• 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Yusuf Atılgan 'ın okuduğum ikinci kitabı. Aylak Adam' da da, Anayurt Otelinde de tam ifade edemediğim, adını koyamadığım bir şeyler var. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

    Öncelikle bireyciliği işler iki kitabında da. Anayurt Oteli 'nde varoluşsal sancılar çeken ve kendi probleminin teşhisini koyamamış sıradan insanları anlatırken, olay örüntülerini daha önce hiçbir yazarda görmediğim bir teknikle işliyor. Giriş gelişme ve sonuç akışı kesinlikle yok. En başında belki karakterler tanıtılırken,
    1)A karakteri : Tasvirler tasvirler
    2)B karakteri : Tasvirler tasvirler...
    şeklinde gitmesi "giriş" olarak değerlendirilebilir. Fakat kitabın kalanı daldan dala, konudan konuya, iç konuşmlardan iç konuşmalara çok sert bir biçimde geçiyor. Alegori yapacak olursak, içerisinde türlü türlü ağaç köklerinin ve engellerin bulunduğu bir nehirin içerisindeki masa tenisi topunun yolculuğu gibi diyebiliriz. Bir şekilde ağıza ulaşıyor topunuz.

    Bazı yazarlar okurun "anlaması" için biraz çaba sarf etmesini ister. Öyle duru bir anlatımla kendisini bir çırpıda yedirmek istemez. Hatta "bilinçsiz okuyucu benim portfolyomda olmasın" bakış açısıyla meydan okumaya kadar işi götürebilirler. Tabi bu da okuyucunun ciddi anlamda yorulması anlamına gelir. İşte Anayurt Oteli' nin bende bıraktığı izlenim bundan ibaret.

    Baş karakter Zebercet, yalnızlaştırılmış. Histerik, nevrotik, sanrısal bir dünya içinde sıradan kalmaya çabalayan birisi. Onu sevdim fakat özdeşim kuramadığımı söylemem gerekir. Sabahattin Ali ' nin Yusuf' u kadar ya da Ömer, Nihat kadar içinizde yaşamıyor.

    10/8 verdim fakat bana sorsanız 2 puanı nerden kırdın?, diye...
    İnanın buna bir cevabım yok. Yukarıdaki nedenler ise damağımda kalan hafif buruk tadın (ama adını asla koyamadığım) sonucudur diyebilirim.

    ~~Kitapla kalınız~~
  • 207 syf.
    İki durumdan bahsedeceğim ve epey uzun olacak. Yoğun olmadığınız bir vakitte okumanız sizin faydanıza olur kanaatindeyim. Yine de okursanız elbet sevinirim.

    ***

    Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin yola çıksın ki?

    Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu

    ***

    Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor.

    Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi" romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak! Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor sayın konuk.

    Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor.

    Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak, yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı" diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı.

    Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor;

    "Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“

    İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi” dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda) bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa (as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl anlamazlar demeye getiriyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu.

    Sorum kısaca şu; ne olmuştur?

    Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı geçsin “Anadolu çocukları” !

    Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin “ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz düşünün.

    Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün aynı yerden geldiğini belirtmiştir!

    Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet, günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı. Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı, güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim.

    Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken “kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine anlatır hale gelmiştir?

    ***

    Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazıyor;

    “ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye ''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine.

    İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.

    Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.

    Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı (yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ”

    ***

    Arkadaşlar ben “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca sahiplenme uğruna yol almaya naçizene hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek. Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü.

    ***

    Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevabım şu olsun;

    Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz?

    ***

    Hatam elbet olmuştur, bildiriniz.

    Hayr sizinle olsun.
  • Hz. Davut zamanında tembel bir adam vardı. Bu adam daima Hakk’a yalvarıp yakarır ve;
    – Ya Rabbi! Mademki beni tembel yarattın, rızkımı da zahmetsizce bağışla, derdi. Halk onu kınıyor ve;

    – Bak hele! Davut peygamber bile rızkını zırh yaparak sağlarken sana da ne oluyor! Böyle merdivensiz göğe tırmanma isteği de ne demek, diyorlardı. Fakat beriki duasında ısrarını sürdürüyor ve bu itirazlara kulak asmıyordu. Nihayet bir gün uzaktan bir öküzün koşarak kendi evine geldiğini gördü de:

    – Ya Rabbi, sana şükürler olsun, duamı geri çevirmeyeceğini biliyordum, diye sevinçle onu kesip kebap etti. Bu sırada kayıp öküzün sahibi durumu öğrendi ve gelip öfkeyle onun yakasına sarıldı ve öküzünün kesilme sebebini sordu… Beriki:

    – Abes bir iş yaptığımı ve nahak yere öküzünü kestiğimi sanma. Ben yıllardır Allah‘tan emeksiz bir rızık isteyip duruyordum. Nihayet duam kabul oldu ve senin öküzün rızık olarak ayağıma gönderildi. İşte sana cevabım budur, dedi. Bu cevap üzerine öküz sahibi deliye döndü ve fakiri dövmeye başladı. Bir yandan da feryat figanla ortalığı kaldırıyor ve diyordu ki:

    – Ey müslümanlar gelin de uğradığım zulmü görün. Benim öküzüm nasıl duayla onun malı oluyormuş? Eğer iş böyle olsaydı herkes zahmetsizce bir duayla mal mülk sahibi olurdu… Bu işin hangi kitapta yeri var. O halde ya öküzümün zararını karşılasın ya da cezasını çeksin.

    Neticede iki taraf anlaşamayınca durum Hz. Davud’un hakemliğine kaldı. Öküzü kesen adam onun huzuruna çıkarken içinden:

    – Ya Rabbi, nice gecelerdir ettiğim duaları, yakarışlarımı sen biliyorsun, hakimin huzurunda sen benim yüzümü kara çıkarma, diye dualar etti. Hz. Davut önce davacıyı dinledi ve sonra berikine yaptığı işin delilini sordu:

    – Ey Davut, tam 7 yıldır, Rabbimden helal ve zahmetsiz bir rızık için niyazda bulundum. Bu durumu beni tanıyan herkesten sorabilirsin. Ben o öküzü tamahtan kesmedim. Duamın kabulüne sevindim ve bir şükür olmak üzere öküzü kestim.

    – Bu sözünün bir geçerliliği yok… Zira mal mirasçıdan başkasına helal olmaz. Ekine onu ekenden başkası el koyabilir mi? Sen mal kazanmayı da ekine kıyas et… O halde sana düşen bu adamın malını ödemendir. Git borç bul ve borcunu öde.

    Öküzü kesen adam bu karar üzerine yere kapanarak:

    – Allah‘ım, sırrım sana ayan. Sen Davud’un kalbine ilham ver, diye dua etti.

    Bu yalvarışın samimiyeti Hz. Davud’un kalbine tesir etti. Davacıya dedi ki:

    – Bana bir gün mühlet ver, ta ki bu işin sırrı bana açılsın. Eğer namaza durursam bu dava hallolur.

    Hz. Davut böyle söyleyip halvete çekildi ve mihraba yöneldi. Orada niyaz halinde iken ilahi sırlar kendisine açıldı ve işin gerçeğini anladı. Ertesi gün yine dava meclisi kurulduğunda Hz. Davut davacıya:

    – Gel bu öküzü bu müslümana helal et… Çünkü Cenab-ı Hak senin bazı sırlarını gizledi. Sen de onun şükrü olarak bu öküzden vazgeç, dedi…

    Adam bunu üzerine feryad u figana başladı:

    – Bu nasıl hüküm, bu nasıl adalet! Sıra bana gelince kitabın kanunları mı değişti? Ey insanlar gelin de bu uğradığım zulmü görün!

    Hz. Davut bunun üzerine:

    – Ey inatçı madem ki inat ediyorsun o halde sadece öküzü değil, bütün malını mülkünü bu adama vermene hükmettim. Buna razı ol, yoksa halin herkese yayılır bilmiş ol, dedi.

    Adam bu beklenmedik karar karşısında feryadı arttırıp, üstünü başını parçalamaya başladı ve Hz. Davud’u adaletsizlikle itham etti. Davut ise:

    – Madem öyle, artık karın ve çocukların da bu adamın kölesidir, böyle bil, dedi. Adam iyice çılgına dönmüş, kendini yerden yere vurmaya başlamıştı. İşin sırına vakıf olmayan halk da Hz. Davud’u verdiği hükümden dolayı kınıyor ve:

    – Ey Davut! Bu hüküm senin gibi seçilmiş bir insana layık değil. Böyle bir günahsızı perişan ettin, diyordu…

    Bunun üzerine Hz. Davut:

    – Madem iş bu noktaya geldi, artık bu sırrı açıklamak gerek. Haydi beni takip edin, dedi.

    Böylece hep birlikte şehrin dışına çıktılar ve dalları çadır gibi her yana yayılan gür bir ağacın altına geldiler. Hz. Davut:

    – Bu ağacın altından bana kan kokusu geliyor. Bu aşağılık adam evvelce bir köleydi. Sahibini öldürdü ve buraya gömdü. Öküzü kesen bu genç işte o adamın oğludur, ama o sıralar pek küçük olduğundan hiçbir şeyden haberi olmadı. Allah katilin bu günahını örtmüştü ama o nankör bu duruma şükretmedi. Bir öküz için eski efendisinin çocuğunu perişan etmeye kalktı. Cenab-ı Hakk’ın örttüğü sır perdesini kendi eliyle yırttı, açığa çıkardı.

    Hz. Davud’un emriyle ağacın altı kazılınca ceset ve cinayet aleti olan bıçak ortaya çıktı. Bıçağın üzerinde sahibinin ismi vardı. Hz. Davut katile dedi ki:

    – Madem adalet istiyordun, adalet şudur: Sen öldürdüğün adamın kölesiydin. Şimdi de onun oğlunun kölesi oldun. Kölenin kazancı da efendisinindir. O halde senin bütün kazancın da ona ait. Diğer taraftan karın da öldürdüğün adamın cariyesiydi. Cariye erkek kız her ne doğurduysa sahibine aittir. Karın ve çocuklarınla ilgili hükmüm bu kanundan dolayıdır. Gelelim son hükme: Senin layıkın da cinayete karşı kısas olunmandır. Bunun üzerine suçlunun boynu vuruldu. Hz. Davud’u kınayan insanlar da gerçeği öğrenir öğrenmez onun huzurunda özür secdesine kapandılar ve suizanlarından dolayı pişmanlıklarını belirttiler.
  • Belki, bazıları böyle bir topluluğun, ilk Havariler’den alınan meşru otoriteyi kesintisiz bir başarıyla günümüzde de devam ettirmiş bir kardinali veya papazı bulunmadıkça, hakikî bir kilise olarak farzedilemeyeceği şeklinde bir itirazda bulunacaklardır. Bunlara cevabım şudur: İlk olarak, bana İsa’nın, Kilisesine bu kanunu emrettiği tebliği göstersinler. Ve hiç kimse, bu tebliğin ifadelerinin çok açık ve olumlu olmasını şart koşarsam haddimi bilmezlik ettiğimi düşünmesin; çünkü O ’nun bize verdiği “nerede iki üç kişi O nun adıyla toplanırsa, kendisinin de orada, onların arasında olacağı” (Matta 18; 20) şeklindeki söz, tam aksini ima eder gibi görünmektedir. Lütfen düşünün, böyle bir cemaat, hakikî bir kilise için gerekli olan herhangi bir şeyden yoksun mudur acaba? Eminim ki, orada ruhlarımızın selâmeti için hiçbir eksik olmayacaktır, bu da amaçlarımız için yeterlidir.
  • Ben teknolojiden anlamam. De ki bana “hiç mi anlamazsın?”, hiç anlamam. Teknolojinin nasıl üretildiğini bilmem genel olarak. Dahası, insanın niçin bunca teknoloji ürettiğini de anlayabilmiş değilim. İnsanlık, teknoloji konusunda kendisine lazım olanından çok daha fazlasını üretiyor gibi gelir bana. Misal, insan niye 300 tonluk bir metal kuşla uçmak ve mesafeleri kısaltmak ister, anlayamam. “Mesafe kısalınca” ortaya çıkacak sorunların varlığı da ürkütür beni.

    Bunları söylerken aranızdan “kullanma kardeşim o zaman” diyenler çıkabilir. Bu tuhaf ve paradoksal bir mesele… Teknoloji onu kullanmadığın zamanlarda da çeşitli “yan etkiler” üretiyor. Yani geldik İsmet Özel’e: “Asfaltta yürüyoruz diye asfaltı eleştirme hakkımız elimizden alınamaz.”

    “E madem teknolojiden anlamıyorsun, ne diye gittin Teknofest’e?” diye sorsanız bana yine size verecek bir cevabım yok ilk anda. Ama “ilk anda…” Sonrasını ise uzun anlatmam gerekecek.

    En çok merak ettiğim soru şuydu: “Yahu, yerli ve milli teknoloji diyoruz ama misal bu İHA’larda yabancı ülkelerden alınmış bazı parçalar var. Bu durumda bu teknoloji nasıl yerli ve milli oluyor?” İsmi bende mahfuz bir arkadaşım bütün soru işaretlerimi ortadan kaldırarak cevapladı bunu. Dedi ki: “Abi, yazılım ve tasarım milli ise o teknolojiye milli diyoruz. Bu küçülen dünyada çeliği Çin’den almışsın, lastiği İtalya’dan almışsın, kauçuğu Brezilya’dan almışsın fark etmez. Tasarım ve daha da önemlisi yazılım seninse o teknoloji senindir. Geçmişte bazı terörist gruplar Türkiye’ye sızarken ‘bunlar başıboş hayvan sürüleri’ diyerek yanlış istihbarat veren yazılım bizim değildi. Şimdi böyle bir istihbarat yanlışlığı mümkün değil; çünkü İHA’ların yazılımı %100 yerli.”

    Teröristlerin “hayvan sürüsü” olduğu malum da başıboş olmadıkları kesin. Sahipleri onları başıboş bırakmayacak kadar akıllı.

    Teknofest’i gezerken fark ettiğim başka bir şey daha oldu. Şirketlerimiz falan bir yana, pek çok yarışma çadırında yüzlerce pırıl pırıl gencimiz teknoloji üretimine başlamış bile. Beni en çok “iris tabakasını mouse olarak kullanarak felçli insanların hayatını kolaylaştıran” proje etkiledi. 20 yaşına bile gelmemiş bir gencimizin projesi bu.

    Roket yarışması çadırında ise tabiri caizse “işin inceliğini” öğrendim. Bir kere dünyada “roket yarışması” düzenleyen iki ülkeden biriymişiz. Üstelik bu sene 580 başvuru olmuş yarışmaya. 78 ekip yarışmış. Erzurum’dan gelen bir takım “abi biz torpil atmayı bile bilmezdik, şimdi roket fırlatabiliyoruz” dediler mesela. Eh “o inceliği” de söyleyeyim. Roketi fırlatmak mesele değilmiş yarışmada. Asıl mesele, roketin “kıymetli yükünü” tekrar yere indirebilecek teknolojiyi üretmekmiş. İşte bunu yapabilen tam 35 roket ekibimiz var.

    Eh, azıcık keyfime düşkünümdür. Dolayısıyla bilhassa teknik üniversitelerimizin üzerinde çalıştığı “otonom araç” teknolojileri de ilgimi çekti. Kitabını okuyup yemeğini yerken seni İstanbul’dan Ankara’ya götürecek “sürücüsüz araba” iyi fikir. Geleceksen böyle teknoloji fikirleriyle gel bana.

    Ve tabii, Selçuk Bayraktar’ın duyurduğu Cezeri isimli uçan arabayı da yerinde görüp inceleme şansı buldum. Bu şahane araçla dalga geçmek için “daha yürüyen araba yapamadık, uçanını nasıl yapacağız?” diye inleyen bazılarına söylemiş olayım: “Yürüyenini de, uçanını da siz durdurdunuz aslında. Vecihi Hürkuş’u, Nuri Demirağ’ı, Necmettin Erbakan’ı siz durdurdunuz. Şimdi Selçuk Bayraktar’ı ve yüzlerce Türk mühendisini ‘durduramayınca’ yürüyenini de, uçanını da yapıyoruz, yapacağız. Vaktiyle bizi ‘montaj sanayiine iman etmiş bir üçüncü dünya ülkesi’ olmaya ikna edenlere kötü haber: Geçmesi gereken formalite testler meselesi olmasa Cezeri bu festivalde bir uçacaktı ki, aklın duracaktı.”

    “Adamlar yapıyor abi” geyiğini üretmekten başkaca bir üretimlerini görmediğimiz, “bilim üretmemiz lazım, sanat üretmemiz lazım” cümlesinden başka ortaya bir şey koyduklarını görmediğimiz mızmızların Teknofest’i görmesini zaten beklemiyor insan. “Olacak bu iş” demelerini beklemiyor. Fakat hiç olmazsa “yahu bir milyonu aşkın insan ne yaptı orada?” diye sormalarını, “üniversiteli, liseli çocuklarımız hangi üretimleri gerçekleştirmiş acaba” diye merak etmelerini safça bekliyor yine de. Çünkü bundan başka hangi mesele “memleket meselesi” olarak tanımlanır bilmiyorum.

    “Kendi davasına adanma” konusunda hayatımda gördüğüm en iyi örneklerden biri olan Özdemir Bayraktar’a ve oğlu Selçuk Bayraktar’a, teknoloji ve bilim üreten 15 yaşındaki öğrencilerimizden alanı gezmeyi gelen 90’lık dedelerimize kadar bu “memleket meselesi”ne inanmış herkese bakıp şunu söyledim alandan ayrılırken: Türkler bu kez başaracak!
    İsmail Kılıçaslan
  • 516 syf.
    ·2 günde·7/10·
    Kitaba fantastik bir kitap okuma isteğiyle başladım. Kitaptan beklentim fazla olmadığı için hayal kırıklığına uğrama ihtimalim yoktu. Kitap akıcı bir şekilde ilerliyor, olaylar ön planda olduğu için hızlı bir şekilde bitiyor; bana Açlık Oyunları serisini hatırlattı ama onun kadar başarılı bir kitap olduğunu söyleyemem. Heyecanla ve sonunu merak ederek okuduğumu da söyleyemem çünkü tahmin ettiğim her şey çıktı. Kitap fantastik seriye yeni başlayanlara daha heyecanlı, lise veya üniversite öğrencilerine daha güzel gelecektir diye tahmin ediyorum. Kitapta bir eksiklik vardı, heyecan eksikliğinden mi olay kurgusundan mı bilmiyorum ama bana istediğim doyumu maalesef sağlamadı. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamıyorum ama kitapta büyük bir eksiklik vardı. Bunun dışında gayet sürükleyici, okuyucuyu sıkmadan kendini okutan bir kitaptı. Altını çizecek ve üzerinde düşünecek çok yer vardı, yani kitabı bitirdiğimde ben bu kitaptan ne anladım/öğrendim diye sorunca verecek cevabım “hiç” olmuyor. Arkadaşlığı, arkadaşlığa rağmen kıskançlığı, kişilik arayışını, toplumu, uyumu, topluma uymamayı sıkmadan anlatan bir hikayeye sahipti. Değindiği noktalar gerçekten hoşuma gitti, asla kötü bir kitap olduğunu belirtemem fakat harika bir kitap da diyemem.