• "Sen ki sümbülsün, leylaklaştın ama haklı olarak manolya olmayı her zaman yadsıdın. Elif'sin sen, anısın ve geleceksin, gerçeksin ve düş. Şiirin takma adı, devrimin ağaç altı, alnımın yazısı... Evet, sende ıhlamur kokusu bende tarçın kokusu... Yapıtlarını deniz kıyısında birbirine karıştıran iki eski uygarlık gibiyiz."
  • Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
    Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı.Ateşten zehrini tattım bu okun.
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikat, al sana rüya!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çare diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünya etti hediye.Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
    Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
    Bütün bir kâinat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!.
    .
    .
    .Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.Niçin küçülüyor eşya uzakta?
    Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu öğrensem asıl?Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selâm, selâm sana haşmetli azap;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci kat gök, esrarını aç!
    Annemin duası, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!Uyku, kaatillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Teselli pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence..
    .
    .
    .Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesafelerden!Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
    Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.Lûgat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mimarının seçtiği arsa;
    Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış..
    .
    .
    .Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.Açıl susam açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde mâverâ dede.
    Yandı sırça saray, ilâhî yapı,
    Binbir âvizeyle uçsuz maddede.Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    İçiçe mimarî, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.Kaçır beni âhenk, al beni birlik;
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şairlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

    Öteler öteler, gayemin malı;
    Mesafe ekinim, zaman madenim.
    Gökte saman yolu benim olmalı;
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuza varmak...
  • 518 syf.
    ·9 günde·6/10
    "Adı çok ilgi çekse de içeriğiyle örtüşmüyor. Betiğin adında ilk önce bu eserde Törüngey Ata (Hazreti Adem)'den Yafes'in torunu Türk'e kadar ki dönemi yomakımsı bir biçimde yazıldığını sandım. Betiği alıp okuduktan sonra düş kırıklığının üst seviyesini yaşadım. Hani Astolin takma adlı yazarımızın uğradığı şiddeti ve tek memeli olduğu için evde kaldım sitemini okudum. Evde kalma psikolojisi sayesinde Türk kadını modeline uymayan bir model sergileyip bastırılmış duygularını anlatmış. Türk kadını modeli; güçlü, hanımefendi ve akıllıdır. Arı Duru Türkçe bir dil kullanmak için alınma sözler yerine uydurulmuş türetmeler seçmiş. Ortak Türkçe'nin tek bayrağı olan Arı Duru Türkçe'nin önerdiği sözlere de kısmen yer vermiştir. Ortak Türkçe karşılıkları olan alınma sözler için ısrarla uydurulmuş türetmeler yeğlemiş. Nadir Hikmet Kuleli'nin yazacağı Arı Duru Türkçe romanı okumayı yeğlerim. Yazarımız, Terzioğlu'nu taklit ettiği açıkça ortadadır. Gözlüklü Şirin edasıyla gereksiz uzatmalar ve kısır döngüsüne dönmüş biKar uslüp kullanmıştır. Buna rağmen kısmen Türk töresine yer vermiş. Ayrıca Pers usullü Nevruz Bayramı kutlaması, Türk geleneği olarak ifade etmiştir. Azerbaycan'da kutlanan Nevruz (Ergenekon) Bayramı kutlaması görmeseydim resmen inanırdım yazdıklarına. Ümidim ileriki baskılarda betiğin adı değiştirilmesidir. Türk Töresi'ni en güzel anlatan Ahmet Haldun Terzioğlu olduğu su götürmez bir gerçektir. Okuyup okumamayı size bırakıyorum."

    #BetikEli #TanrınınGökselÇocukları #HaniAstolin #KadınaŞiddet #BastırılmışDuygular #EvdeKalmaPsikolojisi #Güzgüneşi #TürkTöresi #TürkUlamışBilgisi #Kanan #Haşola #Aygır #UydurulmuşTüretmeler #SaydamKız #GizliBilimlerMerkezi #DerinBilimlerMerkezi #CinusYayınları
  • 272 syf.
    “Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum.”

    Arayış... Necip Fazıl’ın kitaplarının başlangıç teması genel olarak arayıştır. Daha önce okuduğum kitaplarında bu arayışı hep hissettim. “O ve Ben” kitabını da diğer kitapları gibi tiyatrosu zannedip sahaftan almıştım. Eve gelip biraz detaylı incelediğimde tiyatro değil, kitabın bir otobiyografi olduğunu farkettim. Sevdiğim bir yazarı bizzat kendi ağzından, kendi nazarından görmek fırsatı şans eseri elime geçti. Kitaplarının başlangıç noktası “arayış” demiştim. Yazarın hayatının başlangıç noktası da arayış üzerine kurulu.

    “Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır. " Necip Fazıl, hem kitaplarında hem hayatında aradığını bulanlardan.

    O ve Ben

    Bir otobiyografi için epey farklı bir başlık olarak gelmişti bana. Okudukça zaten yazarın hayatının O’nun üzerine kurulu olduğunu gördüm. Burada O diye bahsettiğimiz: Abdülhakim Arvasi(Üçışık)
    Kitap üç kısımdan oluşuyor:
    -Tanıyıncaya Kadar
    -Tanıdıktan Sonra
    -O Günden Beri

    Abdülhakim Arvasi’yi tanıyınca kadar olan hayatında tam bir otobiyografi havasında anlatılıyor olaylar. Böyle diyorum çünkü ilerleyen sayfalarda otobiyografiden ziyade dini bir sohbet şeklinde ilerliyor.
    Yazarın annesi, ailesi, dedesi her biri birbiriden farklı hayat hikâyeleri ... Beni bütün bunlar arasında en çok kardeşi Selma etkiledi. Duvarlara yaslanarak yürüyen cılız bir ruh olarak kaldı Selma muhayyilemde.

    Niyetim fazla uzatmadan anlatmak olduğu için son olarak bende bıraktığı en genel intibayı aktarayım.
    Necip Fazıl, benim sevdiğim ve hakkında az buçuk bir şeyler bildiğim bir yazar olmasına rağmen epey şaşırdığım yeni bir Necip Fazıl buldum kitapta. Şiirinde arayışta olduğu yıllar için “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum.” diyor.
    Tam 30 yıl tat almadan, huzursuz geçen bir ömrü gördüm. Daha sonra Arvasi’ye rabıta eden Necip Fazıl. O kadar farklılar ki. Yeniden doğsa hayata bu kadar farklı bakabilirdi. Fazla uzatmayacağım.
    Yazarın “Çile” şiirinin bütün bir ömrünü anlattığını gördüm. O yüzden önce kitabı sonra da muhakkak şiiri okumanızı tavsiye ederim


    Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...

    Pencereye koştum: Kızıl kıyâmet!
    Dediklerin çıktı ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mâvi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

    Ateşten zehrini tattım bu okun,
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
    Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

    Bir bardak su gibi çalkandı dünyâ;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikât, al sana rûyâ!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

    Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çâre diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünyâ etti hediye.

    Bu nasıl bir dünyâ, hikâyesi zor;
    Mekânı bir satıh, zamânı vehim.
    Bütün bir kâinat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.

    Nesin sen, hakîkat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    .
    .
    .
    .
    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Niçin küçülüyor eşyâ uzakta?
    Gözsüz görüyorum rûyâda, nasıl?
    Zamânın raksı ne, bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

    Bir fikir ki, sıcak yarada kezzab,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selâm, selâm sana haşmetli azâb;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci kat gök, esrârını aç!
    Annemin duâsı, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    Uyku kaatillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Tesellî pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.

    Bu mu, rûyâlarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...

    Akrep, nokta nokta rûhumu sokmuş,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence.

    .
    .
    .
    .

    Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesâfelerden!

    Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
    Her gece rûyâmı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.

    Büyücü, büyücü, ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

    Lûgat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvablarım, tutun elimden;
    Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?


    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mîmârının seçtiği arsa;
    Hayattan muhâcir; eşyâdan öksüz?

    Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!

    Ne yalanlarda var, ne hakîkatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabîatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

    .
    .
    .
    .

    Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamânın, hem geleceğin.

    Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde Mâverâ Dede.
    Yandı sırça saray, İlâhî Yapı,
    Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

    Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr.
    İçiçe mîmârî, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!

    Nizâm köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizâm köpürüyor, tâ çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.

    Kaçır beni âheng, al beni birlik!
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şâirlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!

    Öteler, öteler, gayemin malı;
    Mesâfe ekinim, zaman mâdenim.
    Gökte saman-yolu benim olmalı!
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.

    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuz'a varmak...
  • ÇİLE

    Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...

    Pencereye koştum: Kızıl kıyâmet!
    Dediklerin çıktı ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mâvi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

    Ateşten zehrini tattım bu okun,
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
    Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

    Bir bardak su gibi çalkandı dünyâ;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikât, al sana rûyâ!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

    Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çâre diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünyâ etti hediye.

    Bu nasıl bir dünyâ, hikâyesi zor;
    Mekânı bir satıh, zamânı vehim.
    Bütün bir kâinat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.

    Nesin sen, hakîkat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    .
    .
    .
    .
    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Niçin küçülüyor eşyâ uzakta?
    Gözsüz görüyorum rûyâda, nasıl?
    Zamânın raksı ne, bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

    Bir fikir ki, sıcak yarada kezzab,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selâm, selâm sana haşmetli azâb;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci kat gök, esrârını aç!
    Annemin duâsı, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    Uyku kaatillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Tesellî pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.

    Bu mu, rûyâlarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...

    Akrep, nokta nokta rûhumu sokmuş,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence.

    .
    .
    .
    .

    Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesâfelerden!

    Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
    Her gece rûyâmı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.

    Büyücü, büyücü, ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

    Lûgat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvablarım, tutun elimden;
    Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?


    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mîmârının seçtiği arsa;
    Hayattan muhâcir; eşyâdan öksüz?

    Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!

    Ne yalanlarda var, ne hakîkatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabîatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

    .
    .
    .
    .

    Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamânın, hem geleceğin.

    Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde Mâverâ Dede.
    Yandı sırça saray, İlâhî Yapı,
    Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

    Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr.
    İçiçe mîmârî, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!

    Nizâm köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizâm köpürüyor, tâ çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.

    Kaçır beni âheng, al beni birlik!
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şâirlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!

    Öteler, öteler, gayemin malı;
    Mesâfe ekinim, zaman mâdenim.
    Gökte saman-yolu benim olmalı!
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.

    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuz'a varmak...







    Necip Fazıl KISAKÜREK
  • Sen ki sümbülsün,leylaklaştın, ama haklı olarak manolya olmayı her zaman yadsıdın. Elif'sin sen, anısın ve geleceksin,gerçeksin ve düş. Şiirin takma adı, devrimin ağaç altı, alnımın yazısı. Evet, sende ıhlamur kokusu, bende tarçın kokusu. Yapıtlarını deniz kıyısında birbirine karıştıran iki eski uygarlık gibiyiz...