1000Kitap Logosu
Resim
Taha Tuğyan
TAKİP ET
Taha Tuğyan
@tahatugyan
Söylem şayet gündelik ise susmalı! Kapitalizm asla doğal bir netice değildir! bit.ly/Sahraan bit.ly/1000kitap
Edinen / Edinmek Uğruna
Yazılım | Felsefe
493 kütüphaneci puanı
825 okur puanı
08 Eki 2018 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
360 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Okur musunuz bilmem, lakin yazdım.
Okur musunuz bilmem lakin yazdım. İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :) * Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım. Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle: 1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon 2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles 3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon 4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros 5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epictetus, Cicero, Seneca 6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus 7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius 8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas 9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli 10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes 11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes 12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal 13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza 14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid 15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke) 16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz 17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume 18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau 19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant 20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2] 21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham 22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel 23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer 24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill 25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin 26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard 27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx 28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James 29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche 30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud 31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell 32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer 33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus 34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein 35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt 36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn 37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson 38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls 39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle 40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden. → Sokrates: ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil. ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam (o çağda ki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez. ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir. → Platon: ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato. ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır. ● Platon'a göre felsefenin ana ereği (Erek: gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması. → Aristoteles: ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristoteles, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder." ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu. ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün → Pyrrhon: ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç şüphecilerinden olur kendisi. ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi. ● Soğukkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikâye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır. (Warburton,N. Felsefenin Kısa Tarihi. Alfa Yayınları: 34-39) → Epikuros: ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü. ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür) ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur. → Epictetus: ● Kendisi bir stoacıdır (Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.) ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu (Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir. ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır. → Cicero: ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi. ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca. ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi → Seneca: ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu. ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür. ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir. → Augustinus: ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu. ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden? ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir. → Boethius: ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz: Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius. ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius. ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi. → Anselmus: ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır. ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür. ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim hem zihinde hem de gerçekte var olur. → Aquinas: ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım. → Niccola Machiavelli: ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli. ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu. ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu. → Thomas Hobbes: ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır. ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için. ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız. → Rene Descartes ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi. ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır. ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu. ● Zihin-Beden problemi, mind-body problem → Blaise Pascal: ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti. ● Pascal bahsini ortaya atmıştır, Pascal’s wager. ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda. ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık. → Baruch Spinoza: ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor (Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır) ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir (Aforoz). Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi. ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza ‘ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır. → George Berkeley: ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir. ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır. ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu. → Gottfried Wilhelm Leibniz: ● Yeter neden ilkesini bulmuştur (Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır) ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. ● Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu. → David Hume: ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır) ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir. ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır (Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır) → Jean-Jacques Rousseau: ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam. ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di¬ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş¬tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu. (Warburton,N. Felsefenin Kısa Tarihi. Alfa Yayınları: 162) → Immanuel Kant: ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler. ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkân olmadığını savunur. ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir. → Jeremy Bentham: ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur. ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur. ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir. → Georg Wilhelm Friedrich Hegel: ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur. ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir. ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır. → Arthur Schopenhauer: ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz. ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır. ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi. → John Stuart Mill: ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı (Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu. ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı (Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi) ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır. → Charles Darwin: ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır. ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi. ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini (çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı. → Søren Kierkegaard: ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenhag’a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir. ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır (Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi¬ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı) ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi. → Karl Marx: ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu. ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu. ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu. → Friedrich Nietzsche: ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı. ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor. ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların (Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu. → Sigmund Freud: ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir. ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir. ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır. → Bertrand Russell: ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu. ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi. ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu. → Alfred Jules Ayer: ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır) ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu. ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu: 1-) Tanımı gereği doğru mu? 2-) Empirik (Bkz: Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi? → Jean-Paul Sartre: ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır. ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu. ● Sartre’nin felsefesi varoluşçuluk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi) → Ludwig Wittgenstein: ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti. ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil. ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi. *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk → Hannah Arendt: ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi. ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapta derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı) → Karl Popper: ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi. ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır. → Philippa Foot: ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren o kadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? (Warburton,N. Felsefenin Kısa Tarihi. Alfa Yayınları: 322-323) ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir. → Jarvis Thomson: ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi. ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. → John Rawls: ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti. ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu. ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır. → Peter Singer: ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur. ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür. ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır. Son.
Okuyacaklarıma Ekle
Hatırla!
Adımların soğuyor, günün güneşi niçin zemheri? Hatırla! “Yıkmalı yaratmak için,” diyordun. Nihayet. — Ne çok moloz birikti öyle. —Yüreğin enkazın altında can çekişiyorken, kahkahalar içinde mi izlemeli? İbrahimi kazanımların tümüne karşı hodbince başkaldırmak... Mina dağına çıkarmak zorunda hissettiğin kurbanların nerede? Vahşi köpekler gibi salyalarıyla sana “merhaba,” diyen o kurbanların nerede? Mahzenlerinde refah içindeler, çünkü O N L A R A kemik atan sensin. Her geçen gün iskeletinden parça eksiliyor. İşte omurgan! Kahkahalar! Şehvet? Ah canım benim. Benim omurgasız yüreklim! “Öylesine yaşayan,” “Öylesine seven,” “Öylesine okuyan,” “Öylesine gören,” işte benim kemik tüccarım. “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onu yüklenmeye yanaşmadılar. Ondan korktular. Onu insan yüklendi. O, çok zalim ve çok cahildir.” Ahzap 72 / 33:72 “Asra ant olsun, kuşkusuz o insan kesinlikle hüsrandadır, ancak inananlar, salihatı yapanlar, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler hariç.” Asr 1-2-3 / 103:1-2-3 T.Tuğyan
Ve la telbisul hakka bil batılı ve tektumul hakka ve entum ta'lemun. “Gerçekleri bildiğiniz halde, hakkı batıl ile örterek gizlemeyin.” (Bakara 42 – 2:42 / Meal., Sonia Cihangir) İnanlar için bu ayet ne söylemektedir? Hakkı batıl ile örtmek ve örtünün ardındakini meşrulaştırmaya çalışmak, beşerin bu çağda içine düştüğü en dehşet hadiselerden bir tanesi değil midir?! Mucizeler gösteren nebiye tanık olmak yeterli midir? Mucizeyi açığa vuranın yalnızca Rab olduğuna iman edilmeksizin nebi (beşer olan nebi) beşere neyi anlatabilir? İman çetin bir harptir, cephesi hayli yoğun... Tekil birey bu cephede kimi zaman putlara yahut yığınlara karşı harp vermektedir. Ancak daimi harbini kendi yani nefsi ile vermektedir. Cephesi hayli yoğun... Muhammed’in dönemini aratacak kadar yoğun.
Kimdir gelen, giden kim bu yüreğe? Söyle, hangi çınarın gölgesi meftunun kabri? Sıradan, musrif, habis, bir çift gözün sancısı niçin? Kaldırıp atmalı yahut yakmalı. Evet, evet yakmalı! Yapmalı bunu, yapmalı. Ve inmeli Zerdüşt dağdan... T.Tuğyan
Cinsellik 'Et'e İndirgenir İse Birey Meta (yani mal) olur!
Bilim ve Ütüpya dergisinin, 'Küresel ekonomi sürecinde kadının ve cinselliğin metalaşması' başlıklı makalesinden bir bölüm... - Kapitalist Toplum Sürecinde Kadın ve Metalaşma - Feodal toplumda evlilik çıkarların birleştiği, kadınların koruyuculuğunu düzenleyen bir kurum olma niteliğini taşımaktaydı. Kendi kendisinin efendisi olmayan, ekonomik bağımlılıktan kaynak alan toplumsal ve psikolojik bağımlılık kadın için hem feodal hem de yeni gelişecek olan kapitalist üretim biçiminde de geçerliliğini sürdürür. Fuhuş ve zina dediğimiz bu metalaşma süreci, sınıflı toplumların tümünde ve kapitalist toplumlarda uzayıp gelen bir süreç içinde derinleşip, boyutlaşıp, çirkinleşip zenginleşerek günümüze dek gelip serpilir, yayılır, birer ekonomik sektör ve kâr aracı durumuna gelir. Öncelikle de gelişmiş ya da gelişmemiş kapitalist ülkelerin tümünde acımasız parasal hükmünü sürdürür, yüksek sayıda seks şirketi üretir duruma gelir. Küresel seks piyasası, cinsel sömürü amaçlı insan kaçakçılığı, pornografi, cinsel içerikli telefon görüşmeleri, evlilik büroları ortaya çıkar. Fahişelik, işsizler ve yoksullar için seçenek olur ve seks sanayii ülkeler için doğrudan döviz kaynağı durumuna gelir. İnsanın metalaşma süreciyle başlayıp sürüp giden ve belki de öncelikle kadın varlığında gözlemlediğimiz -en azından şimdilik- dibi ve sonu olmadığı gözüken bir metalaşma, insansızlaşma sürecedir. Böylece fahişelik, en eski bir meslek olma gerçekliğiyle tarihteki yerini alır, boyutlaşıp dal-budak salarak, sektörleşerek, siyasal yönetimlere bile kafa tutarak gücüne güç katar. Kapitalistleşme süreciyle birlikte, Batı ülkelerinde aile ve sevgi ve cinsel ilişkiler çeşitli toplumsal, ekonomik dönemlerde çok çeşitli boyutlar kazanır. Savaş sonrası yıllarda, ‘50’li yıllarda, aile kavramına daha sıkı sarınıldığı görülür. Zorlanmalı koşullar, aile birlikteliğini, dayanışmasını güçlendirici bir süreç izler. Hitler’in iktidara gelişinin yılı olan “1933 Almanya’sında Nazizm, Katolik Kilisesi’nin desteğiyle “evlilik, cinsellik ve neslin üreme olgusunun birbirinden koparılamayacak kavramlar olduğunu temel alınır. Toplumdaki yozlaşma ve bireyselleşme sürecine böyle bir kavramla karşı konulmaya çalışır. 1. Dünya Savaşı yıllarında, savaş yaşantıları nedeniyle dağılma süreci gösteren ailelerle ilgili olarak cinsel törel değerlerde hızlı bir yozlaşma ortaya çıkar. ‘50’li yıllarda savaş sonrası çöküntü ve yılgınlığın sonucu, aile kurumunun önem kazandığı görülür. Savaş yılları sonrasında ise, aile, “Çıkar evlilikleri” adıyla anılır olur. Aile içinde çiftlerin birbirlerini çalışma ortakları olarak gördükleri birlikteliklerdir bunlar. Şirket evlilikleridir. Edebiyatımızın ünlü kalemlerinden Bekir Yıldız, bu olguyu Evlilik Şirketi kitabında anlatmıştır. Katolik Demokrat Parti’nin koyu aile politikası baskındır.(5) ‘68’ ve sonrası gençler, anne babalarının evliliklerine eleştirel gözlerle bakmaya başlarlar. O evlilikler dışardan dengeli görünen; ama içten kof, düzmece, yalan ilişkili evliliklerdir. Burjuva evlilikleridir. Bu yıllar aynı zamanda “cinsellik dalgası” adı verilen “cinsel devrim” adı verilen akım, doğum kontrol haplarının piyasaya sürülüşüyle daha da yaygınlık kazanır. Evlilik öncesi ilişkilerde artış gözlemlenir. Freud ve Marks’ın çıkış noktaları birbirleriyle bağdaştırılmaya çalışılır bu dönemde... Ünlü Marksist olarak kabul edilen psikanalizci Reich, kapitalist toplumdaki insanın cinsel gereksinmelerini bastırma ya da bastırmaya zorlanma duygusu içinde olduğunu yazar. Ona göre, ekonomik ve siyasal güç belirli bir sınıfın elinde odaklaştığın da, bu sınıf kendi egemenliğini bu alanda da geçerli kılmak için “baskıcı bir ahlak” üretmeye başlar; bu baskıyı her kuşak, kendi çocuklarına da yansıtmak ister. Cinselliği bastırma ya da geriye itme, orgazmdan haz alma yeteneğini bastırmak, demektir. Suçluluk duygusu, cinsel korku yaratır. Bu süreç, şiddet ve yetkeye eğilimli insanlar ortaya çıkarır. İnsanlar var olan üretim ilişkilerini egemenlik ilişkileri yapmaya hazır ve sorgusuz sualsiz kabulleniş içinde olurlar. Öte yandan, bastırılmış cinsellik, pornografi film piyasasını üretir. Porno film oynatan sinemaların sayısı sürekli artar, TV programları çoğalır. Bu piyasayı elinde bulunduran birileri vardır; daha gelişmiş, kapitalist büyümeyi ön sırada yaşayan ülkeler vardır. Örneğin, Türkiye için ABD bu ülkelerdendir. Günümüzde internet kanalları, siteler bu iş için en uygun olanlardır.(6) Çünkü baskıcı ahlak, kapitalist bir toplum içinde parayla alınıp satılan ilişkilere dönüşür. Kadın eti parayla alınıp satılan bir meta olur. Cinsellik ve kadın bir mal olur. Malın fiyatını ise, piyasa belirler. Parası olan -üst ve orta sınıf insan cinselliğin de sahibi olur. Alınıp satılmaya elverişli, insan yüreğinden sıyrılmış, kemikleşmiş, salt pragmatizme ve cinsel ete dönüşmüş tüketilen bir eşya olur. - Kapitalist Toplumun Cinselliği Algılayışı - Kapitalist toplumun ekonomik odak noktası “serbest piyasa”dır. Sunum (arz) ve istem (talep) piyasada oluşan fiyatın belirleyicisidir. İstem çok, sunum azsa fiyat artar; sunum çok, istek azsa fiyat düşer. Kapitalizmde sermaye sınıfının insanı, salt kâr güdüsüyle güdümlendirilmiş insandır. Kâr güdüsü ise, insan bencilliğinden beslenir. Dana çok kazanmak ve daha çok büyümek tutkusundan… Dahası, kapitalist ekonomi, tüketimi kamçılayan bir ekonomidir. Tüketim için de pazar gereklidir. Tüketim için, insanların doğal gereksinmeleri abartılarak kamçılanır. Kadın ve erkek böyle bir süreçte “cinsel bir mal”a dönüşür. İnsan duygularından yoksun, salt bir “et”tir artık cinsellik. İnsansızdır; hayvansıdır. Kadın cinselliğinin meta’ya, değişim değerine dönüşmesi ve fiyatın belirlenmesi, kuşkusuz sunum ve istem arasındaki dengeyle yakından ilgilidir. İstem çoksa, fiyat artar. Fiyat arttığından, malı daha çok üretmek için istem de artar: işsizlik, geniş halk kitleleri için ulusal gelir pastasının gitgide küçülmesi vb. Aile içi nedenler olarak da karı koca arasındaki cinsel uyumsuzluk, ekonomik zorlanmalar, çiftlerden birinin diğerini sahiplenme duygusu, eşlere yönelik mutlak sadakat istemi, katı bir rol dağıtımı anlayışı, tam bir tekelcilik, iletişim güçlükleri, kadın ve erkeğin süreç içinde cinsel çekiciliklerinin yitirilmesi, güven duygularında örselenmeler aile yapısı içinde cinselliğin yetmezliği vb. ilk akla nedenlerden sayılabilir. Öte yandan, alt ve orta toplumsal sınıflardaki ekonomik güvensizlik, ücret düşüklükleri, işsizlik, sosyal güvencelerin giderek yitirilmesi, aile içi şiddet vb. sunumu yaratan etmenlerin sadece bir-kaçıdır. Ekonomik güçsüzlüklere yenilmiş insanın güvencesi, cinsellik yoluyla para kazanma olabilir. İnsanlığın para etmediği bir dünya, kadın değerlerini paraya dönüştürebilir. Süreç fahişeliktir. Fahişelik ise, en başta insanın doğrudan alınır-satılır bir nesne durumuna gelmesidir; sonra da kadının... Belki sonra da erkeğin, çocuğun... Yani insanın... 1998 yılında Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nde (ILO), seks sektörünün çalışmasının ekonomik sorunlara çözüm olabileceği vurgulanmıştır. BM verilerine göre her yıl milyondan çok kadın ve çocuk, modern çağın köleliği sürecinde cinsel sömürü amaçlı insan ticaretinin tuzağına düşmekte ve bu kalkınmanın kaynaklarından birini oluşturabilmektedir. BM verilerine göre her yıl milyonlarca kadın ve çocuk, çağdaş dünyanın “kölesi” olarak cinsel sömürü amaçlı insan ticaretinin ağına düşmektedir. Her yıl yaklaşık dört milyon kadın ve kızın ve bir milyon çocuğun küresel sektör ticaretinin içine sürüklendiği ve bundan yüksek kazançlar edinildiği görülmektedir. Dahası, Asya ve Doğu Avrupa ülke kadınlarının yoksullaşması, yeni sömürgecilik ve küreselleşme bu süreci daha da hızlandırmıştır.(7) Yeni sömürgecilik denen küreselleşme sürecinin teknolojik olanaklarıyla kapitalizm ve emperyalizm, cinsel sorunlar yaşayan ülkelerin insanlarının üzerinden kaynak arama yolundadır. İnternet kanallarıyla ABD porno sitelerinin sürekli yaygınlaşmasıyla emperyalizmin güdümündeki Türkiye gibi ülkelere, internet ve öteki iletişim araçlarıyla sürekli olarak ürünleri dışsatım kaynağı olarak gönderebilmektedirler. Porno filmlerinde bir erkek bir kadının üzerindeyken, kadının sadece kudurgan çığlıklarıyla sadizmin ve mazoşizmin en ilkel gösterimleri sergilenmektedir. Yani, insanlaşan bir varlık değil, gitgide yabanıllaşan insanların görünümleri sergilenmektedir. Kapitalizmin insanı beden ve ruhça nasıl çürüttüğünün ve çürütmekte olduğunun en somut delilleri gözler önüne serilmektedir. Makalenin tümünü okumak için → bilimveutopya.com.tr/kuresel-ekonomi-sur...
1
2
3
4
...
458
4.577 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.