• Bazı romanlar vardır , kurguya giriş yaptığınız andan itibaren hikayenin devamını ve sonunu tahmin edebilir, tahminleriniz tuttukça da sıkılıp kitabı bir kenara atarsınız , tabi sizi içine çeken bir yazım tekniğinden ve gizemli cümlelerden oluşmuyorsa.

    Romanın derinlikleri o kadar çok ki yazar, sadece sayfalara bakıp , kurguyla sürüklenip eli boş gitmenize izin vermiyor, bir şekilde görmenizi, gerçekleri farketmenizi de sağlıyor.

    Hikaye ilk kör ve onunla temasta bulunan kişilerin hayatlarından kesitlerle başlıyor.Anlaşılamayan bir sebepten ötürü bulaşıcı olan bu körlüğün başka bir ilginç yanı da salgına yakalananların süt beyazı şeklinde görmeleri.
    Salgın duyulur duyulmaz ilk körler karantinaya alınır.Hükümet hem eski bir akıl hastanesine kapatılan körlere hem de kör olmayanlara sorumluluğunun bilincinde olduğunu ve halkı koruma görevini en etkili biçimde yerine getireceğini bildirir, tabi bu sözler havada asılı kalır.İnsanlık her geçen gün daha büyük bir kaosa sürüklenir.Körlük tüm ülkeye yayılır tek kişi hariç , doktorun karısı. Karantinaya alınan ilk talihsizler olan ve salgının varlığını hükümete bildiren kişi göz doktoru ve onu yalnız bırakmak istemediği için kör taklidi yapan doktorun karısı . Adı bilinmeyen bu ülkede görebilen tek kişidir,doktorun karısı . Bu büyük sorumluluğun bilincinde olan doktorun karısı görebildiğini sadece eşine söyler. Aksi halde tüm karantinanın onu köle gibi kullanmasından korkar. Hikaye bu şekilde boş bakan  körler ve görebilen tek kişi etrafında döner.
    Bu eseri okuduktan sonra siz de birçok kişi gibi sistemi eleştirebilirsiniz ; insanlar neden böyle , hükümet neden böyle , ahh yalanlarr , yolsuzluklar, tecavüzler,  hırsızlıklar , duyarsızlıklar , riyakarcılar.... Uzar da gider ,bu eleştirinin sonunda siz de birebir yazar gibi düşünür gerçekleri görmeye başlarsınız. Peki bu neyi değiştirir? Gerçekten değişim istiyorsak yapmamız gereken tek şey var oda tüm okları kendimize çevirmek . Herkes hükmedebildiğine seslenmeli ve onu harakete geçirmeli yani kendimize. 
       Aceba ben de bakan körelerden miyim?  
    Bir canlının ölümü beni ne kadar etkiliyor , ölenler gerçekten umurumda oluyor mu ,hafızamda beş dakikadan fazla yer ediyor mu? 
    Haksızlığa uğrayan birini gördüğüm de sadece gidip teselli mi ediyorum , yoksa gerçekten üzülüp birşeyler mi yapıyorum?
    Mevkimi yükseltmek için boş kafalara oynuyor muyum hiç? 
    Doğa için birşey yapıyor muyum , yerde çöp görünce üstüne ben de kendi çöpümü mü atıyorum ? 
    Hiç ağaç ektim mi?
    İnsanlara ve hayvanlara yardımım dokunuyor mu ? ... 
    İşte körlük budur. Kendi ruhumuzdan uzaklaşıyoruz. Bazen o kadar karanlığa batıyoruz ki en ufak bir gerçekle yüzleşmek bizi aniden daha büyük bir körlüğe sürükleyebiliyor.


    https://youtu.be/mgHxmAsINDk
  • Tahminlerde hep bir doğruluk payı vardır ama tatminleriniz her zaman bir yanılsamadır.  Çünkü "tatmin olmak" dediğimiz şey "insanın tatmin olmak" için "kendine" karşı uydurduğu bir yalandır. Belki insanın tek tatmin olabildiği nokta budur. Gerçekliğin olduğu yerde "tatmin" olamaz. Lacan insan arzulanmayı arzular insan derken kastettiği, insan tatmin olma duygusuyla tatmin olur demekti belki de. Temel mesele arzulanmaktı, yani (psikolojik yönden) tatmin olma tutkusu.. Yani tatmin eden duyumlar değil tatmin edilmiş olma duygusuydu. Çünkü kaynağını arzunun bizatihi doyurulmasından değil -varlığından- alan tatmin, gerçekliğin katlini vacip kılar.  Din adamları bu noktayı bilimadamlarından daha iyi kavramıştı. Çünkü onlar hedef tahtasına yalnızca tatmini değil arzuyu ve arzulanmayı da yerleştirmişlerdi. Ve savaş aletleri insanı   kimyasal yoldan hadım etmek yerine sosyal yönden hadım etmekti. Böylece henüz embriyo halindeyken tatmini ortadan kaldırıyorlardı. Bunu hadım etmekle değil, hadım edilme korkusunu zerkederek başarıyorlardı. "Fakat korkunun olduğu yerde tutku vardır" önermesi gereği arzu, sürekli yön değiştiriyor kimi zaman da yeni arzularla birleşerek daha da büyüyordu. Bu haliyle ideal toplumun oluşması mümkün görünmüyordu.

    Psikolojik gerçeklik ve sosyal gerçeklik işte tam da böylesi bir noktada çakışır. Ve insan denilen mahluk bir sürüye dahil edilerek kastre edilmeye çalışılır. Bilim ve Din yine yanlış yerdedir. (dolayısıyla "kimyasal hadımı iki anlamda-dini ve bilimsel-anlamda kullanan siyasiler de) İki taraf da sürüye indirgedikleri toplumun kafasına uymaktadır çünkü. İkisi de olayı "yağlı bir urgan"la herşeyin düzeleceğini düşünür. Oysa insan uçsuz bucaksız bir muammadır. Ve suç katsayısı ve suç işleme isteği her durumda her insanda farklı şekilde tezahür eder. Bu yüzden de ne imgesel ne simgesel ne de reel kastrasyon asla tecavüzün önüne geçemeyecektir. (bu cümleyi geçecektir olarak bitirseydim de anlamı aynı olacaktı;buradaki yanılsama nasıl ki aynı anda herkese aynı anlamı gösterdiyse) her türlü yanılsama yani her türlü gerçek de yine aynı yere başladığımız yere bizi geri getirmekten ileriye gidemeyecektir. Ve başta da dediğim gibi tahminleriniz doğru olabilir, ben yanılıyor olabilirim;yağlı urgan her şeye çözüm olabilir. Ama tatminleriniz asla doğru olmayacak. Çünkü bu sefer de falan suçu işleyen de asılmalı diyeceksiniz. Ya da tecavüzcüye asılmak yetmez işkence de edilmeli diyeceksiniz. Çünkü en zor tatmin olan şey de gariptir -vicdan-dır. Çünkü en büyük yanılsama orada mevcuttur. Kendimize ait olamayacak kadar büyük bir yanılsama olduğu için...
  • Yazarın okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen bundan sonra ki hiçbir kitabını kaçırmayacağıma eminim. Kitap oldukça sürükleyici günde 200 sayfa okuduğum bile oldu. Özellikle ele aldığı konu çok önemli günümüzde oldukça artmaya başlayan çocuk istismarını en karanlık yönüyle ele almış etkileyici bir anlatıma sahip ve başta kitap ile ilgili tahminleriniz tutmayınca daha da bir merak uyandırıyor. Bu nedenle kitaplığınızdan eksik etmeyin mutlaka okuyun.
  • Şahanelikten yıkılan son kitap heyecanı ciddi manada yükseltiyordu..
    Öyle ki son kitap olunca hep aklınızda "Acaba, acaba?!" soruları oluşuyor.. Kitabın sonuna kadar tahminleriniz de tutmuyor.. Sabredip sonuna geldiğinizde de sonu çok ölçülü bir sondu diyorsunuz..
    Serinin üçüncü kitabında Jacob, ikinci kitabın can alış sonunun ardından hızla bir plan yapıyor.. Geride kalan tuhaflar, ölenler, yeni tuhaflar derken Şeytanın Arka Bahçesi'ne doğru bir gezi başlıyor.. Ahh pardon! Bir macera başlıyor! Gölge Şehir'de çok fazla mekan varken Ruhlar Kütüphanesi'nde olay daha çok Şeytan'ın Arka Bahçesi'de geçiyor.. Jacob'ı yıllardır bekleyen, evcil bir ayının kucağında gezen kaçık bir adamın ilginç evi ve amaçları kafaları karıştırıyor.. Dedesinin ruhu hakkında hiç bilmediği o korkunç sır neydi?! Kaçırılan Tuhafların ruh özlerinin nektar olması, nektar müptelalarının bunun için her şeyi yapacak delilikte olması.. Jacob' ın gölgelerle imtihanı.. Şifacı ananın müthiş fedakarlığı..
    Bu kitapta o kadar çok şey var ki kesit vermemek için direniyorum.. Sonunu söylememek için kasılıyorum resmen.. Muazzam bir son.. Harry Potter'dan yazılan en muhteşem kitap serisi.. Helal olsun ödediğim bi ton para! Kitap o kadar farklı ki sanki rüyamdı bu ve bitince uyandım.. Karakterler içimde yaşıyor resmen.. Sanki her an biriyle karşılaşabilir isim gibi..
    Filmi acayip eksik ve alakasızdı.. Çok sevdiğim Tim Burton'dan nefret etme sebebim bu filmi yapmayı üstelenmesi oldu.. Batırmış.. Önce okuyun lütfen filmi izlemeyin..
  • Eureka, annesiyle yaptığı bir araba yolculuğu esnasında yakalandıkları fırtınada kaza geçirir ve annesini kaybeder. Olayın üzerinden 4 ay geçer ve Eureka kaldığı yerden hayatına devam etmeye çalışır.
    Ander, bir tohumtaşıyanlardandır. Kayıp kıta Atlantis soyundan gelmektedir. Atlantis sular altından kalmadan kurtulmayı başaran birkaç insandan biridir ailesi. Ve tohumtaşıyanların tek bir amacı vardır Selene soyundan gelen, göz yaşı potansiyeli olanları kaza süsü verip öldürmek. Bu noktada Ander, hayatının büyük kısmını Eureka'yı izleyerek geçirmiştir ve ona aşıktır. Ki kızın annesiyle geçirdiği kazada aslında ölmesi gereken Eureka'dır ama Ander buna izin vermez ve onu kurtarır.
    Hikaye genel olarak böyle.
    İtiraf etmeliyim ben bu kitabı Düşüş serisinden daha fazla sevdim. Ve sadece serinin 2 kitabının olduğunu görünce de derin bir nefes aldım, çünkü diğer seri gereksiz yere uzamıştı da uzamıştı..
    Yazar bence hikayeye çok geç girmiş kitapta. Yani 100. sayfalara gelmeme rağmen hala olaya hakim değildim. Tahmin ediyorsunuz ama o tahminleriniz istediği gibi tatmin etmiyor sizleri.
    Kitaba o nedenle geç adapte oldum, yoksa çoktan bitirmiş olurdum. Bu saate kadar elimde kalmazdı.
    Mesela Ander'i daha fazla okumak isterdim. Çoğu zaman Eureka'nın çevresinden yalıtılmış halde buldum.
    En yakın arkadaşı Cat'e ise ısınamadım. Son sayfadaki olaya kadar kızın aklı fikri erkeklerdeydi. Yani kitap boyunca kaç herife yazdı çetelesini tutamadım bile.
    Brooks var bir de.. Küçüklüklerinden beri birlikteler. İyiydi araları ta ki kazaya kadar. Ondan sonraysa nam-ı diyar Atlas çıktı karşımıza.
    Ve içler acısı bir baba. Kızını ne dinleyen, ne yardım eden, ne destekleyen, ne de savunan.. Ve en önemlisi de ona gram inanmayan.. Acayip sinir oldum.
    Tabi bir de üvey anne Rhoda vardı. Kızı resmen evinde kalmasına izin verdiği için ayaklarına kapanması lazımmış gibiydi. Koca kitap boyunca Eureka için ağzından tek iyi kelime duymadım. Hep bir tersleme, kızma. Ve babanın da buna müsade etmesi.
    Kitap, bir diğer tohumtaşıyı Solon'u arama macerası ile devam edecektir büyük ihtimalle. O da en son Ander'in dediğine göre Türkiye'de imiş. Yani bakarsınız ikinci kitap en azından bir bölümü bizim buralarda geçer ;)
  • Yüksek doz spoiler içerir :)


    Sana aşkım kitabı 'içsel ve deneme tarzı bir kurgu romandır' yazıyor tanıtımda, ben roman tadı alamadım kitaptan. Ama kurgusunu çok güzel aldım. Sayfalar ilerledikçe tahminleriniz bir bir suya düşüyor sonra biraz daha ilerleyince böyle olabilir diyorsun ama yine de yanılıyorsun.

    Kitaptaki bazı cümleler sana yön veriyor "Ne zaman aklıma düşsen ne zaman 'sen' desem yazmak geliyor içimden' gibi cümleleri günlük tutuyor bu kadın dedirtti bana ve sonunu nasıl bağlayacak acaba diye düşünmedim değil.
    Kitapta ilk aşık olma duygularını yaşadım. 'Aşkı tarif et deseler yalnızca seni gösterirdim' gibi cümleler ile gözü kara, damarlarından çılgınca kan akan deli çağlar geldi aklıma, hani merkeze koyarsın birini kim ne dedi umrunda olmaz gözler kör, kulak sağır olmuştur ya işte o hesap.
    102-104 sayfalarını beğendim en çok ve itiraflar kısmını ahh ön yargı kitap karakterine bile yaptım bunu, üzgünüm :/ Aslında tahmin ettiğim bir çok konu da doğruymuş ama tahmin edemediklerim de varmış.
    İtiraf kısmından sonra herşey oturdu yerine ve kahramanımıza üzüldüm yaşadıklarına, çektiklerine ve bundan sonra olacaklara...
    Zordur çünkü bazen bazı olayların karşısında durmak. Kendine rağmen sever bazen insan...

    Hep mümkün olabilecek bir sevgiyle kalın...
  • Agatha Christie'nin kitaplarını çok seviyorum. Başarılı bir olay örgüsü ve katilin tahmin edilememesi herkes tarafından seviliyor. Ama bilin bakalım ne oldu? Bu sefer katili tahmin ettim ve yanılmadım! Bakalım sizin tahminleriniz başarılı olabilecek mi? :)