• Şimdi hep birlikte saçmalayalım, aklımızı dinlendirelim, mantığımızı dinlendirelim, rüyada yaşayalım.
    Ali Lidar
    Sayfa 86 - Oğuz Atay
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • 152 syf.
    ·7 günde·10/10
    Kitabı okumaya başlamadan önce bu denli yoğun bir tat alacağımdan habersizdim. Daha önce okumadığıma kızdım, sonra; her müziğin dinlenmesi gerekilen bir zamanı olduğu, her kitabın okunması gereken bir dönemi olduğunu, tanıştığımız her insanın o dönem tanışmamızda mutlaka bir hikmet olduğu düşüncesi yine geldi aklıma ve evet, dedim tam zamanında okumuşum aslında…

    Bambaşka bir tat, bir doku var kitapta.. Şey gibi… Bir yaz gündüzünün sıcağında bunalmışken akşam tatlı tatlı teninizi ferahlatan bir esinti gibi bu kitap. Yoğun bir tatlı yedikten sonra içtiğiniz o su gibi…

    Yüreği ferahlatan, içinizde çiçekler açtıran, karamsarlıkların üzerinde güneşi doğuran…

    Doğumumuzdan ölümümüze kadar hayatımız boyunca her dönem bir şeylerin arayışında olmuşuzdur. Bazen bir anne ararız bazen bir baba… Bazen sıcak bir yuvayken aradığımız bazen yalnızlık. Bazen aşk, bazen dostluk, bazen huzur, bazen yaşamın amacı… Bazense ne aradığımızı bilmeden ararız. Aradığımız şey uğruna bazen uzaklaşır içimize döneriz bazen ait olmadığımız yerlerde kendimizden uzaklaşmayı yeğleriz. Kimi zaman içimizdeki ben’e yaklaşır, kimi zaman fersah fersah kaçarız.

    Kitapta hayatının yolculuğu boyunca hep yolda olan bir adam olan Siddhartha’nın öyküsü var. Ağırlıklı olarak “inanç” temalı yürüse de Siddhartha’nın kitap boyunca neler öğrendiğine neleri tattığına, nelerden övünç duyup nelerden tiksindiğine şahit oluyoruz.

    İnanç çok hassas bir konu. Sadece inançla insanlara çok şey yaptırabilirsiniz. Çünkü herkes sorgulamaz, çünkü herkes düşünmez. Düşünürse (çoğu) çıkarını baz alarak düşünür, düşünürse sonuç odaklı düşünür. Vicdan, merhamet, sevgi geri planda kalacak hatta görünmeyecek şekilde düşünür.

    Sorgularsanız, sorular sorarsanız toplum çoğunluğu itibariyle sizi dışlar, fikriniz farklıdır çünkü. Onu değiştirmeye çalıştığınızı düşünür ve o an sizi acilen yanından uzaklaştırma isteği duyar. Kendi inandığı şeye şüphesiz inansa buna ihtiyaç duymaz bile, ancak bunun farkında değildir. Sizi kötülemek, dışlamak, toplumdan soyutlamak daha kolay ve çıkarlarına daha uygundur.

    Sorgulamaktan asla korkmayın, körü körüne inanmayın. Bırakın, kafanız karışık olsun. Karışık kafa sizi zinde tutar, düşünmek, sorular sormak beyni çalıştırır. Emin olmadığınız bir şeyin peşinden gitmekten kat be kat daha iyidir bu karışıklık!

    Siddhartha da içine sinmeyen kafasına yatmayan fikirlerden uzaklaştı. Körü körüne bağlanmadı... Hiçbir şeye! Aradığı şeyi bulana kadar gitmeye yer değiştirmeye devam etti. Bu yer değiştirmeler esnasında bilmediği şeyleri tattı, öğrenebildiği kadar öğrendi…

    Kitabı okurken Siddhartha ile o kadar bir oldum ki gördüğüm her şey farklı bir tat vermeye başladı...Farklı hissetmeye, farklı düşünmeye başladım…
    İki haftadır içimdeki karanlık boşluk bir türlü kapanmazken kitaptaki bazı bölümler içimde gelmek bilmeyen baharı getirdi. İyileştim, onardım ruhumu… Tutamadığım o iç huzurun elini tuttum. Yüreğim nefes aldı, sıkıntılarımın üstüne temiz bir su döküldü…
    Kitapta iyileştirici bir güç var, artık buna eminim :)

    Biraz Ermiş’i anımsattı bana… Yoksa bile biraz benzer tatlar geldi damağıma… Nihayetinde keyifle, büyük bir hazla tükettim bu kitabı. Aslında yanlış oldu bu tabir. Bir saniye.. Şöyle demeliyim bu kitabın sadece küçük bir parçasını tattım, defalarca okumam ve öğrenmem gereken çok şey var bu kitapta. Ruhuma almam gereken vitamin, protein, mineral ihtiyacım olan ne varsa.. Buna hep ihtiyacım olacağını unutmamalıyım.

    Defalarca okuduğum ve yüreğime yüksek dozda huzur veren şu alıntıyı da sizinle paylaşmak istiyorum…

    “Sevgi, dostum Govinda, her şeyin başı gibi görünüyor bana. Dünyanın içyüzünü görmek, onu açıklamak, onu aşağılamak, büyük düşünürlerin işidir belki. Ama benim için tek önemli şey, dünyayı sevebilmektir; onu aşağılamamak, ona ve kendime hınç ve nefret beslememek, ona, kendime ve bütün varlıklara sevgiyle, hayranlıkla ve huşuyla bakabilmektir.” (Syf 143)


    Kitaplığımdaki kıymetlilerimden biri oldu kendileri, çok şiddetle ve sevgiyle tavsiye eder iç huzura yaklaşabildiğiniz geceleriniz olmasını dilerim…

    Sevgiyle…
    Kitapla…
    Ve müzikle…
    https://youtu.be/2cqp-GW1chI
  • Selahaddin:
    Yakına gel Yahudi, daha yakına, buraya yanıma, Hiç korkun olmasın.
    Nathan:
    O yakınlığı düşmanlarınıza saklayın!
     
    Selahaddin:
    Adın Nathan mı?
    Nathan:
    Evet.
     
    Selahaddin: Bilge Nathan?
    Nathan:
    Hayır.
     
    Selahaddin:
    Sen öyle demesen de insanlar öyle diyor sana.
     
    Nathan:
    Belki insanlar öyle diyordur.
     
    Selahaddin: Sanma sakın
    İnsanların sesini hor gördüğümü;
    Tanımak istedim o adamı,
    Bilge diye tanınan kişiyi.
     
    Nathan:
    O zaman şüphesiz öğreneceksiniz yolculuğumda
    Düşmanların hareketlerinden neyi fark ettiğimi,
    Yeniden canlandı onlar. Açıkça konuşmama izin varsa –
    Selahaddin:
    Göndermemin sebebi bu da değildi:
    Bilmem gereken her şeyi biliyorum zaten.
    Kısacası, burada olmanı istedim –
    Nathan:
    Emrettiniz, Sultanım.
     
    Selahaddin:
    Çünkü diğer noktalarda bilgiye ihtiyacım var.
    Bu kadar bilge bir adamsın madem, söyle bana, hangi yasa
    Hangi inanç sana daha iyi geliyor?
    Nathan:
    Sultanım, ben Yahudi’yim.
     
    Selahaddin:
    Ben de Müslüman’ım.
    Hıristiyan da tam aramızda duruyor. Bu üç dinden
    Sadece biri doğru olabilir.
    Senin gibi bir adam, talihin doğmasını emrettiği
    Doğduğu yerde kalmaz pek, kalsa bile
    Bunu irfanıyla, seçerek, tercih ederek yapar.
    O zaman irfanını paylaş benimle – bırak duyayım
    Tercihinin sebeplerini, inceleme zevkine
    Sahip olmak isterim – seçimini öğrenmeliyim, Sebeplerini de…
    Böylece benim olurlar.
    Güvenerek soruyorum bunu. Nasıl da şaşırdın,
    Gözlerinle tartıyorsun beni!
    Muhtemelen Böylesi bir kaprisi ilk yapan sultanım ben,
    Ve bence bir sultan için pek de değersiz
    Değildir bu istek. Haksız mıyım?
    Konuş öyleyse – Konuş.
     
    Nathan:
    Eski zamanlarda, bir adam varmış doğuda,
    Değerli bir el bir yüzük vermiş ona Sonsuzmuş değeri:
    Opalmiş taşı, 
    Değişmez görünürmüş rengi; ayrıca
    Gizli bir erdem sağlarmış sahibine,
    Tanrı ve insanlar severmiş görünce,
    Ve inanırmış kim yüzüğü taktıysa.
    Garip midir Adamın bu yüzüğü hiç çıkarmaması parmağından,
    Sürekli de güvencede tutmak için uğraşması Kendi evinde bile?
    Bu yüzden – miras bıraktı onu; İlk önce, oğullarından en çok sevilene,
    Onun da en aziz çocuğuna bırakmasını şart koştu – ve
    Sonrakinin de doğum sırası gözetmeden en gözde oğluna,
    Yüzüğün erdemini sadece,
    Evin efendisi takmalıydı – Duyuyor musunuz beni Sultan?
     
    Selahaddin:
    Anlıyorum – devam et.
     
    Nathan:
    Oğuldan onun oğluna,
    Sonunda bir babaya miras kaldı bu yüzük,
    Üç oğlu vardı adamın; üçü de aynı derecede itaatkâr;
    Bu yüzden eşit severdi üçünü de.
    Bazen birini, bazen diğerini, bazen de üçüncüyü,
    (Ayrı ayrı üçü de sahibi oluyordu
    Onun kalbinin coşkusunun) değerli gördüğünden
    Miras bırakacağını yüzüğü, iyi kalpliğinin verdiği zayıflıkla
    Her birine söz veriyordu tek tek.
    Böyle gitti bir süre.
    Ama ölüm yaklaştı İyi kalpli babanın utancı arttı.
    Olmazdı
    Sözüne güvenen iki oğlunun umudunu boşa çıkarmak,
    Dayanamazdı buna. Ne yapmak gerekiyordu?
    Gönderdi Gizlice bir kuyumcuya yüzüğü,
    Gerçek yüzüğün modeline göre
    Ismarladı iki yüzük daha, ama emri şuydu
    Ne para ne de emek esirgenecekti benzetmek için Gerçek yüzüğe.
    Sanatçı başardı bunu.
    Yüzükler satın alındı, babanın gözü bile
    Ayırt edemedi asıl yüzükle sahtelerini.
    Mutlu biçimde topladı oğullarını,
    Tek tek çağırdı hepsini, her birine ihsan etti
    Duasını ve yüzüğünü, ve öldü – Duyuyor musun beni?
    Selahaddin:
    Duyuyorum, duyuyorum, bitir artık hikâyeyi; Yakın mı sonu?
    Nathan:
    Hikâye bitti, Sultan,
    Bundan sonra olanları tahmin edebiliriz elbette.
    Baba ölür ölmez her biri çıkarır yüzüğünü,
    Ortaya çıkıp evin efendisi olduklarını ilan ederler. Sorular gelir, çekişmeler, şikâyetler – hiçbiri işe yaramaz; Gerçek yüzük asla ayırt edilemez,
    Şimdi de ayırt edemeyiz – gerçek inancı.
    Selahaddin: Nasıl! Nasıl!
    Cevabı olur bu sorduğum sorunun?
    Nathan:
    Hayır, Cevap değil de benim özrüm olabilir ancak;
    Çünkü seçim yapamıyorum
    Babanın yaptırdığı yüzükler arasında,
    Birbirlerinden ayırmak mümkün değil onları.
    Selahaddin:
    Yüzükler – oynama benimle: bence
    Adını saydığım dinler arasında
    Fark gözetilebilir; kıyafetlere, içeceklere ve yiyeceklere göre bile.
     
    Nathan:
    Ama delillere göre değil.
    Tarihteki her şey birbirine benzemez mi,
    Geleneksel veya yazılı. Tarih
    Güvene dayanmalıdır – öyle değil mi?
    En çok kime güvenme ihtimalimiz vardır?
    Kendi insanlarımıza elbette, o adamlar ki
    Bizimle aynı kana sahiptir, çocukluğumuzdan bu yana
    Kanıtlamışlardır bizi sevdiklerini, bizi asla aldatmamışlardır,
    Belki sadece bizim için iyiyse aldatmışlardır.
    Nasıl inanabilirim atalarıma
    Senin kendi atalarına inandığından daha az.
    Nasıl söyleyebilirim
    Senin atalarının seni yanılttığını,
    Benimkiler doğruyu söylüyor diyebilmek için.
    Hıristiyanlar için de öyle.
    Selahaddin:
    Tanrı tanığımdır ki,
    Adam haklı, susmam gerek artık.
     
    Nathan:
    Gelin, dönelim yeniden yüzüklere.
    Dediğim gibi, oğullar şikâyet ediyordu.
    Her biri hâkime Yemin ettiği babasının elinden
    Aldığına dair yüzüğünü, durum da gerçekten buydu;
    Hepsi babalarının söz verdiği gibi uzun süre sonra
    Almışlardı yüzüklerini, gerçekten de öyle olmuştu.
    Babalarının, diyordu her biri, onlara karşı
    Yalan söyleme ihtimali yoktu,
    Babalarından şüphelenmektense
    Erkek kardeşlerinin yargılanmasını istediler
    Haince sahtekârlık yapmak gibi bir suçtan, cesurca.
     
    Selahaddin:
    Ve sonra hâkim… Duymak istiyorum
    Neler söyleteceksin hâkime.
    Devam, devam.
     
    Nathan:
    Dedi ki hâkim, siz babanızı getirmedikçe buraya
    Kürsümün önüne, ceza veremem kimseye.
    Bir bilmeceyle ilgili tahminde mi bulunayım?
    Yahut beklediğiniz
    Gerçek yüzüğün gelmesini mi bekliyorsunuz dile?
    Ama durun – bana dediniz ki gerçek yüzük
    Taşıyıcısına gizli bir güç sağlarmış
    Tanrı da insanlar da severmiş onu; cevabı böyle bulacağız.
    Siz iki kardeşinizden hangisini daha çok seviyorsunuz?
    Sustunuz.
    Bu sevgiyi harekete geçiren yüzükler
    Sadece kendine mi çalışır, herkes sadece
    Kendini mi sever?
    Hepiniz aldatılmış aldatıcılarsınız,
    Yüzüklerden hiçbiri gerçek değil.
    Gerçek yüzük Kayboldu belki de.
    Gizlemek veya telafi etmek için
    Kayboluşunu, babanız aynısından üç tane ısmarladı.
     
    Selahaddin:
    Ne hoş, ne hoş!
     
    Nathan:
    Ve (devam etmiş hâkim)
    Ceza yerine bir öğüt kabul ederseniz,
    Benim öğüdüm şudur size, meseleyi Olduğu yerde bırakın.
    Her birinize Birer yüzük vermiş babanız,
    Herkes inansın kendi yüzüğüne.
    Belki de babanız istemedi artık
    Tek bir yüzüğün tiranlığını hoş görmeyi;
    Ve elbette, hepinizi ne kadar seviyor olsa da
    Üstelik hepinizi eşit seviyordu, onu mutlu etmezdi
    Birinizi tercih edip diğer ikisini ezmesine sebep olmak.{137}
    Hepiniz bunu bu karşılıksız sevgiyle onur duyun
    Önyargılarınızdan sıyrılıp her biriniz çabalayın
    Diğer erkek kardeşlerinizle yarışmaya, yüzüğün
    Erdemini göstermekte: yardım edin ona
    Nazikçe, cömertçe, sabırla ve
    İçsel bir teslimiyetle Tanrı’ya.
    Eğer yüzüğün erdemleri devam ederse
    Çocuklarınızın çocuklarında gösterirse kendisini,
    Binlerce binlerce yıl sonra, yine gelin
    Bu kürsünün önüne – daha yüce biri
    Benden, oturacaktır burada ve karar verecektir.
    Mütevazı hâkimin kararı böyledir.
  • 380 syf.
    ·37 günde·10/10
    Kaçıncı Orhan KEMAL eseri oldu? 18 mi 20 mi? Murtaza, Önce Ekmek, Eskici ve Oğulları ile başlayıp Bereketli Topraklar Üzerinde ile zirve yapan bir okuma serüveni. Ne serüven ya! Okudum okudum ama bende de ciğer kalmadı artık. Dünya üzerinde bu kadar mı dert olur bu kadar mı çile olur. Çırçır makinelerinde kolu bacağı kopan, saatlerce çalışıp karnını bile doyuramayan, pamuk tarlalarında sıtmadan kırılan, çocuklarının ellerinde ölüp gitmesini gören, açlıktan dünyada yüz kızartıcı sayılan(!) suçları işlemek zorunda kalan insanlar… Her türlü haksızlığa maruz kalan ama hakkı da hiçbir zaman savunulmayan, yok sayılan, sömürülen insanlar…Irzlarına göz dikilen, dövülen, sövülen, insan yerine koyulmayan insanlar… Yine de en küçük şeylerden; evine iki ekmek götürdüğünde, iki bardak köpek öldüren içtiğinde, arkadaşıyla ekmeğini bölüştüğünde, kazancının karşılığını az da olsa aldığında, sevdiğinin yanında olduğunda, çocuğu boynuna sarıldığında mutlu olan insanlar…

    Orhan Kemal eserlerini okurken en çok şunu düşündüm. Bu dert sahibi insanlar nerede? Yoksa bu dertler 1950’lerin dertleri mi? Elbette hayır. Bulunduğumuz yerlerde hala bu dertleri çeken insanlar var. Hepimiz bu insanlara gözümüzü kapatmışız. Zihinlerimiz bize bu insanları unutturmuş. Ankara’yı Kızılay; İzmir’i Konak, Karşıyaka, Bornova’dan ibaret zannediyorum/z. Ama bu yerlerin ötesinde de yaşayan insanlar var. Asıl hayat asıl mücadele oralarda. Ekmeğin mücadelesi.

    Bu mücadelelere gözümüzü biz mi kapattık sistem mi kapattırdı? Hepimizin az çok, küçük büyük derdi var. Bazımız ekmek derdindeyken bazımız arabasını değiştirmek istiyor. Bazımız ev almak istiyor bazımızın telefonu değişecek, bazımızın o ihtiyacı bazımızın bu ihtiyacı. O kadar çok ihtiyaç (!) var ki bitmeyen tükenmeyen. Dünya üzerinde o kadar çok tüketilmesi gereken şey var ki, hepsini tüketmeliyiz zorunlu olarak! Bu ihtiyaçları tüketme isteği de bizim insanı değerlerimizi yok ediyor. Benim 20 MB kameralı telefona, çift hava yastıklı arabaya, yazlığa ihtiyacım var! Bunu elde etmeliyim. Sadece kendimi buna adamalıyım. Çünkü şu an için dünyadaki en büyük ihtiyaç bu! Bir yerlerde insanlar çöpten küflü ekmek toplasa da bu onların derdi! Herkes kendinden sorumludur, benim açlık gibi derdim yok, hiçbir zaman da olmayacak!

    İşte insanoğlunun en büyük ahlaksızlığı bu, mülkiyet tutkusu! Ben, ben, ben… Benim olmalı, benim olmalı, benim olmalı…Bugün telefonum, yarın arabam, sonra evim, sonra arsalarım, sonra işyerlerim… Sonra sonra sonra! Suç sistemde falan değil, suç insanoğlunun ahlaksızlığında. Bugün herkesin eleştirdiği kapitalizm yıkılsa yerine hangi sistem kurulursa kurulsun, birilerinin mülkiyet tutkusu son bulmadıkça yine devran aynı devran. İnsanoğlunun düşmanı sistem falan değil. Hangi inanca sahip olursanız olun yada inançsız olun, eğer bir ahlaka sahip olmak istiyorsanız, sizin en büyük düşmanınız ihtiyaçlarınızdır. İhtiyaçlarınızın ne olup olmadığını bilmediğiniz müddetçe ahlakınız beş para etmeyecektir.

    Elbette bu düşüncelerime karşı çıkanlar olacaktır. Haklılardır yada haksızlardır. Haklı çıkıp çıkmamak da mühim değildir. Buradan bunu okuyan herkese sadece tek bir soru soracağım. Şu an kapınız çalınsa yada telefonunuz çalsa, az yada çok tanıdığınız birisi sizden maaşınızın yarısı kadar borç istese ilk aklınıza gelen ne olurdu? Bu paraya karşınızdakinin ne kadar ihtiyacı olduğu mu, sizin ne kadar ihtiyacınız olduğu mu yoksa bu paranın size geriye ödenip ödenmeyeceği mi? Benim gözümde bu soruya verdiğiniz cevaba göre bir değeriniz var bunu bilesiniz.

    Orhan Kemal’in bunlarla ne ilgisi var? Tam da bunlarla ilgisi var. Gören gözler için. Çoğumuz şımarığız, elimizdekinin kıymetini bilmiyoruz. Başımızı sokacağımız evimiz, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su, giydiğimiz kıyafet aslında o kadar değerli şeyler ki. Her ne kadar bizim gözümüzde çok sıradan şeyler olsa da, dünya üzerinde bunlara muhtaç insanlar var. Yine bazı arkadaşlar çıkıp son zamanların revaçta sorusunu soracaklar, ee kendi durumumuzu daha kötü durumda olanlarla kıyaslayıp sevinelim mi? Bu soruyu soranlar sevinebilirler. Ben sevinmiyorum. Sadece elimizdekinin kıymetini bilmekten bahsediyorum. Daha iyisi değilim diye üzülmemekten bahsediyorum.

    En güzelleri sizin olsun, en iyileri. Bu elinizdekilere ne kadar sahip olabilirsiniz? 50 bilemediniz 70 yıl. Sonra? Sonrası malum. Arkanızdan sövecekler veya iyi insandı diyecekler. Anılarınız kalacak belki de hiçbir şey kalmayacak. Bunun farkında olursak/sanız bugün dert ettiğiniz hiçbir şeyin aslında çok da önemli olmadığını görürsünüz. Hani çok değerli bir şair diyor ya, insan öleceğini bile bile nasıl yaşar? Aslında insan asıl öleceğini bilerek yaşar. İnsan öleceğini bilirse hayatı anlam kazanır. Ölümü kurtuluş olarak görenler için de bir söz söyleyelim o zaman, şu an da sahibini hatırlayamadığım; Ölmek mi istiyorsun? Kendini bir denizin ortasına at. Beş dakika sonra çırpınmaya başladığını göreceksin. Sen aslında ölmek değil içindeki bazı şeyleri öldürmek istiyorsun.

    Yani? Yanisi öyle, GÖREN GÖZLER İÇİN…

    Ben Orhan KEMAL okurken bunları gördüm. Bir parça ekmeğin, alın teri ile para kazanmanın mutluluğunu. Her ne kadar dünya üzerinde haksızlıklar olsa da, bu haksızlıkların en ağırlarına maruz kalsanız da mücadelenin her zamana devam ettiğini, bizim çok değersiz gördüğümüz şeyler için insanların ömürlerini tükettiğini, mutlu olmanın çokluğa değil elindekinin kıymetini bilmeye bağlı olduğunu… Daha neler neler…

    Bir dahaki incelemede de başarabilirsek Orhan KEMAL’in romanları üzerine de konuşuruz. Şimdilik iki cümle, hayat sadece bizden bizim gördüğümüzden ibaret değil. Bizden başka dünyalarda var, o dünyaların içinde de mücadeleler, umutlar, kırgınlıklar var.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Komutanlık sanatının en önemli koşullarından biri, hasmının gücü konusunda bilgi edinmektir. “Bu durumda,” diye anlattı General “dünyaca ünlü Saray Kitaplığımız için bir giriş kartı buldurdum ve, kendisine kim olduğumu söylediğimde bana yardımcı olma inceliğini gösteren bir kütüphanecinin rehberliğinde düşman hatlarına girdim. O devasa kitap hazinesi boyunca ilerledik, ve şunu söyleyebilirim ki çok sarsılmadım, çünkü bu kitap dizileri, bir garnizon tekmilinden daha kötü değil. Sadece, bir süre sonra kafamın içinde hesap yapmaya başlamak zorunda kaldım ve bunun beklenmedik bir sonucu oldu. Çünkü bak, daha önce düşünmüştüm ki, eğer orada her gün bir kitap okuduğum takdirde, gerçi bu çok yorucu olur, ama günün birinde elbet sonuna varırım ve o zaman, kitaplardan birini ya da diğerini okumamış olsam bile, tinsel yaşamda belli bir konuma geldiğim iddiasını ileri sürebilirim. Ama dolaşmamızın bir türlü sonu gelmeyince ve kütüphaneciye bu çılgın kitaplıkta kaç cilt bulunduğunu sorduğumda, bana ne karşılık verse beğenirsin? Üç buçuk milyon cilt diye karşılık verdi!! Dediğine göre, bunu konuştuğumuzda tahminen yedi yüz bininci kitaba varmışız, fakat ben o andan başlayarak sürekli hesap yaptım; ve niyetimi gerçekleştirebilmek için on bin yıla ihtiyacım olacakmış!
    İşte o anda bacaklarım sanki felce uğradı ve bütün dünya bana bir aldatmaca gibi geldi. Sana şimdi, artık yatışmış olduğum şu anda, bu konuda teminat verebilirim: Burada doğru olmayan bir şeyler var!
    İnsanın bütün kitapları okumasının gerekmediğini söyleyebilirsin. O zaman sana yanıtım şu olur: Savaşta da her askerin öldürülmesi gerekli değildir, fakat yine de herkes gereklidir! Bana şöyle diyeceksin: Her kitap da gereklidir. Ama bak, daha bu noktada aksayan bir yan var, çünkü bu dediğin, doğru değil; kütüphaneciye sordum!
    Sevgili dostum, ben düşündüm ki, o insan milyonlarca kitabın arasında yaşıyor, onların her birini tanıyor, her birinin nerede olduğunu biliyor: O halde bana yardım edebilir. Elbette ona doğrudan şöyle sormadım: Dünyanın en güzel düşüncesini nasıl bulabilirim? Böylesi, kulağa neredeyse bir masalın başlangıcı gibi gelirdi, bunu fark edebilecek kadar kurnazım, ve ayrıca masal anlatılmasından da çocuk yaşlarımda bile hoşlanmadım; ama ne yaparsın, yine de buna benzer bir şey sormak zorundaydım!
    Küçük bir hileye başvurdum ve ‘Ah’ -diye çok masum bir ifadeyle konuşmaya başladım- ‘ah, sizden bir noktada bilgi almayı unuttum: Kitaplardan oluşan bu sonsuz hazinenin içinde her zaman doğru kitabı bulmayı nasıl başarıyorsunuz?’
    Adam, sayın Generalin hangi konuda bilgi edinmek istediklerini sordu. Bu soru karşısında elbet biraz şaşırdım. -‘Ah, pek çok konuda’- dedim sözü ağzımda geveleyerek. Örneğin insanlığa ilişkin bütün büyük düşüncelerin bir toplamı, acaba var mıdır böyle bir şey, diye sordum adama kurnazca; o alanda daha önce ne gibi çalışmalar yaptırmış olduğumu hatırlayacaksın.
    Kütüphaneci, sustu. ‘Ya da en önemli olanın gerçekleştirilmesi üzerine bir kitap?’ dedim.
    Biliyor musun, çok büyük bir bilgiye susamışlık bakışlarımdan yansımış olmalı, çünkü herif ansızın iliklerine kadar somurulup tüketilebileceği gibi bir korkuya kapıldı ve karşısındakini tedirgin edecek ölçüde nazikleşti ve beni katalog odasına götürüp orada yalnız bırakmayı önerdi, oysa aslında bu yasaktı. Böylece, gerçekten de kitaplığın en kutsal bölümüne girmiş oldum. Sana yalnızca şu kadarını söyleyebilirim ki, kendimi bir kafatasının içine girmiş gibi hissettim; çevrede kitap hücreleriyle dolu raflardan başka bir şey yoktu, her yerde yukarılara çıkmak için merdivenler vardı, etajerlerin ve masaların üstü ile kataloglarla ve bibliyografyalarla, yani bilginin özsuyuyla kaplıydı, hiçbir yerde okunacak doğru dürüst bir kitap görünmüyordu, yalnızca kitaplar hakkında kitaplar vardı: Ortalık, resmen beyin fosforu kokuyordu, ve bu durumda ben, sonunda bir yerlere varmış olduğum izlenimine kapıldığımı söylediğimde, asla abartmış olmuyorum! Kütüphaneci maymun gibi merdivenlerden birinden tırmandı ve dosdoğru bir cildi hedefledi ve kitabı benim için aşağı indirdi, ‘Bakın General, sizin için bibliyografyaların bir bibliyografyasını getirdim’ dedi ve gitmeye davrandı. Ama onu tam zamanında ceketinden yakaladım ve sımsıkı tuttum. ‘Bakın, sayın kütüphaneci bey,’ diye seslendim ‘ bu kitaplardan oluşma tımarhanede’ -evet, dikkatsizlik ederek tımarhane sözcüğünü kullanmıştım, çünkü içimden öyle gelmişti- ‘ nasıl yolunuzu bulabildiğimizin sırrını vermeden beni bırakamazsınız.’ Adam herhalde beni yanlış anlamış olmalı, delilerin başka insanları deli olmakla hoşlandıkları gibi bir iddianın bulunduğu, ancak sonradan aklıma geldi; her neyse, ansızın doğruldu ve sanki o anda bütün o duvarların sırrını açığa vurmak zorundaymışçasına, her kelimeyi anlamlı bir biçimde uzatan bir ses tonuyla konuştu: ‘Bakın General,’ dedi nasıl oluyor da bütün kitapları tanıyorum, bilmek istediğiniz bu, değil mi? Bunu söyleyebilirim size: O kitaplardan hiçbirini okumadığım için!’
    Biliyor musun, artık bu kadarı da neredeyse çok fazlaydı benim için! Ama adam şaşkınlığımı görünce, söylediğini açıkladı. Bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, kendilerine emanet eden yazılı kaynaklar bağlamında hiçbir zaman kitap adlarından ve içindekiler bölümünden fazlasını okumamalarıydı. ‘İçeriğe dalıp giden, kütüphaneci olarak yitip gitmiş demektir!’ diye ders verdi bana. ‘O kişi, kitaplara hiçbir zaman kuşbakışı başlamayacaktır!’
    Soluğum kesilmiş olarak sordum: ‘Demek bu kitaplardan birini asla okumazsınız, öyle mi?’
    ‘Asla; katalogların dışında.’
    ‘Fakat doktora yapmış biri değil misiniz?’
    ‘Elbette. Hatta üniversite doçentiyim; kütüphanecilik doçenti. Kütüphanecilik bilimi de, başlı başına ve bağımsız bir bilimdir’ diye açıkladı. ‘Kitapların düzenlenmesi, korunması, başlıklarının düzenlenmesi, ilk sayfalarındaki baskı yanlışlarının ve yanlış bilgilerin düzeltilmesi vesaire için ne kadar çok sistem bulunduğunu biliyor musunuz, Sayın General?’
    Sana şu kadarını itiraf edeyim: Adam daha sonra beni yalnız bıraktığında, içinden sadece iki şey yapmak geliyordu: Gözyaşlarına boğulmak veya bir sigara yakmak; ama bulunduğum yerde ikisini de yapamazdım!
    Şimdi bir an içinden geldiğince topla kendini, sana bir şey sormak istiyorum. İçinde yaşadığımız çağın bütün çağlar arasında aşağı yukarı en düzenlisi olduğuna hepimiz inanmaktayız. Ve şimdi gördüm ki, gerçekten güvenilir bir tinsel düzene sahip bulunan insanlar, yalnızca kitaplık görevlileri; şimdi sana şöyle diyorum: Alkol aldığını düşün, tamam mı? Peki, belli durumlarda olur bu. Ama sen içiyorsun, içiyorsun ve gittikçe daha çok içiyorsun; izleyebiliyor musun beni? Önce sarhoşluk başlıyor, ardından Delirium tremens’e giriyorsun ve olay, sonunda sana resmî bir cenaze töreni düzenlenmesiyle noktalanıyor; rahip, mezarının başında görevini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemiş olduğundan falan söz ediyor. Gözünde canlandırabildin mi bütün bunları? Canlandırabildiysen eğer, üstelik zor bir şey de değil bu, o zaman şimdi gözünün önünde suyu canlandır. Gittikçe daha çok içmek zorunda kaldığını düşün, sonunda boğulursun. Sonra, bağırsakların düğümlenene kadar yemek yediğini düşün. Ve şimdi de kinin, arsenik ve afyon gibi ilaçları düşün. Neden? diye soracaksın şimdi. Fakat sevgili dostum, en mükemmel öneriyi sana asıl şimdi yapıyorum: Kafanda düzen denilen şeyi canlandır. Ve daha iyisi, kafanda önce büyük bir düşünceyi, ardından daha büyüğünü, ardından ondan çok daha büyüğünü, ardından ondan çık çok daha büyüğünü ve sonra hepsinden daha büyüğünü canlandır; ve bu örnek doğrultusunda, kafanda gittikçe daha çok düzen canlandır. Başlangıçta bu, evde kalmış yaşlı bir kızın odası kadar hoş ve hazineye ait bir at ahırı kadar da tertemizdir; sonra, düz bir çizgi üstünde gelişen bir tugay kadar görkemlidir; daha sonra insanın ordu kantininden çıkmadı ve yıldızlara doğru ‘Bütün dünya, dikkat, sağa bak!’ komutunu vermesi kadar çılgıncadır. Veya şöyle diyelim, başlangıçta düzen, bacakları titreyen ve senin yürümeyi öğrettiğin bir acemi asker gibidir; ondan sonra ise, sanki rüyanda sıradışı bir biçimde Savunma Bakanlığı makamına yükselmen gibidir; ama şimdi kafanda sadece evrensel bir düzen, bir insanlık düzeni, tek kelimeyle sivil bir düzen canlandır: Ben buna soğuktan ölmek, ceset katılaşması, ayda herhangi bir yer, geometrik bir salgın derim.
    İçimde tuhaf bir duygu var: En büyük düzene sahip bulunan biz askerlerin neden aynı zamanda her an hayatımızı feda etmek zorunda olduğumuzu bir biçimde anlayışla karşılayabiliyorum. Bunun nedenini dile getiremiyorum. Düzen, şu veya bu biçimde öldürme ihtiyacı ile birleşiyor.