• 2.
    bu geminin yelkenlerine herifin biri paris yazmış

    luxembourg garı’nın dirseğindeki çiçekçiyi bileceksin
    yeşil muşamba ceketli sarışın küskün kızcağız
    en dokunulmaz kızı en temiz fikrimce paris’in
    pablo’ya sorarsanız bir taksi şöförüyle yatıyor
    pablo!.. ah pablo!.. onunla bir tanışsanız
    önüne gelene salamanca’dan bir şeyler anlatıyor
    babasını orada bir duvar dibinde bırakmış
    halbuki konuştuğu zaman fransız sanırsınız



    saint – michel’de bir talebe kahvesindeyim yalnız
    gündüz olduğu halde bütün ışıkları yakmışlar
    bir cumartesi günü saat dört buçuğa beş var

    ellerim kırılsa ben senin için bu şiirleri yazmasam
    dinamit taşırmış gibi gözlerini taşımasam
    avenue wagram’da bir akşam yeter bana ağustosta
    yapraklara serilmiş yirmi beş franklık yıldızlar
    bir mısra yeter geceleyin bir tren gibi pırıl pırıl
    sen kendine yetmiyorsun hiç kimse sana yetmiyor
    birini bitirmeden aklın öteki yolculukta

    dün gece châtelet’de metro’nun yanıbaşında durdum
    yağmur bilmediğim başka bir gökten yağıyordu
    yağmur saint-jacques kulesine doğru yağıyordu

    yanımda olduğun zaman her zamankinden yalnızım



    şimdi bir nefeste cafe de I’ecluse’ü hatırladım
    seine kıyısındaki küçük nehir kahvesini
    kapısında bir gemici feneri asılmış duruyor
    seine gemicileri her akşam burada toplanırlar
    onlar için bir takım maceralar düşünürüm
    seine sanki petrolmüş gibi iştahlı ve obur akıyor

    dupont’daki kızlar yalnız cıgara içerek yaşıyorlar

    utrillo’nun bir sokağından seni çektim çıkardım
    elin yüzün kirlenmiş üstün başın toz içinde
    sana mardi gras için bir Japon maskesi aldım
    sen bana kaptan diyorsun herkes bana kaptan diyor
    sahici bir kaptanmışım gibi tükürüyorum

    3.
    yalın kılıç bir kasım sabahını paris’te yaşadım
    sokaklarda sonbahar şiirleri salkım salkım
    faubourg saint – denis’de işte yine pazar kurulmuş
    beş franga çorba içtiğimiz julien’in kapısı önünde
    kırmızı ve siyah ve sarı saçlı bir kadın durmuş
    muzaffer patatesler satıyor üç renkli neşesi içinde
    camların arkasında ekmekçi kızlar mavi beyaz
    raflarda uzun uzun herifler gibi tâze ekmekler
    üstünde bir yağmur yağdırmak hevesi uyanır içinde
    ben bu mısraları yazarım tout-va-bien kahvesinde



    concorde’da bütün fiskiyeler birden ayaklanacak
    eğri bir demir gibi ensende hissedeceksin ebem kuşağını

    paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım
    kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım
    on beş dakika sonra bordeaux’ya bir tren kalkacak
    garın merdivenlerinde benim için ağlayacaksın
    ellerim yağmura açılmış sakallarım ıslak
    ben ki cehennemde bir allah gibi yalnızım

    st. vincent de paul kilisesi benim otelin arkasına düşer
    saat kulesi her gece uyur uykumdan uyandırıyor
    her seferinde seni tekrar bordeaux’ya yolcu ediyorum

    saadetin ıstırap çekmek olduğunu ben keşfettim
    çarmıhta bir isa gibi ben ıstırap çektim
    bir sulfat acılığı sinerse parmaklarına şiirlerimden
    gözyaşları sinerse eğer küstahça kafiyeli
    anla ki ölümle hayat arasında zaman gibi mesudum
    kendimi öldürecek haldeyim seni öldürecek saadetimden
    dona-maria! bir kahvede isyan halinde bulduğum
    çekik gözleriyle ermenice küfürler yazıp çizen çocuk
    sen! bordeaux’ya yorgun bir flâmingo gibi yolladığım
    geceleri benim için dua etmelisiniz



    renault’daki grevciler toptan sokağa atıldılar
    paris’in duvarlarını boydan boya afişler kapladı

    seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim
    armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş
    demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim
    senin dağlardan ve sarhoşlardan korktuğunu bilirim
    ben sarhoş olduğum zaman korkmuyorsun hiç korkmuyorsun

    gözlüklerim kırılmasın diye sakladığını bilirim

    kalbim bakır bir mangır gibi boynuma asılmış
    ondan kurtulmak için sürgünlere gitmeye razıyım
    nehir gemilerinde muçoluk etmeye ölmeye
    seni terk etmeye razıyım parasız pulsuz çekip gitmeye
    kur’andaki bütün belâlara tevrattaki bütün belâlara
    ibranice öğrenmeye razıyım hapis yatmaya
    kalbim yüzünden mademki ellerimi parçaladım
    kalemimi kırdım hayatımı çignedim ağladım
    mademki en büyük düşmanım kalbim benim kendimin
    onu inkâr ediyorum kalbimi inkâr ediyorum
    geceleri benim için dua etmelisiniz



    üçüncü paralelde eski bir dünya gibi batacağım
    malgaş halkı birkaç yüzyıl hikâyemi anlatacak

    4.
    cenovaya indiğim sabah seni katiyen göremezdim
    aklım başımda değildi küfür gibi huzursuzdum
    herkes beni unutmuştu ben kimseyi unutmamıştım
    zehra’yı unutmamıştım allahsız gözlerini unutmamıştım
    sol böğrüme sanki çıplak bir hançer saplamışlardı

    şimdi benim gözlerim paris’te marivaux sinemasında
    bir çift kara maça gibi yorgun ve uykusuz
    ellerim derseniz marsilya’da garsonla hesaplaşıyor
    martini-cin seksen frank on frank da servis
    kalbim derseniz onun nerede olduğunu bilmiyorum
    hiç kimse kalbimin nerede olduğunu bilmiyor
    nihayet seni terk edip gitti diyebilirsiniz

    benim acılarım ilâhlar gibi şiirlerimi doğuruyorlar
    onları karanlıkta bembeyaz gözleriyle görüyorum
    karanlıkta seni görüyorum dudaklarına ellerimi sürüyorum
    seni kollarımın arasında tutuyorum ağzından öpüyorum
    ikimiz birdenbire austerlitz garı’na gidiyoruz
    austerlitz garı önüne bakıyor bizden utanıyor
    bir trene binmek rastgele defolup gitmek istiyorum
    trenin barında alnımı yağmurlu camlara dayamak
    küstah bir duble birayla karşılıklı oturup ağlamak
    kalemimde mürekkep kalmıyor insanlar beni görmüyorlar
    insanlar kendilerini kaybetmişler onlara acıyorum
    ümitsiz bir akrep gibi ben aynı zamanda mağrurum
    samaritain’in ışıkları ocağıma düşmüş yalvarıyor
    bir roman için fevkalâde oldukları düşünülebilir



    sen bir paket gauloise aldın bir paket mavi gauloise
    bense on frangımı amerikan bilârdosuna kaptırdım
    seine kıyısında mırç büyük bir hayal kuruyordu
    seine kıyısında üçümüz sarhoş bir hayal kuruyorduk
    mavi bir ışık vardı ben işte onu kaybettim
    ben gölgemi kaybettim max jacob’un şiirlerini
    sen avucunda bir lokma rüzgâr tutuyordun
    bu rüzgâr için şairliğimi hınzırlığımı kaybettim
    aklımdan sen geçiyorsun bir bulut gibi geçiyorsun
    dün gece ezberimden çehreni defterime çizdim
    sen belki hakikaten bir bulut gibi yolcusun

    marsilya’da bir akşam soğuktan tir tir titredim
    peter cheyney’in bir kitabını bir kahvede soluksuz bitirdim
    vapur ertesi gün saat beş’te kalkacaktı

    ölümüm herkesinkinden başka türlü olacak
    bunu alahım gibi aşikâr biliyorum
    kim ne derse desin biliyorum içime gün gibi doğuyor
    on bir gün aç ve susuz gözlerinin içine bakacağım
    on ikinci gün jiletle damarlarımı keseceğim

    5.
    hep aynı manzarayı kullanmaktan bıktım usandım
    bir yumruk vurdum dünden kalma bir şarkıyı dağıttım
    van gogh bana bakıyordu deli gözleriyle bakıyordu
    ellerim titriyordu bir dakar yolculuğu kuruyordum
    güya bir şilebin kıç güvertesinde durmuştum
    nabızlarım bir deniz fenerinin gözlerinde atıyordu
    asor adalarında on sekiz mısramı unutmuştum
    onlar beni terk etmişlerdi yalnız kalmıştım mahvolmuştum
    sen beni terketmiştin bunu yalnız serdümen biliyordu
    geceleyin ışıkları söndürüp senden bahsediyorduk
    seine kitapçılarında villon’un şiirlerini buldum
    nehir yürek gibi kabarmıştı rüzgâr esiyordu
    bir hafta her gece villon’dan bir şeyler okudum

    sen benim şiirlerimi okudukça ağlayacaksın

    seni hiç görmeseydim seni keşke hiç görmeseydim
    şu benim iki gözüm aksalardı kıpkızıl kör olsaydım
    sacre-coeur’de armonik çalsaydım dilenseydim
    seni hiç görmeseydim ismini hiç duymasaydım
    belki kendime göre rezilce saadetlerim olurdu
    kaldırımlara renkli tebeşirlerle katedral resimleri çizerdim
    kaldırımlara senin resmini çizerdim herkes seni çiğnerdi
    bistroya yıkılır çırılçıplak bir quantro içerdim
    lucie-anne yine gelir yine bana senden bahsederdi
    lucie-anne neden gelir neden bana senden bahsederdi

    benim bu çektiklerimi bir çocuk var ki anlıyor
    kendimi yerden yere vuruşurumu içimdeki zehri
    bir çocuk var ki anlıyor benim gibi kahroluyor
    odasında şiirlerim fukara mumlar gibi yanıyorlar
    sen o çocuk değilsin sen artık çocuk değilsin
    dudakların eskisi gibi beyaz değiller biliyorsun
    sen gözlerini kaybettin gözlerini gözlerini bunu biliyorsun
    ben ki yaşadıklarımı büyük dinler gibi yaşıyorum
    sen artık bir din değilsin bunu biliyorsun



    eiffel’in dibinde durduk ben bir cıgara yaktım
    saint – dominique sokağında şehir ışıklarını yaktı
    içim büyük karanlıktı ellerimi göğe uzattım

    soluk bir sisin arkasından yüzün gözüküyordu
    gece inmişti takım takım yıldızlar gözüküyordu
    şimdi sen başka bir şehirdeydin saçlarını kesmiştin
    dudaklarını boyamıştın bu seni tamamen değiştirmişti
    rüyana erkekler giriyordu hem çıplak giriyordu
    aklına ben geldiğim zaman utanıyordun
    onların arasında değildim çünkü ben yoktum
    ben paris’te kalmıştım adresim ezberindeydi
    her cumartesi istesen bir kart gönderebilirdin
    ne var ki bunu hiçbir zaman yapmayacaksın

    kendimden kurtulmak için gölgemi koridorda astım

    pazar günü sözleşmiştik beni mutlaka bekleyecekti
    şimdi kalkıp gitsem mırç’ı bulacağım malûm
    sonra vini-prix’den üç litre şarap alacağımız
    şarabın yanına bir şişe rom-negrita alacağımız
    sarhoş olacağımız malûm şarkı söyleyeceğimiz
    sonra mırç zehra’dan bahsedecek ben susacağım
    camlardan bakınca paris’in damlarını göreceğiz



    bana ancak sabahları telefon edebilirsiniz
  • 85 syf.
    ·10/10
    SEN GİDERKEN KARANFİLLER SIRALIYDI

    Gidişin de gelişin gibi suskundu 
    Bir beni bıraktın ve gittin. 
    Ben sana yar ben sana sevdalı. 
    Aldığım her nefeste bir sen varsın. 
    Ne kadar uzakta olursan ol. 
    Gidişin de gelişin gibi suskundu. 

    Son zamanlarda bu şarkıya taktım ki öyle bir huyum vardır bin beş yüz kez dinlemeden bırakmam. Bu zamanda bu kitabı okumam da denk geldi tesadüf mü artık bilemeyeceğim

    Sıcacık ama hüzünlü bir kitap Bir gün...
    Kısa olsa da etkisi uzun sürecek bir hikaye

    İnsan bir güne neleri sığdırır onu anlatmış Mehmet Yılmaz
    Ve günümüz sevgilerinin ne kadar basit ne kadar hissiz ve yapay olduğunu hatırlatıyor
    Günümüzde ki aşkım canım klişe aşk sözcüklerini söyleyenlerden alıp suskunluğun aşkını anlatmış

    Ve hatıralarda kalacak tek bir gün...

    Arka fonda bu şarkıyla okudum kitabı şarkı dinleyerek kitap okurum diyorsanız onu da şuraya bırakıyorum

    https://youtu.be/EKxsfbOFAfs
  • 93 syf.
    1989 Yunus NADİ (Abalıoğlu) Öykü birincilik ödülü alan ödüllü ve öldürücü bir kitap.

    2. Dünya savaşı sırasında Alman yanlısı yazıları nedeni ile Yunus NAZİ olarak anılan Cumhuriyet gazetesinin kurucusu gazeteci yazar ve siyasetçi. Kendisi yaşıyor olup bu kitabı okusa ödülü yazara bizzat taktim ederdi diye düşünüyorum.

    Gecemin sessizliğine,kimsesizliğine arkadaş olan kitap. Ama biraz zararlı bir arkadaş. Şuan doktora gidip ciğer filmi çektirsem doktor bana der ki senin ciğerinin yarısı nerde? Abartmıyorum öyle hikayelerle dolu bir kitap. Bilmeden okudum ama olsun,acıyı sevmek olur mu? Bal gibi de olur. Her öyküde bir şarjör mermi yiyip yine de ayakta sallanan Cüneyt Arkın gibi oldum. Duruşumu asla bozmadım eserin sonuna kadar. Ama dediğim gibi,ciğer sizlere kebap... okumanızı tabiki tavsiye ediyorum ama gece 2 ile 6 saatleri arasında okumanızı daha çok tavsiye ediyorum. Acı çekmek özgürlükse,özgürsünüz siz de.

    Ayfer Tunç okumamış birisine Ayfer Tunç oku demek,bi kereden bişi olmaz bir doz da sana çakalım demek gibi bişey.Benzetmem hoş değil farkındayım ama durum bundan ibaret. Zira kendisinin kalemi şırınga,mürekkebi de bağımlılık yaratan o madde.İkinci kitabında bunu daha iyi idrak ettim.Eserlerini azar azar zamana yayarak okumayı düşünüyorum ki,bitirdiğim zaman yoksunluk krizine girmeyeyim.



    SAKLI

    Ah süslü yenge,ah! O ilk sevgiliyi bu kadar çok sevecek ne vardı? O vefasıza söylenecek bir çift sözle niye geçti ömrün?

    Ve zembilli ve yaralı göçmen abi...şımartılmış değil de yıpratılmış kadınları sevmek her zaman mutluluk garantisi vermezdi ki.Bilemedin mi?

    Zembilli göçmen ve süslü yenge. Saklı, kitabın ilk hikayesi.Bu hayatta sigara ve alkolden daha tehlikeli hikayeler de var.

    İHTİLALLER NEYE BENZER.

    Ruhunu bir türlü yatıştıramayan,hep aynı yerde oturup başka yerlerde olan,giden ve gidişiyle sevindiren belki de üzen,ömrünü bir ihtilalin neye benzediğini aramakla geçiren ve belki de bulan,işi hava durumuna göre Beyazıt Kulesinin ışıklarını yakıp söndürmek olan bir acayip adamın hikayesi. Aklıma hep Hayaloğlu'nun "Suphi bir acayip adam" şiirini getirdi kendisi.

    YAŞADIĞIMIZ YERLER.

    Her zaman söylerim,sarkı sözü olduğu için de sıkça mırıldanırım. "en güzeli çocukluktu,sahip olduğumuz sıska vücuttu"
    Hülyalı ve rüyalı aynı zamanda büyümüş de küçülmüş,her şeyin farkında olan bir çocuğun çocukluk hikayesi.Kitabın ismi (SAKLI) bu hikayede de anlamını korudu ve hissettirdi.

    ÖNEMSİZLİK.

    "Bir çocuğun elinden şekerlemesini alırsanız,o geriye kalanları da fırlatır" diyor Akira Kurosawa.

    Derinlikleriyle oynanmış Saklı duygular barındıran Nesim'in hikayesi.Önemli biri olduğumuzu hissetmek bunu hissettirebilmekle tam doğru orantılı.

    AY BAKIYOR.

    Mansur yaşıyor biliyorum,ölen Adabey.

    Avcılar çökmüş oturur
    Ceylan yavrusunu yitirir
    Gece bir çığlık tüttürür
    Yan yaralı yüreğim yan.

    Hikayede adı geçen günahkar köyü yutan gölün sapanca gölü olduğu rivayetleri vardır.Anasının kuzusu Mansur'un akıbeti bilinmese de akıbetinin anasında SAKLI olduğu ciğer çürüten bir başka hikaye.

    MOZARTIN SON ZARTI.

    9-10 yaşlarındayım,lise müdürü dayım bize misafirliğe gelmiş. Edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda Lise müdürü.Sert mizaçlı,çatık kaşlı otoriter bir adam.Bana dedi ki, "mozartın son zartını hiç duydun mu?" Mozart ne bilmiyorum, zartını ne bileyim? "Duymadım" dayı dedim. Bana baş parmağını uzattı ve parmağımı çek dedi. Parmağını çekmemle zaaaaaart! diye osurması aynı anda oldu. Ben avare avare bakarken ev halkı kahkahalara çoktan kaptırmıştı kendini.Bu hikayem için Ayfer ablamdan özür dileyip kendi hikayesine geçiyorum.

    Parçalanmış aile çocuğu olan Şebnem'in parçalı bulutlu yalanları. Daha doğrusu yaşamadığı hayallerini etrafına yaşamış gibi anlatması. Sahi, bu yalan sayılır mı? Hikayenin sonunda rahmetli Dilberay'ı anımsattı bana.

    SU.

    Su uygarlıktır,su yaşamdır,su berekettir.Ucu ve yolu açık bir hikaye.Sonu yok.Su akar,yolunu bulur.Dilediğimiz gibi yol verip sonunu kendimizin çizeceği bir su yolu gibi.

    SİLENTİUM. (SESSİZLİK)

    Heybeli yada Büyükada canlandı gözümde hikayeyi okurken.Kışın terkedilmiş,yazın sahte kalabalıklarla tıklım tıklım olan bir adada yaşayan Cafer'in hikayesi.Adadan kurtulup kalabalık şehirlerde yaşama isteği olan fayans ustası Cafer'in hikayesi.

    Gitmeyi istediğin şehirleri şehir yapan kalabalık insanlardan birisin sen onun için.Sıradan biri.Sen şimdi git o kadını da unut. Unutul sen de,adam gibi unutul.

    YÜREĞİN MAHALLESİ.


    Yüreğinde kurduğu mahalle yanarken saçını tarayanların hikayesi. Bir insan yüreğinde kurduğu mahallede,herkesten gizli,uğruna hayatını yaktığı şeyle yaşayabilir.Hayata parlak güneş altında başladığını sanıp ve henüz çok gençken öyle olmadığını anlayanların hikayesi.Ölmeye gücü yetmiyorsa bir sokak kedisi gibi arsız yaşayanların ya da terkedilmiş bir bunak gibi ölümü bekleyenlerin hikayesi.
  • Geçenlerde bi arkadaştaydım biraz oturduk sohbet muhabbet falan neyse işte zamanda amma geç olmuş deyip kalkayım dedim.Dolmuşa binecem durağa doğru yürüyorum. Taktım kulaklığı son ses duman dinliyorum o aralarda pek iyi deildim ruh sağlığı açısından. Sevdiğim çocuktan 7 ay boyunca haber alamamıştım. Milyonlarca kez aradığım telefonu her seferinde kapalıydı, bissürü sesli mesaj birçok sms bırakmıştım. oturdukları evden taşınmışlardı, ne bir arkadaşının ne de bi başka birinin haberi olmadan sanki sessizce terk etmişti hem beni hem bu şehri ve geride kalan herşeyi. Amcasına, halalarına ulaşmaya çalıştım ama hiç bi iz bulamadım.Arkadaştık aslında ama çok ilerlemişiz farketmeden kocaman dağları aşmışız aramızdaki samimiyetle bi bakmışız aşık olmuşuz sonra biz de anlamadık zaten nasıl sevgili olduğumuzu. Çok çok iyi bi ikiliydik. Ondan haber alamadığım 7 ay öncesinden 6 ay boyunca sevgili, ortalama 5 ay boyunca da yakın bi arkadaşımdı. Anlam veremedim her seferinde beni nasıl böyle hiçbişey demeden usulca bırakıp gittiğini. Oysaki son sözü de kendini güzel bak seni seviyorum meleğim’di. İşte bu yüzden yaralarım ağırdı son zamanlar. Beni terk ettiğini düşünmüştüm. Yakar bi sigara açar bi içinde binlerce kalp kırığı olan dertli bi şarkı dolanıp dururdum. Kendimi avutmaktı benimkisi dışarı çıkıp kendi halinde takılıp arkadaşlarla eğlenmek falan. Sıradandı aslında ama zamanla alışıp unutuyodum yokluğunu derken bugünü yaşadım işte. Durağa doğru ilerlerken hepsi canlanmıştı aslında aklımda hafif bi acımıştı içim ama sonra geçer hadi yürü dedim. Durağa gelince bi kaç adım ilerde yerde oturmuş önünde mendil serili bi teyze gördüm ilk gördüğümde sıradan dilenci işte dedim ama sonradan bana gülümsediğini farkettim. Aldırmadım ama detaylı baktığını ve bana gel diyip parmağıyla işaret ettiğini gördüm. Gittim yanına beni mi çağırdın teyze dedim. Parmağıyla karşı yolun biraz ilerisindeki mezarlığı gösterdi. Sonra üzülme Allah bilir kimi ne zaman yanına alacağını ölüm elbet kimseye yakışmaz amma Allahın takdiridir o isterse yakıştırır dedi. Sölediklerinde gram bişey anlamamıştım deli midir nedir dedim içimden sonra kafa salladım evet teyzecim dedim o ara dolmuş gelmişti bindim.Eve gelince annem bi kutu uzattı sanaymış bu dedi ppt’den gelmiş. Kiminden geldiği belli değildi ama baya da heycan yapmıştım ilk defa kargo aracığıla bana özel bi kutu gönderilmişti. Hızlı hızlı açtım ama karşılaştığım manzarayla donup kaldım. İçinden sezerle(sevdiğim çocuk) benim fotoğraflarımız, onun saati, atkısı, bide kurumuş bikaç kırmızı gül vardı. Yıkıldım o an hıçkıra hıçkıra ağladım. Yüreğim nasıl acı çekiyodu mahvolmuştum. Atkıyı alıp kokusunu içime çeke çeke dökmüştüm içimi ağlayarak.Kutunun dibindeki küçük not kağıdını son anda farkettim. Küçük bi kağıt dörde katlanmış masumca duruyodu. gözyaşlarımdan bulanık görüyodum ama sonra hemen toparlanıp kağıdı alıp açtım. Bi telefon numarası ve bi adres yazıyodu, bulunduğum şehir mersindi ama adresteki yer ankarada bi yerdendi. Umurumda olmadan direkt telefonu alıp aradım. Telefonu açan ses ise sezerin ablasıydı. Kısık, hüzün dolu, umutsuz bi sesin ardından paketimi aldın mı diye seslendi bana daha alo demeden. Evet diyip ağlamaya başladım. Sonra neler oluyor bütün bunlar ne, nerdesiniz, sezer nerde diyip bağırmaya başlayınca ablası sakin ol daha fazla dayanamadığım için bunu hemen söyliyip kapatacağım dedi. Ne neler oluyor dedim.Ardından bana şunları söyledi ‘ 4 ay önce sezeri kaybettik başımız sağolsun, kanserdi ama sana bundan hiç bahsetmek istemedi üzülürsün ağlarsın diye. Yeniceğini sandı tek başına yaparım sandı ama olmadı. Kutudaki atkıyı son buluşmanızda takmıştı kavga edip tartışmıssınız ilk defa yanında çok sinirlenmiş ama ağlayamadığından eve sinirle üstünü çıkartırken o atkıya dökmüştü içini bağıra bağıra. Günleri ayları saydı seninle geçen bütün zamanında hiç çıkarmadı kolundaki o saati. Birlikte geçen anılarınıza gözünü bile kırpmadan saatlerce baktı. Fotoğrafınla uyurdu seni çok severdi.Gülleri de sana almıştı ama veremedi. Hastalığı artınca tedavi yüzünden acil olarak ankaraya taşınmak zorunda kaldık. Doktorlar artık herşeyin bittiğini onunla vedalaşmamızı sölediler. Sezerse sana bu kutuyu mersinde ayakta ve dirençliyken hazırlamıştı. Bendense sadece ulaştırmamı istedi ne zaman diye sorduğumda da sarılıp ağlamıştık. Bir süre sonra çok daha kötü oldu herşey ve o gitti. Seni çok seviyodu herşeyden çok. Yazan adres şuan da bulunduğum yer, imkanın olur da gelmek ister ve onunla vedalaşmak istersen seni her zaman beklerim. Kardeşimin hayatında olduğun ve onu mutlu ettiğin her dakikaya teşekkür ederim, kendine iyi bak ve kendini sakın üzme unutma o bunları sen üzülmeyesin diye yaptı şimdi ağlamanı istemezdi emin ol. Hoşçakal. dedikten sonra ses gitti. Ellerim ve ayaklarım uyuşmuştu olduğum yerde bayılmışım.2 hafta hastanede yattım. Üzüntüden mahvolmuş, ağlamaktan göz pınarlarım kurumuştu. Çok, çok acı çektim. Herşeyi bıraktım. 2 ay psikolojik tedavi gördüm. Okul,ders,hayatımdaki geriye kalan herşey hepsi biribirine girmişti ve yeniden başlamak zorunda kalmıştım. Olayın üstünden geçen bi süre duraktaki teyze geldi aklıma. Bütün bu olanların ardından onu aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Sahi teyze hissetmiş miydi içimdeki acıyı? Biliyor muydu olanları? Kimin habercisiydi, yoksa bi melek miydi? Günlerce o teyzeyi de aradım ama onu da bulamadım. Şimdi ise bi daha aşık olmaktan korkmuş kalbi buruk, acı dolu, içinde fırtınalar kopan biriyim. Herkesten uzak,güçlü gibi görünen ama kendi içinde yaşadıklarıyla tamamen yıkılmış biri.