• BİR ORTADOĞU MASALI

    Bilirsiniz belki, aslında Ortadoğu diye bir yer yoktur.
    19. yüzyılda başlar hikayesi… Yine bir İngiliz masalı olarak…

    Bir varmış, bir yokmuş,
    İnsanlar koyun olunca
    Kurtlar da çoban olmuş başlarına
    6 milyarlık sürüyü, boy boy, soy soy ayırmışlar.
    Aralarına sınırlar koymuşlar.
    Yüksek yüksek, derin derin sınırlar.
    Sınırlar içinde, sınırlar…
    Dikenli teller, taş duvarlar, mayınlar…
    Topraklarına fesat tohumları ekmişler.
    Koyunlar, kin başakları, nefret yaprakları yemişler.
    Koç olmuşlar, tokuşmuşlar.
    Yere düşenin leşini, leş yiyiciler kaldırmışlar…

    Önce siyah beyaz kutulardan izledik Ortadoğu’yu,
    Televizyon, Ortadoğu’dan daha yeni bir icattı…
    Ekranlara yansıyan görüntüler, bize çok uzak bir coğrafyadan gibiydi
    Zaten hepimizin bolca telaşı vardı…
    İsrail diye bir devlet kurulmuştu mesela 1948’de…
    Krallıklar, genç subayların kralları devirdiği topraklar.
    Panarabizm – Nasır devrimi- Baasçılık akımları falan derken,
    Baktık, yerleşimler, işgal politikaları Filistin’de…
    Arap-İsrail savaşı sonra..
    Diktatörlükler, krallıklar, yoksul halklar..
    Petrol zengini şeyhler…
    Hepsinin, ötesinde-berisinde savaşlar, işkenceler, mülteciler, acılar…
    Ve hepsi siyah beyazdı başlangıçta…

    Sonra renklendi kutular,
    Bombaların rengi değişti, kanın rengi değişti.
    Siyahlar kırmızı, beyazlar isli bir dumana dönüştü.
    Evimizdeki küçük dünyamız renklenmişti…
    Açtık gözlerimizi, diktik kulaklarımız ve anlamaya çalıştık ‘Ortadoğu’ yu…
    Rengi kızıl…
    Kokusu ağır…

    Osmanlı’nın yıkılışının ardından başlayan,
    Yarım asırı aşkın bir süredir devam eden,
    Sömürgecilerin bölgeye girişiyle;
    ‘Osmanlı’ya ihanet eden Araplar’ senaryolarını yazdılar bizim zihinlerimize
    Kimse ‘Medine müdafasını’ , ‘Zeytin dağı’nı okumamıştı zaten.
    Hepimiz milli eğitim müfredatlarının anlattığı hikayenin bir parçası haline geldik
    Sandık ki, sadece biz böyle büyüdük.
    Halbuki Arap çocukları da böyle büyütülmüştü.
    Türkiye’de biz, andımızı okurken,
    Onlar da kendi ülkelerinde ‘antlarını’ okudular.
    ‘Osmanlı işgalinden’ bahsetti birileri onlara,
    Bize de ‘Arapların ne kadar hain’ olduklarından bahsettiler

    Sonra hepten koptuk biz bu coğrafyadan…
    Ekran kutularında izlediklerimiz, zaman içerisinde internetin sağladığı imkanlarla çok daha çabuk ulaşmaya başladı evlerimize.
    Başkaları bir sürü hikaye yazdı.
    Biz o hikayeleri okuduk.
    O hikayelerin kurbanı olduk.
    Hiç tanımadığımız adamları sevdik, ekranlardan izleyerek.
    Hiç tanımadığımız adamlara düşman olduk.
    Sonra başımızı kaldırdık,
    Bi bakalım dedik, ne oluyor gerçekte diye?
    Her coğrafya, kin ve öfke dolu bir nesil yetiştirmişti.
    Bazı ülkelerde mezhepler arasında farklılıklar vardı,
    ‘Mezhep çatışması kaçınılmaz’dı..
    Bazılarında etnik unsurlar ‘birbirleriyle asla anlaşamazdı’
    Cetvelle çizilmiş sınırların ötesinde, ‘aynı etnik unsurlara ve aynı mezheplere bağlı olanlar ise, farklı kabilelerdendi, onlar da birbirlerini öldürmeliydi’
    Öldürdük…
    Öldürüyoruz…
    Belki öldürmeye devam edeceğiz…
    ‘Radikal İslamcılıktan’ bahsettiler bizlere.
    Radikal İslamcı ‘terör örgütlerinden’ sonra.
    Baktık, bunların bütün faaliyet alanları, bizim coğrafyamız.
    İslam coğrafyası…
    Bi film yaptılar.
    Bir köydeki adamın hayat hikayesinden bütün dünyanın haberi oldu.
    Gözlerimizi kapattılar, Gazze’de, Somali’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ölen çocukların hikayelerinden hepimiz bihaber kaldık!
    Somali’de eş-Şebab’ı anlattılar bize, Afganistan’da Taliban’ı, el-Kaide’yi, Yemen’de Husiler’i, Irak’ta Işid’i, Filistin’de Hamas’ı, İslami Cihad’ı, Lübnan’da Hizbullah’ı, Mısır’da İhvan’ı, sonra başka radikal İslamcı terör örgütlerini…
    Onların terörist olarak tanımladıkları…
    Onlara karşı savaşanlar,
    Sonra birbirlerine karşı savaştılar…
    Sovyetler Afganistan’ı işgal etti…
    Hollywood, filmler yaptı Afgan mücahitlerle ilgili.
    Ve zihnimize kazıdı, ‘Amerika’nın Afgan cihadına verdiği desteği’,
    Afgan halkının cihadı kutsandı(!)
    Taliban, Avrupa’da, Amerika’da ofisler açtı.
    Sonra Sovyetleri kovdu mücahitler.
    Birbirlerini öldürmeye başladılar.
    Bir gün geldi, Amerika ‘teröre karşı başlattığı mücadelede, Afganistan’ı işgal etti’
    ‘Bütün mücahitleri, terörist’ ilan etti…
    Hollywood senaryoyu değiştirdi.
    Hikaye yeniden yazıldı.
    Biz yine onların hikayelerini dinledik.
    Yine onların hikayelerinde anlattıklarına itimat ettik.
    Bugün Arap isyanlarından bahsediyoruz.
    ‘Arap baharı’ dediler ona da…
    Tunus’ta ateşlendi, mısır’da 30 yıllık mübarek’i devirdi bir şubat gününde.
    Libya’ya, Nato müdahale etti. 40 yıllık Kaddafi diktatörlüğü devrilene kadar bütün ülkeyi vurdu uçaklar.
    Yemen’e, Suriye ve Bahreyn’e sıçradı.
    Hepsini aynı kefeye koyduk.
    ‘Arap halkları, diktatörlere başkaldırıyor’ dedik.
    Oysa Tunus’ta olanla, Libya’da olan birbirinden farklıydı.
    Yemen’de yaşananla, Suriye’de, Bahreyn’de yaşanan da…

    Ortadoğu malum, kanayan yaramız.
    Üzerinde mutabık oldukları tek bir konu vardı İslam ülkelerinin.
    O da Filistin meselesi…
    Mali’de el-Kaide’ye karşı Fransızların operasyonlarını, Afrika İslam ülkeleri: ‘Fransa’nın teröre karşı müslümanlara verdiği destek’ olarak değerlendirdi ve teşekkür etti Fransa’ya…

    Birileri Esed’in katliamlarını kınamak istedi, başkaları izin vermedi.
    Esed’in katliamlarını ‘kınayanlar’, Bahreyn’e tankalarını gönderip, halkı katletti.
    Esed’e ses çıkarmayanlar, onlara tepki gösterdi.
    Yemen’de vekalet savaşı,
    Suriye’de vekalet savaşı,
    Irak’ta vekalet savaşı…
    Saddam’a ‘diktatör-mücrim’ dedi birileri,
    Başkaları halk kahramanı ilan etti.
    Yemen’de posterleri asıldı sokaklara… Filistinliler için direnişin simgesiydi.
    Iraklıların kabusu. Halepçe’nin, Enfal’in katili Saddam.
    Birleşik devletlerin en yakın müttefiki, Amerikan operasyonuyla devrildi yıllar sonra..
    31 Aralık günü, kurban bayramı sabahında idam edildi.
    ‘Müslümanlara bayram, Hristiyanlara noel hediyesi verildi’

    Tüm bunlar yaşanırken,
    İslam dünyası liderleri, iktidarlarını güçlendirme telaşındaydı hep.
    Filistin davasının hamisiydi sözde hepsi.
    Zaten bütün bu coğrafyanın, İsrail terörüyle görmek istediği bir hesabı vardı.
    Liderlerinin tamamının ise İsrail’le doğrudan ya da dolaylı ilişkileri…

    Gazze defalarca vuruldu…
    Hatırlıyorsunuz değil mi? Ne çok çocuk öldü! Ne çok anne acıya gömüldü çığlık çığlığa…
    Hep hayıflanırım, biz o filmlerden bir tane bile yapamadık.
    Tek bir Filistinli çocuğun hikayesini dünyaya anlatamadık.
    Annesiyle helalleşerek uykuya dalan, sabahın ilk ışıklarından evvel, tepesine yağan bombaların tesiriyle parçalanan, gözlerini sonsuza dek kapatmış nice Filistinli tomurcuğun cesetleri sadece toprağa gömüldü…Unutuldular…

    Şimdi, bu doğrudan yahut dolaylı ilişki sahiplerinin bir kısmı, ordu kuruyor Yemen’de Husi tehdidine karşı.
    Beriki Amerikan işgalini fırsat bilmiş Irak’ta mezhepçilik peşine düşmüş…
    Filistin halkı 1948’den beri, İsrail’in işgal, katliam, işkence ve tecrit politikalarıyla karşı karşıyayken, Müslüman Arap ülkelerinin aklına ordu kurmak ve İsrail’in karşısına koymak diye bir şey gel(e)medi
    Şimdi aslında hikaye şuydu:
    Arap isyanları başladığında Libya’ya ‘Kaddafi’yi devirmek-halkı özgürleştirmek için’ uçaklarını ve tanklarını gönderenler,
    Bahreyn’e, rejimi ayakta tutabilmek için gönderdiler ordularını.
    Her yerde ‘İslam ümmeti uyandı, ayaklandı. Arap baharı yaşanıyor, devrimler geliyor diyen birileri, Suriye’de! ‘Orada devrim olamaz-orası bizim etki alanımızda-kontrolümüzde’ dedi.
    Askerlerini gönderdi, rejimi ayakta tutmaya çalıştı.
    Amerika ve batı, ‘demokrasi hamisi’ olma iddialarına karşın, Mısır’da darbeci Sisi’nin meşruiyet kazanmasına çabaladı.

    ‘Birileri büyüdükçe budandı, diğerleri küçüldükçe sulandı’
    Mezhepler, yoksa etnik unsurlar, yoksa kabileler…
    Ha bu arada, diktatörler falan devrildi, yine yerseniz.
    Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
    Herkes öldü, her yerde patladı bombalar
    Petrollerini özenle korudu demokrasi hamileri.

    Şimdi böyle enteresan, böyle kocaman bir fotoğrafın belki birkaç sayfaya sığmayacak özeti.
    Ancak bu iş bittiğinde, bir şey göreceğiz.
    O da: yerle yeksan edilmiş Suriye, Libya, Yemen, Irak, Afganistan, Pakistan, Somali ve bu coğrafyanın insanları…
    Hepsi müslüman, hepsi mustazaf olan, bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye çalışan, bu toprakların çocukları….
    Öldürülenler, katledilenler, katledenler… savaşın mağdur ettikleri… kadınlar, çocuklar, adamlar, gençler, yaşlılar….
    Ölüyoruz…
    Öldürüyoruz…
    Birileri seyrediyor…
    Onların silahlarıyla, birbirimizi öldürüyoruz…
    Ne korkunç ki, öldürmeye devam edeceğiz….
    Keşke biraz sakin olabilseydik…
    Bir gün hepimizin sakin olmaya ihtiyacı olacak..
    Hepimizin kardeşliğimizi hatırlamaya ihtiyacı olacak…
    Bi sakin olabilseydik… kardeş kalabilseydik… belki bambaşkaydı bu masal…

    M. Akif Ersoy
    Mart 2015

    https://youtu.be/aAyv8bSrxBg
  • Neresinden başlamam gerek inanın bilemiyorum. Kitabı okurken ağzımda bıraktığı toz tadından mı, Murathan Mungan'ın enfes üslubundan mı, hikayesinden mi, hissettirdiği duygulardan mı, kitabın edebi yönünden mi?  

    Herşeyden önce başlatmış olduğu güzel etkinlik ile kitabı okumama vesile olan sevgili Nausicaä ya teşekkür etmek isterim.

    Kitaba gelirsek, çoğu kişi "kısa roman mı?" yoksa "uzun hikaye mi?" ikileminde kalmış. Benim için formun hiç bir önemi yok. Yüzlerce sayfa romanın anlatamayacağını anlattı, hissettirdi.

    Murathan Mungan'ın kalemi çok kuvvetli. Akıcı bir üslubu ve okuru sıkmayan bir anlatımı var. Yazdığı metni ustaca betimlemeleriyle görsele çeviriyor; kusursuz bir şehir atmosferi yaratıyor ve sizi de tam ortasına bırakıyor.
    O ruhunu yitirmiş şehri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

    Kitaba ismini veren Çador, Müslüman kadınların saçlarını örtmek için kullandığı bir çeşit başörtüsü. Burka ise, katı İslam kurallarının olduğu ülkelerde, kadınları örten, saklayan, kimliklerini toplumdan silen, kadınlığı, kadın olmayı topluma unutturan bir giysi.

    "Burkaya giden yolu çador açar. Çador, ninelerimizin masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde arkası gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar."
    Yabancı bir kadının ağzından çador bu şekilde anlatılıyor kitapta.
    Bu argümanda sorunun başlangıç noktası yukarıda da belirtildiği gibi örtünmenin ahlak haline gelmesi. Kadın zamanla erkeğin namusu, ahlakı haline geliyor ve kendi bedeni üzerinde söz hakkını kaybediyor. Kitapta yanında erkek olmayan kadının sokağa çıkması bile yasak.

    Odak noktamız, baş karakterimiz Akhbar. Uzun zamandır uzak kaldığı ülkesine, ailesine, özlemle hatırladığı çocukluğuna dönen Akhbar'ın, umduğunu bulamadığı, tüm çocukluk hayallerinin birer birer yıkıldığı, herkesin yabancılaştığı ülkesindeki hayal kırıklıklarının hikayesi anlatılıyor Çador'da.
    Kadınların bedensizleştirilmesinin sadece kadınların değil, kadın imgesini unutan erkeklerin de kaybolmasını anlatıyor. Murathan Mungan'ın deyimiyle "Hayatın yarısı yok" çünkü. Kadınlar yok. Görüntüleri yok, anaçlıkları yok, sesleri bile yok. Kadınların yüksek sesle konuşmaları, kahkaha atmaları bile yasak çünkü.

    Önce dış, sonrasında iç savaş yaşanan ülkede İslam devrimi sonrası yaşananlar anlatılıyor. Bu ülkenin neresi olduğunu açık açık söylenmiyor fakat ipuçlarıyla okur yönlendiriliyor. İslam devrimi yaşamış, kadınların burka giydiği, baharat kokularının yükseldiği bir çöl ülkesi.
    Verilen ipuçları doğrultusunda, öykünün Taliban rejimi tarafından yönetilen Afganistan’da geçtiğini tahmin ediyorum. Dış savaş ABD destekli Afgan mücahitlerinin, Sovyetler Birliği ile savaşını anımsatıyor. Hatırlarsınız; Sovyetler Birliği'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından, Kabil'deki hiçbir işlevi olamayan iktidar devrilmiş yerini yıllar süren iç savaşa bırakmıştı.
    Kitapta da savaşlar sonunda ülkenin geldiği hal, insanların hissizleşmesi, mekanların kimsesizleşmesi anlatılıyor.

    Murathan Mungan'ın usta kalemi sayesinde kitabı hissederek okudum. Bir çırpıda bitiyor. Tavsiyemdir. Okuyun, pişman olmayacaksınız.
  • Uzun zamandır rafta duran, gözüme dahi çarpmayan, ancak bu site vesilesiyle incelemelerini okuduğumda dikkatimi çeken bi kitaptı, ve elime alıp direk okudum, tereddütsüz. Iyi ki de okumuşum, hicbir zaman aklımdan çıkmayacak kadar etkiliydi.

    Diğer incelemleri okuduğumda yazar için tekrara düştüğü söylenmiş, içerik olarak, tasvir ve kurguda Uçurtma Avcısına benzetilmiş lâkin ben Ucurtma Avcısını okumadığım için bilmiyorum. Yazarın bu kitabı için saatlerce övgüde bulunabilirim ama.

    Konuya gelirsek; Farklı yaşamlardan kopup gelen iki kız, zamanın hoyratlığında savruluyorlar bir müddet, bir gün kesişiyor yolları Meryem ve Leyla'nın. Hayatlarının baharında, genç yaşlarında evlendirilmekle yükümlü tutuluyorlar kendinden yaşca büyük adamla. Zalim bir koca, iki kızında yaşamını zindana çeviriyor, zehir ediyor yaşadıkları her günü. Afganistanda siyasi değişiklik baş gösterince işler iyice sarpa sarıyor. Taliban rejimi sosyal ve dini yaşantıya müdahaleler edip, zorbalığa yoruyor her türlü unsuru.
    Halk açlık sefalet çekerken, kadına biçilen yaşam olanağı sıfıra iniyor, kadının değeri ayaklar altında! Çünkü onların "naylon dini" bunu öngörüyor. Yaşam standartları gün be gün zorlarken, bir çok insan göçe mecbur kalıyor.
    Otuz yılı aşkın süren bu rejim son buluyor elbette, mülteciler dönüyorlar topraklarına, ama korkarak. çünkü içlerinde hâlâ bi yerlerde saklanmış hainler olduklarını biliyorlar.

    Tarihi yönden çok güzel bir romandı. Okurken öfkeden diş sıktıran, hüzne boğan, yer yer göz dolduran, sonlara doğru tozlanmış aşkın yeniden canlanmasıyla tebessüm ettiren müthiş bir kitap! evet, sizin dertleriniz vardır elbette, ama başka coğrafyalarda süregelirken silahlar, savaşlar, ölümler, sömürülerle yaşarken birileri, kederlendiğiniz şeylerin anlamsızlığının idrakına varıyorsunuz.
    benim gibi çok bekletmeyin, direk okuyun. :))
  • Taliban rejimi, 1996 yılının sonbaharında Kabil'de yönetimi ele geçirdiğinde, bakanlıklardaki bütün uzmanlar görevden alınmış, yerine mollalar getirilmişti. Merkez
    bankasından üniversitelere kadar her yer, mollalarca yönetiliyordu