• Atina'lı kahramanlar içinde en ünlüsü olan Theseus'tur. Yunanistan'ın başka bir şehrinde doğmuştur ve babasını hiç görmemiştir. Babası o doğmadan Atina'ya döner ama gitmeden önce bir taşın altına bir kılıç ve bir çift ayakkabı koyar ve eşine 'Eğer oğlumuz olursa bu taşı kaldırıp ayakkabıları giysin. Kılıcı kuşanıp beni bulmaya gelsin' der. Theseus büyür ve annesinin söylemesi üzerine taşı kaldırır. Ayakkabıları giyer, kılıcını kuşanır. Büyük babasının hazırlattığı gemiyle gitmek yerine zor ve tehlikeli olan kara yolunu seçer. Herakles gibi ünlü olmak istiyordur belki de. Tek başına yola çıkar Theseus. Yunanistan'ın soyguncuları artmış o dönemde. Bunların en bilindikleri Skiron, Sinis ve Prokrustes'ti ve yakaladıkları yolcuları fena şekilde öldürüyorlarmış. Theseus yoluna çıkan bütün soyguncuları öldürmüş. Skiron, Sinis ve Prokrestus'u da onların yolcuları öldürdükleri şekilde öldürmüş ve Theseus böylece ünlenmiş.

    Theseus, Atina'ya vardığında Kral karşıladı onu. Karşısındakinin kendi oğlu olduğunu bilmeden sarayına çağırdı ve bir şölen verdi. Fakat Theseus'un ünü, kendisini tahtından eder diye korkuyordu. Korkusunu fark eden sevgilisi Medeia, büyü yoluyla Theseus'un kralın oğlu olduğunu çoktan öğrenmişti fakat o da Theseus'un kral ile kendi arasını açmasından korktuğu için krala "Yerini almasından bu kadar korkuyorsan onu yok et" dedi. Bir içkiye zehir damlatıp içkiyi Theseus'a verdi Aigeus. Theseus içmek üzereyken kralın artık gerçeği öğrenmesi gerektiğini düşündü ve kılıcını kınından çekti. Kılıcı tanıyan kral zehirli içkiyi aldı ve yere döktü. Sonrasında Atinalılara Theseus'un kendi oğlu olduğunu bildirdi ve kendisi ölünce kralın o olacağını söyledi.

    Theseus'u artık tanıdığımıza göre en meşhur efsanesine geçelim. Bunun için önce Minotor'u tanımamız gerekiyor. Minotor ya da Minotaur, başı boğa, gövdesi insan biçimindeki yaratıktır; efsaneye göre Girit Kralı Minos'un oğludur ve ismi de Minos'un boğası anlamına gelir. Minos her yıl en değerli boğasını Poseidon'a kurban eder. Bir yıl o kadar güzel bir buzağı doğar ki Minos ondan ayrılmak istemez. Böylece daha değersiz bir boğayı Poseidon huzuruna gönderir. Poseidon gerçeği anlayınca Minos'u cezalandırmak için Minos'un eşinin bir boğayı arzulamasını sağlar. Minos'un eşi Pasiphaë bir boğaya aşık olur ve onunla cinsel ilişkiye girer. Böylece Minotor doğar. Minotor insanla beslenir ve asla zapt edilemez. Kral Minos bir labirent yaptırır ve Minotor'u labirentin ortasına yerleştirir.

    [Bu labirentin şu an Kral Minos ve Giritlilerin başkenti Knossos'ta (antik kent) olduğu düşünülüyor. Küçük koridorlar ve ince geçitler içeren bu alan boyunca boğalara tapma izleri bulunmuştur. Saray duvarlarında boğayla savaşan bir insan resmi de bulunmuştur. Arkeologlar Kral Minos'un varlığını kanıtlayan ip uçları bulmuşlardır. Hala sağlam duran tahtıyla birlikte bulunan bir taht odası, 3500 yıllık geçmişe sahip, Avrupa'nın en eski tahtıdır. Üzerinde eski dilde yazılmış ve kralın isminin geçtiği bir ibare de vardır.]

    Efsanemize dönelim.

    Yıllar önce Girit kralı Minos oğlu Androgeos'u Minotor'u öldürmesi için göndermişti. Ama oğlunun ölüm haberini alan kral sinirlenip ordusuyla Atina'ya gelmiş. Dokuz yılda bir 7'şer delikanlı ve genç kız kurban etmelerini istemiştir yoksa şehri yakıp yıkacağını söylemiştir. Atinalılar söz verdikleri üzere kurbanları gönderirler. Üçüncü sevkiyatla kurbanlarla yola çıkmadan önce Theseus krala "Baba bu geminin yelkenleri kara. Ben Minotor'u öldürür de geri dönecek olursam beyaz yelken çektireceğim ki kurtulduğumu anlayasın" der.

    Girit'de büyük bir kalabalıkla karşılandı kurbanlar. Kral Minos'un kızı Ariadne de vardı kalabalıkta. Theseus'a görür görmez tutulmuştu Ariadne. Hemen labirenti yapan Daidalos'a gidip labirentin çıkış yolunun olup olmadığını sordu. Daidalos ona bir yün yumağını kapıya bağlamasını, ilerledikçe de yumağı çözmesini söyledi. Böylece dönmek istediğinde yünü izleyecekti. Ariadne, Theseus'un evlilik sözü üzerine ona labirentten çıkış yolunu öğretecekti. Theseus sözü verdi ve ertesi gün yün yumağıyla labirente girdi. Theseus, Minotor'u gördüğünde canavar uyuyordu. Kılıcı yoktu ama yumrukları vardı Theseus'un. Minotor'u yerden yere çarpıp öldürdü.

    Ariadne ile gemiye binip Atina'ya dönerlerken Naksos adasına uğradılar. Theseus'un Ariadne'yi bir mağaraya bırakıp, bazı eşyalarını almak için gemiye geri döndüğü söylenir. Fakat o sırada çıkan bir fırtına gemiyi adadan iyice uzaklaştırır. Theseus döndüğü zaman Ariadne'yi ölü olarak bulur. Bu üzüntüden dolayı Theseus gemisine beyaz yelken açtırmaz. Ufukta siyah yelkenleri gören kral Aegeus oğlunun öldüğünü sanıp kendini denize atar. O sulara da Aegae adı verilir.

    Bir dipnot düşelim: Milattan önce 3000-1100 arasında bu denize Minoan da deniyordu, Minos'un denizi anlamına geliyordu. Aegeus kendini suya attıktan sonra Aegea adını aldı. Türkçeye de Ege olarak geçti.

    Ve bir de Ariadne'nin ölümüyle ilgili çok farklı anlatımlar mevcut. Kimilerine göre Theseus, Atinalıların tepkisinden çekindiği için Ariadne'yi bile isteye Naksos'ta ölüme terk ettiğini söyler. Kimileri Ariadne'nin Theseus'tan kaçtığını söyler. Kimileri de Ariadne'nin hastalandığını ve bu yüzden Theseus'tan onu bırakmasını istediğini söyler. Bu versiyonların hepsi de Aegeus'un trajik ölümüyle sonuçlandığı için hangisini doğru kabul ettiğimizin bir önemi yok.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim, zamanında Yunan Mitolojisi serisi yaptığım bir blogum vardı ama artık vakit bulamadığım için blogu yok ettim. Yazdıklarım hala mevcut, üzerinde biraz düzenlemeler yaparak sizlerle paylaşmak istedim. Öğrenmek istediğiniz ve merak ettiğiniz efsaneler veya kahramanlar varsa yorumlarda belirtirseniz onları da tanıttığım yazılar yazabilirim.
  • Horasan’ın Belh şehrinde 714 yılında dünyaya geldi. Babası Belh şehri padişahıydı.Her türlü imkana sahipti.Babasından sonra tahta geçti.Bir gece tahtı üzerinde uyuyakalmışken gürültüyle uyandı.Tavan sallanıyordu.Kim o? diye seslendi.Damdaki “Tanıdık biriyim devemi kaybettim onu arıyorum”dedi.İbrahim bin Edhem “Hey şaşkın damda deve mi olur ne diye orada arıyorsun?” deyince damdaki zat “Ey gafil sen Allah’ı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun .Damda deve aramak bundan daha mı acayip?” dedi.Bu sözlerden sonra kalbi Allah’ın aşkı ile yandı şimdiye kadar yaptığı hata ve günahlara tövbe etti.Bir süre sonra saltanata sırtını döndü garip bir adam gibi sokaklara düştü.
    Öğütlerinde her zaman helal kazancın önemini vurgulamış,duasının kabul edilmesi için ne yapması gerektiğini soran birine helal yemesini tavsiye etmiştir.
  • 79 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kadınlara dair çok anlamlı ve günümüz Türkiye’sine bile değinebilen bir intikam hikayesi…

    Yukarıda da bir arkadaşın bahsettiği gibi kitabın anlaşılması için hikayenin nerden başladığını bilmek gerekiyor. O yüzden bende o girişi olduğu gibi aktardım hem kendim için, hem de inceleme için. Aşağıda bulabilirsiniz.

    Kitabı çok beğendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum incelemeye. İlk başta Yunan mitolojisine olan bilgisizliğim bağ kurmamı biraz zorlasa da, sonradan uyum sağladım. Zaten ana konu mitolojik öğelerin ne olduğuyla ilgili değil, yani bilmesekte çok etkilenmiyoruz. Kitapta intikam peşinde olan bir kadının gözünden bu uğurda yapılabilecek şeyleri görüyoruz. Evet yaptıkları aşırı kabul edilebilir. Ama canı yanmış bir kadını kim suçlayabilir ki. Bir kadının canını yaktıysanız oradan acilen uzaklaşmanız gerekir Kitabın bir yerinde Kral gelip, Medea’yı sürgün etmek istediğinde aynı şeyleri söylüyor. Sen çok iyi birisin ama öfkelisin ve ben kral olarak senin bu öfkenden korkuyorum, bu yüzden ülkemden gitmen gerekiyor. Ve kitabın sonu bize gösteriyor ki kral bu öngörüsünde haklıymış. Çok eğlenceli ve kısa bir görüntü sunuyor bu okuma bize. Kadın erkek ilişkilerine dair güzel anlamlar çıkarabilirsiniz. Okumanızı tavsiye ederim, iyi okumalar…

    En kısa haliyle şöyledir hikâyenin başı: İolkos şehrinde tahtı hak etmeyen Pelias adında zalim bir kral yaşamaktadır. Taht normalde ağabeyi Aison’un hakkıdır. Aison’un İason adında bir oğlu olur. Pelias bu çocuğun ilerde kendisinin başına bela olacağını düşündüğünden her yere öldüğü haberini yayar. Oysa çocuk bir yarı insan yarı at mahlûka verilmiştir. Pelias aradan zaman geçince yaptıklarından pişman olmaya başlar. Tahtın ne kadar daha onda kalacağını merak edip tanrıya danışır. Tanrı “Yalnız ayağının tekinde sandal olan bir genç, senin karşına çıktığı zaman bil ki, tahtını elinden alacak olan adam odur” cevabını verir. Kehanet gerçekleşir ve İason şehre gelir. Başına gelecek olanları anlayan Pelias İason’a “Altın Post”u bulup gelirse tahtı ona bırakacağını söyler.

    İason bunu kabul eder ve yanına Herakles, Orpheus ile birlikte elli kadar ünlü kahramanla yola çıkar. Altlarında yunanca hız anlamında gelen “Argo” gemisi vardır. Bu gemi mürettebatı sonradan Argonaut’lar ismini alır. Yolda sayısız tehlike atlatan Argonaut’lar, yollarına çıkan kör bir kâhinden “altın post”a giden yolu öğrenip Kolkhis’e (Gürcistan) doğru devam ederler. Kolkhis’e vardıklarında Kafkas dağlarının eteklerinde bronzla bezeli sütunlarla kaplı bir sarayda yaşayan kral Aietes’ten altın postu isterler. Aietes kendi yurdu için büyük öneme sahip postu vermek istemez. Altın Post zamanında Thebai kralı Athamas ile peri kızı Nephele’den yadigâr kalmıştır. Baş gösteren bir kıtlığın nasıl biteceğini öğrenmek istediklerinde çocukları Phriksos ile Helle kurban edilirse kıtlığın biteceğini öğrenirler. Tam çocukları kurban edecekleri zaman Zeus, Nephele’ye çocuklar yerine kurban edilmesi için altın postlu bir koç gönderir. Çocuklar bu koçun sırtına binerler. Altın koç havalandığında Helle denize düşer. Düştüğü yer Hellespontus (Çanakkale Boğazı) diye adlandırılır. Phriksos ise gürcistan’a kadar gelir ve orda koçu kurban eder. Koçun Altın Post’u Aiestes denen krala kalır. Aiestes, İoson ısrar edince onu sonu ölümle bitecek görevler verir. Bu görevleri yerine getirirse altın postu alabilecektir.

    İason’a bu tehlikeli görevlerde kralın kızı Medea yardım eder. Medea aşık olduğu İason’a Altın Postu aldığı takdirde kendisini yanına almasını şart koşar. İason, Medea olmadan şansı olmadığını bildiği için kabul eder. Medea’nın sayesinde görevleri yerine getiren İason Altın post’u Aiestes’ten alır ve hızla yola çıkarlar. Medea da yanındadır. Buna çok sinirlenen Aİestes peşlerine düşer. Medea babasını yavaşlatmak için öz kardeşini öldürerek etlerini parçalara ayırır ve denize saçar. Aiestes oğlunun yasını tutmak için evde kalır.

    Argonaut’lar eve döndükleri zaman İason altın postu Pelias’a takdim eder. Altın posta rağmen Pelias tahtı bırakmaz. Medea sevgilisine yapılan bu saygısızlığın intikamını Pelias’ı kendi kızlarına parçalatıp kaynar kazanlarda kaynattırarak alır. Artık kral İason olmuştur. On senelik krallığı Pelias’ın oğlunun onu ülkenden kovmasıyla son bulur. Medea ve İason Korinthos’a yerleşirler. İason karısının kendisine yaptığı fedakârlıkları unutarak ona sırt çevirir. Korint kralının kızıyla evlenmeye hazırlanır. Medea kendisine yapılan haksızlığın intikamını çok acı bir biçimde alacaktır. Kitap bu intikamı anlatır. Hikâyenin başını verdikten sonra kitabı okumak daha eğlenceli olacaktır.
  • 79 syf.
    ·1 günde·Beğendi
    Hikâyenin başını bilmeden bence bu kitabı okumak çok yüzeysel bir okuma olur. En kısa haliyle şöyledir hikâyenin başı: İolkos şehrinde tahtı hak etmeyen Pelias adında zalim bir kral yaşamaktadır. Taht normalde ağabeyi Aison’un hakkıdır. Aison’un İason adında bir oğlu olur. Pelias bu çocuğun ilerde kendisinin başına bela olacağını düşündüğünden her yere öldüğü haberini yayar. Oysa çocuk bir yarı insan yarı at mahlûka verilmiştir. Pelias aradan zaman geçince yaptıklarından pişman olmaya başlar. Tahtın ne kadar daha onda kalacağını merak edip tanrıya danışır. Tanrı “Yalnız ayağının tekinde sandal olan bir genç, senin karşına çıktığı zaman bil ki, tahtını elinden alacak olan adam odur” cevabını verir. Kehanet gerçekleşir ve İason şehre gelir. Başına gelecek olanları anlayan Pelias İason’a “Altın Post”u bulup gelirse tahtı ona bırakacağını söyler.

    İason bunu kabul eder ve yanına Herakles, Orpheus ile birlikte elli kadar ünlü kahramanla yola çıkar. Altlarında yunanca hız anlamında gelen “Argo” gemisi vardır. Bu gemi mürettebatı sonradan Argonaut’lar ismini alır. Yolda sayısız tehlike atlatan Argonaut’lar, yollarına çıkan kör bir kâhinden “altın post”a giden yolu öğrenip Kolkhis’e (Gürcistan) doğru devam ederler. Kolkhis’e vardıklarında Kafkas dağlarının eteklerinde bronzla bezeli sütunlarla kaplı bir sarayda yaşayan kral Aietes’ten altın postu isterler. Aietes kendi yurdu için büyük öneme sahip postu vermek istemez. Altın Post zamanında Thebai kralı Athamas ile peri kızı Nephele’den yadigâr kalmıştır. Baş gösteren bir kıtlığın nasıl biteceğini öğrenmek istediklerinde çocukları Phriksos ile Helle kurban edilirse kıtlığın biteceğini öğrenirler. Tam çocukları kurban edecekleri zaman Zeus, Nephele’ye çocuklar yerine kurban edilmesi için altın postlu bir koç gönderir. Çocuklar bu koçun sırtına binerler. Altın koç havalandığında Helle denize düşer. Düştüğü yer Hellespontus (Çanakkale Boğazı) diye adlandırılır. Phriksos ise gürcistan’a kadar gelir ve orda koçu kurban eder. Koçun Altın Post’u Aiestes denen krala kalır. Aiestes, İoson ısrar edince onu sonu ölümle bitecek görevler verir. Bu görevleri yerine getirirse altın postu alabilecektir.

    İason’a bu tehlikeli görevlerde kralın kızı Medea yardım eder. Medea aşık olduğu İason’a Altın Postu aldığı takdirde kendisini yanına almasını şart koşar. İason, Medea olmadan şansı olmadığını bildiği için kabul eder. Medea’nın sayesinde görevleri yerine getiren İason Altın post’u Aiestes’ten alır ve hızla yola çıkarlar. Medea da yanındadır. Buna çok sinirlenen Aİestes peşlerine düşer. Medea babasını yavaşlatmak için öz kardeşini öldürerek etlerini parçalara ayırır ve denize saçar. Aiestes oğlunun yasını tutmak için evde kalır.

    Argonaut’lar eve döndükleri zaman İason altın postu Pelias’a takdim eder. Altın posta rağmen Pelias tahtı bırakmaz. Medea sevgilisine yapılan bu saygısızlığın intikamını Pelias’ı kendi kızlarına parçalatıp kaynar kazanlarda kaynattırarak alır. Artık kral İason olmuştur. On senelik krallığı Pelias’ın oğlunun onu ülkenden kovmasıyla son bulur. Medea ve İason Korinthos’a yerleşirler. İason karısının kendisine yaptığı fedakârlıkları unutarak ona sırt çevirir. Korint kralının kızıyla evlenmeye hazırlanır. Medea kendisine yapılan haksızlığın intikamını çok acı bir biçimde alacaktır. Kitap bu intikamı anlatır. Hikâyenin başını verdikten sonra kitabı okumak daha eğlenceli olacaktır.

    Bu kitabı okurken, Medea’yı yunan mitolojisinde kadının yeriyle bağdaştırdım. Mitolojide Prometheus erkek insanların yaratıcısıdır. Bu erkek insanlar zamanla kendilerini tanrılarla bir tutmaya başlarlar. Zeus buna sinirlendiğinden başlarına bir bela vermek ister. Bu bela ilk kadın Pandora’dır.(Tanrıçalarla karıştırılmamalıdır) Pandora yaratılırken ona bir kutu verilir. Kutunun içinde binbir musibet duygu vardır. Kendisine kutuyu açmaması emredilir. Ama yeryüzüne indiğinde Pandora’nın Kutusu açılır. Artık erkek insanlar beladan nasibini alacaklardır. Bela diye yaratılan kadın Tanrılar katında çok onurlu bir yere sahiptir. Bu yüzden yaptıkları kötülükler affedilir. Medea’da böyle bir kadındır. Bir erkeğe gönül vermiş, ihanete uğramış, intikamını cinayetle almış ve sonra Tanrılar katında onurlandırılmıştır. Bazı arkadaşlar günümüzde kadına bakış açısını Medea’nın bazı sözleriyle bağdaştırmışlar. Bazı noktalarda birleşmesine karşın Medea şimdiki kadınlıktan çok uzaktadır. Şimdilerde kötülüğe maruz kalmış kadınlar onurlandırılmak yerine kötülüğe maruz kalabildikleri için öldürürler. Sosyal medyada onurlandırılmakla kalınır sadece. Kötülüğe maruz kalma sebebi söylenenlere göre ataerkil düzenmiş. Medea onurlandırılırken biz de ölümler meşrulaştırılır. Ataya boyun eğilmezmiş çünkü. Ata ata ata, Medea bizi de yakala durumundayız. Kitabı okuduktan sonra düşünelim bunları bir.
  • 367 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    Reha Çamuroğlu’nun ilk romanı olan "İsmail", üç temel noktadaki çıkarımlarıyla da büyük önem taşır.
    Birincisi, zulüm üreten her tür siyasal iktidardan uzak durarak gönüllerde taht kurmayı seçen heterodoks İslam, kendisi devlete dönüşünce özünden uzaklaşmıştır. İkincisi, sosyal tabanının büyük kısmını ve özellikle silahlı gücünü Anadolu Türkmenlerinin oluşturduğu Safevî Devleti’ni bir tür "ihanet" sayan Osmanlı, bunun bedelini Alevîlere kanlı bir şekilde ödetmiş, Anadolu’da "Alevî-Sünnî" çatışması resmiyet kazanmıştır. Üçüncüsü, Osmanlı Devleti’nin (kamu hukuku anlamında) getirdiği Sünnî şeriata inançları nedeniyle karşı çıkan Alevî Türkmenler, devletleştikten sonra Şiî şeriatını benimseyen Safevîlik tarafından da dışlanarak yalnızlaştırılmıştır.
    "İsmail"in olay örgüsü, daha sonra Şah İsmail olarak tarihe geçecek olan İsmail’in 1487’de doğmasıyla başlayıp 22 ağustos 1514’te Çaldıran Ovası’nda Osmanlı ordusuna yenilmesiyle son bulur. Ancak roman, bir süreci aktardığı için, Safevîliğin oluşum aşaması ile yenilgiden sonra Şiî karakterinin nasıl kesinleştiğini de gözler önüne serer. Böylece "İsmail", kronolojik bir yaşamöyküsü olmaktan çıkıp ortodoks ve heterodoks İslamî zihniyetlerin çatışma dinamiklerinin açımlandığı bir metne dönüşür.
    Bir heterodoks İslam tarikatı olarak Safevîlik, XIII. yüzyılın sonuna doğru, Hazar Denizi’nin güney kıyısında, bugün Azerbaycan toprakları içinde yer alan Erdebil şehrinde yaşayan Şeyh Safî’nin çevresinde oluşur. Irak, Suriye, İran ve Anadolu’nun batı ve Akdeniz kıyılarına kadar yaygınlık kazanan, şeyhliğin babadan oğula geçtiği tarikata, Osmanlı sultanları da uzun süre "çerağ akçesi" adı altında hediyeler gönderir. Tarikatın tarihinde en önemli rolü ise Ankara Savaşı’nda (1402) Yıldırım Bayezid’i yenen Timur oynar.
    Anadolu’dan çekilirken savaşta aldığı çok sayıda esiri de yanında götüren Timur, bu savaşçı Türkmenleri devrin Safevî Şeyhi Hoca Ali’nin (1392-1429) şefaatiyle serbest bırakır. Ayrıca Erdebil ve çevresindeki büyük araziye sahip köylerin mülkiyetini de tarikata bağışlar. Anadolu’dan geldikleri için Rumlu adıyla anılan bu Türkmenler, daha sonra Kızılbaş adıyla tarih sahnesine çıkacak Safevî askerlerinin en cengâver kesimini oluştururlar. Timur’dan gördüğü himaye, tarikatı, Ege kıyılarından Horasan’a kadar geniş bir coğrafyada heterodoks İslam’ın cazibe merkezi haline getirir. Tarikatın ulaştığı büyüklüğü, önce Şeyh Cüneyd (1447-1460), ardından da Şeyh Haydar (1460-1488) siyasal bir güce dönüştürmeye çalışır. 
    Şeyh Haydar zamanında Safevîler, edindikleri silah ve donanımla askerî örgütlenmeye geçer. Başlarına kızıl keçeden yapılmış, Hz. Ali ve On İki İmam’ı simgeleyen on iki dilimli başlık giyip sarık saran Safevî müritler, bu dönemden itibaren Kızılbaş olarak anılır. Tarikatın siyasal anlamda genişleme girişimleri, önceleri Anadolu’nun doğusuyla sınırlıdır. Şeyh Haydar’ın bu amaçla giriştiği bir savaşta ölmesi, Safevîliğin devlet olma çabalarının ilk evresini oluşturur.
    İkinci evre, Şeyh Haydar öldüğünde henüz bir yaşında olan İsmail’in on üç yaşına girmesiyle (1499) başlar. Henüz çocuk denecek yaşta olmasına karşın tarikat postuna oturan Şeyh İsmail, gördüğü eğitim ve deha düzeyindeki kişisel yetenekleri sayesinde çevresinde son derece etkilidir. Komutasındaki Kızılbaşlarla iki yıl içinde düşmanlarını yenerek, taç giyip Safevî Devleti’nin hükümdarı olur (1501).
    Hükümdarlığı sembolik anlamda "On İki İmam inancı"yla örtüştürülen Şah İsmail, Mehdî (Allah’ın yeryüzünde bedenlenmiş hali) olarak algılanır. Dolayısıyla da başta Anadolu’daki heterodoks (Alevî) Türkmen, Rumlu, Ustaclı, Tekeli, Bayburtlu, Karamanlı, Çapanlı, Dulkadırlı olmak üzere, Karadağlı, Varsak, Avşar, Kaçar, Şamlu, Musullu ve Hindli aşiretlerinden on binlerce savaşçı, topraklarını terk ederek Safevî ülkesine akın eder. Ordusu beklenmedik bir şekilde büyüyen Şah İsmail, Irak ve Diyarbakır’ı topraklarına katar, Anadolu’da da Elbistan’a kadar ilerler. En büyük rakibi Osmanlı’yla hesaplaşmak için hazırlıklara girişir. 
    Roman olarak "İsmail"in birinci katmanını oluşturan olay örgüsü, kronolojik bir çizgide ilerler. Yazar, hemen her tarih kitabında bulunabilecek bu bilgiden romanın ikinci katmanını açımlamada yararlanır. Bu yüzden de "İsmail", yansıttığı olaylardan çok olgusal anlamda önem kazanır, çünkü asıl istediği, devrinin en güçlü heterodoks tarikatının, Şeyh Cüneyd’le başlayıp Şah İsmail’le devletleştiğinde özüne yabancılaşmasının nasıl ve nedenlerini sergilemektir. Bu açıdan bakıldığında "İsmail", yazarın daha önce "Tarih, Heterodoksi ve Babaîler" adlı kitabında geliştirdiği "Heterodoksi iktidar karşıtıdır" tezinin bir tür doğrulanmasıdır.
    Heterodoks İslam sayesinde bireyde gelişen karşı bilinç, kul olmayı reddeder. Safevî tarikatının da dünyaya hak, adalet, özgürlük ve doğruluğu yerleştirmeyi amaçlayan savaşı, Şeyh Cüneyd zamanında nitelik değiştirmeye başladığında tarikat içinde tartışma çıkar ve bu tartışma Şeyh Haydar zamanında da sürer. Ancak tarihin o noktasında iç ve dış etkenler, siyasallaşmaya karşı direncin kırılmasına yol açar.
    Tarikat-inanç-iktidar ilişkisi, küçük yaşına rağmen hak ve hakikat bilgisiyle yetişen Şah İsmail için de içinden çıkılması güç sorunlardan biridir. Yazar, inanç ile gerçeklik arasında ortaya çıkan çelişki ve çatışmaları, kahramanının ağzından, her zaman olduğu gibi, belgelere yaslanarak yansıtır. Önce şeyh sonra şah olarak kazandığı zaferlerin muhasebesini en yakın dostuyla (Necm) yapan Şah İsmail, her defasında özünden biraz daha uzaklaştığının farkındadır. Kimi zaman bilincini yitirecek kadar yoğun yaşadığı iç hesaplaşmalarını Hatayî takma adıyla yazdığı şiirlerine yansıtır. Ancak son tahlilde, inancını yedeğe alıp iktidarını güçlendirmekten vazgeçmez. 
    Şeyh kimliğinden uzaklaşıp şah kimliği baskın hale geldiğinde, yakın çevresindekiler de fetihçi figürlerle yer değiştirir. Yeni hedef artık Osmanlı ülkesidir. "Eğer hızlı bir darbeyle Osmanlı yok edilirse ehlibeyt dostlarının hiçbir ciddi rakibi kalmaz, eğri Müslümanların doğru yola gelmekten başka bir seçeneği olamaz" tezi, Şah İsmail tarafından da kabul görür. Tam da o sırada Anadolu’da, Teke ilinde (bugünkü Antalya’nın Teke köyü) yerleşik Tekelü oymağı, Osmanlı zulmüne karşı, Şahkulu önderliğinde ayaklanır (1511). 
    Merkezden uzakta yaşayan Safevî yanlıları, tarikatın geçirmekte olduğu dönüşümün farkında değildir. Nitekim, harekete geçmeden iki yıl önce Şahkulu, kendisini vazgeçirmeye çalışan babasına, "İsmail"de yer alan şu sözlerle karşı çıkar: 
    "Adımdan başlayalım baba. (.....) Adımı sen koydun, Şahkulu dedin, iyi de ettin, doğrudur, ben şahın kuluyum. Ama hangi şahın? İsmail Şah'ın mı? Yoksa âlemlerin efendisi Allah’ın mı? Ben her zaman bu ismi ikinci şekilde anladım. Ben Allah’ın kuluyum, ben Şahkulu’yum. Ama sen şimdi de bu söylediğimden Şahım İsmail’e bir saygısızlık ettiğimi çıkarırsan yanlış edersin. Ona saygım da, aşkım da pek büyüktür. Fakat seni sürekli dinledim, Tekelülere davamızı anlatırken hep Erdebil Ocağı’na hizmetten söz edersin, doğrudur ama niçin? Zulme karşı savaşan, zulmü yok etmek için canı başı ortaya koyan tek ocak olduğu için değil mi? Peki baba sana sorarım, zulüm sadece Azerbaycan’da, Irak-ı Arap’ta, Irak-ı Acem’de midir? Rum ülkesinde zulüm yok mudur? Osmanlı ülkelerinde, Memluk ülkelerinde zulüm yok mudur? Şimdi yarın Şam’da, Halep’te, Kahire’de zulme karşı bir kıyam ortaya çıksa ne dersin? Durun, oturun, Erdebil’den, Tebriz’den, İsmail Şah’tan emir bekleyin mi dersin? (.....) Şahım İsmail bir örnek verdi, biz de bu örneği gördük, daha ne emir beklersin? O bize bir şey gösterdi, gösterdi ki, dervişler ağzına vur lokmasını al değildir. Gösterdi ki dervişler aşktan anlamayan kayaları tokmakla parçalayabilirler. Gösterdi ki, bu kaba Türkmenler, hepsi birer aşk bülbülü olabilir, ülkeleri güle çevirebilir, peki ben Şahım İsmail’den ne emri bekleyeyim?" 
    Babasının ölümünün hemen ardından ayaklanan Şahkulu, ilk anda beş bin kişilik bir güce ulaşır. Teke İli Sancakbeyi Şehzade Korkud, Manisa’ya çekilirken yolu kesilir, hazinesi ele geçirilir. Sünnî halktan topladığı üç bin kişilik bir güçle yardıma gelen Antalya subaşısı da Şahkulu kuvvetlerince yenilir. Antalya, Kızılcakaya, İstanos, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu yağmalanır, yağmalanan yerlerin kadıları öldürülür. Şahkulu’nun "Allah’a hamt etmek için ibadethane gerekmez" sözü uyarınca camiler, medreseler, mescitler yakılır. Şahkulu, Burdur’u teslim aldığında, etrafında kadın ve çocuklarla birlikte yirmi bin Kızılbaş vardır. 
    Kızılbaşlar, isyanı bastırmak üzere yola çıkan Osmanlı paşasını da Kütahya’da yenince, Saray, bu kez de Veziriazam Hadım Ali Paşa komutasındaki dört bin yeniçeri, dört bin kapıkulu sipahisi ve elli topla donanmış bir kuvveti sefere sürer. Anadolu’daki beylerin de katılmasıyla Veziriazam Hadım Ali Paşa’nın ordusu, kısa sürede otuz bin kişiye yükselir. Veziriazam Hadım Ali Paşa, Şahkulu ve Kızılbaşları ile Osmanlı birliklerinin Sivas yakınlarındaki Gedikhanı’nda yaptığı savaşta ölür. Şahkulu ve beraberindeki on beş bin Kızılbaş kuşatmayı yararak "Şah'a gitmek" üzere Tebriz’in yolunu tutar.
    Şah İsmail olayı Irak’tayken öğrenir ve çok sinirlenir. Kurmaylarını toplar. Reha Çamuroğlu, "İsmail"de, Şah İsmail’in "Ben bu Türkmenlerle ne yapacağım?" diye başlayan konuşmasını şöyle sürdürür: 
    "Savaşta bunların üstüne yoktur, bağlılıkta, imanda en önce bunlar gelir. Ama bunlar akıllarını Allah’a vermiş, yerine aşk almışlar. İnceden inceye düşünüp davranmaktan söz edeceksen bunların dizginlerini sıkıca ele alacaksın. Bakın şu Şahkulu denen deyyusun yaptıklarına, nasıl da bir hamlede bütün planlarımızı altüst etti, nasıl da bir çırpıda Osmanlı’nın düşmanlığıyla bizi karşı karşıya bıraktı. Ortalığı kasıp kavurdu, düşmanlarımıza hizmet etti, şimdi de ‘Şah’a gidelim’ diye tutturmuş, bize geliyor." 
    Şah İsmail’in konuşmasına yansıyan bu tutumu, heterodoks (Alevî) Türkmenler ile Safevîlik arasına çektiği kalın çizginin de en önemli göstergesidir. 
    Kurduğu devleti Şiî şeriatı esaslarınca yönetmeye karar veren Şah İsmail, daha önce yüzüne bile bakmadığı Şiî din bilginlerini göreve çağırmıştır. Bu yüzden de ciddi bir tehlike arz eden Şahkulu öldürülür, on beş bin askeri de çeşitli biçimlerde tasfiye edilir. Olay, heterodoks Anadolu İslamı (Alevîlik) ile Şiîliğin bir daha buluşmamak üzere yollarının ayrılmasına yol açar. Ancak, yaşanacaklar bununla sınırlı değildir.
    Kardeşlerini devre dışı bırakan I. Selim Osmanlı tahtına çıkar çıkmaz öncelikli olarak Safevî Devleti’ni besleyen damarları kesmeye yönelir. Ordusuyla Safevî ülkesine doğru yol alırken, "arkadan vurulma ihtimali"ni ortadan kaldırmak üzere, Sünnî din bilginlerinin verdiği fetvalara dayanarak Anadolu’nun her yerinde büyük bir temizlik harekâtına da girişir. 
    Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in orduları, 1514’te Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya gelir.
    Reha Çamuroğlu, "İsmail"de, savaş başlamadan önce, komutanlarına dönen Şah İsmail’e şu sözleri söyletir:
    "Şu işe bakın. Bu iki ordu burada İslam’ın geleceğini tayin edecekler ve iki orduda da kâfirler var."
    Gerçekten de iki orduda da "kâfirler" vardır. Osmanlı ordusunda Rumeli’den gelme çok sayıda Hıristiyan beyi ve askeri, Safevî ordusunda da Gürcü ve Ermeni prensliklerinden gelen kuvvetler. Sultan Selim, İran topraklarında gereğinden fazla ilerlemediği için İslam’ın geleceğinde etkili olamaz. Ama iki ordunun komutanı da, Alevîlik ile Sünnîlik ve Şiîlik arasında yüzyıllarca sürecek kötülük tohumlarını ekmiş olurlar.
  • Bilmece: 'İnsan öldürüyorum ama katil değilim. Ucuz bir saray hizmetlisiyim fakat hünkar bile benden korkuyor.
    Can alıyorum lakin...
    İşimi seviyorum! Ben kimim?'