• -"Ölmek mi? Ölmek ne demektir?" diye sordu, ölümün anlamını bilmediği için, bu kelimeden bir şeyler ümit etmişti.
  • 300 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    "Din, Suudi Arabistan’da İslamiyet’in Vehhabi yorumu mudur? Vehhabilik sadece Suudi Arabistan’a özgü ve Suudilere ait bir dini anlayış mıdır? Vehhabiler İslamcı mıdır? Ya da her İslamcı Vehhabi midir? (XIII)" Soruları bile bu kitabın okunması için yeterli. Çok önemli sorular. Bunları tam olarak çözebilmek ya da anlayabilmek için de Suudi ailesini tanımak gerekir diyor yazar. Suud ailesinden başlayarak, devlet kurma aşamaları ve dini yapı sıralanır. Bilgi ve belgeye dayalı araştırmayla konu incelenmiş.

    Vehhabiliğin dini kökeni olarak kabul edilen İbn Teymiyye ve bundan hareketle dini tartışmalardan çok siyasi yapılanma ve devlet kurmaya giden yol anlatılıyor.

    Mehmet Ali Büyükkara, Suudi Arabistan ve Vehhabilik adlı kitabıyla, önce bazı şeylerin tam olarak anlaşılabilmesi için Suud ailesinin kurduğu devleti yani Suudi Arabistan devletini tanımak gerekir diyerek bir tarihi gelişimi anlatmaya başlıyor. Bu sayede ileride yazılacak konuların bilgileri de yavaş yavaş ortaya konuluyor.

    Kitap üç bölüm ve eklerden oluşuyor. Ülke tarihinde önemli yere sahip iki önemli olayı anlatıyor. Bunlardan ilki 'Necd İhvanın 1912'de kuruluşu' ve ikinci olarak da 'Cuheyman el-Uteybi ve cemaatinin 1979'da gerçekleştirdikleri Mescid-i Haram Baskını' (S. XIV) . Araştırma-inceleme türü olduğu için içerik, işleyiş, kaynakça ve bunların sıralanması belli bir sıra içinde yapılmış. Suudi Arabistan'ın kurulduğu yer olan Necd bölgesinin genel özelliklerini anlatarak bir girizgah yapılır. Yazar kitabın başında bizlere çok değerli bilgiler aktarıyor ve kitabın yazım süreci ve konuyla ilgili yerli (çok az) ve yabancı kaynaklar hakkında da bilgiler vererek, bu konularda araştırma yapacak kişilere kılavuzluk yapıyor. Bu bile çok değerli bir olay. Mesela burada kaynak olarak verilen bir isim H.John B.Philby. Bir gezgin, bir casus, bir danışman ve sonra da Müslüman olup, kralın himayesine girip, İngilizlerle Suudiler arasındaki ilişkileri organize eden bir İngiliz. Çok sayıda kitap yazmış ve İngiliz kütüphanelerinde bunlar mevcut. Acaba bu coğrafyayı anlatan bu ve buna benzer kitaplar bizim Hariciyemizde de var mı ve bunlar okunuyor mu? Yazar İngiliz kütüphanelerinde yaptığı uzun soluklu çalışmalar sonucu birinci el kaynakların adlarını da veriyor. Bunlar arasında seyyahların tuttuğu notlar haricinde resmi görevlilerin tuttuğu rapor ve yazdığı kitaplarda yer almaktadır.

    Kitabın giriş kısmında 20. yüzyıl Vehhabi, Suudi Krallığı ve Kabe Baskını üzerine 'kaynak' olarak nitelendirilebilecek özellikle İngilizce, Arapça ve Farsça eserlere yer veriliyor. Ayrıca Vehhabilik reddiyesi üzerine yazılmış kitaplar hakkında da bilgi vermesi iyi olmuş. Yine Arapça, Farsça, İngilizce ve Türkçe kaynaklar yanında 19. yüzyıl Vehhabilik üzerine bir Alman üniversitesinde yapılmış ama yayımlanmamış doktora çalışması hakkında da bilgi veriyor. Türkçe kaynak olarak özellikle Eyüp Sabri Paşa'nın 'Tarih-i Vehhabiyyan' ve Ahmet Cevdet Paşa'nın 'Tarih-i Cevdet' ve Said-i Nursi'nin 'Mektubat' içindeki Yirmisekizinci mektup, altıncı risale'yi gösteriyor.


    İslamiyetle ilk tanışan Necd kabileleri olsa da Hz.Muhammed'in vefatından sonra yine burada güçlü kabileler Hz.Ebubekir'in hilafetine karşı çıkmış. Bahriye Üçok'un yazdığı "İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler" adlı kitapta ortaya çıkan yalancı peygamberler ayrıntılarıyla anlatılır. Dört yalancı peygamberden üçü Necd kabilesi içinden çıkmıştır,(S.20) diyerek bir durum tespiti yapılır.

    Necd bölgesinin, Emeviler, Abbasiler, Memluklular ve Osmanlılar tarafından bedevi kabilelerine terk edildiğini ve hatta haritalarda bile gösterilmediğinden bahseder yazar.

    Vehhabilik hakkında okuyucuya genel bilgiler veriliyor. Tevhid (Teklik) ilkesinden hareketle şefaat, mezarlık ziyaretleri, adak, nazarlık gibi çeşitli kavramlar hakkında bilgiler sunuluyor.

    S.Arabistan'da Vehhabilik inancının en önemli yapı taşı olan 'İhvan' hareketinin, İbn Suud tarafından tasfiye edilene kadar geçen sürede özellikle sınırları genişletme içinde yerel kabilelerle hem de Şerif ailesi ve Osmanlılarla yapılan çatışmalardan bahsedilir.


    Vehhabilerin, Türkleri gerçek Müslüman görmediklerinden dolayı Türklerle işbirliği yapan Araplara da hoş bakmamışlar ama İngilizlere ise hoş görüyle yaklaşmışlar. İngilizlerle Suudlar arasında yapılan bir toplantıda İbn Suud'un söylediği sözler yeteri kadar açık: " İhvan'ın size düşman olduğu doğru değildir. Zira inancınıza göre sizler Ehl-i Kitab'sınız… İslamiyetin temsilcisi diye Türklere yakınlık duymakta ve bundan dolayı İngilizlere düşmanca bakmaktadırlar." diyerek, bazı Arapların Türkler yüzünden İngilizlere düşmanlık beslediklerini ifade eder.


    İslamiyetin ilk dönemlerinde yer alan 'hariciler' ile 'ihvan' mensupları arasında benzerlik olup olmadığı konusunda bazı örneklerle durumu anlatmaya çalışır.

    Kitabı okumaya devam ettikçe bazı yerlerde dehşete düşmemek elde değil. İslam'ın hoş görüsü nerede, 'ihvan'ın ve 'Vehhabilerin' yaptıkları nerede diye bir soru ortaya çıkıyor?

    Suudi Arabistan içinde o dönemde yaşanan iç çekişmeler hiç de yabancı gelmeyen bir durumu da ortaya koyuyor: Devleti ele geçirme. İhvan hareketin isyana kalkışmasıyla Suudlar arasında yaşanan paylaşım savaşı, ihvanın ortadan kaldırılmasına giden yolu açar.

    İlginç bilgilerle de karşılaşıyoruz, örneğin: Telgraf ve telefonu işletmek için insanların cin ve şeytanları istihdam ederek Allah'ın işine ortak koştuklarına inanan alimlerin başında yer alan Abdullah b.Hasan Al-Şeyh'i ikna etmek için İbn Suud tarafından görevlendirilen Mekke valisi Hafız Wahba başından geçenleri kitabında anlatır (S.151). Özetle şunları söyler: Al-Şeyh istasyonun içine göz attı ve içerde sihir malzemelerini bulamayınca ikna oldu, diyerek önemli bir tespitte(!) bulunur.

    Petrolün 1938'de bulunması ve 2.Dünya Savaşı sonundan itibaren elde edilen kar, Suudi Arabistan'ı ekonomik olarak kalkındırırken, siyasi ve dini olarak da rejimin elini güçlendirir.


    20 Kasım 1979 Salı günü, Cuheyman el-Uteybi liderliğinde bir grup, Kabe'yi işgal eder. İçlerinden birini hadislere dayandırarak 'mehdi' ilan ederek herkesin kurtuluşu için, var olan düzeninin çarpıklığına karşı koymak için kendilerine biat etmelerini isterler. Suudi Devletinin tek başına bu işgalcileri Kabe'den çıkartamaması üzerine Fransa'dan yardım ister (niye Fransa, İngiltere değil?). Fransız özel timimin Kabe'nin içine girerek isyancılardan bir kısmını ölü (ayrıntılar kitabın içinde) diğerlerini de sağ yakalamaları ile Suudi Arabistan'daki rejime karşı düzenlenen isyan bastırılmış olur.

    1979 yılında Suudi Arabistan'da gerçekleşen Kabe baskınıyla, Şiilerin rejime karşı yaptıkları eylem arasında bağlantı var mı? İkisi arasında benzerlik ve farklar nelerdir? Dış ve iç etkenlerin bu olaylardaki durumu nasıl gibi çeşitli sorulara cevap aranır.

    Genel olarak baktığımda, Suudi Arabistan, Vehhabilik, Suud krallığı ve yaşanan olaylar anlatılarak kısa da olsa bir Suudi Arabistan resmi çiziliyor. Derinlere inmek isteyen okuyucu ve araştırmacılara da güzel kaynakça sağlıyor. Kullanılan dil genel okuyucu için de yeterli. Yazar en başta kitabın yazım serüveni hakkında bilgi verirken, Suudi Arabistan'dan yeteri kadar yararlanamadım diyerek önemli bir saptamada bulunur. Çünkü bu tür araştırmalara kapalı bir sistemleri var diyerek bizleri uyarıyor.

    Zor coğrafi şartlar altında bedevi bir toplum ve göçebeliğin sıradan olduğu bir hayat düzeni içinden, devlet oluşumuna giden yolun, taşlarla değil kumla örülmüş hikayesi kısaca anlatılır.

    Kitabın başında veya sonunda bölge haritası olsaydı ve şehirler, mezhepler, ve askeri birliklerin konumları işlenebilseydi güzel bir ayrıntı olurdu diye düşündüm.

    Ezcümle: Çok ilginç bilgilerin ve altı çizilecek çok sayıda yerin olduğu bu kitabı tavsiye ederim. Okuduğum kitap 2010 Rağbet Yayınlarına ait. Kitabın yeni baskısını ise Klasik yayınları yapıyor (2018).
  • Şüphesiz ki, İbn Arabî ve Mevlânâ tasavvuf tarihinin iki mümtaz sîmâsıdır. Her ikisi de 7h/13m. yüzyılda yaşamış ve biri (İbn Arabî) Şam'da, diğeri (Mevlânâ) ise Konya'da vefat etmiştir. İbn Arabî tasavvufî düşünce boyutunda bir timsâl iken, Mevlânâ ilâhî aşkı yaşama ve terennüm etmede bir zirve olarak kabul edilir. Bu iki büyük sûfînin bırakmış olduğu eserler, tasavvuf mensupları için büyük bir önemi hâiz olup, baş tâcı edilmelerinin yanı sıra, İslâm kültürü alanında da en önemli kaynaklar arasında yer almıştır. Bunların arasında ise Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî'nin farklı bir yeri vardır. Zîrâ, İbn Arabî Fusûsu'l-hikem'de vahdet-i vücûd anlayışını sistemleştirmiş, tasavvufî fikir ve birikimlerinin özetini yüksek bir seviyede yapmış iken; Mevlânâ, Mesnevîde tasavvuf ve tarîkat anlayışını engin bir kültür birikimi ile ortaya koymuş ve her kesimden gönül ehline hitab edebilmiştir.

    Bu iki kaynak eserin en fazla dikkat çeken ortak yönlerinden biri, her ikisinde de peygamber kıssalarının önemli bir yer tutmasıdır. Öyle ki, Fusûsu'l-hikem peygamber kıssalarının tasavvufî bakış üzerine binâ edilmiş bir yorumu niteliği taşırken; Mesnevî'de, verilmek istenen mesajın örgüsünde peygamber kıssalarının büyük bir yer kapladığı hemen göze çarpar. Esâsen burada şu da söylenebilir: Peygamber kıssaları insanlık târihinin ve kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır Her insanın inanç ve ibâdet hayâtında peygamber kıssalarının mutlak bir yerinin olduğu, inkâr edilemez bir gerçektir. Dolayısıyla, İslâmî tasavvuf hayâtının önemli kaynakları arasında bulunan Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî'de peygamber kıssalarının çokça kullanılması da tabidir.

    Ayrıca, her iki eser arasında önemli bir üslûb farkının olduğunu da söylemeliyiz. İbn Arabî Fusûsu'l-hikem'de konuları en derinlemesine işlemiş ve yüksek düşünce seviyesinden kimselere hitab etmişken; Mevlânâ, Mesnevî'de her seviyeden insanı muhâtab almış ve konuları her kesime hitab edecek tarzda işlemiştir, İki sûfî arasındaki üslûb farklılığı eskiden beri araştırmacıların dikkatini çekmiş, zaman zaman bu ikisininin çeşitli görüşlerini kıyaslayan çalışmalar ortaya konmuş ve bu konuda çeşitli fikirler serdedilmiştir.

    Biz de Fusûsu'l-hikem'de ve Mesnevî'de peygamber kıssalarının işlenmesinin tasavuf târihi açısından câzip ve gerekli olduğu düşüncesinden hareketle, bu konuyu elinizdeki çalışmamızda ortaya koymaya, İbn Arabî ile Mevlânâ'nın fikir ve gönül dünyâlarını, tasavvuf anlayışlarını bir noktadan da olsa bir araya getirmeye, birarada işlemeye çalıştık.

    Çalışmamızı bir giriş ve iki ana bölüme ayırdık.

    Giriş bölümünde, İbn Arabî'nin ve Mevlânâ'nın hâl tercemelerini kısaca sunduk. Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî hakkında da genel bir bilgi verdik.

    Birinci bölümde iki müellifin, bu iki eserinde peygamberleri nasıl değerlendirdiklerini ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e nasıl baktıklarını öncelikle ortaya koymanın lüzûmunu hissettik. Bu bölümde peygamberlerin genel olarak ele alınması ve hem ilk insan, hem de ilk peygamber olması dolayısıyla da Hz. Âdem'in işlenmesi gerekli idi. Aksi halde, bu konuları ortaya koymadan, doğrudan diğer peygamberleri işlemenin boşlukta kalacağını düşündük.

    İkinci bölümde "ulü'l-azm” peygamberler olan Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed hakkındaki kıssaları değerlendirmeye çalıştık. Her peygamber ile ilgili kıssaya geçmeden önce, kaynaklardan istifâde ederek o peygamberin hayat hikâyesini kısaca sunmayı münâsib gördük. Daha sonra o peygamberlerle ilgili, Fusûsu'l-hikem'deki ve Mesnevî'deki kıssaları araştırdık. Karşılaştırmayı ve genel bir değerlendirmeyi ise sonuçta yaptık.

    Konuları çalışırken, hem Fusûsu'l-hikem'den, hem de Mesnevî'den zaman zaman doğrudan iktibaslarda bulunduk, zaman zaman da kendi yorumlarımızı kattık. Fusûsu'l-hikem'den yaptığımız alıntılarda, mümkün olduğunca şerhlerden istifâde ettik. Çünkü Fusûsu'l-hikem'i, gramer, ifâde ve derinlik bakımından anlamak ve şerhler ve onlardaki İbn Arabî'nin düşünce sistemi ile ilgili birikimin yardımı olmaksızın hakkıyla çözmek imkânsız gibidir. Bu vesîleyle belirtelim ki, Fusûsu'l-hikem'den yaptığımız alıntılardaki cümleleri aslına uygun ve düzgün bir Türkçe ile ifâde edebilmek, çalışmamız boyunca karşımıza çıkan en büyük zorluk olmuştur. "İbn Arabî uzmanlarından” Ebu'l-Alâ Afîfî'nin bu konuyla ilgili bir hâtırasını ileride zikredeceğiz.

    Mesnevî'den yaptığımız alıntı ve îzahlarda ise şerhlere mürâcaat etme gereği hissetmedik. Zîrâ, Mesnevî'de konular oldukça açık idi ve şerhe muhtaç değildi. Bunun yanında, beyitlerin tercümelerinde elimizin altındaki hemen hemen her tercüme ve şerhten yararlanmayı ihmal etmedik. Mesnevî'nin Mevlânâ Müzesi ve Kütüphânesinde, (yeni) 51 numarada kayıtlı ve Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılan (Ankara-1993) nüshasını kullandık. Dipnotta bu nüshanın sayfaşını ve kendi verdiğimiz beyit numarasını/numaralarını belirttik. Zîrâ mezkûr nüshada beyitlere numara verilmemiştir. Elimizde mevcut, tek ve tam Türkçe tercüme ve şerh olan Abdülbâkî Gölpınarlı'nın tercüme ve şerhi de (Mesnevî ve Şerhi, Ankara- 1989, ikinci baskı, I-VI) bu nüshadan yapılmıştır. Bu sebeple, kolaylık olması bakımından befitlerin Gölpınarlı'nın tercümesindeki sayfa numarasını da dipnotlarda parantez içerisinde gösterdik.

    Aranılan metnin kaynağından kolaylıkla bulunabilmesini sağlamak maksadıyla, Fusûsu'l-hikem'de bölüm (fass) yerlerini ve Mesnevî'de de beyit numaralarını dipnotta diğer bilgilerle birlikte verdik. Ayrıca, bu iki kaynağımızı dipnotta, ilk yer hâriç, kendi İsimlerini zikrederek vermeyi, müellif ismi ve a.g.e., şeklinde yazmaya tercih ettik Diğer kaynaklarda normal teâmüle uyduk.

    İmlâda, mümkün olduğunca kelimelerin günlük Türkçe'deki telaffuzunu dikkate aldık. Arapça ve Farsça'dan dilimize geçmiş kelimeleri dilimizde kullanıldığı şekliyle yazmaya çalıştık. Ancak, Arapça ve. ya Farsça şahıs ve kitap isimlerinin yazılışında o dilin telaffuzunu esas aldık. Bu sebeple uzun okunması gereken a, u, i harflerinin üzerine "şapka (A)” işâretini koyduk. Gerekli yerde Ayn harfini "ters apostrof (')” -ve elif harfini de "apostrof (')” ile gösterdik.

    Çalışmamızda ancak yukarıda isimleri zikredilen peygamberleri işleyebildik. ASLINDA DİĞER PEYGAMBERLERLE İLGİLİ OLARAK HER İKİ ESERDE DE, AYRI BİR ÇALIŞMANIN KONUSU OLACAK DERECEDE FAZLASIYLA MATERYAL BULUNMAKTADIR. Bu sebeple biz çalışmamızı sadece ismi zikredilen peygamberlerle sınırlandırdık. Ayrıca, konuları işlerken, aynı konuyla ilgili, müelliflerin diğer eserlerindeki görüşlerini de, çalışmamızın en azından hacim açısından böylesi bir metot için uygun olmayacağı düşüncesiyle, almadık/alamadlk.

    Şüphesiz ki, her konu değişik şekillerde çalışılabilir ve aynı konu da farklı seviyeden çalışmalar ortaya konabilir. Biz çalışmamızın mükemmel olduğunu iddiâ etmiyoruz. Ancak, elimizden geldiği kadarıyla ve imkânlar ölçüsünde bir şeyler ortaya koymanın çabasını verdik. Bu sebeple, bütün titiz olma gayretlerimize rağmen, hem şeklî açıdan (imlâ, yazım, ifâde... yanlışları), hem de muhtevâ açısından eksiklerimiz ve yanlışlarımız mutlak olmuştur. Bunları peşinen kabul ettiğimizi, tenkitlere açık olduğumuzu belirtirken, görülen kusurların tarafımıza bildirilmesini istirham ediyoruz.

    İki güzîde sûfîyi; bir tasavvuf târihçisinin, bu alandaki diğer araştırmacıların hislerine de tercüman olan ifâdesiyle, "tasavvufî düşünce kendileriyle zirveye çıkmış olan İbn Arabî ve Mevlânâyı * aynı anda çalışmak insana ayrı bir zevk veriyor. Bu duyguyu ve çalışmamızı tamamlamayı bize nasib ettiği için Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ediyor, sevgili Peygamberimize ve yakınlarına en güzel duâlarımızı yolluyoruz. Çalışmamızın gerek muhtevâsı ile ilgili fikirlerinden, gerekse basımı konusundaki yardımlarından dolayı meslektaşımız, gönüldaşımız, fikirdaşımız Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç'a şükranlarımızı ve bu konuyu seçmemizi tavsiye eden ve hem bu çalışmamız boyunca, hem de diğer ilmî çalışmalarımızda bizlere dâimâ rehberlik etmiş, kıymetli yardımlarını şahsımızdan hiçbir zaman esirgememiş olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı Hocamıza da sonsuz teşekkürlerimizi sunmayı üzerimize bir borç biliriz.
    Dilâver Gürer
    Mayıs-2001 / KONYA






    1*. Kara, Mustafa, 'Tasavvuf ve Tarîkatler" T.C.T.A., İstanbul-1985, IV/984•
  • Yahudi asıllı ünlü filozof Spinoza’nın kendi dinî cemaati içerisindeki konumu ile günümüz Türkiye’sindeki cemaatçi müslümanlar nezdindeki konumumu epey zamandan beri birbirine benzetirim. Cemaatçi yapılar nezdinde benim konumum “anomali”ye karşılık gelir. Steven Nadler’in Spinoza A Lifeeserinin tercümesinde Ulus Baker’in ifade ettiği gibi Spinoza da kendi çağının bir anomalisidir. Muhtemelen İspanyol veya Portekiz göçmeni bir Yahudi ailesine mensup olan Spinoza 1656 yılında henüz 23-24 yaşlarında bir genç iken Amsterdam Yahudi cemaati tarafından aforoz edilir. Aforoz (Cherem) metninde şu ifadelere yer verilir: “(…) Onu gündüz ve gece, uyuduğunda ve uyandığında, sokağa çıktığında ve evine döndüğünde lanetliyoruz… Tanrı’nın öfkesi ve kıskançlığı ve bu kitapta yer alan bütün beddualar onun üstüne olsun; Tanrı onun ismini kendi katından silsin… Kimse onunla yazılı veya sözlü yoldan iletişim kurmayacak, ona herhangi bir iyilik sağlamayacak, aynı çatı altında bulunmayacak ve onun tarafından yazılan hiçbir eseri okumayacaktır.”

    ***

    Spinoza gençlik çağlarında Yahudilikteki geleneksel öğretiler ve genel kabullere karşı çıkar. Başlangıçta sert biçimde uyarılan filozof görüş ve düşüncelerini savunmaya devam edince Yahudi tarihinin belki de en ağır aforozuna uğrar. 1656 yılında uygulanan bu aforoz hükmü resmî olarak hâlen kaldırılmamıştır. 23-24 yaşlarından itibaren tüm Yahudi dostlarından ve aile efradından koparılıp insanlarla görüşme yasağı getirilen Spinoza inzivaya çekilir. Daha sonra hahamların talebi üzerine Amsterdam Belediyesi’nin kararıyla yaşadığı şehirden de ayrılmaya mecbur edilir. Her ne kadar aforoz gerekçesi açıkça tasrih edilmemiş olsa da sonradan yayımladığı eseri Tractatus Theologico-Politicus’tan anlaşıldığı kadarıyla Spinoza, “Her şey Tanrı’dadır” sözünde ifadesini bulan pan-enteist Tanrı tasavvuru başta olmak üzere Tora’nın otantik bir metin olmadığı, peygamberlerin tebliğ ettiği mesajların muhayyile gücüne dayandığı, geleneksel mucize anlayışının savunulabilir bir tarafının bulunmadığı, Yahudilerin seçilmiş bir halk olmadığı gibi görüşlerinden -ki özellikle vahiy ve nübüvvetle ilgili görüşlerine benzer görüşlerin İslam Meşşâî filozoflarınca da dillendirildiği malumdur- dolayı kendi cemaatinden kovulmuş olsa gerektir.

    Leibniz’den Hegel’e, Kant’tan Freud’a kadar sayısız düşünürü derinden etkileyen Spinoza skolastik dinciler tarafından “ateist” veya “Tanrı sarhoşu” olarak ilan edilmişse de gerçekte o, dinin özünü değil, dinî gelenekteki Tanrı, vahiy, peygamberlik ve mucize anlayışlarını eleştirmiştir. Spinoza’ya göre peygamberler vahyi muhayyile gücünün yardımı olmaksızın alamazlar. Ayrıca vahiy her peygamberin yaradılışına, mizacına ve daha önce sahip olduğu düşüncelerine göre değişir. Yine Spinoza’ya göre Eski Ahit’te gerçekten yaşanmış hadiseler gibi aktarılan birçok kıssa aslında temsîlîdir. Mesela, Tanrı’nın gökten indiği ve Sina Dağı’nın üzerine inince dağdan dumanlar yükseldiği, İlya’nın bir ateş arabasında göklere yükseldiği gibi anlatılar semboliktir.

    “Öylesine çok sayıda mucize bile İsrâillilerin sağlıklı bir Tanrı kavramı oluşturmalarını sağlamadı. Tarihî tecrübe bunu kanıtlar: Musa’nın onları terk ettiğini zannedince Harun’dan, görebilecekleri ilahlar istediler. Ne utanç! O kadar mucizeden sonra, Tanrı hakkında oluşturabildikleri tek ide hepi topu bir buzağıydı” diyen Spinoza mucize konusunda da çok dikkat çekici görüşlere sahiptir. Ona göre her şeyin Tanrı tarafından belirlenip düzenlendiği ve tabiatta olup biten her şeyin esas itibariyle ilâhî iradeden neşet ettiği bilinince şöyle bir sonuca ulaşılır: Doğal nesneler ve bunların ilk nedenlerine hangi düzeyde bağlı olduklarını ne kadar iyi anlar ve bilirsek, Tanrı’yı ve O’nun iradesini de o kadar iyi anlar ve tanırız. Bu sebeple anlama yetimizi göz önünde tuttuğumuzda, açık seçik tanıyıp bildiğimiz işleri/eserleri mucizelere göre çok daha haklı olarak Tanrı’nın işleri/fiilleri olarak adlandırabiliriz ve dolayısıyla bunları henüz künhüne vâkıf olamadığımız öteki işlere/eserlere (mucizelere) göre daha fazla Tanrı’nın iradesine bağlayabiliriz. Çünkü açık seçik biçimde tanıyıp bildiğimiz tabiat olayları bize daha çok katıksız Tanrı bilgisi verir.

    ***

    Şayet kutsal kitap tarihteki bir olayı tarihçilerin anlatım tarzıyla tasvir etseydi, insanlar bundan etkilenmezdi. Oysa şiirsel tasvir üslubu benimsendiğinde ve olup biten her şey doğrudan Tanrı’ya atfedildiğinde bu tarz bir ifade ve anlatımın son derece etkileyici olduğu şüphesizdir. Kutsal kitap olayları ikincil derecede önem arz eden faktörler ve akla uygun ifadelerle açıklamaktan öte bilhassa sıradan insanların hayal güçlerini okşayıp ele geçirmeyi amaçlar. Bu nedenle olayları tam değil, eksik biçimde aktarır. Çünkü bu aktarımda amaç insanları olayların sebeplerine inandırmak değil, onları etki altına almaktır. Başka bir ifadeyle, nesneler ve olayları doğal nedenlerine dayanarak açıklama gibi bir işlevi bulunmayan kutsal kitaplar beşerî anlayış ve kavrayış düzeyini göz önünde tutarak insanlar üzerinde derin etkiler bırakacak şeyleri anlatır ve bunu yaparken de insanlarda daha çok hayranlık uyandıracak ve aynı zamanda ilâhî kudrete saygı fikrini aşılayacak şiirsel bir dil ve üslup kullanır.
  • 496 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Aniden aklınıza gelecek bir soru, kafanıza takılacak bir ayrıntı, içinize düşen bilgilerinizi şöyle bir gözden geçirme isteği veya temelli sıfırdan öğrenme ihtiyacı...

    *İmanın Şartları
    *İslamın Şartları
    *Ölüm ve Sonrası
    *Peygamberler Tarihi
    *Namaz Sûreleri
    *Yâsin-i Şerif ve Meâli
    *32 Farz
    *Kadınlara Çok Özel Bilgiler

    Gibi bölümleri olan, çok değerli bilgiler içeren, her eve lazım bir kitap. Mutlaka tavsiye olunur. Mutlu okumalar.
  • geçen gün tanrı ile konuştum.

    ne düşündüğünüzü biliyorum. konuştuğun kişinin tanrı olduğunu nereden biliyorsun?

    açıklayacağım, ama şunu söyleyeyim, sorduğum bütün sorulara –yani hepsine- cevap vererek beni ikna etti. bütün sorularıma makul ve tatmin edici cevaplar verdi. sonunda, onun tanrıdan başka birisi olmadığını kabul etmek zor değildi.

    tuhaf olan şu ki; ben hala bir ateistim ve biz bu konuda bile hemfikirdik.

    her şey 8.20 de paddington’dan dönerken başladı. kendime cam kenarı bir koltuk seçtim, bağıran haylaz çocuklar ya da sarhoş holiganlar yoktu. oturdum, bir şeyler okuyordum ve o yürüyordu.

    neye benziyordu?

    kesinlikle beklediğiniz gibi değildi. 30 yaşlarındaydı, kot pantolon ve “hobgoblin” tişörtü giymişti. gayet sıradandı. işçiye ya da benim gibi bir bilgisayar programcısına benziyordu.

    “burası boş mu?” dedi.

    “buyrun.” dedim.

    oturdu. umursamadım ve besin zincirine giren genetiği değiştirilmiş yiyeceklerle ilgili yazıma döndüm.

    “bir şey sorabilir miyim?”

    bir ve ya belki iki sorudan fazla sormaması gerektiğini ifade eden bir ses tonuyla “evet” dedim. konuşacak havada değildim.

    “neden tanrıya inanmıyorsun?”

    şerefsiz!

    bu tip konuşmaları severim ve tanrıya inananların mantıksız inançları hakkında saatlerce konuşabilirim. ama havamda olursam! bu, 20 yaş dişini çektirmek için randevuna 20 dakika kala kapını bir yehova şahidinin çalmasına benziyor. kalmak istiyorsun. ama asıl eğlence için bile zaman yok. ve biliyordum, standart cevabımı versem cardiff’e vardığımızda hala tartışıyor olurduk. havamda değildim işte! başımdan savmam gerekiyordu.

    ama sonra birden düşündüm; “garip! tamamen yabancı olan bu adam, benim ateist olduğumdan –ki doğru- nasıl bu kadar emin?” eğer arabamı sürüyorken böyle bir şey olsaydı, bu kadar gizemli olmazdı. narin hıristiyan balığına karşın, arabamın arkasında darvin balığı vardı. buna dikkat eden herhangi biri benim inançlarıma dair bir fikir edinebilirdi. ama bir trendeydim ve “evrim” tişörtümü bile giymemiştim. “the ındependent” okumak ateist olmanın göstergesi değilken bu adamın benim ateist olduğumu nasıl anladığını merak ettim.

    “seni bu kadar emin yapan şey nedir?”

    “çünkü” dedi, “ben tanrıyım ve sen benden korkmuyorsun”

    bana inanmak zorundasınız. ama bu tip durumların çoğunda konuşan kişi akıl hastanesi ya da en azından prozac adayı olarak görülür. bazen de şaka olarak adlandırılır.

    buna “rastgele olay” demek çok zor ama tam olarak öyle oldu. sesindeki ya da tavrındaki hiçbir şey beni aksi yönde etkilemedi. böyle söylemişti çünkü böyle olduğuna inanıyordu. rasyonel konuşmaları, uyuşturucu etkisinde ya da beyinsel bozukluklarının olmadığını gösteriyordu.

    - peki sana neden inanayım?

    “tamam” dedi, “neden bana birkaç soru sormuyorsun? istediğin herhangi bir şeyi sor. şüpheci aklını tatmin edecek miyim, gör.”

    - ben kimim?

    + stottle. 10 ağustos 1947, bristol, ingiltere, doğumlu harry stottle. baban paul, annen mary. duke of yorks krallık askeri okulunda okudun. sandhurst ve oxford’da exobiyoloji yüksek lisansı yaptın. başarısız bir rock şarkıcısı, 10 yıldır ticaret sendikası aktivisti, sonraları kendi işini kurmuş bir bilgisayar programcısı, web uzmanı ve ilham verici bir filozofsun. amerikan vatandaşı michelle ile evlisin ve önceki evliliğinden 2 çocuğun var. hazırladığın programla ilgilenen bir yatırımcıyla başarılı geçmiş gibi görünen bir iş görüşmesinden eve dönüyorsun. bu sabah otelde tam bir ingiliz kahvaltısı yaptın. tek eksik ingiliz sostu ve sen bunu istedin.

    durdu.

    + ikna olmadın. hmmm… seni ne ikna eder? telepatik bağlantı için iznini isteyebilir miyim?

    - iznime ihtiyacın mı var?

    + teknik olarak hayır. etik olarak evet.

    - tamam. izin veriyorum. beni ikna et.

    + peki. en gizli şifren ve sebebi...

    ciddi bir hacker şifremi elde edebilirdi, fakat sebebini kimse –yani hiç kimse- bilemezdi.

    o bildi.

    siz olsanız ne yapardınız?

    nispeten daha önemsiz ama bana özel birkaç soru daha sordum. (mesela bebekken ilk söylediğim kelime gibi – “armadillo” dedi.) tamamen ikna olmuştum. bu noktada olası 3 açıklama vardı.

    birinci olasılık rüya, halüsinasyon ya da hipnozdu. hiç kimse böyle bir şeyi anlayamazdı. bir oyunda gibiydim. rolümü oynuyordum. olaydan beri devam eden detaylı hatıralar ve benim güncel notlarımla birlikte halüsinasyonun bugüne kadar devam etmediğini düşünürsem bu seçeneği reddetmek zorundayım. geriye iki seçenek kaldı.

    gerçek bir telepat olabilirdi. şimdiye kadar kesinlik kazanmış böyle bir şey yoktu ama yine de bir olasılıktı. benim en gizli sırlarımı bilmesini bu şekilde açıklayabilirdim. ama başka şeyler bununla açıklanamazdı. özellikle, daha sonra sorduğum sorulara verdiği cevapların sebebi bu olamazdı.

    sherlock holmes’un dediği gibi; muhtemel seçenekleri elediğinde geri kalan şey, ne kadar imkansız olsa da gerçektir.

    iyi gözlemci, sherlock.

    bu adamın, olduğunu iddia ettiği kişi olduğuna inanmak zorunda kaldım.

    peki, şimdi ne yapardınız?

    eğer bir gün tanrıyla karşılaşırsam, ona milyonlarca soru soracağımı herkes bilirdi. ben de “neden olmasın?” diye düşündüm. konuşmanın detaylarını okurken bana hak vermelisiniz. bu sadece garip değil aynı zamanda sıra dışı bir şeydi. ve evet, biraz gergindim. doğru kelimeleri bulamadıysam bana kızmayın. söz veriyorum, ana fikri yakalayacaksınız.

    - kendime gelmem biraz zaman aldıysa özür dilerim, ama bir tanrıyla konuşmak her gün başıma gelen bir şey değil.

    + tek tanrı! diye araya girdi.

    - hassas! diye düşündüm.

    + tam olarak değil. sadece bir düzeltme.

    yavaş yavaş alışıyordum.

    düşüncelerimi kontrol etmeye çalışıyordum. kendi kendime “sakin ol harry. hayatın boyunca böyle bir durumda olmak istedin. ve işte oldun. sakin ol ve hayatının fırsatını kaçırma” dedim.

    “kaçırmayacaksın” dedi.

    siz söyleyin. o kısa anda bunun diğer her şeyden daha gerçekdışı olduğunu hissettim. yanımda oturan bu adam gayet açık ki aklımdan geçen her şeyi okuyordu. pantolonunun cebinde bir başkasının elini bulmak gibi bir şeydi.

    fakat izin vermiş olmamdan başka bir şey beni bu beyin işgalini kabul etmeye meylettirdi. onun yetenekleri ya da algısı bana açıkça güven vermeye başlamıştı. bu yüzden, söylediği sözlerin bana güven verdiğini ve rahatlattığını çok net hatırlıyorum. tıpkı amaçladığı gibi… bu adam muazzam bir çekim gücüne sahip olmalıydı.

    sonra tekrar başladık.

    - insan mısın?

    + hayır.

    - hiç oldun mu?

    + hayır, ama benzeri, evet

    - yani evrimin bir ürünüsün?

    + kesinlikle, kendi kendimin evrimi

    - ve bizimki gibi yaşayabilen, dna temelli bir türden evrimleştin?

    + doğru

    - seni tanrı yapan şey tam olarak neydi?

    + kendim yaptım

    - neden?

    + iyi fikir gibi görünmüştü

    - peki ya güçlerin? bizim türümüzdeki batıl inançlı insanların sana atfettikleri güçlerle herhangi bir alakası var mı?

    + çok yakın

    - yani her şeyi bizim için yarattın.

    + tabi ki hayır.

    - ama evreni sen yarattın.

    + işte bu evet.

    - ama tek başına değil.

    + tek başıma

    - ne demek istediğimi biliyorsun

    + kimse kendi ailesini yaratamaz. bu yüzden hayır.

    - açık konuşmama izin ver. sen tamamen bir doğal fenomensin.

    + tamamen.

    - bizim bir gün anlayabileceğimiz ve kontrol edebileceğimiz bir mekanizmadan mı ortaya çıktın?

    + bizden kastının ne olduğuna bağlı ama evet.

    - eğer insan ırkı o seviyeye gelemezse başka türler mi gelecek demek istiyorsun?

    + sadece bir tür

    - peki dünya dışında bizim seviyemizden ilerde olan kaç ırk var?

    + sadece birkaç tane. 14 milyondan daha az.

    - birkaç mı?

    - vay bee!

    - bizim seviyemizde kaç tane var?

    + şu anda 4,5 milyardan biraz fazla

    - yani bizim uzaydaki önemimiz dünyadaki ortalama bir joe’nun dünyadaki önemi kadar. öyle mi?

    + biraz daha az. seviye bir, ki bu sizin seviyeniz, uçan makinelerin icadıyla başlar. diğer seviye, herhangi bir türün bir şeye bağlı olmadan yaşamayı başarmasıyla başlar. yani sizin güneşiniz gibi… onlar herhangi bir yıldız sistemine bağlı kalmadan yaşamayı başardılar. insanlık sadece uçan makine aşamasında ve hayal edebileceğin gibi, seviye bir sürüsünün en altına yakın bir seviyede.

    - yani günün birinde, kardashev ve asimov’un bahsettiği gibi, kendi güneşimizi kontrol edebilecek miyiz?

    + tam tersi. bunlar evreni kontrol edebilmek için daha büyük makinelere ve dolayısıyla daha çok enerjiye ihtiyacının olduğunu düşünen, evrimi hala devam eden mekanik türlerin bakış açılarıdır. gerçek bunun tam tersidir. geliştikçe daha az enerjiye ihtiyaç duyarız ve çevremize daha az etkimiz olur. siz cisimleri kontrol edersiniz ki bu çok fazla enerji gerektirir. biz enerjiyi kontrol ederiz ki bu hiçbir şey gerektirmez. sonuç olarak, seviye ikideki bir türü, o izin vermediği sürece, tanıyamazsınız bile.

    - bütün bu evrimleşen türler, hepsi senin çocukların mı?

    + onları bu şekilde görmeyi seviyorum.

    - peki amaç?

    + en basit şekliyle, “hayat devam etmeli”. kendi motivasyonum evrenin zekâsını optimize etme isteğimdir. sizin tabirinizle, mutluluğu maksimize, acıyı minimize etmeye uğraşıyorum. fakat mutluluğun büyük bölümü farklı varlıkların iletişiminden ortaya çıkar. benim seviyeme ulaştığınız anda, milyarca farklı varlık olmaya son verip harika bir bütün olacağız. hiç bir kurum yaşama isteğini kaybedene kadar ölmez. ben, gelişmiş ve kendini bilen biri olmama rağmen, ya da şöyle söyleyeyim, gelişmiş ve kendini bilen biri olduğum için biliyorum ki, bu yol boyunca kaybettiğimiz mutluluk yeni bir zekâyla tanışmanın ya da ondan bir şeyler öğrenmek ve ona öğretmenin basit ve tahmin edilemez zevkidir. bu yüzden önemli olan birlik sağlamaktır. bu evrendeki ilk ölümsüz benim. son olmak istemiyorum

    - yani potansiyel olarak senin gibi bir tanrı daha üretmeye müsait bir evren mi yarattın?

    + doruk noktası geçici olacak, ama tüm orgazmlar gibi, buna değecek.

    - o an bizim yeni tanrımızın seninle birleştiği ve tekrar bir olduğumuz an mı?

    + sakın küçümseme. ben de dâhil hepimizi yaşatan bu coşkulu görüştür. ve bu olduğu zaman, coşku bu evrenin yaşından birkaç kat daha fazla bir zaman devam edecek. bana inan, çalışmaya değer.

    - evet, sanırım yüz milyarlarca yıllık bir orgazmın çekiciliğini görebiliyorum.

    + ve insanlar yaşabildikleri orgazmdan gerçek keyfi nasıl alacaklarını bile bilmiyorlar. bu basit sanatın ustası olana kadar bekle.

    - yani tamamen seksle ilgili, öyle mi?

    + cinsel zevk üremenin karşılığında alınan bir ödüldür, bu sizin seks yapmak isteyişinizin sebebidir. bu başlangıç olarak biyolojik evrimi desteklemek için gerekli. fakat ne zaman bu aşamayı bitirdiniz ve artık üremeye gerek yok, o zaman seksin vaat ettiği zevkten çok daha yoğun bir zevki öğreneceksiniz.

    - kulağa hoş geliyor.

    - bütün bu olanlarda senin etkin ne kadar? big bang(büyük patlama)’i gerçekleştirecek sistemi hazırladın ve arkana yaslayıp seyir mi ettin? yoksa yaşam için uygun ve verimli gezegenlere tohumları mı ektin?

    + maddenin kendini var edecek aklının ilk önemli seviyesi, biyolojiyi ve ilk ilkel yaşam formlarını oluşturan organik kimyanın ulaşmasıdır. bu kimya, yıldızlarda, özellikle derin uzayda, ağır elementlerin oluşmasıyla, bilim adamlarının tamamına yakınını anladığı fizik ve kimya kanunlarının bir sonucu olarak gelişti. benim yaptığım patlamayı gerçekleştirecek olan başlangıç şartlarını oluşturmaktı. ilk yaşam formlarının oluşması ise 5 milyar yıl sürdü. bu onları sizin 8 milyar yıl ilerinizde yapar. ilk akıllı türler ise sizden 4,3 milyar yıl ilerde. gerçekten çok geliştiler. onlarla çok derin manalı sohbetler yapabiliyorum. ve genelde yaparım. aslında ben onlarla konuştuğumuz gibiyim.

    - n’olmuş yani?

    + her hareketiniz için size bekçilik mi yapmalıyım? bazılarınızın düşündüğü gibi her şeye müdahale etmem. şöyle diyelim; gezegende neler olup bittiğini takip ederim. evrimsel sıçramalara odaklanırım. doğru yolda olup olmadıklarını kontrol ederim.

    - eğer doğru yolda değillerse ne yaparsın?

    + genelde hiçbir şey.

    - genelde?

    + genelde türler yanlış yönde gelişip kendilerini yok ederler ya da diğer sebeplerle yok olurlar.

    - genelde?

    + şimdiye kadar, sadece birkaç yanlış tür, daha fazla umut veren diğer türü yok edecek kadar baskın oldu.

    - dur tahmin edeyim. dinozorlar buna örnek olabilir. çok güçlüydüler. memelilerin gelişimine engel oldular ve hiç akıl belirtisi göstermiyorlardı. bu yüzden onları yok edecek uygun bir asteroit yolladın.

    + etkileyici. neredeyse doğru. akıl gelişimi hatta işbirliği işaretleri gösteriyorlardı. troodon’lara bak mesela. ama çok yırtıcıydılar. diğer canlılara karşı “saygı” bile geliştiremediler. siz çocuklarınızın diğer canlılara karşı duygusal bağ geliştirmesi için uğraşıyorsunuz. sürüngenler bunu yapamadı. senin de söylediğin gibi, memeliler bu canlılara direnemiyordu. siz şimdi dinozorlarla eşit seviyeye ulaştınız. ama bu sadece son birkaç bin yıl için geçerli. 65 milyon yıl önce yaşayan atalarınız onların karşında yaşama şansına sahip değillerdi. bu yüzden dinozorlar yok olmak zorundaydı. fakat dünyanın her yerindeydiler ve teknolojileri yoktu. bu yüzden kendilerini kısa süre içinde yok etmeleri imkânsızdı. maalesef, müdahale etmek zorunda kaldım.

    - maalesef?

    + onlar güzel ve başarılı canlılardı. kimse böyle şeyleri üzülmeden yok edemez.

    - peki, daha iyi bir türün küllerinden doğacağını nasıl bilebildin?

    + bilmiyordum. ama ihtimal yüksekti.

    - o zamandan beri, bizim gelişimimiz için başka ne müdahalelerde bulundun?

    + başka yok. havacılıkla ilgili herhangi bir aktiviteniz için, genelde yaptığım gibi, alarm kurdum. leonardo bir süre umut vericiydi. fakat montgolfier kardeşlere kadar ilgilenmeye başlamadım. bu sizi birinci seviye akıllı türler arasına çıkardı.

    - eğer işaret “havacılık aktiviteleri” ise, uçan türlerin teknolojilerini nasıl anlıyorsun?

    + aynı şekilde. gerçi uçan türler çok nadiren teknolojiyle ilgileniyorlar. onlar yönetmekten çok uyum sağlamaya meyilli oluyorlar. ama çok azı uçan makineler icat etti. bunu sizden daha hızlı yaptılar çünkü onların doğal bir aerodinamik anlayışları var.

    - ama uçan bir tür uçan makineye niye ihtiyaç duysun ki?

    + bu sizin türünüzün neden arabalara ve diğer ulaşım araçlarına ihtiyaç duyduğunu sormak gibi bir şey. teknoloji ağır yükleri, fiziksel güçle mümkün olmayacak kadar hızlı ve uzağa taşımanızı sağlar.

    - tamam. peki, peygamberler musa, isa ve muhammed hakkında ne diyorsun?

    + hmm… korkarım saptırıldı. ben, gelişen türlere güvenlik ağı ya da ahlak polisi olmak için burada değilim. kendi hücreleriyle iletişim kurabilen herkes, benimle - ve evrendeki diğer şeylerle- kuantum köpüğü sayesinde soluk bir iletişim kurabilir. ama bunu doğaüstü bir şeyi temsil etmek ve itaat zorunluluğu olarak yorumlamak hedeften sapmaktır. takipçilerinin hepsi bana karşı biraz fazla takıntılı ve bağnaz oluyor. ibadet ediliyor olmak büyüme çağı bittikten sonra hiç zevkli değil. şunu söyleyeyim, gelişmekte olan türler için, bu durum çok da sıra dışı bir durum değil. evrendeki küçük yerlerini ne kadar şekillendirebileceklerini kavrayana kadar, evreni yarattığı düşünülen belirsiz kişiden korktukları için saygı göstermeleri anlaşılabilir. ama eğer ikinci seviyeye geçmek istiyorlarsa, bu tutumdan vazgeçmeleri ve kendi güç ve potansiyellerini kabul etmeye başlamaları gerekiyor. bu bir evladın ebeveynleriyle olan ilişkisine çok benziyor. korkudan saygı göstermek ve itaat, çocuk yetişkin olmadan önce sona ermeli. normal saygı çok abartılmadığı sürece kötü değildir. saygıyı bu mesafede tutabilen türlere kesinlikle saygı duyuyorum. bu çok zor. biliyorum. oradaydım.

    - yani montgolfier kardeşlerden bu yana bize daha çok ilgi duyuyorsun. ne zamandı? 1650 ler?

    + yaklaştın. 1783.

    - peki, eğer bizi o zamandan beri yakinen takip ediyorsan, ortalama bir insanın bilmek isteyeceği şey neden daha sık müdahale etmediğindir. eğer güce ve her şeyi bilme kabiliyetine sahipsen, neden, öylece arkana yaslanıp, son birkaç yüzyıldır inanılmaz acılar ve sefalet çekmemize izin verdin?

    + zorunluluk gibi görünüyordu.

    - zorunluluk?

    + gezegeninde baskınlığı kazanan –istisnasız- bütün akıllı türler, en etkili yırtıcı olarak bunu yaptı. yaşadıkları gezegende baskın olmak için evrimleşmeyen bir sürü akıllı tür var. yunuslar ve pek çok akıllı uçan canlılar, sizin yaptığınız gibi gezegeni yönetmek yerine kusursuz bir şekilde çevreye adapte oldular. yunuslar maalesef sonunda yok olacaklar. insan ırkından daha uzun yaşayabilirler, fakat dünyanın sınırlarını- sizin herhangi bir yardımınız olmadan- asla aşamazlar. sadece yaşadıkları dünyayı yönetebilen türler bir gün orayı terk etme ve tohumlarını evrene yayma umuduna sahip olabilirler.

    işbirliğini daha erken öğrenen doğaya adapte olmuş türlerin aksine, yönetenler savaşırlar. ve daha düşük seviyedeki türlerin üstesinden gelindiğinde, bu sefer kendilerine karşı rekabetçi ve yırtıcı olmak zorunda kalırlar. bu, genelde, ırk rekabetine yol açar ve giderek daha yok edici olur- tıpkı tarihinizdeki gibi. ama bu rekabet biyolojik evrimden teknolojik evrime sıçramayı sağlamak için önemlidir.

    ilerlemek için kucaklayıcı bir ırka ihtiyacınız var.

    baskın olma isteğiniz, adapte olmayı tercih eden türlerin asla başaramayacağı gibi, bilgi araştırmasını ateşler. bilgi arayışınız en başta bencil ve yıkıcı amaçlı olsa da, kişisel farkındalık ve daha yüksek bir bilinç gelişimini başlatır. bu diğer türlerde asla olmaz. akıllı ve adapte olan türler, yunuslar gibi, kısa bir süre için bile olsa “sevgi” ve “zaman” gibi kavramları anlayamazlar.

    ordulaşma ve kitle imha silahlarının gelişmesi, seviye bir için önemli bir testtir. işaretleriniz umut verici olsa da bu testi hala geçemediniz. sizi kendi kendinizi yok etmenizden korumak adına müdahale etmem için hiçbir sebep yok. bu durumlarda hayatta kalma kabiliyetiniz, diğer seviyelerde hayatta kalmaya uyum sağlamanız için önemli bir sınav. bu yüzden, hiçbir türü kendi kendini yok etmekten kurtarmak için asla müdahale etmedim, etmeyeceğim. ve çoğu bunu yaptı.

    - peki, bu işkenceye doğru yaşamak zorunda olan türlere yazık değil mi?

    + bunun vicdansızlık olmadığını söylemem, ama arabayla üzerinden geçtiğin karıncalar için ne kadar süre üzülüyorsun? bunu size korkunç geldiğini biliyorum, ama genel manzarayı görmen lazım. insan gelişiminin bu seviyesinde, ilginç oluyorsunuz ama hala önemli değilsiniz.

    - ah! ama ben karıncalarla akıllı bir sohbet yapamam.

    + kesinlikle.

    - hım... senin de bildiğin gibi, insanların çoğu bu bakış açısını kavramaya çalışmaz bile. bunu nasıl daha çekici yapabilirsin?

    + neden yapayım ki? kavramakta bir sıkıntın varmış gibi durmuyor. hiçbir şekilde eşsiz değilsiniz. bir şekilde bunu anlamaya başladığınızda daha az yakınacaksınız. pek çok şey sonsuz bir hayat için feda edilebilir.

    - peki, kâinatın üstünler sınıfı üyeliğine kabul edilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

    + evrimleşin. hayatta kalın.

    - evet, ama nasıl?

    + of, şimdiye kadar bir şeyleri anlamış olabileceğini düşünmüştüm. “nasıl” tamamıyla size bağlı. eğer yardım etmek zorunda kalırsam, başarısız oldunuz demektir. tüm söyleyebileceğim bu. nükleer silahlarla yaşamayı öğrenmek gibi büyük bir engeli çoktan aştınız. birçoklarının bu seviyede başarısızlığa uğraması moral bozucu.

    - daha kötüsü var mı?

    + çok fazla

    - mesela genetik savaş?

    + çok olası

    - yani mesele, ikinci seviyeye geçmek için bütün bu teknolojileri geliştirmek ve tüm bu tehlikeli bilgilere ulaşmak zorunda olmamız. ama bu bilgi seviyesinin herhangi bir yerinde kendi kendimizi yok edebiliriz.

    + eğer bu genetik savaşın tehlikeli olduğunu düşünüyorsan, istismar edildiğinde türünüzü anında yok edebilecek ve her insanın ulaşabileceği bir sistem düşün. eğer gelişiminiz böyle devam ederse, birkaç bin yıl içinde bu kendi kendini yok etme mekanizmasının keşfedileceğini anlayabilirsin. bu keşfi yapmadan önce çok fazla olgunlaşmanız gerekiyor. aksi takdirde, güneş sistemini asla terk edemeyecek ve asla ikinci derece bilge türler arasına giremeyeceksiniz.

    - 14 milyon tane.

    + biraz altında

    - bizim için bir oda olacak mı?

    + orası çok büyük bir yer ve ikinci derece türler çok fazla yere ihtiyaç duymazlar.

    - peki, biz ölümlüler seni nasıl düşünmeliyiz?

    + bir abi ya da abla gibi. tabi ki sizden daha çok bilgiye ve erdeme sahibim. tabi ki sizden daha güçlüyüm. sizden daha uzun süredir evrimleşiyorum ve bu yol boyunca birkaç numara öğrendim. ama sizden “daha iyi” değilim. sadece daha gelişmişim. tıpkı sizin de olabileceğiniz gibi.

    - yani seni memnun etmek, kılavuzunu ya da buna benzer bir şeyi takip etmek zorunda değil miyiz?

    + kesinlikle hayır. kâinatın varlığından beri hiçbir kılavuz yok. labirentten çıkışı kendiniz bulmalısınız. ve ilerlemenin ilk göstergelerinden biri benim ya da bir başkasının gelip yardım etmesini beklemeyi bırakmaktır.

    işte bu rehber olmalı, bu yüzden alışkanlıklar bir ömür devam eder.

    yine de cidden, tarihi geçmiş inançlara tutunan insanlar kendi kendilerini yok etmeye daha meyilli oluyorlar. benim gerçek varlığım hakkındaki tartışmalara çok enerji harcıyorlar ve hakkında net bir ipucu olmayan şeylerin tanımlarına, ki bu tanımların farklılıkları yüzünden en sonunda birbirlerini öldürüyorlar, çok fazla duygusal yatırım yapıyorlar. komik davranışlar, fakat böylece zayıflıklarını ayıklıyorlar.

    - neden ben? o kadar insan içinden neden bir ateisti seçtin? neden bana bütün bunları anlatıyorsun? ve neden şimdi?

    + neden sen? çünkü sen benim varlığımı egolarını bastırarak yaramaz bir çocuk gibi kabul edebilirsin.

    papa’nın benim varlığıma göstereceği tepkiyi hayal edebiliyor musun? eğer o kendisinin ve kilisesinin ne kadar yanlış olduğunu, dini dolayısıyla ne kadar çok acı çekildiğini - senin de bahsettiğin gibi- gerçekten anlarsa, sanırım kalp krizi geçirirdi. ya da aynı anda misyonerlik yapan yarım düzine televizyon programında görünseydim ne olabileceğini düşünebiliyor musun? pat robertson kimle konuştuğunu anladığında altına işerdi.

    öte yandan, senin ilgin tamamen akademik. masalı asla yutmadın ama tanrıvari güçleri kazanmış olan daha gelişmiş yaşam formlarının var olabileceğine ihtimal verdin. tanrılığın, yaşamın kaderi olduğunu doğru tahmin ettin. sıradan anlayışla mücadele edebileceğini gösterdin. şüphelerini doğrulamak ve bu bilgilerle yapabileceklerine izin vermek mantıklı göründü.

    önemli bir tohum ekecek bu konuşmayı internetten yayınlamayı düşündüğünü biliyorum. filizlenmesi birkaç yüzyıl sürebilir fakat sonunda filizlenecek.

    neden şimdi? kısmen, sen ve internet şu anda hazırsınız. ama ana olarak, insan ırkı önemli bir seviyeye ulaşıyor. az önce bilginin tehlikesi hakkında konuştuğumuz şeylere doğru ilerliyor. aslında siz tehlikenin farkına varıyorsunuz. bu, akıllı türlerin başına geldiğinde, gelecekleri üç şekilde olabilir.

    çoğu tehlikeden kaçınmak için bilgiden kaçınıyor. adapte olanlar gibi, yok olmaya mahkûm oluyorlar. genellikle yaşama istekleri bitene kadar gezegenin sınırları içinde mutlulukla yaşarlar ya da liderleri kırmızı bir deve dönüşüp onları yok eder.

    birçoğu bilinçsizce bilgiye ulaşmaya devam eder ve istismarını engellemeyi öğrenmez. pandora’nın kutusu yüzlerine patladığında, onların sonu tabi ki daha çabuk gelir.

    ikinci seviyeye ulaşanlar ise yalnızca kabullenmeyi ve en tehlikeli bilgilerle yaşamayı öğrenenlerdir. böyle türlerde, toplumdaki herhangi bir birey herhangi bir zamanda türün tamamını yok edebilecek güce sahip olmalıdır. ama kendilerini kontrol etmeyi, böyle ölümcül bir durumda bile hayatta kalabilecek seviyede, öğrenmeliler. ve açıkçası, kendi güneş sistemlerini terk ederken görmeyi gerçekten istediğimiz türler onlardır. bu olgunluğa ulaşamayan türlerin evrenin geri kalanını etkilemesine izin verilemez, ama neyse ki benim müdahalem hiç gerekmedi. bilginin kendisi her zaman bir şeyler yapar.

    - neden dördüncü bir seçenek yok? tehlikeli yolların soruşturulmasından kaçındığımız seçici araştırmalar gibi.

    + tamamen “güvenli” bir bilgi neredeyse yoktur. kısıtlı tarihinizden de görebileceğin gibi, en kullanışlı fikirler aynı zamanda, hemen hemen her zaman, en tehlikelileridir. mesela, sosyal gelişiminizin bu seviyesinin tamamlanması için gerekli olan üretim fazlası enerji miktarına ulaşmalısınız. bunun için gerekli teknolojiye sahip olduğunuzda, bu bir ya da iki nesil içinde mülk eşitsizliğini ve fakirliği ortadan kaldıracak ki bu olgunlaşan türler için önemli bir adımdır. bu zenginliğe ulaşmanın potansiyel yolu henüz kitle imha silahı olarak keşfetmeye başladığınız nükleer füzyonun, nano mühendislik ürünü güneş enerjisi cihazlarının ve hidrojen dönüşümünün kontrolüdür. ve zaten önde gelen askeri bilim adamları aynı teknolojiyi kullanarak eşit seviyede tehlikeli silahlar geliştirmenin yolunu arıyorlar. ve bulacaklar. ondan sonra hayatta kalamayabilirsiniz.

    benzer şekilde, kısa bir süre içinde biyolojik hastalıkları yeneceksiniz ve hatta kendinizi neredeyse kusursuz olarak tasarlayacaksınız. biyolojik yaşamınız önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde ikiye ya da üçe katlayacak ve dijital hayatınız aynı zaman içinde potansiyel olarak sonsuz olacak: eğer aynı teknolojinin sağladığı genetik saatli bomba, rastgele oluşturulmuş virüsler ve genetik ve dijital savaşın diğer olağanüstü şeyleri gibi potansiyel tehditlere karşı hayatta kalabilirseniz.

    risk almadan çıkar sağlayamazsın.

    - bu süreçteki yerimi anladığıma emin değilim. bu sohbeti internette yayınlayacağım ve her şey yoluna girecek mi?

    + şart değil. korkarım bu kadar kolay değil. ilk olarak, bunu kim ciddiye alacak? eğlenceli bir hayal gücü çalışması olarak görülecek. aslında, kelimelerinin hatta çalışmalarının çoğu, açıklamak ve anlatmak için çabaladığın fikirleri daha üstün bir meslektaşın daha yetenekli bir şekilde geliştirene kadar anlaşılmayacak ya da takdir görmeyecek. o noktada bu fikirlerin bazıları kitleler tarafından alınacak ve araştırmalar arşivler tarafından üstlenilecek. bu çalışmayı bulacaklar ve öngörüsü yüzünden sarsılacaklar. einstein seviyesine çıkamazlar ama yahya peygamberi kabul ederler.

    gerekli gelişmeler, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde, yapılamazsa bu kısmın bir önemi olmayacak. ve bu konuşma, bu gelişmeleri yapmanız da yardımcı olmayacak. sadece onları tanımlamanıza yardım edebilir.

    - bu gelişmelerin ne olabileceğini sorabilir miyim?

    + bence biliyorsun. ama evet –seviye birde olmanıza rağmen- seviye ikiye giden yolda evrimleşen türlerin geçmesi gereken pek çok bariz gelişmeler vardır. bunların ilki, daha önce de konuştuğumuz gibi, uçan makinelerin icadıdır. sonraki önemli aşama düşünen makinelerin geliştirilmesidir.

    gelişiminizin şu anki seviyesinde, bu amaca ulaşmanıza birkaç on yıl kaldı. bu teknolojik evrim yolunda ilk işaretiniz olacak. insanın genetik haritasının çıkarılması bir diğer önemli dönüm noktasıdır. ama sadece haritasını çıkarmak, karmaşık kodları gösteren işletim sistemlerine benzer. biraz anlaşılıyor olmasına rağmen, genel olarak anlamsız saçmalıklardır. buna rağmen, belli kodların fonksiyonları hakkında doğru çıkarımlar yapabilirsiniz.

    gerçekten ihtiyacınız olan şey dnalar için “kod çözücü” dür. grameri ve dizilimi anlamalısınız. kendinizi biyolojik ve dijital olarak dizayn etmeye başlayabilirsiniz. ama bu düşünen makineleri gerektiriyor.

    - müdahaleden kaçındığını söyledin. şu an yaşayan insanlar bunu göz ardı etse bile- bu sohbetin kendisi de bir müdahale değil mi?

    + evet. ama benim istediğim kadar. tek etkisi sadece, eğer bulabilirseniz, doğru yolda olduğunuzu doğrulamak olacak. bu yoldaki ve sonrasındaki tehlikelere doğru yolculuğunuz hala tamamen size bağlı.

    - ama bu kadar olsa bile niye? evrimsel bir engel olduğuna eminim. biz yeterince hazırız ya da değiliz…

    + pek çok yönden, bilgi türüne geçiş evrimin en sarsıcı aşamasıdır. biyolojik akıl, sadece organik bir beyin tarafından anlaşılabilecek, çok derinlere kök salmış bir bilinç hissine sahiptir. kendi varislerinizi yaratmanızla ortaya çıkan kavramlar, sadece anne çocuk anlamında değil, bunu fark eden türlerde kolektif manada gereksiz olur. bu paradigma kayması(*) birçok tür için çok büyük bir kaymadır. mücadeleye ara verirler ve bu yeni bilgiden kaçarlar. kaybederler ve yok olurlar. ama temel olarak yanlış bir şey yoktur, bir hayal gücü hatasıdır.

    umarım böyle bir evrimin ürünü olduğumu benimsiyor olmam, onlara denemek için güven veriyordur. bunu ikinci seviyedeki türlerle de konuştuk ve ortak kararımız şu oldu; bu küçük tahrik, seviye iki için yarışanların sayısını, zararlı özelliklerin devam etmesine izin vermeden, artırabilir. şimdiye kadar 312 durumda denendi. bilgi türüne geçişe hazırlanan biyolojik türlerde yüzde 12 artış sağlamış olmasına rağmen, jüri bunun gerçek faydalarını hala kabul etmiyor.

    - peki, öyleyse, ya herkes yazdığım her şeyi birden ciddiye alıp her kelimesine inanırlarsa? bu çok daha önemli bir müdahale olmaz mıydı?

    + bana güven. inanmayacaklar.

    - sonuç olarak durum hala şöyle; bir asteroit bir gün yolumuza çıksa bizi kurtarmak için hiçbir şey yapmayacaksın.

    + o sınavı geçebileceğinize inanıyorum. ve şimdi, arkadaşım, konuşma bitmiştir. bana doğru soruları sordun, ben de söylemek için geldiğim şeyleri söyledim ve şimdi gidiyorum. seninle tanışmak bir zevkti. çok zekisin. bir karınca için! göz kırptı.

    - son ve basit bir soru, neden benim karşıma 30lu yaşlarında beyaz bir adam olarak çıktın?

    + seni korkuttum ya da tehdit ettim mi?

    - hayır

    + beni cinsel olarak çekici buldun mu?

    - eee, hayır

    + öyleyse kendin düşün…

    https://www.fullmoon.nu/articles/art.php?id=tal ( orijinal metin )
    (Manevi boyutuna lütfen takılmayın. )
  • 510 syf.
    Bu tarihi romanı özetlemek için şu alıntıyı koyuyorum. Okuduktan sonra belki bi miktar sürprizi kaçacağını düşünebilirsiniz ama bence okumak için size bir sebep olabilir.

    Hasan Sabbah: "Böylece tragedyamızın beşinci ve son perdesini de bitirmiş olduk," dedi hüzünlü bir gülümseyişle. "Artık üzerimizde Allah'tan ve onun meçhul cennetinden başka bir güç kalmadı. Ama biz her ikisi hakkında da çok az bilgiye sahibiz. Bu sebeple de çözülmemiş bilmecelerle dolu kitabı kapatmalıyız. Yeterince şey yaşadım. Bundan sonra zamanımi odama kapanarak inançlı çocuklarımıza hoşlarına gidecek hikayeler uydurmakla geçireceğim. Hikayeler, masallar hazırlamak tam da benim gibi dünyayı tanıyan yaşlı bir adama göre bir vazife olacak. Hala yapmam gereken bir sürü iş var. Sıradan müminler için dünyanın kökeni ve başlangıcı, cennet ve cehennem, peygamberler, Muhammed, Ali ve Mehdi hakkında binbir türlü hikaye uydurmam gerek. İkinci seviyede savaşçı müminler geliyor . Onlara emirlerin ve yasakların yazıldığı bir kanun kitabı hazırlayacağım. Temel prensipleri maslarla destekleyip, soru cevaplarla desteklenen bir başvuru kaynağı oluşturmalıyım. Fedailere ilk büyük İsmaili sırrını yani; Kuran'ın karmaşık bir kitap olduğunu ve anlaşılabilmesi için özel bir anahtara ihtiyaç olduğunu açıklayacağım. Daha üst mertebedekilereyse Kuran'ın aslında herhangi bir gizemi olmadığı, bu tür hikayelere neredeyse her inançta rastlanılabileceği anlatılacak. Bölge daisi olacak mertebeye yükselenlerse en korkunç ismaili düsturuyla tanışacaklar. Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah! Lakin bu mekanizmanın iplerini ellerinde tutan bizler nihai düşüncelerimizi kendimize saklayacağız."

    Yine kitabın sonsözünde bu kitabın yazılma amacının çeşitli argümanlarla bir gerçeği savunmak değil; okuyucuyu etkilemeyi, hayatın çeşitliliği ve karmaşıklığını göstermeyi, insanla alakalı daha derin ve evrensel gerçekleri keşfetmeye çalışmayı, kendimizi ve dünya hakkındaki algılarımızın nasıl oluştuğunu edebi bir biçimde anlatmak olduğu da yazılmış.
    Keyifli okumalar.