• Sokaktayım,kimsesiz bir sokak ortasında;
    Yürüyorum,arkama bakmadan yürüyorum.

    Yürüyorum,bir elimde tahtadan kılıç,bir elimde komşu annenin verdiği salçalı bir dilim ekmek...Gölgelere yüklediğim şekiller,deve dikeninde bezeli renkler,çiçekler,böcekler,arılar,kelebekler,sinekler...Tıpkı eski insanlar gibi birbirine sırt vermiş köhne ama birbirlerinden aldıkları güçle dimdik evler...Gürül gürül akan çeşmeler...Sokak aralarında güvercinler,satıcılar;dallara takılmış uçurtmalar...Bazı uzandığımız can erikleri,kirazlar,ayvalar,okulu kırmalar,yaramazlıklar...İlk çocukluk aşkları,heyecanlar...Sokakta oynanan oyunlar,arkadaşlıklar,terli el yüzler,kirli üst başlar...Akşam ezanıyla çocuk çoluk herkesin aynı kaba kaşık salladığı şen sofralarda düğümlenen birliktelikler...Masallar,nükteler,hayaller,konuşma doyuruculuğunda susuşlar,uyuklamalar,uyuyupkalmaklar...İnsanın anavatanı çocukluğudur,saf ve temiz...Küçüktük ve büyümek istedik...

    Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Görüyorum,otuz yıl geçmiş çocukluğumun üzerinden.Tarumar olmuş anavatanım...İn cin top oynuyor,çocuk sesleri,kuş cıvıltıları yok artık sokaklarda...Çiçekler,böcekler,arılar yok;beton yığını dört bir yan...Makina sesiyle iğdiş edilmiş kulaklar,güzelliklere kör gözler ve gönüller,gördüğünden başka birşeye inanmayan tutulmuş akıllar...Tıpkı yeni insanlar gibi birbirinin sırtına binmiş evler...Ayrı zamanlarda ayrı kaplardan yenilen yemeklerle körüklenen ayrılıklar...Birbirine ekmek vermeyi bırakın selam bile vermeyen insanlar...Yüklerinin altında yapayalnız insanlar...Bizi bir arada tutan ip kopmuş,tesbih taneleri gibi dağılmışız,dağılmış yuvalarımız,sokaklarımız...Neyse insanın çocukluğuna özlem duyması ihtiyarlık alametidir,kocadık tabi,kocadık ve kirlendi dünya...
    Ateşle toprağın,Şeytanla insanın,Kabille Habilin,haçla hilalin savaşı bu,asırlardır süren ve sürecek olan...Kibrin askerleri bizleri alt edebilmek için parayı,gücü ve zevki ; süslü söylemlerle değerlerimizin,fikirlerimizin ve inançlarımızın yerine sunuyor.Bize sundukları teknolojiyle savrulup gidiyoruz yaprak misali maddenin büyülü dünyasında,özümüzden uzaklara...Değişim rüzgarının önünde tutunduğumuz dallar oluyor ideolojiler ve kopuyoruz birbirimizden...Bağlarımız zayıfladıkça böylesine büyük bir dünya savaşı sokağımıza,evimize sıçrıyor.Gidişata bakılırsa savaşı kaybediyor gözüküyoruz.

    Hikayeye dönecek olursak ölen insanlık ve katil biziz,siperleri terk edip değişime teslim olan biz...İşgal edilen fikirlerimiz ve hislerimizle biz...Değişim değerlerimizi bir bir katlederken sesi çıkmayan biz...Delil mi,elle tutulur bir delil yok,katil biziz...Hikayenin sonu mu, şu ifritten sualin kılında saklı son...

    “Geldi ölümlü yalan,gitti ölümsüz gerçek;
    Siz,hayat süren leşler,sizi kim diriltecek?
  • Aslına Huuu... Nesline Huuu!..
    Vakti zamanında bir hükümdar, vezirlerine şöyle bir emir vermiş:
    – Tebaamdan bana Hızır Aleyhisselâm’ı bulup getirecek bir kul var mıdır, araştırılsın!..
    O günden tezi yok memleketin dört bir yanına tellâllar çıkartılmış. Ancak kimsenin bu işe cesaret ettiği yok! Meğer devlet elinin erişmediği uzaklarda bir yerde pek yoksul bir ihtiyar yaşarmış. Adamcık uzun uzun düşündükten sonra “Eğer bazı şartlar öne sürerek bu işe talip olursam ahir-i ömrümde birkaç zaman olsun bolluk ve refah yüzü görürüm.
    Hükümdarın, tebaası olarak bizi arayıp sorduğu mu var? Hem ola ki talih yaver gider,” deyip sarayın yolunu tutmuş.
    Hükümdar, ihtiyara kırk gün süre tanıyıp her türlü isteğinin yerine getirilmesini ferman buyurmuş. İhtiyar o kırk gün, kendisi gibi ne kadar fakir fukara varsa doyurmuş, yardımda bulunmuş.
    Kırkıncı gün sarayın adamları kapıya dayanmışlar ve “Buyur efendi, gidiyoruz!” demişler. Zavallı ihtiyar, sayılı günün çok çabuk geçtiğini bilerek emre rıza göstermiş. Yolda yanlarına bir fakir derviş takılmış ve
    — Ben de sizinle geleyim ve sarayı bir kez olsun göreyim, demiş.
    İhtiyar buna da rıza gösterip huzura varmışlar. Hükümdar ihtiyara bakmış; o hükümdara bakmış. Ortada ne Hızır var, ne mazeret. Adamcık durumu anlatacakken hükümdar ateş püskürür vaziyette en büyük vezirine sormuş:
    — Efendi, söyle, bu densize ne ceza verelim?
    — Hünkârım, bu adamı kırk katırın kuyruğuna bağlayıp sürütelim.
    — Aslına huuu... Nesline huuu!.. diye bir ses duyulmuş ihtiyarın yanına takılıp gelen fakir dervişten.
    Sultan sesini çıkarmamış ve ortanca vezirine sormuş:
    — Söyle bre bu herife ne yapalım?
    — Bu herifi keşkek edip leşini köpeklere yedirelim.
    — Aslına huuu... Nesline huuu!.. demiş yine fakir. Padişah ona sert sert bakmış. Sonra aynı suali küçük vezire sormuş. Cevap:
    — Yüce sultanım. Bu zavallı ihtiyar zaten ömrünün sonuna yaklaşmış. Yoksulluk vedevletin ilgisizliği yüzünden bir yalana tevessül etmiş. Kaldı ki aldığı her kuruşu fakir fukaraya dağıtmış. Affetmek büyüklük alâmetidir. Büyüklüğünüzü gösterip bağışlayıveriniz.
    — Aslına huuu... Nesline huuu!.. demiş yine derviş. Padişah öfkeyle sesin geldiği yana dönerek kükremiş:
    Bizce bu sözün manası “Aslını da Allah’a havale ettim, neslini de!” olmalıdır. Böyle bir temenni iyiler için dua; kötüler için beddua makamında olacaktır.
    — Bre sen kim olasın ve niçin hep aynı şeyi söyleyip durmaktasın? Padişah huzurunda edep böyle mi olur? Derviş hükümdarı saygıyla selamlamış ve söze başlamış:
    — Haşmetlü hünkârım! Senin büyük vezirinin babası katırcı idi, onun için ihtiyarı katırlara sürütmek istedi. Ortanca vezirinin babası keşkek dükkânı işletirdi. Etin artığını da köpeklere atardı. O da babasının yaptığını uygun gördü bu ihtiyara. Şu küçük vezirine gelince. O asil bir vezir ailesinden gelmektedir ve vicdanı bu ihtiyara devlet himayesiyle mücazat etmesini gerektiriyor. Babasından da öyle görmüştü zira. Hepsinin sözleri, asıllarını ve fiillerini göstermekte. Ben de o sebepten “Aslına huuu; nesline huuu!” diyorum.
    Padişahın merakı artmış. Hayretler içinde, bu fakirin bütün bunları nereden bildiğini merak ederek sormuş:
    — Peki, derviş sen kimsin?
    — Ya sen, bugün kimi bekliyordun hünkârım?
    Sonra da önce küçük veziri, ardından kendini işaret ederek,
    — İşte vezir; işte Hızır!... deyip ortadan kayboluvermiş.