• 106 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Neresinden başlamam gerek inanın bilemiyorum. Kitabı okurken ağzımda bıraktığı toz tadından mı, Murathan Mungan'ın enfes üslubundan mı, hikayesinden mi, hissettirdiği duygulardan mı, kitabın edebi yönünden mi?  

    Herşeyden önce başlatmış olduğu güzel etkinlik ile kitabı okumama vesile olan sevgili Nausicaä ya teşekkür etmek isterim.

    Kitaba gelirsek, çoğu kişi "kısa roman mı?" yoksa "uzun hikaye mi?" ikileminde kalmış. Benim için formun hiç bir önemi yok. Yüzlerce sayfa romanın anlatamayacağını anlattı, hissettirdi.

    Murathan Mungan'ın kalemi çok kuvvetli. Akıcı bir üslubu ve okuru sıkmayan bir anlatımı var. Yazdığı metni ustaca betimlemeleriyle görsele çeviriyor; kusursuz bir şehir atmosferi yaratıyor ve sizi de tam ortasına bırakıyor.
    O ruhunu yitirmiş şehri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

    Kitaba ismini veren Çador, Müslüman kadınların saçlarını örtmek için kullandığı bir çeşit başörtüsü. Burka ise, katı İslam kurallarının olduğu ülkelerde, kadınları örten, saklayan, kimliklerini toplumdan silen, kadınlığı, kadın olmayı topluma unutturan bir giysi.

    "Burkaya giden yolu çador açar. Çador, ninelerimizin masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde arkası gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar."
    Yabancı bir kadının ağzından çador bu şekilde anlatılıyor kitapta.
    Bu argümanda sorunun başlangıç noktası yukarıda da belirtildiği gibi örtünmenin ahlak haline gelmesi. Kadın zamanla erkeğin namusu, ahlakı haline geliyor ve kendi bedeni üzerinde söz hakkını kaybediyor. Kitapta yanında erkek olmayan kadının sokağa çıkması bile yasak.

    Odak noktamız, baş karakterimiz Akhbar. Uzun zamandır uzak kaldığı ülkesine, ailesine, özlemle hatırladığı çocukluğuna dönen Akhbar'ın, umduğunu bulamadığı, tüm çocukluk hayallerinin birer birer yıkıldığı, herkesin yabancılaştığı ülkesindeki hayal kırıklıklarının hikayesi anlatılıyor Çador'da.
    Kadınların bedensizleştirilmesinin sadece kadınların değil, kadın imgesini unutan erkeklerin de kaybolmasını anlatıyor. Murathan Mungan'ın deyimiyle "Hayatın yarısı yok" çünkü. Kadınlar yok. Görüntüleri yok, anaçlıkları yok, sesleri bile yok. Kadınların yüksek sesle konuşmaları, kahkaha atmaları bile yasak çünkü.

    Önce dış, sonrasında iç savaş yaşanan ülkede İslam devrimi sonrası yaşananlar anlatılıyor. Bu ülkenin neresi olduğunu açık açık söylenmiyor fakat ipuçlarıyla okur yönlendiriliyor. İslam devrimi yaşamış, kadınların burka giydiği, baharat kokularının yükseldiği bir çöl ülkesi.
    Verilen ipuçları doğrultusunda, öykünün Taliban rejimi tarafından yönetilen Afganistan’da geçtiğini tahmin ediyorum. Dış savaş ABD destekli Afgan mücahitlerinin, Sovyetler Birliği ile savaşını anımsatıyor. Hatırlarsınız; Sovyetler Birliği'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından, Kabil'deki hiçbir işlevi olamayan iktidar devrilmiş yerini yıllar süren iç savaşa bırakmıştı.
    Kitapta da savaşlar sonunda ülkenin geldiği hal, insanların hissizleşmesi, mekanların kimsesizleşmesi anlatılıyor.

    Murathan Mungan'ın usta kalemi sayesinde kitabı hissederek okudum. Bir çırpıda bitiyor. Tavsiyemdir. Okuyun, pişman olmayacaksınız.
  • 430 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Uzun zamandır rafta duran, gözüme dahi çarpmayan, ancak bu site vesilesiyle incelemelerini okuduğumda dikkatimi çeken bi kitaptı, ve elime alıp direk okudum, tereddütsüz. Iyi ki de okumuşum, hicbir zaman aklımdan çıkmayacak kadar etkiliydi.

    Diğer incelemleri okuduğumda yazar için tekrara düştüğü söylenmiş, içerik olarak, tasvir ve kurguda Uçurtma Avcısına benzetilmiş lâkin ben Ucurtma Avcısını okumadığım için bilmiyorum. Yazarın bu kitabı için saatlerce övgüde bulunabilirim ama.

    Konuya gelirsek; Farklı yaşamlardan kopup gelen iki kız, zamanın hoyratlığında savruluyorlar bir müddet, bir gün kesişiyor yolları Meryem ve Leyla'nın. Hayatlarının baharında, genç yaşlarında evlendirilmekle yükümlü tutuluyorlar kendinden yaşca büyük adamla. Zalim bir koca, iki kızında yaşamını zindana çeviriyor, zehir ediyor yaşadıkları her günü. Afganistanda siyasi değişiklik baş gösterince işler iyice sarpa sarıyor. Taliban rejimi sosyal ve dini yaşantıya müdahaleler edip, zorbalığa yoruyor her türlü unsuru.
    Halk açlık sefalet çekerken, kadına biçilen yaşam olanağı sıfıra iniyor, kadının değeri ayaklar altında! Çünkü onların "naylon dini" bunu öngörüyor. Yaşam standartları gün be gün zorlarken, bir çok insan göçe mecbur kalıyor.
    Otuz yılı aşkın süren bu rejim son buluyor elbette, mülteciler dönüyorlar topraklarına, ama korkarak. çünkü içlerinde hâlâ bi yerlerde saklanmış hainler olduklarını biliyorlar.

    Tarihi yönden çok güzel bir romandı. Okurken öfkeden diş sıktıran, hüzne boğan, yer yer göz dolduran, sonlara doğru tozlanmış aşkın yeniden canlanmasıyla tebessüm ettiren müthiş bir kitap! evet, sizin dertleriniz vardır elbette, ama başka coğrafyalarda süregelirken silahlar, savaşlar, ölümler, sömürülerle yaşarken birileri, kederlendiğiniz şeylerin anlamsızlığının idrakına varıyorsunuz.
    benim gibi çok bekletmeyin, direk okuyun. :))
  • Taliban rejimi, 1996 yılının sonbaharında Kabil'de yönetimi ele geçirdiğinde, bakanlıklardaki bütün uzmanlar görevden alınmış, yerine mollalar getirilmişti. Merkez
    bankasından üniversitelere kadar her yer, mollalarca yönetiliyordu