• 151 syf.
    ·1 günde·9/10
    Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

    Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

    Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

    Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

    Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

    İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

    Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
    Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

    Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

    Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

    Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

    Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

    Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

    Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

    O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

    Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

    Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

    Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

    Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

    Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

    Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

    İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

    Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

    Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

    İyi okumalar!
  • 680 syf.
    ·10/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum." Fernando Pessoa

    Kendimi, tamamen kendim olarak hissettiğim sessiz ve tamamlanmış bir zaman diliminden.

    Zaman, aslında ilk başta bir bütün olarak tasarlanmıştı. Sonradan bıçak denen insanlar ezeli dilim dilim ettiler. Bıçaklar teker teker en huzursuz kalmaya mahkum edildi. Malzemesi anı. Suyu acı. Navigasyonu kader. Habitatı gözyaşları. Geçmişte yaşanacak ve gelecekte anılaşmış olan. Düşünerek hisseden ve hissederek düşünen.

    Düş ile eylem arasındaki geçirgen zar Bernardo Soares denen bir kimliksiz. Huzurlu bir kimliklilik atmosferinde bilinçsizlik bilinciyle dünyalaşan. Geçirgen zarının etrafına toplanmış beklenti ve vaatlerinin arasında sadece bir oyuncak olmaya yaradığını hisseden. Uzaklaştıran bir penceresi, yakınlaştıran bir günlüğü. İçinde bulunduğu sonsuz ikircikliğinden tamamlanmış sonuçlar beklenen.

    Kolektif bir varoluş salatasında iki seçeneğin olur. Mutfağı netlik ve bulanıklılığın boks maçı. Ya tabak olursun varoluş kaosunu taşıyan ya da salatanın içerisindeki herhangi tin parçasından sadece biri. Ya da belki her ikisi de? Ya da seçmemeyi seçmek ister misin? Soruya cevabın evetse seçmemeyi seçersin. Soruya cevabın hayırsa yine seçmemeyi seçersin.

    Salt huzuru istemek ile sorunlu hayallerin huzursuzluğu bir ringdedir. Ringin adı Huzursuzluğun Kitabı. Hakem ruh miyopluğu. En önden bilet alan seyirciler bekleyen öz sorumluluklar. Maç günü karnını ağrıtan varoluşsal sancılar. Arkalarında ise sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi Ay'a göz diktiğim bakışlar. Mola sırasında yüzünü tedavi eden bir ruh fermanı. Maçı kazanan bir yok-varlık.

    Sabırsızlığımız elimizden emeklemeyi aldı. Huzurun emekleme olduğu yerde ne zaman ki ayağa kalktık işte tam da o zaman düştük. Adım adım maruz kaldığımız çift kişiliğimiz suretindeki Bernardo Bernardo -evet, bu kitaptaki adım adım-, ikilemleriyle inşa ettiği kimlik binasını, olumsuzluk eki dinamitleriyle huzursuzlaştırdı.

    Tuğlası sanrı, proje çizeri Tanrı. Müteahhiti kalp ve beyin medceziri. Pencerelerin iç yüzü gerçeksizlik, dıştan görünen yüzü tam gerçek. Ona can veren ve özgürleştiren ise bunun içindeki ironi. Gözlem belediyesinden izin çıkmadığı sürece onu yıkan ve süreçlerini parçalara ayıran bir düşünce makinesi. Tapusu vicdan ama sahte. Makinenin çalışmasını ellerindeki tamamlanmış ama sorgulanmamış ruh çekirdeklerini de çitletip izleyen huzurlular. Huzurevleri boşuna mı var?

    En büyük felaketlerin başlangıcının bir sadaka verilmişlik olabileceği ihtimali ile insan ruhunun nezleye yakalanması ihtimali arasındaki uzaklık, güneşin her günkü gibi doğudan doğması ile bir kıyamet senaryosu olarak batıdan doğması arasındaki ihtimallerin birbiri arasındaki uzaklık kadardır. Aynı insan ruhunun yapışık olduğu hayata olan bir türlü tam olarak gidemediği huzursuz uzaklığı gibi. İç daraltıcı. Evren genişletici.

    Hissetmenin gökkuşağındaki ulaşılamayan renklerin tanımladığı hissiz yarım kalmışlıklar, çelişki antikahramanları tarafından içinde var-yokluklanan girdaplar, duygu ikliminde yeşermiş meyvesiz ağaçların selülozlarının her elle tutulur kanıtında bir tezatlık tekrarına büründüğü tin uçarılıkları. Leitmotifi insan ruhuzursuzluğu, ateşli bir şekilde üşüyen kaygı edebiyatının esrik adı Fernando Pessoa.

    Huzurevi değil, huzursuzevi. Harfler arasındaki dansın his renginin renk körü huzurlular arasında çarpıtılmasıyla zuhur edememesi. Kimsenin kazanamayacağı bir zafer edinme mücadelesi olan doğal seçilim savaşında güçlü olan yarımlarımız, zayıf olan tamlarımız. Militarizmi üstün insanlara yakışan yegane tavır, anarşizmi Fernando Pessoa cümleleri.
  • 134 syf.
    ·3 günde·10/10
    Bir Lübnanlı, bir Arap, bir Hıristiyan ve aynı zamanda bir Fransız Vatandaşı Amin Maalouf. Biraz karmaşık bir durumu var kendisinin. kitapta bu karmaşık durumu üzerine verdiği cevap muhteşem ötesi:
    "1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi ‘daha çok Fransız’ mı yoksa ‘daha çok Lübnanlı’ mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: ‘Her ikisi de!’ Herhangi bir denge ya da haktanırlık endişesi yüzünden değil, ama cevabım farklı olsaydı, yalan söylemiş olurdum. Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak da budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? Yani bana soru soranlara sabırla Lübnan’da doğduğumu, yirmi yedi yaşıma kadar orada yaşadığımı, Arapçanın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens’i, Güliverin Seyahatlerini’ni ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık  benim için asla yabancı bir ülke olamaz. Yani yarı Fransız yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok çok kimliğim yok, bir kişiden  diğerine asla aynı olmayan özel bir ‘dozda’ onu biçimlendiren  bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”


    Kitap genel olarak dört bölüme ayrılmış. İlk bölümde "kimliğim, aidiyetlerim" başlığı altında kendisi üzerinden kimlik sorununu tespit etme odaklanmış. Ne de olsa en başta da söylediğim üzere kendisi hem Lübnanlı hem Arap hem fransız vatandaşı hem de Hristiyan. Sonuç olarak da takdir edersiniz ki  bu aidiyetlerden bir iki tanesini taşıyanlardan daha çok diyecekleri vardır bu konuda. İlk bölümdeki aynı mükemmelliği diğer üç bölümde de sürdürüyor yazar. İlk bölüm de elbette çok çok güzeldi ama diğer bölümler benim şahsen daha çok ilgimi çekti diyebilirim. Özellikle de müslüman daha doğrusu islam dünyasının neden o kadar geride kalıp da batının bu kadar gelişme göstermesine ilişkin tespitlerine tek kelimeyle bayıldım. Kitabı okurken hep yüksek sesle ne kadar da haklı diyordum kendi kendime siz düşünün artık ne kadar içine çektiyse beni din mi toplumu şekillendirir yoksa toplum mu dini? Eğer bu kitabı okumadan önce bu soruyu sorsaydınız bana kesinlikle din toplumu değiştirir derdim. Ama Maalouf'un görüşlerini okuduktan sonra şöyle bi düşündüm de aslında düşündüklerimin tam tersiymiş durum. Dinler daha çok toplumun kurbanı olmuştur diyor amin Maalouf. Batının gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri dinlerini modernleştirmeleridir. Bizim için modernleşmek demek sanki dinden çıkmakmış gibi addediliyor. Hatta kitaptaki bir sözü de şu;  "türkler için modernleşmek sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi" gelişemememizin, ilerleyemememizin en büyük nedeni bence de bu. Şu anda bazı Müslümanlar demokrasiye, oy kullanan insanlara, laikliği savunanlara kafir gözüyle bakıyor. Ki bence bu durumun en büyük kurbanı Atatürk oldu. Laiklik ilkesini getirdi diye bugün bile hala Atatürkü din düşmanı olarak nitelendirenler var. Sanırım burda şunu eleştirmeden geçemeyeceğim. Bugün dini sömürenler dini kullanarak bi yerlere gelenler hakiki müslüman da dini devlet işlerine karıştırmayın diyen Atatürk mü din düşmanı pek anlam veremiyorum açıkçası. Neyse derin mevzular bunlar   amin Maalouf un düşüncelerine hayran kaldım gerçekten. kitap üzerine söylenecek daha çok şey var ama iyisi mi siz okuyun derim. Ama bu kitap öyle bi kere okunup da köşeye atılacak bi kitap değil onu da bilmenizi isterim. Tekrar tekrar okuması gerekir. Mutlaka tavsiye ederim.
  • 472 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Nihayet Orhan Pamuk ile tanıştık. Geç mi erken mi? Bana göre tam zamanında. Bu zamana gelene kadar çok direndim ama okumayacağım diye. Sevgili Ayşe* ve NigRa bir yandan bastırırken oku diye, ben diğer yandan ayak diredim hep bu zamana. Bu tanışma da Yıldız Ecevit’in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar da etkisi yok değil tabi. Son zamanlarda kuram okumalarım devam ederken, adını sıkça duyduğum ve şiddetle okuma isteği hissettiğim Yıldız Hocanın kitabını edindim en son. Kitap açıklamalarını daha önceden yazılmış eserlerden yapıyordu. Bu eserlerden birisi de Benim Adım Kırmızı. Okuyacağız artık çare yok.

    Okumaya başladım. Kapak yazısı. Aşk mı polisiye mi? Aman Allah’ım. Bir an camdan aşağıya atıvereyim şu kitabı dedim. Neyse kitap bu atılmaz ya. Aldık da hem, okumak lazım. İç sayfalara geçince ne olduğunu şaşırdım bir an. Konuşan ölüler, nefesini yüzünüze soluyan bir katil, meddahlar, nakkaşlar, bilinmeyen yerler… Kitabı 100-150 sayfa okuduktan sonra ancak taşlar yerine oturdu.

    Kitap da ben anlatıcı kullanılmış. Romandaki olaylar bir yandan akarken bir yandan da sırayla romanın karakterleri kendi gözlerinden size yaşadıklarını anlatıyor. Bu karakterler arasında öldürülen bir şahıs var ve sizden katilinizi bulmanızı bekliyor. Katil de aynı zamanda bu anlatıcı karakterler arasında. Gördükleri ve düşünceleri üzerinden sizinle konuşuyor. Roman boyunca katilin peşinden koşuyorsunuz. Tabiki bu o kadar da kolay değil. Yazar ve katil sizinle dalga geçiyor. Yazar romanın içine bir de güvenilmez anlatıcı yerleştirerek okuyucunun işini iyice zorlaştırmış. Tam katil bu dediğiniz an da bir kişinin düşüncelerini öğreniyorsunuz ve tüm düşündükleriniz alt üst oluyor.

    Romanının ana kurgusu bu şekilde ilerlerken yan kurgu da bir de aşk hikayesi ilerliyor. Bu kadarla da sınırlı değil tabiki. Romanda geçen olaylar 1591 yılında yaşanıyor. Ana karakterler nakkaş ve olaylar nakkaşhane etrafında dönüyor. Nakkaşların sanatlarına bağlılıklarını, nakkaşhane kültürünü soluyorsunuz. Aynı zamanda bu nakkaşlardan bir çok eski üstadın çizdiği minyatürlerin hikayelerini öğreniyorsunuz.

    Daha neler neler. Meddahlar, saray hazineleri, tasavvuf, ölüm, şeytan, yaşam, sanat.. Bunlar çok güçlü bir dil ve gerçekçi olarak anlatılmış. İki, üç sayfayı bulan cümleler var bazı bölümler de. Kitap bazı okuyuculara zor gelebilir ama bence dili o kadar da ağır değildi. Benim edebiyat için bir düşüncem vardır; cümleler, kelimeler okuyucuyu yormamalı, okuyucuyu yazarın anlattıkları yormalı, diye. Bu kitabı da tam bu düşünce üzerine buldum.

    Kitapla ilgili bir diğer düşündüren konu da anlatılan hikayelerin ve kişilerin doğru olup olmadığı olduğu. Postmodernizmde tarihin yeniden yazımı çok kullanılır. Bazı kişileri araştırdım ve gerçekten yaşadıklarını öğrendim. Yazarın resme derin ilgi duyduğunu biliyoruz. Bu hikayelerin tamamını doğru ve bir kültürün öğeleri olarak kabul edebiliriz. Yine de roman bu, doğruluktan yazarın sorumluğu yok. Postmodernizmle ilgili bir diğer konuda kadim hikayeler ve dinsel öğeler üzerinden yapılan ironidir. Dini bilgime göre, yazar bu topa hiç girmemiş ki , birçok düşünce içinde kitabın içinde kaynak vermiş.

    Kitap da bir okuyucu ne isterse hepsi var. Aşk, polisiye, sanat, bilinmez diyarlar, roman sanatının yenilikleri, kadim hikayeler, okuyucu konuya dahil etme, edebi doygunluk, güvenilmez anlatıcı. Biraz zor okunuyor ama her okuyucunun eserden keyif alacağını düşünüyorum.
    --------------------------- Yoğun Spoiler içerir---------------------------------

    Neyse genel bir tanıtım yazısı yazdık. Bundan sonra kitabı okuyanlarla dertleşelim biraz. Yahu şu katil olayı beni mahvetti. Hele şu üçkağıtçı Kelebek yok mu, ne pis adammış ya. Keşke katil o çıkaydı. Ben Zeytin’i sevmiştim. Gariban kendi halinde bir adamdı.

    Dedim ya kitabı 100. Sayfada anlamaya başladım diye. Hemen bizim üç nakkaşın bölüme döndüm. Tek tek okudum. Beni kitapta en çok çarpan bölümlerde onlar oldu. Şu kelebeğin dediğine bakın;

    “Onun bakışı ve idraki ile sınırlanarak beni anlamaya çalışmayın ve size doğrudan ben
    söyleyivereyim kim olduğumu. Elimden her şey gelir. Eğlenerek ve gülerek, Kazvinli eski
    üstatlar gibi çizer, renklendiririm. Gülümseyerek söylüyorum: Herkesten iyiyim Ve sezgilerim
    doğruysa eğer, Kara'nın buraya geliş nedeni olan müzehhip Zarif Efendi'nin kaybolmasıyla
    benim hiç mi hiç alakam yoktur.” s. 81/Kelebek

    ve hemen arkasından söylediği cümle;

    “Çok çalışırım ve severek çalışırım. Mahallenin en güzel kızıyla yeni evlendim.
    Nakşetmiyorsam onunla deliler gibi sevişiriz. Sonra yine çalışırım. Demedim bunları. Büyük
    bir meseledir, dedim. Eğer nakkaşın fırçası kâğıdın üzerinde harikalar döktürüyorsa, karısına
    girince aynı şenliği kopartamaz, dedim. Tam tersi de doğru olup, karıyı mutlu ediyorsa
    nakkaşın kamışı, kâğıdın üzerinde öteki kamış sönük kalır, diye ekledim. Nakkaşın hünerini
    kıskanan herkes gibi, Kara da bu yalanlara inanıp sevindi.” s. 81 / Kelebek

    Tam bir güvenilmez anlatıcı var karşımızda. Bildiğin yazar okurun kafasını allak bullak etmiş. Sinirli bir de bu Kelebek, tam profesyonel katil.

    “Bu kıskanç nakkaşlar kalabalığının iftiralarını, sırf ciddiye aldığı için, bu budala Kara'nın, o
    Çerkez kafasına hokkayı indirmek geldi içimden.” s. 82/Kelebek

    Sonra Zeytin’e geçtim. Zeytin’inde son cümlesi efsane. Hiçbir katil söyler mi bunu. Zarif Efendi’nin öldüğünü duyduğunda verdiği tepki.

    “Allah’ım sen bizi koru.” s. 97/Zeytin

    Allah’ı var Leylek bir pislik yapmadı. Bu konuşmalardan sonra Zeytin’i kenara koyup, Kelebek’i birinci plana yerleştirdim. Katille ilk karşılaştığımız bölümü tekrar okudum. Şu iki cümleden katili üsluptan yakalayacağımızı anladım.

    “Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca.”

    “Kar, benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş. Bu Allah’ın da üslup ve
    imza konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor. “

    Tekrar Kelebek’e geldim. Şu cümleden imzaya önem verdiği anlaşılıyor ama nasıl güveneceksin.
    “Çünkü hakiki yetenek ve hüner, altın ve ün sevgisiyle bile bozulmaz. Hatta, doğrusunu
    söylemek gerekirse, bana olduğu gibi, para ve ün hüner sahibinin hakkıdır ve onu aşka
    getirir. “ s. 76 /Kelebek

    Aklımda deli sorular. Devam ettim okumaya. Leylek’in savaşla ilgili birçok resim yaptığını biliyoruz ve eniştenizin ölmeden önce okuyucuya attığı kazığa bakın.

    “... senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi;.... hepsi,
    hepsi yok olacak."s. 197/Enişte

    Leylek de yeniden devreye girdi derken Üstat Osman neyseki yeniden imdada yetişip bizi üslup konusuna geriye döndürdü.

    “ Çok gururludur; bu da, imza atacak kadar kendini küçük görebiliyorsa bunun görülmesini ve
    bilinmesini ister, attığı imzayı saklamaz anlamına gelir.” s. 295/Üstat Osman - Zeytinin
    Sıfatları

    “ Musavvir Günahkâr Mustafa Çelebi diye imza attığını gördüm. Çünkü bir üslubum var mı,
    yok mu, olmalı mı, varsa imzayla ortaya konmalı mı, eski üstatlar gibi saklamak mı,
    alçakgönüllü imza atmayı mı atmamayı mı gerektirir gibi meselelere kafayı takmadan
    imzasını gülümseyerek ve bir zafer duygusuyla atar.” s. 300/Üstat Osman - Leylekin Sıfatları

    Yine Leylek devreden çıktı ve nihayet at çizimi. Hiç düşünmeden çizen Kelebek, üçkağıt yapan Leylek ve kuşkuyla farklı bir çizim yapan Zeytin.

    “Atı çizişimden kim olduğumu anlayabildiniz mi?
    Bir at çizmem istendiğini işitir işitmez, yarışma olmadığını, çizdiğim attan beni teşhis etmek
    istediklerini anladım. Kaba kağıda yaptığım at alıştırmalarımın zavallı Zarif Efendi'nin
    cesedinin üzerinde kaldığının farkındayım. Ama bir kusurum, bir üslubum yoktur ki benim
    çizdiğim atlara bakıp kim olduğumu bulabilsinler. Bundan emindim emin olmasına, ama yine
    de atı çizerken bir telaşa kapıldım. Enişte'nin atını çizerken, kendimi ele verecek bir şey
    çizmiş olabilir miydim? Şimdi farklı bir at çizmeliydim. Bambaşka şeyler düşündüm bu sefer, "kendimi tuttum" da kendim olmadım.
    Ama ben kendim kimim? Nakkaşhanenin üslubuna katılmak için kendi içindeki harikaları
    saklayan biri miyim ben? İçindeki atı bir gün zaferle çizecek biri mi?”s. 321/Katil

    Tam 321. Sayfada netleştirebilmişiz katili. Hala içimizde bir şüphe olmasına rağmen artık başka bir veri yok gibi. Sonradan öğrendik ki “Allah’ım sen bizi koru.” İnancının kaybetmiş. İronini kralı değil de ne bu? Aynanın diğer tarafına baktığınız da bambaşka bir anlam. Yine katilin konuşmalarından önceden savaş resimleri çizdiğini de öğrendik.

    Bu kitap aklıma geldiğinde iki şeyi hatırlayacağım ilk önce. Birisi bu ironi ikincisi de güvenilmez anlatıcının katil ben değilim deyişi. Bunlar efsane işler. Ustalık böyle bir şey heralde.

    Herkese Keyifli okumalar dilerim.
  • Kimseye ait değilim, arkadaş olsun, kadın ya da akraba olsun birlikteliğine uzun süre tahammül edebileceğim kimse yok; kendimi dahil edebileceğim bir insan topluluğu, lonca, sınıf da yok; dünya görüşümde, yaşama biçimimde, ruhsal davranışlarımda tam bir burjuvayım ama kendimi her yerde, burjuvalar arasında olduğumdan daha çabuk evimde hissediyorum, anarşii içinde yaşıyorum ve ahlaksızlık olarak hissettiğim bu duruma zor katlanıyorum.
  • Vakit kalmadı
    Boşluğun kapısıyim.
    Bütün şarkılarımı
    Bir daha söylemek istiyorum.

    Bu kadar mı ters açar
    Gözyaşının lalesi
    Y a l n ı z l ı k . . .
    Her yere sığıyorum.
    Sy:124
    Ş Ü K R Ü E R B A Ş

    ~~~ tam olarak hissettiğim ~~~
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 124 - Kırmızıkedi