÜK ORAN’

    Akay, “Bugüne kadar dijitalleştirilen en büyük oran olduğunu söyleyebilirim. Erivan Radyosu’nun bizim tarihimizde, kültürümüzde inanılmaz bir yeri var, bunun önemini biz biliyoruz ama gelen jenerasyon bilmiyor. Dolayısıyla biz aynı zamanda bu arşivi Erivan Radyosu Şarkıları adı altında toplamak ve dijitalize etmek istedik. Bu şarkılar kültürümüzde var zaten, dolayısıyla bilmediğimiz şarkılar değil. Biz altüst oluşların yaşandığı bir coğrafyadayız. Unutulmaya yüz tutmuş ya da bazı yasaklar yüzünden yok olmuş ama bir şekilde arşivlerde var olan bu şarkıları, şarkı sözleri ve notasyonlarıyla beraber derli toplu olarak okur ve dinleyici ile buluşturmak istedik” diyor.

    Arşivin tamamının 2000 dolayında olduğunu belirten Akay, sadece şarkı değil, masal, destan, radyo piyeslerinin de olduğunu ve bilahare bunların da dijitalize edilmesi ile ilgili çalışma yürüttüklerini belirtiyor: “Yarısı stran olmak üzere 2000’e yakın eser olduğunu biliyoruz. Bunun masalları, radyo piyeslerini de düşündüğümüzde, bir bütün olarak Erivan Radyosu arşivi 10 bin esere tekabül ediyor. Bunlarla ilgili olarak da Ermenistan Kültür Bakanlığı’na bağlı radyo direktörüyle direkt olarak iletişim halindeyiz.”

    900 şarkıyı dijitalize ettiklerini ve bunları başta YouTube ve diğer müzik platformlarında paylaştıklarını belirten Akay yayınlanan 900 şarkılık yekûn, şu an bilinen, tanınan ve yayınlanan en yüksek sayıda arşiv olduğunu belirtiyor: “Dijital platformlarda paylaşılan stranların sözleri de yazıldı. Ve notasyonlarını çıkarmak gibi bir çalışmamız da var. Enstitü bünyesinde yayımlanacak kitapta şarkıların sözleri, notasyonu ve analizleri olacak. Bu konuda Cewad Mervanî’nin ve kalabalık bir ekibin çok özel emekleri ve çabaları var. Kitaplar yayınlandığında ayrıca bir tanıtım yapacağız ama bu çalışma sonraki çalışmalarımızın bir ön adımlarıdır diyebilirim.”

    ‘RADYO İLE YAPILAN İŞBİRLİĞİ ÇERÇEVESİNDE ARŞİVİ TEK KAYNAKTAN YAYINLAYALIM DEDİK’

    “Biz Erivan Radyosu ile işbirliği halinde olmak, beraber çalışmak istiyoruz. Piyasada Erivan Radyosu adıyla yayınlanmış pek çok içerik var ve bunlar korumasız olarak duruyor. Biz radyo ile yapılan işbirliği çerçevesinde bunları tek kaynaktan yayınlayalım dedik. Ve radyoda ellerinde ne kadar içerik varsa bizle paylaşmalarını talep ettik. Çünkü biz bu arşivi birinci elden, ana kaynaktan almak istedik, tabii ki bizim elimizde bazı kayıtlar vardı ama sınırlı sayıda. Erivan Radyosu söz konusu olduğunda herkes kişisel hayatının özeline anılarına dönüyor, babasıyla, kardeşiyle yaşadığı o maziye dönüyor. Dolayısıyla Erivan Radyosu ile ilgili çok ilginç ve mistik bir hava oluşturuyor insanda. Anlatılan hikâye bildiğimiz bir hikâye olsa bile o sesleri dinler dinlemez ona kendi hikâyesini ekliyor.”

    Korunması, geliştirilmesi ve genç kuşaklara aktarılmasının önemine değinen Hakan Akay bilinen stran, klam, destan ve piyesler dışında enstrümantal eserlerin de olduğuna dikkat çekiyor. “Mesela Nexşê Mîrzo caz piyano ve yan flüt versiyonu var. Egidê Cimo’nun yüzlerce enstrümantal eserinin yanı sıra şarkı söylediği bir kayıt da var.”

    Önümüzdeki dönemde arşivlerin ikinci bölümü olmak üzere başta Egîdê Cimo olmak üzere Aram Tîgran, Asia Siltan, Asiq Kamil, Cemila Usiv, Egîdê Tefur, Etera Bişar, Lezgîyê Ferî, Selîkoyê Beko, Redwan Elî, Razmîko Siko, Sihid Usiv, Nura Cewarî, Memedê Evdo, Tiharê Emer, Samilê Beko, Wezîrê Usiv, Xaçoyê Xelî, Xelîlê Evdile, Xemoyê Hesen gibi önemli sanatçıların enstrümantal kayıtları dijital olarak yayınlanacak.

    ‘AMACIMIZ BU ARŞİVİ KORUMAK, GELİŞTİRMEK VE YAYGINLAŞTIRMAK’

    Enstitü’nün aynı zamanda Kürt Eserleri Edisyonu, yayınevi, arşiv çalışmaları, Avrupalı sanatçılarla birlikte konser ve festival, etkinlik organizasyonuyla Kürt halk eserlerini koruyan, yayınlayan ve yeni kuşaklara aktarmak isteyen bir kurum olduğunu belirten Akay, “Destanlar da dahil olmak üzere, bütün eserleri edisyon olarak koruma altına almak ve tek bir kaynakta toplamak istiyoruz. Birileri bunları yeniden okuma ve icra etmek istiyorsa, orijinalliğinin korunması maksadıyla bize danışılması ve onay alınması yerinde olacaktır. Amacımız bu arşivi sadece raflara koymak değil de bunu nasıl koruyabilir geliştirebilir ve yaygınlaştırabiliriz” diyor.

    Kürt şair Cegerxwîn’in yasal varislerinin tümünün vekaletleri ve noterde tasdik edilmiş sözleşmelerle birlikte başta edisyon olmak üzere tüm telif haklarının da enstitünün koruması altına geçtiğini belirten Akay, yakın zamanda Cegerxwîn’le ilgili özel bir çalışmayı da halka sunacaklarını aktarıyor.

    Erîvan Radyosu’nun Kürtçe bölümünün hali hazırdaki sorumlusu ve spikeri Titalê Kerem’in verdiği bilgiler ise şöyle:

    “1955’ten beri kaydedilen kasetler zamanla bozuluyor ya da kısmen deforme oluyordu. Her ne kadar arşivde istenilen şartla oluşturulmaya çalışılsa da zamanla kısmi bozulmalar oluyordu. Bu yüzden arşivin dijitalleşmesi çok önemlidir. Kürt kültürünün nadide ürünleri olan bu eserler dijitale taşındığı için artık bozulmayacak ve korunacak. Stranların yanı sıra tekstlerinin ve notasyonlarının yazılması hususu da ayrıca büyük önem arz etmektedir. Bu şarkılar modern enstrümanlarla da icra edilebilir ancak orijinal halleri korunursa daha iyi olur.”

    RADYO 1955’TEN BERİ YAYIN HAYATINA DEVAM EDİYOR

    Kürt kültürü, tarihi ve yayıncılığı açısından büyük önemi olan Erivan Radyosu, 1955’ten beri günde yarım saat olmak üzere yayın hayatına devam ediyor. Radyo yayınlarında Erivan ve Kürtler hakkında haberler ile kültür, sanat, tarih, edebiyat içeriklerinin yanı sıra Kürtçe müziklere de yer veriyor.
  • "Konsere geç kaldınız, Bay Settembrini,” dedi. “Biraz sonra bitecek. Müzik dinlemeyi sevmez misiniz?”

    “Emirle olursa, hayır,” diye yanıtladı Settembrini. “Haftanın günlerine göreyse, ecza kokuyorsa ve yukarıdakiler tarafından sağlık nedenleriyle salık veriliyorsa, hayır. Özgürlüğüme düşkünümdür; tabii insan olarak ne kadar özgürlüğümüz ve onurumuz kaldıysa. Böyle durumlarda, sizin tam konukluğu oynadığınız gibi ben de konuk sayarım kendimi. On beş dakika kadar uğrar, sonra yoluma giderim. Bu, özgür olduğumu düşünmemi sağlıyor. Bir hayalden başka bir şey olduğunu iddia etmiyorum, ama belirli bir doyum veriyorsa kim buna karşı çıkabilir? Kuzeniniz için durum farklı; o bunu bir görev gibi alıyor. Bunun da, buradaki görevlerinizden biri olduğunu düşünmekte haklıyım değil mi teğmenim? Ah, anlıyorum, tutsak olduğunuzda bile, onurunuzu koruma taktiklerini öğrenmişsinizdir. Şaşırtıcı bir taktik. Avrupa’da herkes bunu nasıl yapacağını bilemiyor. Müzik mi? Müziğin hayranlarından olup olmadığımı sormuştunuz, değil mi? ‘Hayran’ derseniz (aslında Hans Castorp böyle ifade ettiğini hatırlamıyordu) bu, pek de uymayan bir sözcük değil – hoş bir boş vermişliği akla getiriyor. Eh, öyleyse teriminizi onaylıyorum. Evet, ben bir müzik hayranıyım; bu, ona çok saygı duyuyorum anlamına gelmez, örneğin, yazı ve düşünceyi taşıyan ve ilerlemeyi bir saban gibi işleyen bir araç olan söz kadar sevip saygı duymam ona. Müzik... onda, tam ifade edilememiş, biraz kuşku uyandıran, sorumsuz ve vurdumduymaz bir şeyler vardır. Sanırım, onun da açık olabildiğini söyleyip karşı çıkacaksınız ama doğa da kapalı olmayabilir, bir ırmak berrak olabilir ama bunun bize ne yararı var? Tam bir berraklık değildir o; bizden hiçbir isteği olmayan düşsel ve boş bir berraklıktır ve hiçbir sonucu olmadığı ve bizi yanındayken gevşekliğe ittiği için de tehlikelidir. Müziğin en yüce halini almasına ses çıkarmazsınız. İyi! Ama sonra duygularınız alevlenir, oysa önemli olan mantığı alevlendirmektir. Müziğin hareket demek olduğu kesin – oysa ben onun dünyevi işleri umursamayan dinsel bir mistisizm yanlısı olduğundan kuşkulanıyorum. Savımı vurgulamama izin verin: Benim müzikten hoşlanmamamın nedeni siyasaldır.”

    Bunun üzerine Hans Castorp kendini tutamayıp dizine vurdu ve ömründe böyle bir şey duymadığını söyledi.

    “Siz yine de bir düşünün,” dedi Settembrini gülümseyerek. “Müzik bizi heyecanlandıran mutlak bir araç ve etkilerine kendini hazırlamış bir ruhu ileriye ve yukarıya doğru çeken bir güçtür ama edebiyatın onun önünde olması gerekir çünkü müzik dünyayı tek başına ileriye götüremez. Müzik, tek başına tehlikelidir. Ve özellikle sizin için, mühendis bey, kesinlikle tehlikeli. Buraya geldiğim anda, bunu yüzünüzden okudum.”

    Hans Castorp güldü. “Aman ha, yüzüme bakmayın, Herr Settembrini. Bu yukarının havası beni nasıl etkiliyor bilemezsiniz. Sandığımdan daha zor uyum sağlayabiliyorum.”

    “Korkarım, yanılıyorsunuz.”

    “Hayır; ne demek istiyorsunuz? Ne kadar yorgun ve ateşli olduğumu bir tek Tanrı bilir.”

    “Bence, bu konserler için yönetime minnet duymalıyız,” dedi Joachim düşünceli. “Siz konuya, bir yazar olarak daha üst düzeyde yaklaşıyorsunuz ve size karşı çıkmak istemiyorum ama sanırım şurada bir parça müzik için minnet duymalıyız. Müziğe pek yeteneğim yoktur, bunlar da öyle matah parçalar değil, ne klasik ne de modern, özellikle de çalınışları; biraz teneke. Ama, gene de hoşa giden bir değişiklik. Bence, birkaç saati hoş ve doğru dürüst bir biçimde dolduruyorlar. Saatleri birbirinden ayırıyor ve içlerini dolduruyor, demek ki onlara bir şeyler katıyorlar; oysa genelde, saatler ve haftalar insanın sırtına var güçleriyle yükleniyorlar. Böyle iddiasız konser parçaları aşağı yukarı yedi dakika sürer, değil mi? Her biri kendi içinde bağımsız, başları ve sonları var, birbirleriyle zıtlık oluşturuyorlar ve onları tekdüzeliğin içinde yitip gitmekten de koruyan bu. Ayrıca, her birinin içinde farklılıklar da var – ezgileri ve ritimleri. Böylece, insanın tutunabileceği hep bir şeyler oluyor, buna karşın... bilmem kendimi...”

    “Bravo!” diye haykırdı Settembrini. “Bravo, teğmen. Müziğin doğasında tartışmasız var olan ahlaksal bir niteliği çok güzel tanımladınız; o da şu: Müzik zamanın akışına kendine özgü ve canlı ölçümleriyle canlılık, ruh ve değer katar. Müzik, zamanı ve bizi uyandırır ve bu bağlamda ahlaksaldır. Sanat da uyandırdığı sürece ahlaksaldır ama ya tersini yapıyorsa? Bizi uyuşturuyor, uyutuyor ve tüm hareketliliğimizi ve ilerlememizi baltalıyorsa? Müzik de bunu yapabilir. Uyuşturucularının etkilerinin çok iyi farkındadır. Şeytani bir etki beyler. Uyuşturucular şeytan işidir çünkü durgunlaştırırlar, hareketsizleştirirler ve kölelere özgü bir durağanlığa neden olurlar. Müzikte, kuşku uyandıracak bir şeyler var, beyler. Müziğin ikili anlamı olduğunda ısrar ediyorum. Onu siyasal bağlamda sakıncalı ilan etsem fazla ileri gitmiş saymam kendimi.”
  • Röportajlık
    Geçmiş Zaman Kültür-Sanat
    Kazım Koyuncu’nun Verdiği Röportajlar7 Kasım 2014 Kaydet
    Bugün Şair Ceketli Çocuk Kazım Koyuncu’nun 45.doğum günü. Kansere kurban verdiğimiz Kazım Koyuncu türkülerde, yüreklerde, Anadolu’nun her yerinde yaşamaya devam ediyor.

    RÖPORTAJLIK olarak elimizden geldiğince Kazım Koyuncu’nun verdiği röportajları toparlamaya çalıştık.

    Radikal-28.08.2001

    Viya: Müsekkin niyetine…

    Kazım Koyuncu, Zuğaşi Berepe hayranlarının ‘Viya!’yı da beğeneceğini söylüyor.

    Rock dünyasına Lazca giriş yapan Zuğaşi Berepe’nin gitaristi Kazım Koyuncu’nun ilk solo albümü ‘Viya!’ çıktı. Ancak Koyuncu bu kez rock değil, geleneksel Laz ezgilerinden oluşan ‘sıkı’ bir albümle karşımızda

    ASLI ATASOY

    İSTANBUL – Peter Gabriel’a etnik müziğe tecavüz ettiği gerekçesiyle küfredenler, Davut Güloğlu ve türevlerini dinleselerdi acaba ne yaparlardı? Sorunun yanıtı tabii ki belli ama yine de burada zikretmeyelim. Evet, Karadeniz müziğinin deformasyonundan mustarip olanlar için ‘müsekkin’ niyetine bir albüm çıktı. Kazım Koyuncu, ‘Viya!’ dediği albümüyle bozulan sinirlerimizi düzeltiyor.

    Koyuncu’yu aslında tanıyoruz. ‘Dünyanın ilk Lazca rock müzik yapan grubu’ diye nitelendirilen Zuğaşi Berepe’nin, yani 1993-99 yıllarında yaptıkları müzikle, sisteme ve doğayı kirletenlere ‘çürük domates atan’ grubun gitaristiydi. Onlar sayesinde Lazca rock yapılabileceğini de öğrenmiştik. Şimdilerde yoluna tek başına devam eden Koyuncu yine Lazca söylediği şarkılarla çıkıyor karşımıza ve sorularımızı yanıtlıyor.

    Çok dolu bir müzikal geçmişiniz var. Biraz geriye dönelim isterseniz…

    1992 yılında Ali Elver ile Grup Dinmeyen’i kurduk ve ‘Sisler Bulvarı’ albümünü çıkardık. Sonra Mehmedali Barış Beşli ile birlikte ‘Zuğaşi Berepe’yi (ZB) kurduk. İlk defa Lazca rock yaptık ve 1995 ‘Va Mişkunan’, 1998’de ‘İgzas’ ve ‘Bruxell Live’ isimli albümleri çıkardık. 99’da grup anlaşmazlıklar yüzünden dağıldı. Sonra başka projelerde yer aldım. Ardından solo albüm projemi hayata geçirmek için çalışmalara başladım. Türkçe sözlü bir albüm olacaktı. Ancak çeşitli nedenler yüzünden bunu hayata geçiremedim.

    Siz, ‘Zuğaşi Berepe’de özgün ve besteleri rock formatında yorumluyordunuz. ‘Viya!’ ise yerel ezgilerden oluşan bir albüm.

    İçinde yine elektrik ve bas gitar var ancak daha bir etnik form karşımıza çıkıyor.

    2000 yılında ‘Salkımsöğüt 2’ isimli albümde üç tane türkü seslendirdim. Bunun üzerine Beyoğlu Metropol Müzik ve ben fikrimizi değiştirerek etnik temelde bir albüm çıkarmaya karar verdik.

    Tabii ki teknik olarak farklar var ama özde çok ciddi farklar yok. ZB döneminde de türkü yorumluyorduk. Zaten o dönemde salt türküden oluşan bir albüm fikri vardı. Fakat Türkçe albüm projesi biraz ertelenmiş oldu.

    Aşağı yukarı repertuvarları altı ayda topladık. Bu albümde bulunan ‘Koçari’ ve ‘He Yana’ isimli iki şarkı seslendirilmişti önceden. Diğerleri ilk defa bu albümde yer alan parçalar. Ve albümün toplamı sekiz ayda ortaya çıktı.

    Lazca söylemenin temelindeki şey ne? Sanırım ticari kaygı sözkonusu olamaz…

    Memleketteyken Lazlıkla ilgili fazla bir duygu yaşamıyordum. İstanbul’a geldikten sonra Memedali Barış Beşli’nin isteği üzerine Lazca söyleme fikri gelişti. Söyledikten sonra hoş bir şey çıktı ortaya. Sözler güzel. Bestelerin de iyi olduğunu düşünüyorum.

    Ayrıca Lazca müzik yapmanın kolay olmadığını belirtmekte fayda var. Ve Lazlar gerek ZB için gerekse Lazca yapılan müzikler için genelde saygı duyma ve psikolojik sahiplenme içerisindeler. ZB döneminde bölgedeki insanlardan çok üniversite gençliği ve diğer sanatsever kişilerle kitleselleşebilmiştik. Ancak Lazca söylememde tabii ki maddi bir kaygı yok.

    Şimdi biraz daha farklı tarzda müzik yapıyorsunuz. Gerçi bunun özde olmadığının özellikle altını çiziyorsunuz ama…

    Evet. Bu tarz değişiklik özde olmadı. Zaten ZB’deyken de türkü seslendirmiştik ve salt türkülerden oluşan bir albüm fikri vardı. Şimdi biraz daha ‘world music’ ya da etnik olarak nitelendirilebilecek bir tarzda çalıştım. Bu yüzden ‘Viya!’, bizim için çok anlamlı…

    Bu arada ‘Domivamis’ isimli şarkı çok ilgi çekici ve sanırım eski bir kayıttan alınmış.

    Evet. Bu şarkının girişinde yer alan kadının sesi yaklaşık 20 yıl önce Artvin’de bir köyde yapılmış. Ve bu şarkı benim ve arkadaşlarımın rastlayabildiği tek toplumsal içerikli şarkı. İçinde yokluktan ve bu durumun yarattığı sıkıntıdan söz ediyor. Genelde Laz ezgilerinde aşk ve doğa yer alır. Bu yüzden bu şarkının anlamı çok önemli.

    Albümünüz hayata dair neyi ifade ediyor peki?

    Artvin ve Bergama’da siyanürle altın arama belası. Akkuyu’da nükleer santral, Gökova’da termik santral, Fırtına Vadisi’nde hidrolik santral… derken şimdi de -ki aslında çok zaman önce başlayan Samsun-Sarp sahil yolu projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdurulamazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve yaşam!

    ZB hayranlarıyla buluşacak mı bu albüm?

    Ben buluşacağına inanıyorum açıkçası. Artık onlar da aslında bu tarz albümler dinliyorlar. Biz çıktığımızda ilk ay içinde 10 bin satmıştı. Bu sonuçta Lazca ve rock yaptığımız halde bu başarıyı sağladık. Ama ona rağmen albümlerimiz çok satmıştı. Ve bu albümü sadece rock’severler değil etnik müzikten hoşlananlar da dinliyorlardı. Bu anlamda eskiden ZB dinleyenlerin şimdi ‘Viya!’yı da dinleyeceklerini düşünüyorum.

    Sizce Karadeniz müziğinin moda olması bir rastlantı mı? Lazlar çok uzun zamandır bu coğrafyada yaşıyorlar.

    Aslında doğrusu ZB’nin Lazlar özelinde baktığımızda kendi kimliklerine sahip çıkma ve kültürel faaliyetler yapma noktasında çok ciddi etkisi oldu. Çok fazla televizyona çıktık ve meşrulaşma durumu oldu. Bunun yarattığı etkiler sanırım Karadeniz müziğine karşı bir eğilim oluşturdu.

    Peki bu son dönem çıkan Karadeniz müziğini şortlu kızlarla yorumlayanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Bana direkt kusma hissi veriyor. Bu durum devam etse etse bir sene daha gider. Bazı şarkılar gerçekten güzel olsa bile o adamların elinde rezalet bir şeye dönüşüyor.

    Bu noktada yapımcılar büyük sorun aslında. Bu nedenler yüzünden kendi albümümün ticari olarak yanlış bir döneme düştüğünü düşünüyorum. Ancak bu albümün bu noktada çıkması belki de ‘panzehir’ etkisi yaratır. Bunu sadece kendi albümüm için değil Fuat Saka, Birol Topaloğlu ve Volkan Konak’ı düşünerek de ifade ediyorum.

    Kazım Koyuncu/Viya!/Beyoğlu Metropol Müzik

    Evrensel-31.08.2001

    “Etnik üstü az Modern”

    Aşk ve doğa üstüne söylenmiş halk türkülerinin çokça yer aldığı Karadeniz ve Laz müziğinde, iş türkülerinin yanı sıra, toplumsal sorunları da yansıtan eserlerin de olduğunu belirtiyor Kazım Koyuncu

    Sinan Gündoğar

    Grup Dinmeyen’le başladığı müzik yaşantısını daha sonra Zuğaşi Berepe ile sürdüren Kazım Koyuncu, \”Viya\” adlı yeni bir albüm çıkardı. Albüm, geleneksel Laz şarkılarının yanı sıra iki tane de Türkçe eseri içeriyor. Koyuncu ile albümün oluşum süreci, albümün içeriği, düzenlemeleri ve son dönemlerde furya haline gelen Karadeniz pop konularında görüştük.

    Bu albümün gerçekleşme süreci hakkında biraz bilgi verir misiniz?
    ’99’da Zuğaşi Berepe dağıldıktan sonra, tamamen Türkçe şarkılardan oluşan \”pop-rock\” saundunda eserlerin yer aldığı bir solo albüm projem ortaya çıktı. \”Salkım Söğüt\”te üç Lazca şarkıyı yorumladıktan sonra Metropol Müzik’le ortaya çıkan dostane ilişkiler solo albüm projemin biraz değişmesine yol açtı ve Lazca solo albüm şekline döndü.

    Bu albümün hazırlayıcısı olan diğer bir etmen de, Zuğaşi Berepe döneminde, rock saundundan uzak, otantik sayılabilecek, modern düzenlemelerin az olduğu bir Lazca albüm hazırlama düşüncemizin var olmasıydı. Grup dağılınca bunu yapamamıştık. Yeni solo albüm projesi, önceki düşünceyle yan yana gelince de, albümün gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu.

    Konulardaki geniş yelpazeyi bilinçli olarak mı seçtiniz, yoksa hoşunuza giden şarkıların bir araya gelmesiyle mi oluştu, repertuar?
    Karadeniz ve Laz müziğini birbirinden ayrı tutmak gerekiyor, ama ortaklaşılan bazı noktalar var. Her ikisinde de içerik açısından doğa ve aşk üzerine kurulan eser sayısı çok fazla. Toplumsal sorunlara değinen bir Laz halk şarkısına ilk defa rastladım. Ama, buna benzer birçok eserin olması gerekiyor. Bence bunda bizim eksikliğimiz var, biz ortaya çıkaramadık. Anadolu’da yaşayan bütün halklar, bütün insanlar gibi Lazlar da çok zorlu süreçlerden geçtiler. Zaten bu şarkı, yokluğu, kıtlığı anlatan bir dönemin şarkısı. Sözler yer yer değişebiliyor. Başka yerlerde de bu melodi kullanılmış. Fakat benim elime geçen kayıtta bu sözler vardı ve çok da güzel oturuyordu. Şarkı sanki yüzyıllardan beri varmış gibi duruyor, ancak şarkıdaki \”kaymakam\” ifadesi, en azından sözlerin yeni dönemin ürünü olduğunu gösteriyor. İlgi çekici diğer bir tema da, Xelimişi Xasani’nin Sarp kapısıyla, ikiye bölünen Sarp köyünü anlattığı \”Sarpi Moleni-Sarp’ın Ötesi\” şarkısında karşımıza çıkıyor. Bir tarafı Hopa’da bir tarafı da Batum’da kalan Sarp köyünü işleyen şarkıda, hem özlemler hem de, öteki tarafta Laz kızına duyulan aşk ifade ediliyor. Ayrıca iş türküleri var, albümde.

    Albümün düzenlemelerinde, ne tam anlamıyla geleneksel bir yapı söz konusu, ne de önceki grup çalışmalarınızdaki \”rock\” saundu kalıpları hissediliyor? Arada kalmış bir düzenleme söz konusu. Albümü düzenlemeler açısından değerlendirir misiniz?
    Albümün düzenlemeleriyle ilgili olarak, kendiliğinden gelişen bir ifadeyle \”etnik üstü az modern bir çalışma\” olduğunu belirtmiştim birkaç yerde. Bu, albümü tanımlıyor bence. Çünkü rock duygum var, öbür taraftan da Lazlık var. Albümü geliştirirken, çok etnik, Lazlığı ifade edecek bir saundu hiç düşünmedim. Birol Topaloğlu olmasaydı, belki bunu düşünebilirdim. Ancak Birol Topaloğlu, özellikle yaptığı son iki çalışmayla, otantik Laz müziğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Ben buna bir şeyler katma kaygısı hissettim. Fakat bir şeyleri katarken de, tamamen modern bir şeyler olsun diye çaba sarf etmedim. Albüm de, her iki yönelimin etkileriyle oluştu.

    Son dönemlerde Karadeniz popun bir furya haline getirilmesi konusunda neler düşünüyorsunuz?
    Volkan Konak, Birol Topaloğlu, Fuat Saka’nın albümlerinin bu konuda panzehir etkisi yapabileceğini düşünüyorum. İyi ki bunlar var. Bunlar olmasaydı, bu kadar çirkinlik içerisinde kendimi çok daha kötü hissederdim. Bir tek umut olarak bu gibi çalışmaları görüyorum. Buradan hareket ettiğimizde, olanları o kadar korkunç olarak görmüyorum. Neyin gelip geçici olduğunu zaten biliyoruz.

    Ancak şöyle ters bir durum var. Kürt müziği de, abuk sabuk sözlerle Türkçeleştirildi, taverna ve arabesk müziğini besleyen unsurlar oldu. Bizimkiler de, yıllardır bunu yapıyorlardı. Ama yerel tavernalarda, düğünlerde klavyelerle çalarlardı, o zaman çok zararlı değildi. Şimdi, oradaki arkadaşları İstanbul’a getirip, tuhaf kıyafetler giydirip piyasaya sunmaya çalışıyorlar. Bunların albümleri çıktığı zaman Türkiye’nin müzik tarihindeki en iğrenç görüntüler ortaya çıkacak. Sadece Karadeniz müziğinin kıvrak ritmini ve insanlara çok değişik gelen sözlerini sömürmeyle ortaya çıkabiliyorlar. Sonuçta müzik adına başka bir şey ifade etmiyorlar.

    Albüm kapağında, nükleer santrallerden, Fırtına Vadisi’ne, Karadeniz sahil yolu projesine kadar, doğa katliamıyla ilgili bir tepkin yer alıyor. Bu tepkiyi şarkılarına yansıtmak, ya da düzenlenen etkinliklere taşımayı düşünüyor musunuz?
    Eğer mümkün olursa, bundan sonraki albümde bunları şarkılara taşımayı isterim. Ancak, şarkılarınız neyi anlatırsa anlatsın, her koşulda eylem yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Ne tarz müzik yapıyorsanız yapın, siz eğer hayata muhalif bir noktadan bakıyorsanız -bana göre de bakmak gerekir- her zaman yapacak bin tane eylem söz konusudur. Kendimi iyi veya kötü politik bir insan olarak görüyorum. Tek başıma eylemler yapmam mümkün değildir kuşkusuz. Ama düzenlenen etkinliklere çağrıldığım anda, bütün olanaklarımla katılmaya hazırım.


    Koyuncu’dan Horona Davet

    KOYUNCU’DAN horona davet
    Kazım Koyuncu’nun ‘Hayde’ ismi ile çıkan albümünde, sadece horon yok elbette. Duygusal Karadeniz ezgileri, Gürcü şarkıları, ritmik ezgiler var. ‘Gülbeyaz’ dizisinden hatırladığımız kıpır kıpır Laz ezgileri de bu kasette.
  • İşte yol yine ikiye ayrılıyor. Ormanın içlerine doğru giderek çatallanıyor. Çocukluğundan beri seninle yürüyenler az sonra bırakacaklar ellerini. Önünde az yürünmüş, ayak değmemiş ya da herkesin olmuş pek çok yol var. Yollardan birini seçmen gerekecek. Eşikte, Holden Caulfield gibi kafanı kaşıyarak biraz düşünmen için vakit var tabii. Acele etmeye gerek yok. Bana sorarsan en az yürünmüş olanı, hatta hiç yürünmemiş olanı seç, demek isterim. Ama tecrübelerim iki konuda tavsiye almamak ve vermemek gerektiğini öğretti: Okunacak kitap, gidilecek yol. Bunun için şimdilik sadece “Dile ki uzun sürsün yolculuğun,”* diyeceğim. Dile ki hayretin ve merakın hiç azalmasın. Gençlik de hayret ve merakın bir terkibi değil midir?
    Önüne parıltılı tercihler, ihtişamlı fikirler konulacak elbet. Önüne pek çok çağdaş put konulacak. Bunlar cahiliye dönemindeki müşahhas putlara benzemediği için tanımakta güçlük çekeceksin. Başarı, dirhem, ikbal, şöhret, ideolojiler... Dostoyevski’nin kimi sayfaları arasında karşımıza çıkan Lebedev tipi gibi kurnaz, içten pazarlıklı teklifler; seni baştan çıkarmak için Sirenler’in dayanılmaz ezgileri… “Tüm insanlığa ekmek götürdüğünü” iddia edenlerle “onları ekmekten mahrum bırakanların” farklı kılıklardaki aynı kişi olduğunu anlaman biraz zaman, biraz da roman alacak. Siyasî tarihimizde bunu göremediği için “gencölen” pek çok insanın erken ölümü kadar aldanarak ölmüş olmaları da üzecek seni.

    Valizin kalbinden ağır olmasın

    Nabzı atmayan pek çok fikir bulacaksın önünde. Bunlar seni tüy kadar hafif yapacaksa uzak dur, derim. Tüy kadar hafif olursan başkasının iradesine teslim edersin kendini, hep dua edersin rüzgâr kesilmesin diye. İradesini başkasının rüzgârına teslim edenin duası ne kadar etkili olur? Ama kuş kadar hafif olursan, bu defa rüzgâr bile duacı olacak senden. Öyle olursan konmak da göçmek de sana kalmış. (Ben bunu üzerine konduğum minicik bir Valery risalesinden öğrenmiştim.) Uçmayı öğrenirken aldığın yaralardır seni güzel gösterecek olan. Özgürce uçmanın da derinlere dalmanın da başka yolu yok.
    İkbal, başarı, para… Bunlardan tiksin, diyecek kadar zaman sürgünü bir iptidai değilim elbet. Türkçenin tapusunun bir ucundan tutan Dedem Korkut da “Allah seni namerde muhtaç etmesin,” diye bitirmez mi hep sözlerini? En iyisi her konuda eskilerin mutedil hikmetine güvenmek, ne kimseye köle olacak kadar az ne de kimseyi köleleştirecek kadar çok istemek. Kimseye borcun olmayacak. Yakıtını kalbinden alan herkes gibi, valizin kalbinden ağır olmayacak.

    Mükemmel beden, yoktur.

    Başında “çok” sıfatı olan şeylerden uzak durmaktan zarar gelmez: “Çok Okunan”, “Çok Tıklanan”, “Çok İzlenen.” Yani herkesin gittiği yoldan gitmezsen, bir şey kaçırmış olmazsın. “Çok Düşünülen” hariç, o çünkü az söyleyecektir, kendini gizleyecektir. Anlamın üzerine bir mum gibi titreyecek, sessizce aranıp bulunmak isteyecektir. Bazı yerlerde bulunmak, bazılarından da uzak durmak sana değer katacak.
    O yaşlarda sana hâkim medya tarafından hep “ideal beden”, “ideal hayat” dayatılacak. Hep kusurların gösterilecek sana, sivilcelerin, endamın... Psikanalist Dr. Ramiz Bey’in üst perdeden ve uzman olmanın bütün iktidarıyla konuşması karşısında Hayri İrdal nasıl dilsiz kalmış, “Ben deli değilim,” “Ben suçsuzum,” diyememişse senden de şahsiyetini yapan hasletlerinden kurtulmanı isteyecekler. Adının önünde “müşteri” kalana kadar yontacaklar seni. Bana sorarsan mükemmelliği dilemek şirk koşmaktır.
    Herkesin hoşuna gitmeyi dileme bence. Sevimsizliğe razı değilsen tabii. Herkesi sevmek zorunda da değilsin, hem herkesi seversen dürüst olanları incitmiş olursun. Herkes tarafından sevilmeyi istemek marazi bir taleptir. Öyle olursa da seni gerçekten sevenlere haksızlık edersin. Ayrıca israftan da kaçınman gerekecek. Sevgiyi, Mayıs göklerini, ikindi sularını, demli çayın buğusunu, dostlukları, çınar gölgelerini israf etme sakın.

    Başkasına aşikâr olan, kendine sır kalır.

    Bu putlara inanan herkes daha çok görünmeni isteyecek senden. O zaman sana bir iç ses, sesler kesilince duyabileceğin bir gizli arkadaş gerekecek. Tam adımını atacakken, ensende soluğunu duyurarak, “Başkasına aşikâr olan, kendine sır kalır,” diyecek bir arkadaş. Kitapların kapağı altında senin onları uyandırmanı bekliyorlar.
    Yanına ne alacaksın peki? Biraz inat, sabır ve metanet, “Bu da geçer ya hû” biraz. Uzun yol şarkıları, Attar alacaksın kuş dilini çözmek için. Değil mi ki senin de bir padişahın var. Uzakta. Onun için çıkmamış mıydın yola? Öyleyse Prens Mişkin budalalığı al biraz, Holden Caulfield’dan müdanasızlık, Hz. Ömer’den öfke. Cyrano’dan “İstemem eksik olsun,” tiradını almayı unutma. Korkup titrediğin zaman hüdhüd sesiyle Hz. Ali’den dayanma gücü. Talep alacaksın, aşk, mağrifet, ve hayret elbet. Kuşlar bile padişahlarına giderken neler almışlar; sen bunları almışsın çok mu? Haksız eleştirililerden üşürsün diye, Şeyh Galib'ten Temmuz güneşi, can nuru koy çantana. Civanperçemi ve biraz tebessüm al tabii; hamakat karşısında gülüp geçebilmek için.

    “Ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerden”

    Özgürlüğü de çok abartıp üzerinde baskı hissetmeni istemem. Özgürlük gönül dinginliğinden, mutmain bir ruhtan başka nedir ki? “İstemem eksik olsun,” diyebilenden daha özgürü var mı şu dünyada. Özerk olmayı da deneyebilirsin. Başarının, şunun bunun sırrını vermeye çalışanlara kulak asma sakın. Bu bir sır olsaydı paylaşmak istemezlerdi elbet. Sen kendi sırrını kendin bulacaksın. Senden zamanın ruhuna (Zeitgeist) uymanı da isterler; moda denilen o puta. Zamana uymak demek, ona boyun eğmek; ikbal karşısında çözülmek, kimliğinden soyunmak değil, zamana kendi varlığını sürekli hatırlatmaktır.
    Görüyorsun ya, söz konusu gençlik olunca hemen gevezeleşiyor insan. Kendi gençliğini yoğurma zahmetini gösteremeyenler, başkasına gelince ne kadar kolay konuşabiliyorlar değil mi? Herkes kendi boşluğunu başkasının hayatıyla ne kolay dolduruyor.
    Bana sorarsan bunların hiçbirine kulak asma. Kendi masalını, kendine ait kelimelerle, kendin inşa et. Yolda olduğunu unutmadan dilediğin kadar oyalan. Varacağın yeri küçük görenlere aldırma. Kendi seçtiğin yol verecektir seni sana.
    Acele etme. “Dile ki uzun sürsün yolculuğun/ Serüven dolu, bilgi dolu olsun/ Nice yaz sabahları olsun/ Eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde/ Ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerden”*

    * Kavafis’in “İthaki” şiirinden