• Bir insan pek çok türlü ölür: Hukuki olarak ölür. Siyasî olarak ölür. Fizik olarak ölür. Psikolojik olarak ölür. İnsanın tam olarak yaşayabilmesi için, bunların hepsinin birden yaşaması gerekir.
  • Herkes canını verecek kadar seni severken; kimseye yük olmamak için, kendi işini kendin yapışını sevdim.
    Başının ağrıdığını öğrendiğimde; başımın ağrısını sevdim.
    Kuşu ölen çocuğun evine taziyeye gittiğinde...
    Anne ve yavru köpekler için koskoca ordunun yolunu değiştirdiğinde; merhametini sevdim, hayvanları sevdim..
    "Benim çocuğum yok, ardımdan okuyacak kimse olmayacak" diye ağlayan Hz.Bilal'i, "Üzülme! Ümmeti Muhammed her ezandan sonra sana okuyacak" diye teselli edişini sevdim.
    Bir gün oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre' nin "Ey Allah'ın elçisi, hasta mısın?" sorusuna, "Hayır, açım!" deyip sabredişini sevdim.
    O kadar uzun süre hiç aç kalmadım ben ama kızın Hz.Fatma'ya, "Vallahi kızım, üç gündür baban bir şey yememiştir." deyişinde, açlığı sevdim.
    Hz.Hatice'ye düğün için hediye ettiğin gülleri sevdim..."Hatice'nin sevgisi benim rızkımdır." deyişini sevdim.
    "Beni nasıl seviyorsun?" diye soran Hz.Ayşe'ye, "kördüğüm gibi" cevabını..
    Ve zaman zaman "kördüğüm ne alemde?" sorusuna, "ilk günkü gibi" sevmeyi öğretişini sevdim.
    Sevgili kızın Hz.Fatma, her yanına girdiğinde, ayağa kalkıp karşılamanı, "hoşgeldin kızım" diye öpmeni, elinden tutup, yanına oturtmanı sevdim.
    Hz.Ali ile Hz.Fatma'yı evlendirirken, ikisini karşına alıp, "Ey Ali, kızımı sana cariye olarak veriyorum, ama unutma, sen de onun kölesisin" deyişini sevdim.
    Mirâc'a çıktığında, Allah Teala, "Seni ne ile şereflendireyim?" dediğinde, "Beni Sana kullukla şereflendir" deyişini sevdim.
    Yine mirâcta Rabbim;
    "İste! Ne isteğin varsa vereyim" dediğinde, secdeye kapanıp, gözyaşlarıyla "Senden ümmetimi istiyorum" deyişini sevdim.
    Refik-i Alâ'ya, Yüce Dost'a giderken, "Sizi kevser ırmağı başında bekleyeceğim. Bana kavuşmak isteyen, elini ve dilini kötülüklerden çeksin." deyişini sevdim.
    Ve Rabbimizin; "Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (Tevbe-128) deyişiyle, seni sevdim.
    Ve Rabbimizin; "Şüphesiz ki, Allah ve melekleri, Peygamber'e çokça salât ederler (dûalar ederler, över ler, yüceltirler).
    Ey müminler! Siz de O'na salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin." (Ahzab-56) buyurmasıyla, seni daha çok sevdim!

    *Allahü Teala efendimizin şer'atını, sünnetini, âhlakını, davâsına hizmeti ve şefaatini cümlemize nasip eylesin. Âmin
    * Mevlid kandilinin hayrı ve bereketi üzerimize olsun.
  • "Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalkmak için harbetmek ve muzaffer olmak lâzımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. Ilim, ihtisas ve tecrübe, Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor:
    - Hazinede para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur.

    Ilim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyük ve korkunç! Verdiği karar da şu: "Türk milleti istiklâlini ödeyemez!"

    Aylık vermek için harbi bırakmak lâzımdı. Mustafa Kemal'in kararı bu değildi. Vatan ve istiklâli idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu: "Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir."

    Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsini böyle ödedik."
  • “Bizim andımız İstiklal Marşımızdır.” Defalarca tekrarladı Erdoğan. Reşit Galip’in “Ant”ı ile Mehmet Akif’in “İstiklal Marşı”nı karşı karşıya koydu. Üstüne, Diyanet İşleri Başkanı’nı Kadir Mısıroğlu’na gönderdi.
    Haliyle aklımıza geldi: Erdoğan’ın gerçekten bir andı var mı?
    Öyle ya, gizli saklı değil. Mahkemeye kadar düştü. Mısıroğlu’nun Mehmet Akif’e hatta İstiklal Marşı’na saldırılarını kastediyorum. “Pezevenk” dedi mi diye tartışıldı. Oysa mesele derinde.
    Sözleri dinlediniz mi? Tam olarak şöyle:
    “Yunanla öç için mi dövüştün de ‘ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlal’ diyorsun. İstiklal Marşı’nda bunları hiç düşünmemişler. Seksen sene sonra Yunan’ı hâlâ Sakarya’da mı vehmediyorsun da ‘korkma’ diye başlatıyorsun? Niye korkacağım lan! Dünya benden korksun (desene/pezevenk)! Mehmet Akif serserinin teki!”
    Mısıroğlu, “desene” dediğini, karşıtları ise “pezevenk” dediğini iddia ediyor. Kesin olan, Mısıroğlu “serseri” dediği Mehmet Akif’i de, İstiklal Marşı’nı da sevmiyor.
    Devamını anlatalım…
    Ersoy’un torunları Selma ve Ferda Argon, sözlere hakaret davası açtı. Mısıroğlu, özür diledi, davayı geri çekmelerini istedi. Sözlerini düzelteceğini söyledi. Torunları da davadan vazgeçti.
    “Pezevenk” meselesini Ortadoğu yazarı Yücel Bulut yeniden gündeme getirince, bu kez Mısıroğlu dava açtı. Mahkeme, Mısıroğlu’nun ses kaydını bilirkişiye gönderdi. 27 Mayıs 2015 tarihli bilirkişi raporu, Mısıroğlu’nun “pezevenk” dediğini yazıyordu. Bulut beraat etti.
    Mısıroğlu, İstiklal Marşı’na tanıdık bir itirazda da bulunuyor:
    “O dövüşen orduda Arap yok muydu, Kürt yok muydu, Çerkes, Boşnak, Laz yok muydu? Hepsi vardı.”
    Aslında “millet” anlamında kullanılan “ırk” kelimesine atıfla, marşı ırkçı ilan ediyor. Devamında Akif’in Abdülhamit’i eleştirmesinden hareketle Akif’e siyasi olarak da yükleniyor.
    Bir ayrıntı daha, Akif’in torunları davayı geri çekerken Mısıroğlu’nun Selma Argon’u aradığını ve kitabını göndermek için adres istediğini duymuştum. Argon, gelen paketi açınca zarf içinde bir miktar para çıkmıştı. O an Mısıroğlu’nu arayıp “Bu ne” diye soran Argon, “Mahkeme için yaptığınız masrafların parası” yanıtını almıştı. Argon, zarfı da geri göndermişti. Önemli kaynaklara doğrulattığım “hakaret gibi” olayı Mısıroğlu’na da sordum. Böyle bir olayın yaşanmadığını söyledi, zarf meselesini yalanladı. Umarım doğruyu söylüyordur.

    Mehmet Akif’e nefret inşası
    Sadece Mısıroğlu mu?
    Selma Argon, eski Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ı ziyaret etmiş ve görüşme pek tatsız geçmişti. Nedeni ise Kahraman’ın sarf ettiği sözlerdi. Dedesinin Sebilürreşad dergisini halen zorluk içinde çıkarmaya çalışan Argon, dergideki yazısında “ziyaretimiz esnasında biraz da şaşırdığım, üzüldüğüm sözler konuşuldu” diyordu. Argon’u üzen kendi ifadesiyle “İttihatçılar haindir, dolayısıyla onlara destek verenler de” türünden yorumlardı.
    Tarikatları da farklı değil. İsmailağa’daki Cübbeli Ahmet’in sohbetinden aktaralım:
    “Reformisttir. Afgani’nin adamıdır. Mehmet Akif’in ne işleri var sakat! Sultan Abdülhamit’in bütün sülalesine ana avrat sövüyor, kâfir diyor.”
    İslamcıların Afgani’yi “İngiliz ajanı” hatta “döneminin FETÖ’sü” diye tarif ettikleri hatırlanırsa hakaretin boyutu daha iyi anlaşılır.
    Ya dizileri?
    Sebilürreşad’ın aralık sayısında Argon, TRT’deki Payitaht dizisinden şikâyetini “bu ülkenin milli marşını yazmış, bu ülkenin kurtuluş hikâyesine canıyla malıyla, sanatıyla katkı vermiş bir düşünce insanını ‘imha’ etmeye kalkışmak yakışıksız bir tutum değil midir” ifadeleriyle aktarıyordu.
    İslamcı tabanda Mehmet Akif düşmanlığı öyle yayılmış ki Sebilürreşad’ın başyazarı Fatih Bayhan durumu şöyle aktarıyor:
    “Anadolu’ya yaptığımız ziyaretlerde gördük ki bazı STK yapılanması altındaki dini oluşumların ‘Abdülhamid’i eleştiriyorsa Mehmet Akif’i de sorgularız’ üst başlığında açıklamalar yaptığını, dergi ve gazetelerin de fasid bir dairede kaleme aldıkları yazılarla temellendirmeye çalışarak genç dimağların zihnini karıştırıp ‘Mehmet Akif nefreti inşa’ ettiklerine şahit olduk ve üzüldük.”
    Dizileriyle, tarikatlarıyla, siyasetçileriyle, tarihçileriyle Mehmet Akif nefretini ilmek ilmek örüyorlar. Abdülhamit’i eleştiren dizeler nedeniyle “Safahat’ı almayın, okumayın” çağrılarında bulunuyorlar. “Korkma” diye başlayan İstiklal Marşı’na “ne korkacağım ulan” diye yanıt veriyor, marşı ırkçı ilan ediyorlar. Akif’i ajanlara hizmetle suçlayıp imanını sorguluyorlar. Devlet her iktidar döneminde Akif’in torunlarını miras sayıp yanlarında olurken, öğrendiğime göre AKP döneminde Ersoy’un ailesine “nasılsınız” diyen yok.
    Samimi olsalar açıkça söyleyecekler: “Ant” bir hülyadır, İslamcıların her şeyleri var, ama bir antları yok!http://www.cumhuriyet.com.tr/...sele_daha_derin.html
  • Modern Türkiye`nin temelleri inşa edilirken, din ve dine dair kurum ve oluşumlar paranteze alınmıştı.
    Sorunlar da şimdilerde paketlenmiş halde kaldırılan bu parantezden sökün etti.
    Kültürü besleyen ana damar din, kuşkusuz kurutulamazdı.
    Bastırıldıkça, engellendikçe, `sistem dışı dindarlık` kök verdi. Ancak bu illegal oluşumların yavaş yavaş sekülerlesmeyi beslediği gerçeği gözden kaçırıldı.
    İntisap edenleri tatmin etmeyen, dine mesafeli olanları iyice uzaklaştıran `sahte dindar kimlikler` çoğaldı.

    Bu dönemeçte iki tartışma belirdi: Acaba asla dönüş olarak muhafazakârlaşıyor muyuz; yoksa sekülerleşerek gençler Deizme mi yöneliyor?

    Türkiye’nin muhafazakârlaştığı veya dindarlaştığı söylemi oldukça yüzeysel ve tepkisel bir reflekstir. İşin aslı, nasıl ki modernleşmemiz sekülerleşme trendi üzerinden bir tür Kemalizm söylemine evrildiyse, Osmanlı toplumsal yapısının geleneksel örgüsü önce İslâmcılık -modernleşmeye bir tür tepki reaksiyon- olarak formüle edildi; şimdilerde ise bu damarın, geçirdiği değişim ve evrimlerle bir tür muhafazakârlık söylemine dönüştüğünü ifade edebiliriz.

    “Türkiye muhafazakârlaşıyor mu?” sorusu da bu bağlamda içi boş bir tartışmayı sembolize etmektedir. Zira bilgi anlayışı bakımından muhafazakârlık, doğaüstü bir kaynağı savunuyor gözükse de, gerçekte hayatını sürdürdüğü bilgi, basbayağı sekülerizmin kamufle edilmiş, otoriteryan zihniyeti üstünde varlık göstermektedir. Geleneksel kodları ürkütmeksizin oluşagelen ve bilgi anlayışından varlık tasavvuruna değin hemen her alanda kapitalizme olan yakınlığı sebebiyle, seküler dünyaya hiç de uzak olmayan bu algı (sözde muhafazakâr!), sekülerizmle geleneksel yapının melez bir kültürünü oluşturmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla reddettiği paradigmanın gizli bir sözcüsüdür o. Bu nedenle de, muhafazakârlık anlatısının üstünden yükseldiği gerçekçi bir zihniyet mevcut değil ve üretilememektedir.
    Müslümanlar bir yandan vahiy eksenli bir dünyaya bağlılıklarını söylerken, onları çepeçevre kuşatan sekülerizm, ilâhî ve uhrevî boyutu iptal etmiştir. Doğal olarak, hayalleri ve gerçekleri birbiriyle kavgalı, arada şizofrenik bir mesafeye mecbur kalan Müslümanlar, kişilik bakımından yabancılaşmanın zorladığı parça-bölüklüğe mecbur kalmışlardır. Müslüman algıdaki varlık-bilgi ve değeri birleştiren bütünlükçü yapı ve bu anlatıların, bütün içindeki yeri gösterilememiştir. Çünkü özgün ve bütüncül bir Müslüman zihniyeti inkıtaya uğramıştır. Hatta çoğu zaman seçmeci ve faydacı bir zihniyete yerleşmek suretiyle, varoluş bakımından parçalanmayı zorunlu kılan bir epistemolojiye de yaklaşılmıştır. Bilginin İslâmîleştirilmesi söylemi hatırlandığında, sözünü ettiğimiz uyarlamacı ve otantik olmayan zorlama bakış, hemen kendini hissettirmektedir.Dahası oryantalizmin etkisiyle, ‘Doğulular ve Müslümanlar, Batı gözlükleri takarak’ kendilerine bakmak zorunda kalmışlardır. “Başkasının gözlüğüyle ne kadar sağlıklı görüş sağlanabilir?” Bu sorunun cevabı sanıyorum sorumuza da bir ölçüde yanıt oluşturmuş olacaktır. Kısacası Türk modernleşmesi ve sekülerizasyon projesi, “kültürün, kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için”, Türk kültüründe ve dolayısıyla dindar kimlikte devingen olarak yeniden üretimi tetikleyecek bir ufuk olamamıştır. Belki de bu, dinî dokunun iade-i itibar talebinde işi kolaylaştırmıştır. Öte yandan modernleşme süreci, dönüştürücü olmaktan ziyade, determinist bir çark işlevi görmüş ve ilerlemeci, geriye çevrilemeyen, geleneği iptal eden ve de her toplum için zorunlu olan belli aşamalara kilitlenmiştir. Böylece de kişilik kırılmaları meydana gelmiştir.
    1433409639779
    Âkif’in deyimiyle, Âsım’ın nesli “Büyük Doğu” hayalini, tam olarak ütopya gibi algılarken; bu ülkünün sahipleri, gerçekleşecek bir ideal ve ümit olarak görmüşlerdir. Selef, Mehmet Âkif’in âtiyi/geleceği karanlık görenleri yeren serzenişine sahip çıkmıştır. Oysa yeni nesil, modern bir dünyanın meydan okumasına alternatif üretememenin ezikliğini yaşamıştır. Eski kuşak neredeyse, İslâmcılık savunusuna asılı kalmışlardır. Onlar devrimden (Türk devrimi) önceki din kaynaklı yapılanmayı sürdürmek ister. Oysa yeni nesil, ayrı bir dilin ve modern Türkiye’nin çocuklarıdır. Âsım’ın neslinin hayali Doğu, atmosferi Batı’dır. Bu gerilim, göz ardı edilemez. Doğal olarak yeni nesil, kendilerine aşılanan anlatıyı, öykünmeci bir savunu içinde, ezbere sürdürmek zorunda kalmışlardır. Yeni neslin uzakta hayali bir köyleri varmış, ancak gidip görme ihtimalleri yoktur. Bu köyün tınılarını anlatan babalarına masalcı olarak bakarken, okulda duydukları ritimleri daha gerçekçi olarak görmektedirler. Ne var ki, büyüklerinin yanında bu gerçeği gizledikleri için sahte kimlikler üretmişlerdir. Hangisi gerçek, hangisi hayal? Sorusunun cevabını, muhataplarına göre cevaplamak zorunda kalmışlardı.
    Türk devriminin yaslandığı zihniyet seküler bir zihniyet olduğu için, Batı’da başlayan bir cereyanla birlikte dinle arasına mesafe koymuştur. Osmanlı’dan kopuş zaten devrimin amacı olduğu için, dinî bir zihniyetten beslenen Osmanlı’yı besleyen kaynaklarla irtibatı kesmek ana hedef olmuştur. Ancak toplumun temelinin İslâmî bir yapıyla irtibatı bilindiği için de bu politika, bazen doğrudan yapılsa da gerçekte sürekli sansürlenerek sürdürülmüştür. Ancak bu manüpülasyonlar, devletin yasal olarak perdelediği din olgusu için, illegal kanalları beslemiştir. Cemaatlerin doğuşunu ve etkinliğini bu bağlamda okumak mümkündür.
    Sahici din bağı zayıfladıkça, geleneğin bütün anlatıları çoğu zaman kutsanmıştır. Oldukça reaksiyoner bir tavır bu. Madem yeni olan modern ve Müslüman dokuya uygun değil, ne varsa eskide var gibi bir algı, geleneksellik fetişizmi ile ütopyacı hayalcilik arasında savrulmuştur. Dolayısıyla gençler dinden ya tamamen yalıtılmışlardır ya da gelenek dinin yerine ikame edildiği için, atalar anlatısı yanlışlarıyla birlikte dinmiş gibi verilmiştir. Meselâ bu bağlamda İslâmcıları anabiliriz. Onlar anlatılarıyla yeni modern neslin kültürel dokusuna nüfuz edip, onların kişiliklerini kendi ülküleriyle işleyebileceklerini varsaydılar. Ancak binilen araç buna hiç de izin vermiyordu. Yanlış araçla, doğru hedefe ulaşma isteği tam bir Polyannacılık olabilirdi. Bu gerilimli strateji, çoğu zaman travmatik benlikleri tetiklemiştir. Bu yaralı bilinçleri ve toplumsal parçalanmayı şüphesiz, ben idrakinin giderek zayıflaması beslemiştir. Ben idraki, ortak tecrübe alanı ya da hayat serüveni diyebileceğimiz örüntü içinde var olur. Ancak eğreti, özentili ve kendini öteleyen bir ortamda güçlü ben idrakleri oluşamazdı.
    Turkiyede-modernlesme-1
    Nitekim Batı’yı ideal gören aydınların kestiği prizmadan geçen düşünce biçimi, “ütopyacı bireycilik” üretmiştir. Bu tanımlamayla Niyazi Berkes, dramatik tablomuzu özetlemektedir. Zira bu yapı içinde, toplumsal dokudan kopuk, âdeta ayakları yerden kesik kişiler ve dolayısıyla düşünceler idealleştirilmiştir. Bu tavır, beraberinde bir yabancılaşmayı getirmiştir. Dolayısıyla bu yabancılaşma içinde, yeni nesil kendisine zaten uzak ve çoğu zaman anlamadan diline doladığı şiarlarıyla omuzlarına çok ağır sorumluluklar yüklemiştir. İslâmcılar, bu miras borcu ve yabancılaşma altında iki kez kıvranmışlardır. Esasında bu istikametten sapma, kendinden uzaklaşma ve ahlak heybesini yitirmekti. Bu kendinden göçen bir kervanın kısa özetiydi. Kuşkusuz modernleşme ve tasvir ettiğimiz kırılma ve değişimin olumlu katkıları da olmuştur. Harvey Cox’un Seküler Şehir (The Secular City) isimli kitabını anımsayabiliriz. Cox’a göre sekülerleşmeyle birlikte din, belirli kesim veya belirli mekânlarla sınırlanmaktan da özgürleşmiş oldu. Her ne kadar görünüşte bu İslâm dini için geçerli değil gibi görünse de, teokratik özelliği olan Osmanlı devleti mirası içinde kutsal ve mukaddes olanın yoğun veya daha az olarak dağıldığı/dağıtıldığı görülecektir. Meselâ bir tekke kültürü ve yaşantısını, dahası külliye geleneğini düşünebiliriz. Sekülerleşmeyle -bu dokudaki kayıplarla ve yeni kazanımlarla birlikte- onların ötesinde de maneviyat ve kutsallık varlığını daha açık göstermeye başladı. Meselâ Cem Karaca’nın biyografik serüvenine baktığımızda “Allah Yar” şarkısındaki varoluşsal ifşa tam da demek istediğimizin somut örneğidir.
    Yaralı Bilinç kitabında Shayegan, modernleşmenin kurumları tahrifini dolayısıyla zihinlerdeki farklılaşmayı anlatması oldukça anlamlıydı. Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran’a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncüde durmasını söyler. “Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?” diye sorar şoför.
    “Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.”
    “Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.”
    “Camide mi? Yahu cami Allah’ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?”
    “Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.”
    “Peki, eğitim ve öğretim nerede?…”
    “Hapishanede bayım…”
    ….
    Kurumların bu şekilde başkalaşım geçirdiğini söyleyen Shayegan, ibadetin maddi dönüşümünü, sigaranın nerdeyse ritüel işlevine büründüğünü söylerken, maddenin alan genişlettiğini, ruhun irtifa kaybettiğini de söylemektedir. İşte bu değişimde, toplumsal hafızada mevcut olan Allah tasavvuru silinmese de, onun detayları, ibadet, ahiret ve dünya ilişkisi deist bir algıya evrildi. Kısacası gayba iman irtifa kaybetti, rasyonelleştirilen inançlar akideler alan genişletti. Özellikle de (üniversite) genç populasyon ve metropol nüfusu için modernleşme silindirinin etkin olduğunu söyleyebiliriz. Ritmi de zorlu yaşam koşulu da, durup düşünmeye engel olduğu gibi, ritüelleri de ertelemeyi tembihleyip durdu. Devlet memuru veya işçinin mesai kavramı ile, oruç, Cuma namazı gibi bazı pratikler çatışınca, faydacı kimlikler için, dinden uzaklaşma doğallaştı. Ekmek parası argümanı geçer akçe olmaya başladı.
    İşte bağlamın kapitalizm, ufkun modernizm, varoluşun tek boyutlu rasyonalizme doğru evrildiği dünyanın dini de Hz. İbrahim kıssasındaki iman değil; benim kalbim temiz, ninem de hacca gitti argümanındaki deizmdir…
  • Bu gece, Kadr gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Bu gece O doğduğu için sevinenler afv olur.
  • ‘İnsanoğlu için mutluluk sebeplere bağlıdır. Param olursa, çocuğum olursa, kocam iyi olursa, pahalı kıyafetlerim olursa, şu marka telefonum, şu model arabam olursa mutlu olurum der pek çok kişi. Oysa ‘mutmain’ olmak elinde olana razı olmaktır. ‘O yoksa da hayatımda, şu var çok şükür’ diyebilmek, var olanın değerini bilmektir. Bugün Mevlid Kandili... Güzeller güzeli Peygamberimizin (s.a.v.) doğum günü.. Bir çocuk düşünün daha doğmadan babası ölmüş. Doğunca annesinden yıllarca ayrı düşmüş. Tam annesiyle buluşmuş ki, annesi ölmüş. Ona bakan herkes; dedesi, amcası, yengesi sırayla vefat etmişler. Bir genç düşünün ki parası yok. Yaşadığı toplum edebiyatı çok önemsiyor ama onun okuma yazması yok. Tüm bu olumsuz şartlara rağmen arkadaşları ondan söz ederken diyorlar ki; ‘Yüzü hep gülerdi, mütebessimdi...’ Bir Peygamber düşünün şimdi; yurdundan kovulmuş, alay edilmiş, türlü çileler çekip adına ‘Hüzün Peygamberi’ denmiş ama hiç somurtmamış, hiç kaşlarını çatmamış, halinden hiç şikayet etmemiş. Çünkü mutlu değil, onun çok ötesinde mutmainmiş... Hani O’nu (sav) analım, anlayalım diyoruz ya; bugün biraz bunu düşünelim derim ben. Her haline şükreden Nebi’nin ümmeti olarak, ‘şikayet ehli’ miyiz ‘şükür ehli’ miyiz kendi içimizde muhasebe edelim. Bir de dua edelim; ‘Rabbim hepimize mutmain bir kalp versin...’ 🌹

    Hatice Kübra Tongar