• 464 syf.
    Hani plajda güneşlenirken, kafayj fazla yormayacak romanlar vardır tam üstüne bastım o tarz romanlardan biriydi, edebi birşeyler beklemeden keyifli bir polisiye okuyayım derseniz buyrun sizlerde okuyunuz, kurgu o kadar çarpıcı değil ama dediğim gibi bir gün de okunacak çerezlik kitaplardan, mutlu okumalar herkese...
  • 120 syf.
    ·1 günde·10/10
    Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
    İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
    Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar

    Geçenlerde Cemal Süreya bir kez daha kurşuna dizildi, bizzat gözlerimle şahit oldum. Bu kurşunları atanların çoğu da arkadaşımdır, sevdiğim insanlardır. Hiçbirinin eli bile titremedi. Kör oldum. Onlardan ummazdım bunu kör oldum. Tam 254 kurşun…

    “KADIN DEDİĞİN PORTAKAL GİBİDİR, GÖRDÜĞÜN YERDE SOYACAKSIN.”

    “Şairler, aydın kesimin bir parçasıdır. Onların zihnimize ve daha ziyade kalbimize paylaştıkları her fikir bizde bir iz bırakır, bizi değiştirir, bu az dahi olsa böyledir.” Ey ahali duydunuz mu biz hayatın gerçekleriyle ilkin şairlerle, aydınlarla tanışıyormuşuz. İlkokulların sıra altlarında yahut çöplerinde bulunan erotik dergi modellerinin, yanağından makas aldığımız çocuğun telefonundan çıkan fotoğraflardaki çıplak kadınların da birer aydın olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyordunuz çünkü siz yazmaya gelince gerçekleri bertaraf edenlerdensiniz. Mesela buluğ çağına girmiş her bir çocuğun zihninde dönen fanteziler gerçeğini asla kabul etmek istemezsiniz.

    Modellere aydın diyorum çünkü ülkemizde bu konular açıldığında kusası gelen öyle bir topluluk ve bu topluluğun öylesine katı bir baskısı var ki, bana da bu modellere aydın demek düşüyor. Buluğ çağına giren, girmeyen ve girmek üzere olan her bir bireyi bu modellerimiz aydınlatıyor. Neden? İşte bu baskı yüzünden. Cinselliği, fanteziyi ve buna bağlı aksiyonları bahsini ettiğim aydınlardan öğrenildiği gerçeği sizi de ürkütmüyor mu? Beni fazlasıyla ürkütüyor.

    “Hani çok yerde, ‘Cemal Süreya fiziksel aşkı en güzel anlatmış şairdir.’ denir ya, bir dakika, FİZİKSEL AŞK MI? Aşk kollara ayrılıyor muymuş ya?” Aşk belki kollara ayrılmıyor ama her bireyde ayrı bir tanımı olduğunu açık etmek gerek. Daha kaçımız, ben asla fiziğe, güzelliğe, boya posa bakmam diye yalan söylemeye devam edecek. Hangimiz dışını beğenmediğimiz karşı cinsin, içini merak etmeyeceğimiz gerçeğinin üzerini yalanlarla örtmeye devam edecek? Sizi gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyorum. Bir de şey vardı; “Bir insan kaç defa âşık olabilir?” diye hemen sözü CS’ye bırakıyorum.

    Açılıp kapandıkça sevdam,
    Kapanıp açılıyor bir mavi.

    Gelelim Kadın konusuna. Ülkemizde dikkatin üzerinde toplanması en elzem konu belki de Kadındır ama böylesine hassas bir konuyu alıp, hayatın gerçeklerini bertaraf ederek üstüne üstlük çok değerli bir şair üzerinden algı yaparak değersizleştirmek, şairi kurşunlamak değil de nedir sorarım size. Özellikle bu husus zoruma gittiği için hemen bir kitabını alıp adından yorumlamak, içimdekileri kusmak istedim.

    Kimi şairlerin yahut edebiyatçıların eserleri ile yaşadıkları arasında muhakkak bir bağ vardır. Bu ikisi adeta birbirine yapışık haldedir ve bu haliyle bağı görmezden gelemeyiz. Gelirsek şayet talihsiz yorumlarda bulunabiliriz. Bu sebeple CS’nin hayatına kısaca göz atmak gerek.

    Hani diyorsunuz ya; “hemcinslerimin bu kadar ELLENDİĞİ satırlar karşısında öfkeleniyorum.” diye halbuki Ülkü Tamer CS’nin Kadın temalı şiirlerini okuduktan sonra ne demiş;

    Tanrı
    Bin birinci gece şairi yarattı,
    Bin ikinci gece Cemal’i,
    Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı,
    Başa döndü sonra,
    Kadını yeniden yarattı.

    Cemal Süreya çocukluğunun ilk yıllarını geçirdiği Erzincan’ın Pülümür ilçesinde doğdu. Öldüğünde şimdi bile tüyleri diken diken eden adına şiir yazdığı babasının adıdır Hüseyin. Tüm kadınlarda aradığı anne şefkatine sebep olan olay Gülbeyaz Hanımın 23 yaşında hayatını kaybetmesindendir.

    Kan görüyorum taş görüyorum
    bütün heykeller arasında
    Karabasan ılık acemi
    – uykusuzluğun sütlü inciri –
    kovanlara sızmıyor.
    Annem çok küçükken öldü
    beni öp, sonra doğur beni.

    1938’de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. Bilecik’te ilkokula başladı, İstanbul’da devam etti. Haydarpaşa Lisesi’nden mezun olup Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve iktisat Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli devlet kurumlarında çalıştı. Erzincan’dan sürgün edildiklerinde bindirildikleri sürgün treni, nereye götürüldüklerini bilmeyen insanlarla doludur… Yedi yaşında çıktığı bu yolculuk Cemal Süreya’nın bütün hayatını etkiler, şiirini besleyecek bir dönemin başlangıcı ve ‘bir doğum anı’ olur.

    Seniha Hanım, Cemal Süreya’nın ilk aşkıdır ve ortaokul yıllarında başlayan bu aşk evlilikle sonuçlanır. Hatta Süreya, Seniha Hanım’dan bahsederken, o yıllarda sınıfın tahtasına yazdığı kızıl mısralar adlı şiirinde ‘Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu’ der. 1955 güzünde Eskişehir’den İstanbul’a yardımcı maliye müfettişi olarak atanır. İstanbul’a yerleşmesiyle edebiyat çevrelerinde ve etkinliklerinde daha sık görünmeye başlar; ancak bu durum ailesini ihmal etmesine yol açar.

    Her şey biliyor her şey
    Sen biliyor musun bakalım
    Seni nice sevdiğimi?
    Üstüne titrediğimi?
    Geldiğimi?
    Gittiğimi
    Hadi!

    Aşkın onu bir menevşe kurusuna çevirdiği günler de Mülkiye yıllarına rastlar. Bu tutkulu âşığın yani şairin, karısına attığı tokadın pişmanlığı yüzünden, jiletle bileklerini kesecek kadar ileriye gitmesi, bu evliliğinin ömrü hakkında daha o günlerde ipuçları verir aslında. 1958 yılında ayrılan çift, yedi yıl sonra resmî olarak boşanır.

    Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
    Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
    Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
    İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
    Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
    Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
    Sonrası iyilik güzellik.

    İlk evliliğinden sonra ikinci evliliğini Zuhal Tekkanat’la, üçüncü evliliğini Güngör Demiray’la yapar, ondan ayrıldıktan kısa bir süre sonra tekrar Zuhal Tekkanat’la birlikte olur (tabii bu evliliklerin arasında sayısız gönül macerası, evlilikten dönen nişanlılıklar da vardır) ve bunlardan sonra Cemal Süreya Birsen Sağnak’la evlenir. işte bu şiir Birsen hanım için yazılmıştır.

    Tomris Uyar, Ülkü Tamer ile evliyken âşık olur Cemal Süreya’ya… İkisi de evlidir, ikisi de birbirleri için boşanırlar eşlerinden ve bugün bile, ‘Türk edebiyatının en verimli aşkı’ tanımını hak eden üç yılı birlikte geçirirler. Tomris Uyar’ı “Aşkları Uğruna Yazılanlarla Edebiyatımıza Yön Veren Kadınlar” listesinden hatırlayacaksınız zaten.
    Verimliydi aşkları, çünkü Cemal Süreya aşk dolu, cinsellik yüklü en güzel şiirlerini onun için yazdı.

    Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
    Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
    Gelmiş ta ağzımın kenarında
    Konuşur durur.
    Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
    Güverteleri uçtan uca orman;
    Aldım çiçeğimi şurama bastım,
    Bastım ki yalnızlığımmış.
    Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    Tomris Uyar’ın Cemal Süreya ile olan ilişkisi hem enteresan, hem dillere destandır…
    Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlardı Cemal Süreya. Bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş” der. Ertesi gün geç gelir Cemal Süreya, daha ertesi gün de, hep geç gelir. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın girişinde oturan Cemal’i görür ve gerçek ortaya çıkar. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya… Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu: Şahsiyet Rötarı…

    Tomris Uyar Cemal Süreya ile ilgili: “Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. Üç tane yazılabilir. Üçü de apayrı.” demiştir.

    Üvercinka, kızının doğumunu karşıladığı anda hastanenin kapısında bekler onu. Hani şu meşhur şiiri ve aynı adlı kitabı Cemal Süreya’nın…

    Üvercinka, Cemal Süreya’nın eşi Seniha Hanım hamile iken tanıştığı ve adını bilmediğimiz genç bir kızdır. Süreya’nın hayatında her daim bir sır olarak kalan bu kızın adını bilen olmamıştır. Türk şiirinin en güzel örneklerinden biri olan ‘Üvercinka’, bu genç kızın güzelliği sayesinde Süreya’ya şöhreti getirmiştir.

    “Üvercinka, güvercin kanadından kısaltılarak elde edilmiş bir sözcük; barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram. Kitabımın adını Üvercinka koyarak , kelimeyi zorlayan şiirimden ufak ama anlamlı bir kesit vermiş oluyorum galiba.” der şair…

    Ahmed Arif öylesine hayrandır ki Cemal Süreya’ya, yüzünü bile görmediği kız kardeşi Ayten ile evlenmek ister. Cemal Süreya’nın duyguları da ondan farklı değil. “Evlen kız, Türkiye’nin en iyi şairi!” der. Ayten önce şaşırır ama sonunda ağabeyinin sözünü dinler. Zafer çarşısında buluşmak üzere sözleşirler; gelin ve damat adayı tanışacak. Bekle bekle Ahmed Arif yok! Cemal Süreya ertesi gün öğrenir ki, temiz bir gömleği olmadığı için gelememiş Ahmed Arif…

    Kırmızı bir kuştur soluğum
    Kumral göklerinde saçlarının
    Seni kucağıma alıyorum
    Tarifsiz uzuyor bacakların
    Kırmızı bir at oluyor soluğum
    Yüzünün yanmasından anlıyorum
    Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
    Dört nala sevişmek lazım

    Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.
    Her ölüm erken ölümdür
    Biliyorum tanrım.
    Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
    Fena değildir…
    Üstü kalsın…
    “On yedi dergi, birkaç evlilik, bir meslek, bir banka batırdı.”

    Cemal Süreya’nın, şair Süreya ve denemeci Süreya’yı yan yana koyup değerlendirme yaparken şair tarafı için kendi kendine sarf ettiği sözlerdir bunlar. Ama arkasına eklemeyi de unutmaz:

    “Hayatımı başka bir hayatla değiştirmek istemediğime göre demek ki mutsuz değilim.”

    Not: İncelemenin serzenişten sonraki bölümlerini hazırlarken Feyza Perinçek ve Nusret Duruel’in Can Yayınları’ndan çıkan “Cemal Süreya – Şairin Hayatı Şiire Dahil” adlı eserinden ve bir web sitesinden faydalandım.

    Cemal Süreyya’yı yedirtmem. Herkese keyifli okumalar.
  • Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıyordu İki Kişiye Bir Hikâyesi'nde, hatırlayın: "Kafa dediğin eskir, ihtiyarlar, ölür bile insan ölmeden." Sonra kalbini göstererek devam ediyordu adam: "Eskimeyen, eksilmeyen şey buradadır." Ne kadar zaman geçerse geçsin, bir yüreğimiz vardır sevgili okur. Umudumuz oradadır. Var olun 

    Sait Faik Abasıyanık - İpekli Mendil

    Türkiye İş Bankası Yayınları, s.39-42 (Semaver, 2015, 4. Baskı)

     

    İpek fabrikasının geniş cephesi ayla ışıldadı. Kapının önünden birkaç kişi acele acele geçtiler. Ben isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla yürürken, kapıcı arkamdan seslendi: 
    — Nereye? 
    — Şöyle bir gezineyim, dedim. 
    — Cambaza gitmiyor musun? Cevap vermediğimi görünce ilave etti: 
    — Herkes gidiyor. Bursa'ya daha böylesi gelmemiş. 
    — Hiç niyetim yok, dedim. 
    Yalvardı, yalvardı, beni fabrikayı beklemeye razı etti. Biraz oturdum, bir cıgara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sıkıldı. Ne etsem, dedim, kalktım, kapıcı odasındaki çivili bastonu aldım, fabrikayı dolaşmaya çıktım. 
    Kızların çalıştığı kozahaneyi geçer geçmez bir pıtırtı işittim. Cebimdeki elektrik fenerini yaktım. Etrafı taradım. Fenerin uzanan gür ışığında kaçmaya çabalayan iki çıplak ayak gözüktü. Arkasından seğirttim, kaçanı yakaladım. 
    Kapıcı odasına hırsızla beraber girdik. Kapıcının sarı ışıklı fenerini yaktım. 
    Ay bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin içinde kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl.
    Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım. 
    Bu sefer küçücük bir çakıyla üzerime hücum etti. Ve çapkın beni küçük parmağımdan yaraladı. Sımsıkı yakaladım keratayı. Ceplerini aradım. Bir parça kaçak tütün ve yine aynı sıfatlı bir iki cıgara kâğıdı, temizce bir mendil buldum. Kanayan parmağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağlattım. Kalan tütünle de iki kalın cigara sardık, ahbapça konuştuk.
    On beş yaşında vardı. Hani böyle şey âdeti değildi ama gençlik işte! Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı, sevdalısı, komşu kızı işte! Para da yok ki gidip çarşıdan alsın. Düşünmüş taşınmış aklına bu çare gelmiş. Ben: 
    — Peki, dedim, imalathane bu tarafta sen aksi tarafta ne arıyordun? 
    Güldü. İmalathanenin nerede olduğunu o ne bilecekti. 
    Birer de benim köylü cıgarasından yaktık, iyice ahbap olmuştuk. 
    Halis Bursalı'ydı, doğma büyüme. İstanbul'a değil Mudanya'ya bile koca ömründe –bunu söylerken yüzünü görseydiniz– bir defacık inmişti. 
    Emir Sultan'da, ay ışığında, kızak kaydığımız zamanlar benim de aynı bu tonda, bu kıvamda arkadaşlarım olmuştu. 
    Eminim ki bunun da onlar gibi uzaktan sesini duyduğum Gökdere'nin havuzlarında derisi karardı. Biliyorum ki, mevsim mevsim meyvelerin kabuğunun rengini alıyor. 
    Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiyle esmerdi. Yine bir taze ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın başlangıcından ta ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarınınkopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fındık yaprağı kokar. O sırada kapıcının saati on ikiyi çaldı. Neredeyse cambaz bitecekti. 
    — Kaçayım, dedi. Onu ipekli mendili vermeden gönderdiğime müteessir düşünürken dışarıda bir gürültüyle silkindim. Kapıcı söylene söylene odadan içeri giriyordu. Arkasından da hırsız... 
    Bu sefer ben kulaklarını çektim. Kapıcı çıplak tabanlarını ince bir söğüt dalıyla epey haşladı. Bereket patron orada yoktu. Yoksa yallah onu polise verirdi. "Bu yaşta bir çocuk hırsız! Efendim, hapishanede yatsın da akıllansın." diyerek. 
    Çok korkuttuk, ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar. Yalnız biraz rüzgârlıydılar.
    Bırakınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve mısır tarlasını keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti. 
    Ben o zamanlar malların istif edildiği imalathanenin üstündeki bölmede yatardım. Odam ne güzeldi. Hele mehtaplı gecelerde ne şirin olurdu. Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarıyaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgârlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için rüzgârları kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatısı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgârlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler. 
    Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışardan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı Korkmuşum ki kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
    O'ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan talan etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp girseydi sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron: 
    — Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti, hayvan! diye kıçıma bir tekme, beni koyacağını bildiğim halde gık demedim. Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasiz pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiğim zaman başına kapıcıyla beraber birkaç kişi birikmişlerdi.
    Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avcun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı. 
    Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avcunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır. 
  • Oturdum ağaçların altına, çimenlerin üstüne. Uzattım ayaklarımı; belki de yanlışlıkla bastım güneşin gölgesine. Yine sakarlığım üstümde diye düşünüp gülümsedim... Sırtımı ağacın gövdesine dayadım doğaya minnettar bir biçimde. Gözlerimi kapattım ve bıraktım gökyüzü ciğerime dolsun. Sonra bi ses duydum, sanki biri mırıldanıyordu. Gözlerimi açtım. Şiir okuyan bir çocuk gördüm. Sakindi hareketleri, mırıldanır gibi çıkıyordu sesi... Kelimeleri daha net duyabilmek için onu yanıma çağırdım. Yavaş adımlarla geldi, utangaç bir şekilde tam karşıma oturdu. Ufacık elleri vardı, gözlerime bakamıyordu ama hala şiir okumaya devam ediyordu. Şimdi kelimeleri daha net duyabiliyordum. Zor bir şiirdi bu.. Küçük bir çocuğun böyle zor bir şiiri bilmesi oldukça tuhaftı. Çocuğa yaklaştım; "ismin ne?" diye sordum.
    Şiir okumayı bıraktı, biraz düşündü. "Bilmiyorum" diye cevap verdi. Şaşkınlıkla güldüm, "insan hiç,ismini bilmez mi?" diye sordum bu sefer. Omuz silkti. "Şair, şiirine isim vermemiş beni de isimsiz bırakmış"dedi. Bu cevaptan sonra şiiri okumaya devam etti. O çocuksu sesi kuş cıvıltılarına karıştı... Günlerce okusa aynı şiiri dinlerdim. Bir çatırtı yankı yaptı. Kafamı sesin geldiği yöne çevirdim. Görünürde kimse yoktu. Onun da sesi duyup duymadığını sormak için çocuğa döndüğümde dehşete kapıldım. Çocuk artık orda değildi. Telaşla etrafa bakındım ve kalkıp ormanın içine doğru koşmaya başladım. Koştukça ağaçlar kayboluyordu ben de karanlığın içine hapsoluyordum. Sonunda onu gördüm ve gözlerimi açtım. Uyandığımda adını bile bilmediğim bir şiir ezberimdeydi...
  • (Goethe Dichter/Şâir adlı şiirinde şöyle demektedir:
    Ben ki mukaddes kitaplarımızdaki
    O ulvî simgeyi, örtülerin örtüsü üzerine,*
    O ilâhî sûretin basılması gibi,
    Üzerime aldım da, bağrıma bastım, )

    (Hans Memling'in tablosu: https://upload.wikimedia.org/...Hans_Memling_026.jpg)

    Örtülerin örtüsüyle şair, azize Veronika’nın örtüsünü ima ediyor. Hz. İsa çarmıha götürülürken Veronika onu pencereden görmüş, tanımış ve derhal yanına giderek ona örtüsünü uzatmış ve İsa da bu örtüyle acılar içerisindeki yüzünü silmiştir. Efsaneye göre, açıldığında bu üç katlı örtünün her katına İsa'nın sanki baskı yapılmış gibi resmi çıkmış. Veronika bu kutsal resmi muhafaza etmiş. Veronika’nın kutsal resmi muhafaza ettiği ev, seyyah Pietro della Valle’ya gösterilmiştir. Goethe de, bu resmi dostu Sulpiz Boisseree'nin koleksiyonunda görmüş ve hayran kalmıştır. Ayrıca Goethe, 1814-1815 yıllarında kaleme aldığı seyahat yazılarında bu resimden bahsetmektedir. Ressam El Greco’nun (1541-1614) “Schweisstuch der Veronika” (Veronikanın Ter Mendili) (1594-1604) adlı siyah beyaz bir tablosu vardır.

    Burada şunu da ilave edelim ki Goethe, Kur'an'ı baştan sona hıfzeden, zâhirî ve batınî mânâsını olabildiğince iyi bilen Hâfız ile bu konuda da yarışmak istemektedir. Goethe, Kitab-ı Mukaddes’in önemli bölümlerini derinlemesine araştırmış ve hatta çok önemli ayetlerini de ezberlemiştir. Dahası Goethe gençliğinde İncil’in birçok âyetini şiirleştirmeyi planlamış ve hatta bunlardan bazılarını gerçekleştirmiştir.

    Faust'un başlangıcındaki “Gökte Prolog" doğrudan doğruya Kitab-ı Mukaddes'in Eyüp bölümünden ilham alınarak kaleme alınmıştır.

    Keza öğrencilik yıllarında yazdığı “Joseph und Seine Brüder' ve Belsazer gibi şiirler de mezkûr planın parçası olarak doğmuşlardır.

    Buna rağmen Goethe’nin Kitab-ı Mukaddes’e karşı da kritik bir bakışı vardır. Şair, Hıristiyanlığın dünyayı red yahut dünyaya sırt çevirme görüşünü tümden reddetmektedir. Aynı şekilde Goethe, Hıristiyanlığın Hz. isa'nın ıstıraplarını abartılı bir şekilde canlandırmasına da kesinlikle karşı çıkmıştır. Goethe, Wilhelm Meister'ın Seyahat Yılları adlı romanında bu konuda şöyle diyor:

    “Wilhelm:

    Müsaade ederseniz bir sual sorayım: Bu peygamberin hayatını kendinize örnek tutuyorsunuz; onun ıstırabını ve ölümünü de yüksek tahammül nümunesi telakki ediyor musunuz?

    Şef:

    Her surette, dedi. Bunu bir sır olarak kabul etmeyiz ama bu ıstıraplara çok saygı gösterdiğimiz için üstüne bir tül gereriz. lstırabın derin ilahi sırlarıyla oynamakla ve oyalanmakla övünen ve en aziz bir vücudy değersiz ve mânâsız göstermedikçe bir türlü rahat etmeyen günahkâr bir dünyada çarmıhın üstündeki işkence çeken muazzez vücudu zorla gün ışığına tutmayı -güneş de bu manzara karşısında yüzünü örter- lânete değer bir küstahlık sayarız. Çocuğunuz hakkında müsterih olmanız ve onun az çok arzu edilir bir şekilde yetişeceğine, onu perişan zihinli, mütereddit ve sebatsız bulamıyacağınıza tamamıyla kani bulunmanız için şimdilik bu kadarı kâfidir.” (Goethe, Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları, Ter. Cemal Köprülü ve Dr. Şükrü Atala, İstanbul 1946, s. 243-244) '

    Goethe, Şiir ve Hakikat III başlıklı eserinde de Hz. İsa’nın çarmıha götürülüşü ve Veronika ile ilgili olarak şu açıklamaları yapar:

    “İdam edilmeye götürülen Mesih, kunduracı dükkânı önünden geçerken, tam orada o bilinen sahne cereyan ediyor. Zavallı muztarip, çarmıhın ağırlığı altında yere yıkılıyor ve bunu artık Cyreneli Simon taşımaya mecbur oluyor. İşte o sırada Ahasverus, herhangi bir kimsenin kendi suçu yüzünden felâkete uğradığını görünce, ona acıyacak yerde, mevsimsiz bir hakseverlikle muahezelerde bulunmak suretiyle âdeta yangına körükle giden katı yürekli insanlara mahsus bir tavırla meydana çıkarak, Mesih’e yaklaşıyor ve eski ikazlarını, güya ona karşı duyduğu meylin kendisine bahşettiği bir hakla, acı ithamlara çevirip tekrarlıyor. Beriki cevap vermiyor, fakat sevgili Veronika, Kurtarıcının yüzünü bir mendille örtüyor ve sonra bunu kaldırıp da yukarıya doğru tuttuğu vakit, Ahasverus bu mendilin üzerinde Mesih’in çehresini, o andaki ıstıraplı haliyle değil, muhteşem bir nurla parlayan ve ebedî bir hayat saçan bir yüz şeklinde görüyor. Bundan gözleri kamaşarak başını çeviriyor ve bu sırada şu sözleri işitiyor: “Beni tekrar bu şekilde görünceye kadar sen yeryüzünde dolaşacaksın!” Neye uğradığını bilemeyen Ahasverus ancak bir müddet sonra kendine gelebiliyor, o anda herkes idam hükmünün infaz olunacağı yere koşmuş bulunduğu için Kudüs’ün sokaklarını bomboş buluyor, huzursuzluk ve iştiyak onu durmadan sürüklüyor ve böylece o mahut yolculuğuna başlıyor.” (Goethe, Şiir ve Hakikat III, s. 330-331)
    Johann Wolfgang Von Goethe
    Sayfa 358 - Senail Özkan'ın Açıklamaları