• - "... Görüyorsun ya, Momone; talih mangır gibidir, geldiğinden çabuk gider..."
  • Mal mülk sahibinin ölümü, onun için bir talihsizlik ya da kötülükse, ötekiler, yani mirasçılar için bir talihtir; yaşam ve ölüm, talih ve talihsizlik üzerinde istediği gibi kullanma yetkisi olan tanrılar bu yüzden birileri için başka, ötekiler için başkadır. Bir kimse yolda para bulduğu zaman, bu talihli rastlantı onun için bir avdır, bir kazançtır, Tanrı'nın bir lütfudur, ama kaybeden için bir zarardır, kaderin cilvesidir, ya da o bunu Tanrı'dan, hırsızların piri olarak sadece ondan bilir.
    Ludwig Feurbach
    Sayfa 111 - Say Yayınları
  • Barbaros Hayreddin Paşa'nın ölümünden sonra Türk donanmasına başlık yapabilecek en büyük
    kaptan Turgut idi. Çünkü denizcilikteki bilgisi, zekâsının üstünlüğü ve kahramanlığı ile Barbaros'un
    eserini yürütecek ondan büyük kaptan yoktu. Fakat kötü talih, Hayreddin Paşa'nın yıllarca şeref
    verdiği bu mevkii, onun yaman çırağından esirgedi. Türk milleti bu kahraman oğlundan tam olarak
    faydalanamadı. Talihin bu kahpeliğinin baş sebebi, Türk soyundan olmayan bir adam, sadrazam
    Rüstem Paşa'dır. Mevkileri para ile satan, çok rüşvet alan ve zekâsını daima şahsına ait menfaatler
    için kullanan Rüstem Paşa, Turgut'u hem kardeşine rakip gördüğünden, hem de kaptan paşalığı ele
    alırsa bir daha bırakmayarak kendisine engel olabileceğinden hiç sevmezdi. Onun için Barbaros gibi
    doğru ve dik bir Türk olan çırağını her zaman kötülemiş, sığıntısı olduğu milletin bu öz çocuğuna karşı
    çok haksızca hareketlerde bulunmuştur. Bu yüzden koca Turgut gücendirilmiş, Türklük kaybetmiştir.
    Kanunî, Trablus'u ele geçirmeye karar verdiği zaman, bu işi yapabilecek tek adamın Turgut olduğunu
    düşünmüştü. Fakat Turgut o sıralarda devletin buyruğunun dışında olarak Batı Akdeniz sularında
    dolaşıyordu. Karlıeli sancağında bulunurken bir Venedik gemisini basarak içindekileri kılıçtan geçirmiş,
    yapılan şikâyet üzerine İstanbul'a çağrılınca Rüstem Paşa'nın, kendi hakkındaki düşüncelerinden
    dolayı bir tehlike sezerek Batı'ya doğru yelken açmıştı. Padişah bu halden kendisini incinmiş
    bulunuyordu. Lâkin Trablus'un zaptı işi ortaya çıkınca Kanunî, Turgut'u bağışladı. Kendisine bir altın
    kılıç ile bir de Kur'an gönderdi, vazifeye çağırdı. Trablus ele geçirilirse, beğlerbeğiliği Turgut'un
    olacaktı. Padişah, Sinan Paşa'yı 120 parça kadırga ile gönderirken buyruğu Turgut'a bırakmıştı. Koca
    Reis devletin donanmasını dilediği gibi kullanarak Trablusu az zamanda ele geçirdi. Kanunî'nin isteği
    yerine getirilmişti. Fakat verilen vazifeyi ustalıkla yapan Turgut, yine haksızlığa uğradı. Sinan Paşa,
    Trablus beğlerbeğiliğini başkasına vererek Turgut'u yeniden gücendirmişti.
  • TURGUT REİS
    Türk üstünlüğünü ve kahramanlığını sularda Barbaros Hayreddin Paşa gibi yürüten ikinci bir deniz
    erimiz Turgut'tur. Usta Hayreddin'in çıraklarından olan ve Türk adını Akdeniz'de onun kadar büyük bir
    ustalık ve bilginlik ile dolaştıran Turgut, suların benzerlerini ancak Türk ırkında görebileceği eşine az
    rastlanır kaptanlardan biridir. O da Akdeniz'in kucağına korsan olarak alılmış o da kâfir
    donanmalarına, adalarına ve kıyılarına aman vermemiş, o da adı ve erliği önünde Batılıları titretmiştir.
    Turgut, Menteşeli bir çiftçinin oğludur. İlk gençliğinde ok atar ve güreşirdi. Daha o zamanlarda bile
    bahadırlığı ile tanınmıştı. Fakat onun yiğitliğinin parlaması, Akdeniz'in Türk sularına açıldıktan sonra
    başlamıştır. Üstün kahramanlığı ile az zamanda gemilere baş olan Turgut, hayatının sonuna kadar bu
    suların eşsiz kaptanı olarak dolaşmıştır.
    Turgut'un korsanlık hayatı pek şanlıdır. Akdeniz'in batı sularında, tıpkı Hızır Reis gibi yıllarca kâfirlere
    kan kusturmuştur. Düşmanı her basışından sonra gücü artmış, sonunda yirmi beş parçalık bir
    donanmaya sahip olmuştu. Kâfirlere indirdiği yumruklar öyle idi ki, Batılılar, Hayreddin Paşa'dan
    sonra en büyük korkulu insan olarak Turgut'u tanımışlardı.
    Barbaros'un en namlı çırağı olan Turgut, bu şerefi, deniz çarpışmalarında gösterdiği kahramanlıklarla
    elde etmişti. Ustası ile birlikte giriştiği savaşlarda, onun sevgisini ve takdirini kazanarak bahadırlık ve
    denizcilikteki değerini göstermişti. Koca Barbaros, korsanı kendinden bile üstün tutarak "Benden
    daha yararlıdır!" demiştir. Kâfirler eline tutsak düştüğü zaman duyduğu yas da, Hayreddin Paşa'nın
    çırağı hakkındaki sevgisini gösterir: Turgut, gemilerini yağlamakla uğraştığı bir sırada basılıp
    Hristiyanlara tutsak olmuş ve Ceneviz'de hapse konmuştu. Hayreddin Paşa bu haberi duyunca
    donanma ile Ceneviz'e geldi. Turgut'u bırakmazlarsa bütün evlerini yakacağını İtalyanlar'a bildirdi. Bu
    ihtar Akdeniz'e ünlü korsanı yeniden kazandırmıştır.
    Turgut, Batı Akdeniz sularında Hristiyanları yıllarca kırdıktan sonra, ustası Hızır Reis gibi, devlet
    hizmetine girdi. Kaptan Sinan Paşa Akdeniz'e çıkıp Turgut'a haber salmış, o da Batı sularında gelerek
    donanma ile buluşmuştu. Donanmaların buluşması sırasında yapılan top şenliğinde Turgut'un
    gemilerinin ateş üstünlüğünü gören Sinan Paşa, korsanın yamanlığını iyice anladı. Bu buluşma
    Turgut'u imparatorluğa kazandırdı. Devlete hizmeti kabul edip namlı beğleri ile birlikte gelen korsana
    Karlıeli sancağı verildi.
    Barbaros Hayreddin Paşa'nın ölümünden sonra Türk donanmasına başlık yapabilecek en büyük
    kaptan Turgut idi. Çünkü denizcilikteki bilgisi, zekâsının üstünlüğü ve kahramanlığı ile Barbaros'un
    eserini yürütecek ondan büyük kaptan yoktu. Fakat kötü talih, Hayreddin Paşa'nın yıllarca şeref
    verdiği bu mevkii, onun yaman çırağından esirgedi. Türk milleti bu kahraman oğlundan tam olarak
    faydalanamadı. Talihin bu kahpeliğinin baş sebebi, Türk soyundan olmayan bir adam, sadrazam
    Rüstem Paşa'dır. Mevkileri para ile satan, çok rüşvet alan ve zekâsını daima şahsına ait menfaatler
    için kullanan Rüstem Paşa, Turgut'u hem kardeşine rakip gördüğünden, hem de kaptan paşalığı ele
    alırsa bir daha bırakmayarak kendisine engel olabileceğinden hiç sevmezdi. Onun için Barbaros gibi
    doğru ve dik bir Türk olan çırağını her zaman kötülemiş, sığıntısı olduğu milletin bu öz çocuğuna karşı
    çok haksızca hareketlerde bulunmuştur. Bu yüzden koca Turgut gücendirilmiş, Türklük kaybetmiştir.
    Kanunî, Trablus'u ele geçirmeye karar verdiği zaman, bu işi yapabilecek tek adamın Turgut olduğunu
    düşünmüştü. Fakat Turgut o sıralarda devletin buyruğunun dışında olarak Batı Akdeniz sularında
    dolaşıyordu. Karlıeli sancağında bulunurken bir Venedik gemisini basarak içindekileri kılıçtan geçirmiş,
    yapılan şikâyet üzerine İstanbul'a çağrılınca Rüstem Paşa'nın, kendi hakkındaki düşüncelerinden
    dolayı bir tehlike sezerek Batı'ya doğru yelken açmıştı. Padişah bu halden kendisini incinmiş
    bulunuyordu. Lâkin Trablus'un zaptı işi ortaya çıkınca Kanunî, Turgut'u bağışladı. Kendisine bir altın
    kılıç ile bir de Kur'an gönderdi, vazifeye çağırdı. Trablus ele geçirilirse, beğlerbeğiliği Turgut'un
    olacaktı. Padişah, Sinan Paşa'yı 120 parça kadırga ile gönderirken buyruğu Turgut'a bırakmıştı. Koca
    Reis devletin donanmasını dilediği gibi kullanarak Trablusu az zamanda ele geçirdi. Kanunî'nin isteği
    yerine getirilmişti. Fakat verilen vazifeyi ustalıkla yapan Turgut, yine haksızlığa uğradı. Sinan Paşa,
    Trablus beğlerbeğiliğini başkasına vererek Turgut'u yeniden gücendirmişti.
    Türk soyundan olmayanların Turgut'a yaptıkları haksızlıklar bununla da bitmedi. Kanuni, Turgut'un
    yaptığı büyük hizmetlere karşılık olmak üzere kendisine Cezayir beğlerbeğliğini kaptanlık ile vermişti.
    Padişahın bu kadirbilirliği, Arnavut Rûstem Paşa'nın hilesi ile yarıda kaldı. Sadrazam, Turgut'un
    beğlerbeğliği istemediğini söyleyerek, Sultanı kandırdı. Menteşeli Korsan yine Karlıeli sancağında
    bırakılmıştı. Nihayet Turgut, sefere çıkan Padişahın yolunu önleyerek vaziyeti bildirdi ve
    beğlerbeğliğini ağızdan istedi. Kanunî deniz erinin isteğini hemen yerine getirdi.
    Turgut, kendi milletinden olmayanların hıyaneti ile kaptan paşalıktan uzakta bulunduruluyordu. Fakat
    denizlerde bir yerin zaptı gerekti mi, Kanunî Süleyman, hemen Turgut'u arıyor, kaptanlara ve
    serdarlara onun sözünden çıkmamalarını buyuruyordu. Yani donanmanın asıl kaptanı Turgut idi.
    Piyale Paşa'nın kaptanlığı sırasında Malta seferine çıkıldığı zaman da aynı şey oldu. 150 parça gemi ile
    sefere çıkan donanmanın kaptanı Piyale ve serdarı Mustafa Paşalar, Cezayir beğlerbeğisi Turgut'un
    buyruğunda idiler. Büyük deniz işlerinde Kanuni'nin bütün emniyet ve itimadı Turgut'ta olduğundan,
    kaptana ve serdara, eski korsanın fikirlerinden dışarı çıkmamalarını sıkı sıkı söylemişti. Bu buyrukla
    yola çıkan donanma Malta'ya vardığı zaman Turgut henüz gelmemişti. Kaptan ve Serdar, Malta
    Kalesi'nin ele geçirilmesini Turgut'un fikri ile yapmayı kararlaştırdılar. Lâkin o gelinceye kadar boş
    durmamak için, Limanın korunması yolunda yapılmış olan Santırma burcunun ele geçirilmesi işine
    giriştiler. Santırma kuşatmasının yedinci günü Turgut Paşa, gemileri ile geldi. Paşa girişilen işi yerinde
    bulmadı. Malta kalesi alınmadan, burcun zaptının bir fayda vermeyeceğini söyledi. Fakat bir kere
    başlanmış olan kuşatma işine devam olundu. On yedinci gün son bir saldırışla burca Türk bayrağı
    dikildi. Lâkin bu başarı, bir çok namlı erlerin şehitliği ile elde edildi. Türk donanmasının ruhu olan koca
    Turgut da bu kuşatmada başından mermi yarası aldı. Ağzından burnundan ve kulaklarından kan
    gelerek düştü. Dört gün bu halde yattı. Beşinci gün son savaşı olan bu çarpışmanın şehidi olarak
    gözlerini yumdu. Akdeniz sularında geçen pek şanlı bir hayat yine o sularda sona ermişti, ölüsü, beş
    parça kadırgası ile Trablusa gönderildi ve orada gömüldü.
    Turgut, milletimizin pek büyük çocuklarından biridir. Ustası gibi tarihimize bir Pireveze armağan
    edememişse de, kahramanlıkta ve denizcilikte çağının en büyüğü olmuş, savaşlar kazanmış ve
    Akdeniz'de Türk adını şeref ile dolaştırmıştır. Hayatının sonunda kazandığı şeref ise ustası Hayreddin
    Paşa'nın ruhuna imrenme verecek kadar büyüktür.
  • “Psikologlar buna ‘hedonik adaptasyon’ diyor. Aslında ‘hedonik çark’ diyenler de var. Çarkta dönen hamster gibi arıyoruz mutluluğu. Müthiş çaba harcıyoruz, mutluluk getireceğini sandığımız şeyler için ama hep aynı yerdeyiz. Hiçbir yere varmıyoruz.

    İki psikoloji uzmanı Philip Brickman ve Donald Campbell, insanın yanlış yollardaki bu nafile mutluluk arayışını şu şekilde özetliyor: Dış dünyada mutluluk ve haz arayışına çıktığımız her zaman aslında hamster çarkına girmiş oluyoruz. Sahip olduğumuz bir şeyin, örneğin para ya da makam, daha fazlasını elde ettiğimiz zaman, önce kendimizi mutlu hissediyoruz. Ancak çok kısa süre sonra, elde ettiğimize alışmaya başlıyoruz.

    Önceden ‘talih’ olarak gördüğümüz şimdiki seviyemiz yeniden ‘yetersiz’ gelmeye başlıyor. Ve, tattığımız mutluluk hissini sürdürebilmek veya yeniden kazanabilmek için yeniden bu kez daha fazlasının peşine düşüyoruz. Alıştığımız için, artık mutluluk için çok daha fazla şeye ihtiyaç duyar hale geliyoruz.”

    Cemal Tunçdemir, Piyangonun gerçek talihlisi kim?
  • Daha elime para geçmemişken, ümidiyle, bütün hayata hükmetmek, alemdeki bütün zevkleri tatmak isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Her saadet, güya her güzel talih mutlaka benim olacakmış ve hatta benimmiş gibi bir emniyetle yürüyordum
  • Fark ettiği
    tek şey vardı, eskiden içinde uyanıp kendisine
    en güzel günlerinde izleyeceği yolu gösteren
    aydınlık ve güvenilir sesin susmuş olmasıydı.
    Dünya onu avcuna almış, zevk, şehvet,
    miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en
    aptalcası olduğunu düşünüp hepsinden çok
    küçümsediği ve alay ettiği açgözlülük onu ele
    geçirmişti. Ayrıca, mal, mülk ve servet hırsı da
    yakasına yapışmış, bir oyun, bir süs olmaktan
    çıkıp bir zincire, bir yüke dönüşmüştü.
    Siddhartha bu hepsinden kötü bağımlılığı tuhaf
    ve hileli bir yoldan, zar oyunlarıyla edinmişti.
    Çünkü yüreğinde Samanalığa son verdiğinden
    beri para ve değerli eşya karşılığı oynadığı
    oyuna, daha önce çocuk insanların bir
    alışkanlığı diye bakıp gülümsediği,
    umursamadığı kumara giderek artan bir hırs ve
    tutkuyla sarılmıştı. Yaman bir oyuncuydu,
    onunla oynamaya cesaret eden pek az kişi vardı,
    öyle ufak şeylere oynamıyordu çünkü.
    Gönlündeki bir gereksinimden oynuyordu
    kumarı, rezil parayı kaybedip çarçur etmek, onu
    öfkeyle karışık bir sevince boğuyordu;
    zenginliğe, ticaretle uğraşanların taptığı bu puta
    karşı küçümsemesini başka hiçbir yoldan daha
    belirgin ve daha alaylı gösteremezdi. Dolayısıyla
    yüksek ve acımasızca oynuyor, kendi kendinden
    nefret ederek, kendi kendisiyle alay ederek
    sürüyle para kazanıyor, sürüyle para
    kaybediyor, paradan, mücevherden, sayfiye
    evinden oluyor, yeniden kazanıyor bunları,
    yeniden kaybediyordu. Zar atarken, ortada
    dönen paranın yüksekliğiyle kalbi çarparken
    duyduğu korkuyu, o müthiş ve soluksuz bırakan
    korkuyu seviyor, sürekli yeniden tatmaya
    çalışıyor onu, sürekli büyütmeye çalışıyor,
    yalnızca bu duygudadır ki kendi doymuş,
    pörsümüş, yavanlaşmış yaşamının ortasında
    mutluluğa, esrikliğe benzer, yücelmiş bir yaşama
    benzer bir şeyler hissedebiliyordu. Ve her yüklü
    kayıptan sonra yeni zenginliklerin planını
    yapıyor, kendini eskiden büyük bir çabayla
    ticaret işine veriyor, borçluları daha çok sık
    boğaz edip ödemeye zorluyordu borçlarını,
    çünkü ilerde de kumar oynamak, ilerde de
    kaybetmek, ilerde de zenginliğe karşı
    küçümsemesini açığa vurmak istiyordu.
    Siddhartha kaybettiği zamanlar serinkanlılığını
    eskisi gibi koruyamıyor, eli ağır borçlulara karşı
    eskisi gibi sabır gösteremiyordu artık; dilencilere
    karşı iyi kalpliliğini yitirmiş, bağış için gelenlere
    bağışta bulunmaktan, borç isteyenlere borç
    vermekten zevk almaz olmuştu. Bir zar atışta
    kucakla para kaybetmekle kalmayıp üstelik buna
    gülen Siddhartha ticaret işinde daha katı ve cimri
    birine dönüşmüştü, geceleri bazen para
    görüyordu düşünde. Ve bu çirkin büyüden her
    uyanışında, yatak odasının aynasına bakıp
    yüzünü yaşlanmış ve çirkinleşmiş bulduğu her
    seferinde, utanç ve tiksinti üzerine her
    çullandığında kaçmayı sürdürüyor, kaçıp yeni
    talih oyunlarına, şehvetin ve şarabın uyuşturucu
    etkisine sığınıyor, oradan dönüp servet edinme,
    para biriktirme dürtüsünün eline bırakıyordu
    kendini. Bu kısır döngüde dönüp durdukta
    yorgun düşüyor, yaşlanıp kocuyor,
    hastalanıyordu.