• 272 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Çocukluğumdan bir kitap daha yeni çeviriyle #OkudumBitti
    Phileas Fogg fazla soğukkanlı ve zeki bir adam neyse arkadaşlarıyla iddiaya girerler büyük bir servet vardır ortada Dünyanın tamamını 80 günde dolaşıp tekrar Londra’ya döneceğini söyler ve yola çıkar
    Kitap 4 karekter üzerinden gidiyor bizim Phileas Fogg , uşağı Passepartout , Bayan Aouda ve Polis Memuru Fix Kitapta bizim bu dünya gezisinde başlarına gelen olaylar çok güzeldi en azından ben okurken sıkılmadım çok güzel eğlendim ve sanırım bu kitabın da filmi var ama izlemeyeceğim en azından Notre Dame Kamburu kitabının filmini izledikten sonra uğradığım hayal kırıklığına tekrar uğramamak adına kitabı güzellikle bitirip öyle hafızamda kalsın istiyorum
    Yalnız coğrafya bilgim iyi olsaydı kitabı çok daha güzel algılardım diye düşünüyorum özellikle coğrafi alanlarla ilgilenenler kitaptan çok zevk alacaktır sadece merak ettiğim bilmediğimden soruyorum sanki Ortadoğu’ya gelmedi bizim Phileas Fogg Neyse tavsiye ederim kitaptan bir kaç alıntıyla bitireyim yorumu
    Kitap Alıntılarım

    ️ Yeryüzü oldukça geniştir..
    ️ Eskiden öyleydi
    ️Nasıl eskiden öyleydi ! Yeryüzü o günden bu yana küçüldü mü acaba?
    ️ Bugün onu yüzyıl öncesine göre on kez daha hızlı dolaşabildiğimize göre , dünya küçülmüş demektir

    Günün birinde , güneşin benim saate göre doğmaya karar vereceğinden emindim zaten..

    Eskiden en iyi koşullarda New York’tan San Francisco’ya tam altı ayda gidiliyordu. Öykümüzün geçtiği günlerdeyse, yalnız yedi günde ( Kitap 1800 - 1900 yıllarındaki zaman aralığını kastediyor )
    Dipnot : Günümüzde yani 2020 yılında New York ile Kaliforniya arası 4688 Km. Bu mesafe arabayla yaklaşık olarak 1 gün 18 saat sürüyor. Uçak ile 3924 Km yaklaşık olarak 5 saat 43 dakika süre alıyor

    Kitap puanım : 5 / 5
    #işbankasıkültüryayınları #JulesVerne #SeksenGündeDünyaGezisi #SeksenGündeDevriAlem #hasanaliyücelklasikleri #kimneokudu #OkudumOkuyun #Kitaplaryolda
  • Dueirfcul
    Dueirfcul Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı'ı inceledi.
    200 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı

    Bukowski’den bahsederek başlamış anlatmaya, yazarlara yazma serüvenlerine en çok da yazmaktan başka bir şeyi kalmayana kadar yazmaya devam edenlere, bu hikayeye hayranım. Ve nasıl kimi aşk öyküleri her ısıtılışlarında ve her tekrar servis edilişlerinde satarsa ben de böyle bir açlık ile tüketiyorum bu çokça benzerleri anlatılan anıları. “İki şansım var, ya bu postanede kalacağım ve delireceğim... ya da istifa edeceğim, yazarı oynayacağım ve açlıktan öleceğim.” İşaretletilen yerlerden ilki. Dediğim gibi yazmaya duyulan tutku, sonsuz güçlükler ve nihayetinde ulaşılan mutlu son benim peri masalım olduğundan belki de, son derece dikkat kesilmiş bir şekilde başladım okumaya ve öyle de devam ettim.

    “Çabalama.” Alışılmış olan öğütler ile ters istikamette buluşacağının ilk izini yine Bukowski’nin mezar taşında bırakmış yazar. Ve hemen arkasından şu an hali hazırda düşünüyor ve inanıyor olduğu şeylerden bahsetmeye başlamış. Bugün içinde yaşadığımız kültür takıntılı bir biçimde gerçek dışı pozitif beklentilere odaklanmıştır diyor ve kendimizi birden bire bizi sarmalayan beklenti yumağının içinde buluyoruz. Daha mutlu, daha başarılı, daha güzel, daha doğal, daha seksi, daha zeki, daha kültürlü, daha sıcak, daha mesafeli, daha ve bir milyon daha daha... Daha’ların yan etkileri üzerine sıcak bir düşünce geliyor bundan sonra. Daha güzel olmayı umarken, günden güne daha çirkin bulmuyor muyuz kendimizi? Ya da daha iyi bir işe girmek için didinirken, kazancımızı arttırma düşleri kurarken gerçekten de daha da ufalmıyor mu banka hesabımız? Durmadan başka şeyin hayalini kurarken hayal ettiğimiz kişi olmadığımızı söyleyip durmuyor muyuz kendimize?

    Evet işte tam olarak böyle yapıyoruz ve olmak isterken, istediğimiz kişiden gittikçe uzaklaşıyoruz. Böyle olmasını istemiyoruz. Uzaklaşmak istemiyoruz. Ama tüm bunları seyre dalıp öyle olmayan bir benin planlarını yapmaya başladığımızda kendimi bir başka noktada buluyoruz, yazarın cehennemden geri bildirim döngüsü diye bahsettiği yerde. Alan Watss’ın “tersine yaşa” felsefesinde. Pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisinin negatif olduğu ve negatif deneyimi kabul etmenin pozitif deneyime götürdüğü yolda ve elbette Albert Camus’un sözlerinde.

    “Mutluluğun nedenini aramaya devam ederseniz asla mutlu olamazsınız. Yaşamın anlamını ararsanız asla yaşayamazsınız.”

    Peki asıl anlatmak için didindiği kısım neresi? Besbelli sorunlara aldırmamamız gerektiğinden bahsetmiyor. Aksine hangi soruna aldırmak istediğimizi seçmemiz için yüreklendiriyor bizi. Süregelen hayatımızda sorunlar ile boğuşurken ve bir yandan da sonsuz istek yağmuruna tutarken kendimizi, bu isteklerin beraberinde getireceği sorunlara istekli olup olmadığımızı soruyor ve en nihayetinde de gerçekten o şeyi isteyip istemediğimizi... Gerçekleri yüzümüze bütün keskinliği ile söyleyen bir süper kahraman fantezisinden bahsediyor ve şöyle diyor.

    “Bu harika olurdu. Ve hastalıklı. Ve hüzünlü. Ve moral düzeltici. Ve gerekli. Neticede hayat hakkındaki büyük hakikatler kulağa en tatsız gelenlerdir.”

    Bana ne söylerdi diye sormadan edemiyor insan? Kapımı çalsa ve iyi günler dileyip gitmeden önce duymaktan hoşlanmayacağım halihazırda biliyor olduğum iyileştirici neyi söylerdi bana? Şimdilik Mark’a söylediklerini hatırlamakla yetineceğim.

    “Sorunsuz bir hayatı umut etme. Öyle bir şey yok. Bunun yerine iyi sorunlarla dolu bir hayat dile.”

    Mutluluğun bu son derece iyi gizlenmiş formülünün de burada olduğunu söylüyor. Sorunları çözmeye çalış. Orada değillermiş gibi yapmak, onlardan kaçmak, kendi boynuna ipi dolayan kurban olmak sadece keyifsiz hissettirir. Ve sonunda sorumluluğu alman gerekir. Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır, nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Bir şey yapma yolunda hangi soruna katlanmaya razıyız? Sonuçta mutluluğa uzanan yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Sonunda eğer sorunu istemiyor, razı olmuyor o şeyi istemeye devam ediyor ama ulaşamıyorsak gerçek bir şeyi istediğimiz ama onu istemediğimizdir. Mücadeleyi değil ödülü istemişizdir. Süreci değil sonucu. Ancak yazarın da söylediği gibi hayat böyle yürümez.

    Ama ödül her birimiz için orada öylece durmuyor mu? Her birimiz istisna, kusursuz başarı örneği olabilecek yürüyen potansiyeller miyiz? Böyle olmamız daha mı iyi? Daha basit sıfatları kabul etmek, kansere çözüm bulacak kişi değil de öğrenci olmak, baskının yükünü azaltmak sahi o kadar korkunç mu olurdu? Her zaman, her koşulda enleri mi kovalamalıyız? Acımızda bile... Peki öyleyse? Yaşamın temel deneyimlerinin tadını daha fazla çıkarmalısınız diyor yazar. Basit bir dostluğun hazları, bir şey yaratmak, ihtiyacı olan birine yardım etmek, güzel bir kitap okumak, sevdiğiniz biriyle yemek yemek...

    Bunların hemen ardından gelen öz farkındalık ve sorgulamalar ile ilgili bölüm beni pek tatmin etmedi. Aslında gündelik yaşamımızın buhranına iyi gelen sade anlatımı sevmiştim ancak belki de bu konu spesifik olarak ilgilendiğim için sorgulamanın derinliğini yeterli bulmadım. Ancak öğüdü yine de hoş, kendine sor. Kendine sor ve sormaya devam et. Kendi kabuğunu aç, altta yatan sebebi bul. Alanda sık sık içsel ve dışsal motivasyondan bahsederiz. Yazar bunlardan iyi ve kötü değerler olarak bahsetmiş ve pek çok ruh sağlığı uzmanının da onaylayacağı üzere içsel motivasyonu, iyi değerleri baz alarak hedefler koymanın kişinin mutluluğu açısından getirilerini anlatmış. Bilirsiniz sonsuz kontrol gücüne sahip değiliz ve dışsal değerler bizim kontrol alanımızın dışına çok rahat çıkabiliyor...

    Pek çok şeyden bahsedilmiş ve ben de kitaptan bahsederken pek çok yere dağıldım ancak artık toparlamam gerek. Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak, kerelerce yanılmak, devam etmek, ne kadar değişken olduğumuzu hatırlamak, kendimizi bulmamak, tanımlamamak, değişmek, öğrenmek, ilerlemek, başarısız olmak ve iyileşmek. Evet bu. Okurken çok tatlı yer yer gülümseten ve çok derin olmasa da hayatım ile ne yapıyorum, kendim ile ne yapıyorum, ne kadar süre daha böyle yapacağım diye düşündürten benim için tek solukta biten keyifli bir kitaptı. Samimi bir arkadaşınızla yapılan hoş sohbet tadı aldım. Pek çok yerin altını çizdim, alıntı yaptığı her cümleyi sevdim. En çok da başlamak ve devam etmek üzerine olanları. Öyleyse...

    “Yerine çakılıp kalma. Bir şeyler yap. Devamı gelecektir.”

    Bir şeyler yapalım.
  • 98 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kısacık içinizi ısıtacak kitaplardan birisi. Film tadında deriz ya bazı kitaplara işte bu tam olarak öyle. Ben bu kitapla yazarımızın bana imzalı bir şekilde hediye etmesiyle tanıştım. İyi ki tanışmışım. Bir gün için bile olsa Ömer ile dertleştim, zihnimde Firuze ablayı canlandırdım. Kitap ortamına inanırım ben. Betimlemeleriyle, anlatımlarıyla beni alıp götürsün isterim. 98 sayfacık olsa bunu başardı. İtiraf etmem gerekirse beklentimi çok yükseltmemiştim fakat pişmanım. Başka kitapları çıksa da alsam diyorum. Kitabın içerisinde öyle bir kısım var ki özellikle biz Sakaryalılar Marmara depreminden çok etkilenmiş insanlar olarak bu cümlede de gözlerimizin dolacağına eminim. "Sesimi duyan var mı?" tüylerimizi diken diken eder her defasında. Belgeselini bile izleyemeyiz hatta. Bu konuya değinmesi hatta kitabın bu konu üzerinden yürümesi beni etkiledi belki de. İçindeki yaşanmış aşklar o kadar masum ki. Ayrıca yazarımızın anlatımı son derece akıcı ve sade. Betimlemeler var. Hem iki karakterimizden hemde ilahi bakış açısıyla okuyoruz kitabı. Bölümlere ayrılmış. Biran önce alıp okuyun diyorum. Kitapla kalın.
  • Allahü teâlânın sevdiği kul

    Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
    Ehl-i sünnet âlimleri, Allahü teâlânın sevdiği, razı olduğu kullarıdır. Peygamber efendimizin vârisleridir. Bir kimseye tâbi olan, iyi veya kötü, her neye kavuşursa, uymuş olduğu kimseden kavuşur. Büyük zatlara tâbi olanlar ve hizmet edenler için, büyüklere gelen nimetlerden pay vardır. Resulullahın vârislerine uyanın kavuştuğu şey, nimettir, rahmettir, hazinedir. Bozuk insanlara uyanın kavuştuğu şey ise zehirdir, felakettir, iflastır. O büyük zatlara uyan, onlardaki nimetlere kavuşur, dünyada ve ahirette rahat eder.

    Allahü teâlânın en büyük nimeti, ihsanı, ikramı, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi sevdiği bir kulunu tanıtmasıdır. Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğinin alameti, o kulun böyle mübarek bir zatı sevmesidir. Allahü teâlâdan ağlayarak, yalvararak bu nimeti istemek gerekir; çünkü onlar bizi Resulullaha götürüyorlar. Resulullah efendimizi ise Allahü teâlânın sevdiğinde hiç şüphe yoktur.

    Gece gündüz ibadet yapan çok mübarek bir zatın bir gün dişi ağrır. Istıraptan ibadet yapamaz hale gelince doktora gidip der ki:
    — Ne olur, şu ağrımı dindir!
    — Diş ağrını gideririm, ancak sen bana ne vereceksin?
    — Kaç para istersen veririm.
    — Senden para istemiyorum, sen salih bir zatsın, yaptığın bütün ibadetlerin sevabını olduğu gibi bana ver, ben de senin ağrını dindireyim.

    Mübarek zat, gece gündüz namaz kılmış, ibadet yapmış, bir diş ağrısına hepsini feda edecek. Verse bir türlü, vermese bir türlü... Vermese, ibadet yapacak hali yok. Kendi kendine, (Ya Rabbi, ben bu sevabları vereyim, sana tekrar ibadet yapmaya başlarım. Sen çok merhametli ve çok cömertsin, ben verdim desem de sen zaten benden almazsın, ona da verirsin) diye düşünür. Sonra, (Tamam, verdim) der. Doktor da ağrısını giderir. Tam giderken, doktor der ki:
    Dur bakalım nereye? Sen bir diş ağrısına bütün ömrünün ibadetlerini verdin, daha otuz bir dişin var, gözlerin, kulakların var. Her zerren için, daha vereceksin, ibadetin yeter mi? İnsan acizdir, bir diş ağrısına bile bütün ibadetlerini verir. O halde bizim Allahü teâlâya arz edeceğimiz ne ibadetimiz olabilir ki?

    Salih zat doktora (Sen benden daha mübarekmişsin) der. Bunun üzerine doktor der ki:
    Kimin mübarek olduğu belli olmaz, dış görünüşe göre karar verilmez. Mübarek olan, doktor da olabilir, tüccar da olabilir, kimyager de olabilir. Bu doktordur, tüccardır, kimyagerdir, dinden ne anlar diyen, öyle aldanır ki, bu aldanması dünyasını da ahiretini de harap eder.
  • Ulysses adlı yapıtınız öyle tedirgin edici bir psikoloji sorunu çıkardı ki dünyanın başına, psikolojide yetkili saydıkları bana başvuranlar çok oldu.

    Ulysses kırılması kolay cevizlerden değilmiş meğer, beynimi patlattım anlayabilmek için (bir bilimci olarak ifade etmem gerekirse) bana oldukça pahalıya mal olan «tebdili mekân»lara neden oldu. Kitabınız ne
    belâlar açtı başıma; bir kere, elime alıp okumaya başlamadan, üç yıl, kumrular gibi düşündüm. Ancak size de, dev yapıtınıza da çok şey borçluyum,
    çok şey öğretti bana doğrusu.Hoşuma gidip gitmediği konusunda birşey demeyeceğim. Kesinlikle
    bilmiyorum da ondan. Ancak, sinirlerimi aşındırdığı, iliğimi emdiği kesin.
    Ulysses üzerindeki yazımın sizce beğenilip beğenilmediğini bilmiyorum.
    Ancak, ne kadar sıkıldığımı, homurdanıp durduğumu, küfrettiğimi ve ne kadar hayran kaldığımı açıklamaktan kendimi alamadım. Sondaki nok­tasız virgülsüz 40 sayfa tam psikolojik bir ziyafet. Şeytanın ninesi gerçek kadın psikolojisi konusunda meğer neler biliyormuş; doğrusu ben o kadarını bilmiyorum.
    Gene de o kısa denememi okursanız iyi olur, Ulyssesinizin dehlizlerinde yolunu yitiren, sonradan sırf bir şans eseri yeniden yolunu bulup içinden çıkmayı başaran, tamamiyle yabancı birinin girişimi sayın. Denememden göreceğiniz gibi, bakın, bencileyin sözde dengeli bir psikologu ne hale soktu.

    Derin beğeni ve saygılarımla,
  • 280 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    İrlandalı şair ve oyun yazarı Oscar Wilde’ın yayımlanmış tek romanı olan Dorian Gray’in Portresi bir çok katmanı olan bir klasik. Kitapla ilgili söylenen ve bilinen şeyleri burada tekrar etmeme çok da gerek yok bence, ben biraz daha az bilinenleri anlatayım olur mu?

    Oscar Wilde’in birtakım kişisel eğilimleri ve tercihleri sonucu çileli bir hayat yaşayıp ölmesi bir tarafa, aslında mitolojik bir karakteri bu kadar sanatsal bir biçimde eserine yansıtması gerçekten dikkate ve takdire şayan. Dorian Gray karakterinin, Yunan mitolojisindeki Narcissus’un verdiği ilhamla yaratılmış olduğu su götürmez bir gerçek. Narcissus, güzelliği ile ünlü genç bir adamdır ve bir gün tesadüf eseri kendi yüzünün suda yansımasını görür. O anda kendine hayran olur ve iyi huyları tamamen değişmeye başlar. Artık kendini beğenmiş, bencil, küstah birine dönüşmüştür. Etrafındakilere yapmadığı haksızlık ve kötülük kalmaz. Sonuçta, kendi yüzünü görüp hayran olduğu o göl kıyısında yaşamaya mahkum bir çiçeğe dönüştürülür. O çiçek de bugün nergis adıyla bildiğimiz güzel çiçektir. Romanla bağlantısını okuyanlar anlamıştır sanırım. En çarpıcı konu olarak gerçek ile görünen arasındaki fark romanda öne çıkıyor. Okumadıysanız karakter gelişimi ve kurgusuyla döneminin ustalık gerektiren eserlerinden biri olan bu kitabı mutlaka okuyun derim.

    Buraya kadar sabredip okuduysanız bir de kişisel anekdot gelsin: Ben yaklaşık çeyrek asır önce (tam olarak 23 yıl olmuş bölüme gireli) İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken adı çokça geçen ama okutulmayan bir romandı bu eser. Şu anda durum nedir hiç bilmiyorum (bilenler söylesin lütfen) o zaman neden böyle bir tercih yapıldığını şimdi düşündüğümde akla en yatkın açıklamanın, romanın bir İrlandalı yazara ait olması geliyor. Bu durumda varılacak sonuç, “İngiliz” edebiyatını sadece İngiltere’de üretilen edebiyatı kapsamasının ne kadar doğru olduğunu sorgulamaktır bence. Britanya İmparatorluğu’nda İngilizce olarak yazılan diğer birçok eserin de müfredat dışı kalması bu fikri oldukça güçlendiriyor. Şükredelim ki Shakespeare Galler’de ya da İskoçya’da doğmamış.
  • 136 syf.
    ·8/10
    Cineyet işleyip hiç olmadığı kadar pişman olan bir adam, bu cinayetin ancak ve ancak idamla bedeli ödenir diyen, üstelik öleceğini bildirmeleri yetmeyip gününü, saatini hatta dakikasını belirleyip duyurtan bir hakim.Ve gelenekmiş gibi binlerce insanın tam ortasında sehpaya yatırılıp idam olmasını delice bekleyen topluluk, halk.Hikaye bu.
    Gelgelelim ben ya da sen herhangi birimiz.Suçumuz ne olursa olsun ölmeyi hak ediyor muyuz?Ölüm çözüm kategorisine giriyor mu? Yoksa ölüm kurtuluş olmuyor mu?Hadi diyelim ölüm çözüm diyen bir devlet,herhangi bir gün belirleyip hayatının daraldığını ve ufacık zaman diliminden sonra nefes alamayacağını söyleseler?Saliseler çok hızlı geçiyor diye dakikalara kızmaz mıyız?Dakikaların ilerlediğini fark edip saatlere kızmayacak mıyız?Her saat başında bir saç telimiz ağarmayacak mı?Gözyaşını geçtim kan akmıyacak mı gözlerimizden?Ne akşamın gelmesini isteyeceğiz ne sabahın.Durumun gerçekliğinden şüphe etmiyecek miyiz? "İnsana başını zindanın duvarlarına vura vura parçalayacak kadar dehşet verici bir düşünce!"(S. 12) değil mi?Ve bu düşünceler hiç oluşmuyormuş gibi rahat rahat yaşayanlara ne demeli?Her şeyi geçtim insanız.Eminim kimse başına gelmeden ne anlar ne de böyle bir kurgunun gerçekleşmesini ister.Peki ya halkın cahilliği.Kralı bile böyle karşılamayan halk,idam olunacak kişiyi anonslardan duyunca işini gücünü bırakıp zevkmiş gibi eğlenceymiş gibi her insanın oraya akın etmesine ne demeli?Ne kadar da yürek burkan bir sahne..Başkalarının hiçe sayılıp sadece bir et parçası gibi gören ve o et parçası kopunca çılgınca bağırıp çağırıp mutlu olanlar. Aslında halk 2.aşamada suçlu.1.aşamadaki insanlar, duygularını-vicdanlarını ezip bunu gösteri haline getirenlere ne demeli?
    Yanlış yoldan, yanlış zihniyetlerden cezalandırılıyoruz.Bu yanlışların içinde tek bir doğru var o da "sevgi".Yaptığının pişmanlığını yaşayan ve her şeye rağmen küçücük kızını bir kez daha görüp onu öpüp koklayıp veda etmek isteyen ama ölümünden sonra her insanın senin baban şunu yaparak idam edildi diyen söyleyişlerin utancını bile ölmeden yaşayan bir baba..
    Şöyle de bitirmek istiyorum.Düşünceler değişirse her şeyin değişeceğine inanıyorum.