• Neresinden başlamam gerek inanın bilemiyorum. Kitabı okurken ağzımda bıraktığı toz tadından mı, Murathan Mungan'ın enfes üslubundan mı, hikayesinden mi, hissettirdiği duygulardan mı, kitabın edebi yönünden mi?  

    Herşeyden önce başlatmış olduğu güzel etkinlik ile kitabı okumama vesile olan sevgili Nausicaä ya teşekkür etmek isterim.

    Kitaba gelirsek, çoğu kişi "kısa roman mı?" yoksa "uzun hikaye mi?" ikileminde kalmış. Benim için formun hiç bir önemi yok. Yüzlerce sayfa romanın anlatamayacağı anlattı, hissettirdi.

    Murathan Mungan'ın kalemi çok kuvvetli. Akıcı bir üslubu ve okuru sıkmayan bir anlatımı var. Yazdığı metni ustaca betimlemeleriyle görsele çeviriyor; kusursuz bir şehir atmosferi yaratıyor ve sizi de tam ortasına bırakıyor.
    O ruhunu yitirmiş şehri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

    Kitaba ismini veren Çador, Müslüman kadınların saçlarını örtmek için kullandığı bir çeşit başörtüsü. Burka ise, katı İslam kurallarının olduğu ülkelerde, kadınları örten, saklayan, kimliklerini toplumdan silen, kadınlığı, kadın olmayı topluma unutturan bir giysi.

    "Burkaya giden yolu çador açar. Çador, ninelerimizin masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde arkası gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar."
    Yabancı bir kadının ağzından çador bu şekilde anlatılıyor kitapta.
    Bu argümanda sorunun başlangıç noktası yukarıda da belirtildiği gibi örtünmenin ahlak haline gelmesi. Kadın zamanla erkeğin namusu, ahlakı haline geliyor ve kendi bedeni üzerinde söz hakkını kaybediyor. Kitapta yanında erkek olmayan kadının sokağa çıkması bile yasak.

    Odak noktamız, baş karakterimiz Akhbar. Uzun zamandır uzak kaldığı ülkesine, ailesine, özlemle hatırladığı çocukluğuna dönen Akhbar'ın, umduğunu bulamadığı, tüm çocukluk hayallerinin birer birer yıkıldığı, herkesin yabancılaştığı ülkesindeki hayal kırıklıklarının hikayesi anlatılıyor Çador'da.
    Kadınların bedensizleştirilmesinin sadece kadınların değil, kadın imgesini unutan erkeklerin de kaybolmasını anlatıyor. Murathan Mungan'ın deyimiyle "Hayatın yarısı yok" çünkü. Kadınlar yok. Görüntüleri yok, anaçlıkları yok, sesleri bile yok. Kadınların yüksek sesle konuşmaları, kahkaha atmaları bile yasak çünkü.

    Önce dış, sonrasında iç savaş yaşanan ülkede İslam devrimi sonrası yaşananlar anlatılıyor. Bu ülkenin neresi olduğunu açık açık söylenmiyor fakat ipuçlarıyla okur yönlendiriliyor. İslam devrimi yaşamış, kadınların burka giydiği, baharat kokularının yükseldiği bir çöl ülkesi.
    Verilen ipuçları doğrultusunda, öykünün Taliban rejimi tarafından yönetilen Afganistan’da geçtiğini tahmin ediyorum. Dış savaş ABD destekli Afgan mücahitlerinin, Sovyetler Birliği ile savaşını anımsatıyor. Hatırlarsınız; Sovyetler Birliği'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından, Kabil'deki hiçbir işlevi olamayan iktidar devrilmiş yerini yıllar süren iç savaşa bırakmıştı.
    Kitapta da savaşlar sonunda ülkenin geldiği hal, insanların hissizleşmesi, mekanların kimsesizleşmesi anlatılıyor.

    Murathan Mungan'ın usta kalemi sayesinde kitabı hissederek okudum. Bir çırpıda bitiyor. Tavsiyemdir. Okuyun, pişman olmayacaksınız.
  • Vatanımızın adı bundan böyle Afganistan İslam Emirliği’dir. Bunlar da bizim koyduğumuz, sizin uyacağınız yasalar:
    Bütün vatandaşlar, günde beş vakit namaz kılacaktır. Namaz vakti başka bir iş yaparken yakalanan, kırbaçlanacaktır.
    Bütün erkekler sakal bırakacaktır. Meşru ölçü, çenenin altında, en az bir sıkılı yumruk uzunluğundadır. Bu emre uymayanlar, kırbaçlanacaktır.
    Bütün erkek çocuklar türban takacaktır. Birinciyle altıncı sınıf arasındakiler siyah, daha yukarı sınıftakiler beyaz türban takacaktır. Bütün erkek çocuklar İslami kılıklar giyecektir. Gömlek yakaları düğmelenecektir.
    Şarkı söylemek yasaktır.
    Dans etmek yasaktır.
    iskambil oynamak, satranç oynamak, kumarın her türü ve uçurtma uçurmak yasaktır.
    Kitap yazmak, film izlemek, resim yapmak yasaktır.
    Evinizde kuş beslerseniz, kırbaçlanacaksınız. Kuşlarınız öldürülecek.
    Çalarsanız, eliniz bilekten kesilir. Bir daha çalarsanız, ayağınız kesilir.
    Müslüman değilseniz, Müslümanların görebileceği bir yerde dua etmeyin. Bunu yapanlar kırbaçlanacak ve hapse atılacaktır. Bir Müslüman’ı kendi dinine döndürmeye çalışan kişi, idam edilecektir.

    Kadınların dikkatine: Evinizden dışarıya çıkmayacaksınız. Kadınların sokaklarda amaçsızca dolaşması, caiz değildir. Dışarıya çıkarsanız, yanınızda mutlaka bir mahrem, erkek akrabanız bulunacak. Sokakta tek başına yakalanan kadın dövülecek ve evine gönderilecektir. Her ne şart altında olursa olsun, asla yüzünüzü göstermeyeceksiniz. Dışarıdayken, burka’yla örtüneceksiniz. Aksi halde, şiddetle kırbaçlanacaksınız. Makyaj malzemeleri yasaktır. Mücevher yasaktır. Çekici, gösterici giysiler giymeyeceksiniz. Sizinle konuşulmadan, konuşmayacaksınız. Erkeklerle göz göze gelmeyeceksiniz. Uluorta gülmeyeceksiniz. Gülenler, kırbaçlanacaktır. Tırnaklarınızı boyamayacaksınız. Boyarsanız, bir parmağınız kesilecektir. Kızların okula gitmesi yasaklanmıştır. Bütün kız okulları derhal kapatılacaktır. Kadınların çalışması yasaklanmıştır. Zinadan suçlu bulunursanız, taşlanarak öldürüleceksiniz.

    Dinleyin, iyi dinleyin, itaat edin. Allah-ü ekber.
  • Afganistan / Pakistan tecrübesi

    Hiç şüphesiz özellikle yakın dönem cihadi hareketler için Afganistan ve Pakistan’da yaşanmış olan bir başka tekfirci cemaat tecrübesi olan, Ebu İsa er-Rifai liderliğindeki Cemaati Müslimin grubu, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu hareket, neredeyse El Kaide ve Taliban’la aynı bölge ve taban üzerinde bir hakimiyet oluşturmuş ve daha sonra tarih sahnesine karışmıştır.

    Ürdün’ün Zerka şehrinde doğan Filistin asıllı Ebu İsa er-Rifai ülkesinde İhvan-ı Müslimin’e katılmış, daha sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı başlayan cihad’a katılmış ve orada savaşmıştır. Bu dönemlerde Abdullah Azzam ve Usame bin Ladin gibi isimlerle de tanışan Rifai, savaştan sonra ülkesi Ürdün’e döndüğünde, İhvan-ı Müslimin grubuyla yollarını ayırmıştır. Ürdün’de bulunduğu dönemlerde Makdisi ve Zerkavi’yle de iletişim kuran Rifai, burada cihadi grupların propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Daha sonra yakalanarak hapsedilmiştir. Bir süre hapiste kalıp işkence gören Rifai ve bir grup arkadaşı, hapisten çıktıktan sonra Ürdün’ü terkedip Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine hicret etmiştir.

    1992 yılı tam da Pakistan/Afganistan bölgesinde ciddi bir boşluğun oluştuğu bir zamana tekabül etmektedir. Zira Afgan grupları birbirlerine girmiş, Abdullah Azzam gibi toparlayıcı bir lider şehid(inşaallah) edilmiş, Usame bin Ladin ise grubuyla birlikte önce ülkesine dönmüş, daha sonra Sudan’a geçmiştir. Yaşanan bu kaos ortamında Rifai ve arkadaşları, Osman Filistini, Ebu Eyyub el-Barkavi gibi Sudanlı bazı isimler bir araya gelip istişarelerde bulunuyordu. Çıkış yolunun müslümanları bir araya getirebilecek bir “liderlik” olduğu, bunun da müslümanları bir araya toplayacak bir “halifeyle” mümkün olduğu kararına varıldı.

    Bu süreçte aralarında bir halife seçmeye karar veren bu grup, aralarında “Kureyşi” bir şecereye sahip birinin olmaması sebebiyle bir kişi üzerinde anlaşamadı. Bu arada Londra’ya gidip kendine daha çok taraftar toplayan Ebu İsa, Peşaver’e tekrar geri döndükten sonra, bu sefer aslında kendisinin “peygamber soyundan geldiğini” keşfetti ve böylece Kureyşi bir şecereyle hilafetini ilan etti. Böylece “Ebu İsa Muhammed Ali bin Ahmed el-Haşimi el Kureyşi”ye Emir’ul Mu’minin olarak biat ettiler. Kendine görev olarak Ahkam-ı Şeriyyeyi uygulayıp, cihad yoluyla Allah’ın adını yüceltmek ve bunu yaymak olarak belirleyen Ebu İsa ve grubu, etraftan biat toplamaya ve müslümanların gruplarına biatının vucubiyetine dair bir çalışma içerisine girdi.

    Ebu İsa’nın grubu pek çok ülkeden destekçi bulmuş olsa da, takipçilerinin büyük bir kısmını Kuzey Afrikalı/Mağribliler oluşturuyordu. Hilafet ilanın ardından diğer gruplardan biat isteyen Cemaati Muslimin grubuyla gerginlikler baş gösterdi ve bazı çatışmalar yaşandı. Özellikle Horasan’daki Arap mucahidlerin kendilerine biat etmesini isteyen grup, El Kaide’den de biat istedi.

    Kendisine biat etmeyenleri halifeye karşı gelmekle suçlayan ve cezalarının ölüm olduğunu ilan eden grup, Afganistan’ın Kunar bölgesinde tutunmaya çalıştı. Bu dönemde çeşitli suç ve iddialara maruz kalan grup, aynı dönemde Afganistan’da yükselen ve halk ve alimlerin desteğini alan Taliban ve lideri Molla Ömer karşısında tutunamayıp Afganistan’ı terketmek zorunda kaldı. Zira halkın ve silahlı grup ve komutanların büyük bir kısmı Taliban’a katılmış, alimlerse ülke çapında topladıkları büyük bir şurayla Molla Ömer’i Emir’ul Mu’minin ilan etmişlerdi. Bu durum karşısında Ebu İsa tutunamayıp bölgeyi terketti.

    İngiltere’ye dönen Ebu İsa, davasını burada sürdürmeye devam etti. Kendisine katılmayan grupları tekfir etmeye başlayan bu cemaat, kaçınılmaz olarak harici bir ideolojiye savruldu. Zaman içerisinde grup marjinalleşip yok olmanın eşiğine geldi. Ebu İsa artık dikkate alınmaz bir isim olmuş, 2006 yılına gelindiğinse İngiltere’de hapse atılmıştır. Ebu İsa’nın grubuna mensup ilginç isimlerden bir tanesi, Ebu Ömer el-Kuveyti’dir. Ebu Ömer el-Kuveyti, IŞİD’in ilanın ardından bu gruba katılmış ve bu grupta Şeri olarak görev almıştır. Son dönemde akıbetine dair farklı iddialar mevcuttur.

    Genel olarak cihad sahalarındaki aşırılıklar

    Afganistan Cihadı’ndan başlayarak yakın dönem cihad sahalarında dönem dönem tekfircilik bazen bireysel düzeyde, bazen grup bazında baş göstermiştir. Yukarıda değindiğimiz Cemaati Müslimin, Afganistan örneğinde yaşanan grup bazında bir yöneliştir. Bunun yanı sıra bireysel düzeyde de mucahid liderler ve alimler, gençlerin aşırı ve aceleci tavırları sebebiyle bir takım tekfirde aşırılıklarla karşılaşmış ve bunların önüne geçmeye çalışmışlardır.

    Bu anlamda Afganistan tecrübesini en iyi anlatan Abdullah Azzam’ın eserleri, bu nevi aceleci ve aşırıya kaçan tekfirci gençlerin hikayeleriyle doludur. Sırf muska takıyor diye bütün Afganları tekfir eden, türbeler var diye cihadı terkeden, ağaçlara çaput bağlayanların kanını helal gören bu nevi aceleci ve ilimden yoksun kişiler, yaşanan mücadeleyi her zaman daha da zorlu hale getirmişlerdir.

    Afganistan tecrübesinin ardından gelişen Bosna cihadı da tekfirde aşırıya kaçan bazı kişiler yüzünde zor anlar yaşamıştır. Yaşadığı tarihsel tecrübe neticesinde İslam’dan bir hayli uzaklaşmış olan Boşnak Halkına yönelik uygulanması gereken tedrici yöntemle ıslah çabasının yerine, bazı kişiler tekfir yoluna giderek oradaki cihadın ifsad edilmesi tehlikesini doğurmuştur.

    Yine Bosna’nın ardından Çeçenistan ve genel anlamda ortaya çıkan Kafkasya cihadı da tekfircilik sorunuyla karşılaşmış ve bu durum Hattab gibi büyük İslam mucahidlerini zor durumda bırakmıştır. Her ne kadar Hattab, Ebu Velid, Kadı Ebu Ömer ve Şamil Basayev gibi mucahid önderlerin tedrici ve tekfirde aşırılıktan uzak yaklaşımlarına rağmen, bazı kişi ve gruplar burada da rahat durmayıp halka karşı sorunlara yol açacak uygulamalara imza atmıştır. Bu zamanla ülkede belli kesimlerin cihaddan uzaklaşmasına sebebiyet vermiştir.

    1999 yılında Çeçenistan’daki mucahidleri Dağıstan’a davet eden cemaatlerin içinde bulunan bazı tekfirciler operasyonu akamete uğratmış ve Dağıstan’a mucahidler ulaştığında ise onlara destek vermekten kaçınmıştır. Tekfircilerin bu ihaneti sonucu mucahidler Dağıstan’da ciddi kayıplar vermiştir.

    Bütün bu tekfirci kişi, yapı ve grupların fitnesinin ardından özellikle 11 Eylül’den sonra cihad sahalarında etkisini artıran El Kaide, bu tarz kişi ve grupları mümkün olduğunca cihad sahalarından uzak tutmaya çalışmıştır. Islah olabilecek kişi ve grupları belli oranda kontrol altında tutarak fitnelerinin yayılmasının önüne geçmeye de çalışmıştır. Ama bu durum özellikle Irak’ta patlak veren fitneyle farklı bir aşamaya varmıştır.

    Bu bahsi kapatmadan önce, bir isime çok kısaca değinmekte fayda var. Yine Sovyetlere karşı Afganistan cihadına katılmış bir isim olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in yazmış olduğu eserler, özellikle bazı gençlerin tekfirciliğe savrulmasına sebebiyet vermiştir. Şeyh’in el-Umde gibi eserlerini ilmi bir vukufiyetleri olmadığı halde okuyup çevresindekileri tekfir eden gençler, El Kaide’nin de dikkatini çekmiş ve Şeyh Atiyetullah, bu meseleye dair yaptığı açıklamada, ilim ehli olmayan gençlerin bu tür eserleri okumaması gerektiğini söylemiştir.
  • Pakistan da kızların okuması için kampanya yürüten ve bu nedenle taliban tarafından başından vurulan 14 yaşındaki Malala'nın hikayesini okurken gözyaşlarımı tutamadım. Küçük kızın cesareti hepimize örnek olmalı.Mutlaka okuyun.yaşadığımız coğrafya da ne kadar şanslı olduğumuzu hissettiriyor. Ayrıca Malala'nın en büyük destekçisi babasını da adam gibi adammış.
  • Efenim merhaba, @rotasizseyyah müthiş bi gezgin, yazar.. Samimi ve İçten diyaloglarıyla kültürleri, yaşam şekillerini en güzel anlatan yazan... Birinci kitabını okumuştum onu büyük bi hayranlıkla okudum birinci eserinde, Avrupa yı anlatmıştı ama bu ikinci eserinde dünyanın kanayan yarası doğu yu afganistanı okurken inanın şok üzerine şok yaşadım kaşgar türklerinin göçebe çadır yaşantılarını anlattı uzun uzun... Beni en cok etkileyen diyalog aklıma Afganistan denince ilk gelecek diyalog şudur ki, #mehmetgenç Afgan gence sorar nişanlınla nası gidiyo deevgenc ise gecen kavga ettik ama bufun gönlünü alcam der 4 kilo elma elcam gidicem cunku gecen cok dövdüm nişanlım dayanıklı bayılmadı dedi ö Bu satırları okurken o kadar üzüldüm ki birde taliban askeri ile görüşmesi dağa cıkıp, beni cok etkiledi tabiki kitap da bunların fotoğrafları da var
  • Kitabın çok satanlar listesinde olmaması mümkün değil.Uçurtma Avcısıyla keşfettiğim bu yazarın kitap bittikten sonra diğer kitaplarını kuşkusuz okumaya başladığımda hata yapmadığımı anladım.Bin Muhteşem Güneş,Uçurtma Avcısı,Ve Dağlar Yankılandı.Afganistan’ın çaresizliğini,Taliban rejimini,Savaşın en sıcak ıztırap dolu hayalleri yıkan sahnelerini cümlelere yansıtan harika bir başyapıt.
  • #Kitapyorum
    #GayleTzemachLemmon
    #KhairKhanaTerzisi
    #syf226

    Bitti...
    Konusu ve anlatımından dolayı elimden bırakmadığım bir kitapti. Gerçek bir hikayeden esinlenerek yazılması kitaptaki yaşanmışlıkları gözler önüne seriyor
    Bu kitabı okurken sürekli empati kurmaya çalıştım. Ülkemizde kadın olmak zor diye düşünürken Afgan kadınlarının neler yaşadığını okuyunca yüreğim acıdı
    Beni en çok etkileyen olaylardan baziları şunlardı. Taliba'nın kadınlara Burka (Her taraftan kapalı sadece giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli çarşaf)giyme zorunluluğu getirmesi, kadınların tek başına sokağa çıkamaması ve heran Taliban'ın adamları tarafından gözlenmeleri
    Konusuna gelince; Kamila Kabil'de yaşayan Sidiqi ailesinin beş kızından birisidir. Kabil'de Taliban rejiminin hakim olduğu yıllarda öğretmenlik yapması engellenince, tüm zorluklara rağmen ailesine reislik yaparak yaşam mücadelesi veren birçok genç kadından sadece birisi...
    Umudun peşinden gidip asla vazgeçmeyen Taliban baskısına direnen bir kadın girişimcinin hikayesi...
    Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitaplarını anımsattı bana
    Kitap bitiminde tekrar tekrar şükrettim ve Atatürk'e birkez daha minnettar oldum. Bize böyle güzel bir ülke bıraktığı için, Kadınlara verdiği haklar için, özgürce yaşayabildiğimiz için, herşeye hür irademiz ile karar verebildiğimiz için...
    Afganistan'da Taliban zamanındaki kadınları daha iyi anlamak isteyen kişilere tavsiye ederim