• Aramızdaki fark nedir biliyomusun? Ben şahsi olarak bu dünyada yapmak istediğim çoğu şeyi yaptım. Mesela dava dediğim şeyi hiç aksatmadım. Senin dediğin gibi çok sevdim. Yada elimden geleni yaptım. Yada baki olan şey ne ise onun ardından gitmeye çalıştım. Mesela 3 senelik konuşmamam ız sırasında kimseyle bir muhabbetim olmadı. Evet sen yoktun ama kendime olan inancım vardı.
    Sonra sınırı hep aştım. Mesela seninle telefonda konuşmalarımız ve faturaların 4 hanelere gelmesi. (az öncede son faturayı ödedim) olsun. Çünkü işini garantiye almak benim gibilerin harcı değildi. Sinsi düşünemedim. Bak mesela ben mahalleye gittiğimde tüm mahalle beni tanır. Oo hoş geldin Ramazan diye tepkilerini sevgilerini gösterirler.
    Şimdi düşünüyorum senin eline ne geçti yada ben neyi kaybettim?
    Benim kaybettiğim hiç bir şey yok. Çünkü hayatın daha başımda bile değilimdir. Bu yazının başında söyledim ya hani isteyipte yapmadığım bir şey yok diye. Bazı şeyler var. Bak şimdi. Allah'ım izniyle bir ev bulduk. İzinde onu almaya gidiyorum. Sonra bir kitapçı dükkanı. Ve en önemliside bir karavan. Türkiye benim hayalim.
    Gerçek olan şey, hani bir söz vardır 'vermeden alamassın' diye. Gerçek olan buydu. Yani çile çekmeden huzuru ve mutluluğa kavuşamassın.
    Peki sen ne kaybettin yada kazandın? Bak şimdi. Hiç bir zaman bir insanı sevdiğini anlayamayacaksın. Nasılım? Mesela şimdi farz edelim o çocuk la konuşmaya devam ediyorsun. Et. Tamamda onun ve ailesinin gerçekten suratına bakacak yüzün olabilecekmi. Yada kardeşin in kalbindeki o gerçek tek gerçek hiç sönecekmi? Sana söyleyim içini kemiren bir kurt gibi dönecek bu söylediklerim. Hadi tamam farz edelim. Şimdi benim penceremden bakıyorsun ve okuduğun okulun hakkını veriyorsun. Tekrardan söyleyim. Her O (Kuran'ı) okuduğunda Tek Gerçek dönüp dönüp yüzüne vuracak ve zaten tek sıkıntıda senin için bu. Ve hadi tamam bu dünyada istediğin gibi yaşadın mutlu ve huzurlusun. Hiç aklına saplanmayacakmı sanıyorsun orada seninle gezdiğimiz yemek yediğimiz ve dahası aklına gelmeyecekmi? Yada diğer dünyanın gerçekliği hiç kalbini sızlatmayacakmı?

    Neyse boş verelim. Korkma artık bişeyleri Ramazan anlayacak diye. Artık sen benim öfkem bile değilsin. Ne halin varsa görmekle meşgul ol. 😉
  • Aslında tam diye bir şey yoktur dedim. Her tam bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.
  • 55 syf.
    Söz konusu adam Halil Cibran ise, inceleme yaparken bile iki defa düşünmek gerekirmiş diyerek başlıyorum ikinci incelememi kaleme almaya...

    Bundan bir kaç ay evvel aynı kitaba bir inceleme daha yapmıştım. Çok geçmedi sildim. Kendimi o incelemeyi silmek mecburiyetinde hissettim. Çünkü o incelemede Cibran'ı ele alış şeklim başkaydı. Okuduğum kitaplarından yola çıkarak en saf niyetlerimle güzellemelerde bulunmuştum Cibran'a. :) İçeriği kısaca onun özgürlükçü düşünceleri, dünya vatandaşlığı, dil, dil, ırk, mezhep, dünya görüşü fark etmeksizin herkesi kucaklayışı ile alakalıydı. Yani bir çoğumuzun hasret kaldığı insan tipiydi. Ve benim de öyle. Ki çoğumuz da onu bu vasıflarıyla tanırız zaten. Dünya Vatandaşı diye bir kavram gerçekten varsa, bu kavramı en çok yakıştırdığım kişiydi Cibran. Peki ne değişti de farklı bir inceleme yazma ihtiyacı duydum? O incelemeyi silip şu an yenisini eserlerindeki 25. karede neler saklı olduğunu açıklamak için yazıyorum deyip abartmayacağım, tamam. :) Ancak gerçekten de eserlerinde bir buz dağının görünen kısmı var, bir de Titaniği bile batırmaya gücü yeten görünmeyen o dev kısım. Size az sonra bir gemiyi olmasa da farklı konularda yıkıma sebep olan o görünmeyen kısımdan bahsedeceğim.

    Arap edebiyatına büyük ilgim olduğunu beni tanıyanlar bilirler. İmkanım varsa eğer ki Arap yazarların eserlerini genelde ana dilinden okumayı tercih ederim. Ancak Cibran'ın ve bir kaç bilindik yazarın eserlerini okuduğumda kullandıkları dilde beni rahatsız eden bir şeyler olurdu. Bir cümleyi tekrar tekrar okuyup, hiç bir anlam çıkaramayıp sözlük kullandığım, sözlükle bile çevirdiğimde beni tatmin etmeyen cümle yapıları ile karşılaştığım olurdu. Ancak bu durumu diğer Arapça eserlerde yaşamazdım. İlk başlarda kitabın basımından, yayınevinden, parça parça fotokopilerin zımbalanarak kitap haline getirilmesinden yani okuduğum kaynakların kalitesiz oluşundan gibi sebeplerden bilirdim. Ancak bu durumla sürekli karşılaşmak beni rahatsız edince bir bilene danışmak gerek diyerek çıktım bir araştırma yolculuğuna. Ve sonuç olarak büyük şaşkınlık yaşadım, sizler belki ben zaten fark etmiştim diyeceksiniz, belki de yok artık diye başlayan cümlelerle kendi düşüncelerinizi paylaşacaksınız. Bilemiyorum. Fazla uzatmadan gireyim konuya.

    Halil Cibran (Jubran Khalil Jubran) 1883 yılının bir kış günü Lübnan'da dünyaya gözlerini açar. Doğar doğmaz hem Hristiyan hem de Arap olmak gibi bir çelişkinin içine düşer ki bunu çelişki olarak ilerleyen yaşlarında kendisi dile getirir ve bu durumdan belki de ölene kadar hep büyük bir rahatsızlık duyar. Çünkü ona göre Araplık Müslümanlıkla bağdaşan bir durumdur. Bu çelişki, insanların onu müslüman sanışı onu kimliksizliğe sürükler. Dinini de, ırkını da bir karambole atar ve hiç bir zaman bu iki özelliği hakkında net bir çizgi çizmez. Hep aradadır, araftadır. Ona ne Hristiyan demek mümkündür ne de Müslüman. Hatta konu ile alakalı şöyle bir sözü vardır: "Göğsümün bir tarafında İsa, diğer tarafında Muhammed oturur."

    Dönelim kaldığımız yerden çocukluğuna. 8 yaşında babası vergi kaçakçılığından hapse düşer ve hemen ardından ailesinin varına yoğuna el koyulur. Başlarını sokacak bir evleri bile yoktur artık Lübnan'da. Çaresiz kalan aile (Cibran'ın annesi ve kardeşleri) Amerika'nın Boston eyaletine göç ederler. Cibran burada göçmen çocuklar için hazırlanmış bir sınıfta eğitim görmeye başlar. Yetenekli de bir çocuktur. Çizdiği kara kalem çalışmaları ile öğretmenlerinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başarır. Elinden tutan diğer yetenekli genç kadınlar sayesinde bir anda kendini sanat camiası içinde bulur. Tabi bunu duyan babası durumdan hiç hoşnut kalmaz ve bir mektupla oğlunun Lübnan'a dönüp, Arapça eğitimini tamamlamasını ister. Babasını kırmak istemeyen Cibran 1898 yılında tekrardan Lübnan'a döner. Beyrut kentinde bulunan Mehadül Hikme adındaki Arap okuluna başlar. Arapça eğitiminin yanı sıra İncil'e de merak salan Cibran her iki konuda da eğitimini tamamladıktan sonra tekrardan Amerika'ya dönüş yapar.
    Amerikaya dönüşünün ardından resim yeteneğinin yanında kaleminin gücünü de ortaya koyup kendi dilinde eserler vermeye başlamıştır. Kendisi gibi çeşitli sorunlardan ötürü Arap ülkelerinden Boston'a göç eden diğer Arap şair/yazarlarla bir edebiyat akımı başlatmışlar, adına da Mehcer Edebiyatı demişlerdir. Yani "göç" edebiyatı. Bu akımı temsilen bir de dernek kurmuşlar, hızla eserler ortaya koymaya, bir de dergi yayınına başlamışlardır. Bu kişilerin başında Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Emin er-Reyhani ve İliyya Ebu Madi bulunmaktaydı.

    Bu edebiyat akımı, alışılageldik Arap edebiyatından çok farklı niteliklere sahipti. Bu sebepten ötürüdür ki bu akıma mensup şair ve yazarlar kendi toplumları tarafından dışlanmaya maruz kalmışlardır. Çünkü bu yazarlar Endülüs Edebiyatını yeniden canlandırmaya yönelik bir çalışma izleyip her ne kadar bu akıma bağlı kalmaya çalışsalar da Batı'dan etkilenmişler ve eserlerinde sıra dışı bir üslup benimsemişlerdir. Eleştiriler arttıkça artmaya devam eder. Bu akımı mistik bir edebiyat olarak niteleyenlerden tutun, psikolojik bir edebiyat akımı diyenlere kadar her kafadan bir ses yükselmeye devam eder. Ki psikolojik bir akımdır diyenlerin de bana göre haklılık payı vardır. Sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz.

    *Çeşitli sebeplerden ötürü göçe mecbur edilmiş şair/yazarların eserlerinde sürekli gurbet ve vatan hasreti konusunu işlemeleri
    *Doğar doğmaz hem Arap hem de Hristiyan olmak gibi bir çelişkiyi üzerlerinde taşımaya başlayan bu kişilerin, bir de geldikleri yere adapte olma çabaları
    *Benliklerini sürdürme arzusunu içlerinde taşırken bir yandan da yavaş yavaş asimile olmanın verdiği iç sıkıntısı
    *Bu kimlik bunalımının üzerlerindeki ağır etki, dini, dili, ahlak anlayışını reddetme, düzene başkaldırma
    *İnsanları bir kimliğe bürüyen, sınıflandıran her şeyden kaçış
    *Özgürlükçü düşünceler
    *Tüm bu karmaşa içinde işledikleri melankolik konular, karamsarlık, hayatın insana yaşattığı türlü sıkıntılar
    onların yaşadığı psikolojinin yansıması bir edebiyat akımıdır aslında belli bir noktadan bakıldığında.

    Tüm bunlar yetmez gibi büyük bir eleştiriye daha maruz kalır genç yazarlar. Genç yaşta ülkelerinden göç etmek zorunda kaldıkları ve bir Batı ülkesine yerleştikleri için karşılaştıkları dil çatışmasından dolayı ana dilleri yavaş yavaş yozlaşmaya başlamıştır. Çeşitli yazım hatalarına düşerler haddinden fazla sert tepkilerle karşılaşırlar. Artık Arapça'yı bırakmaları, bulundukları ülkenin dilinde yazmaları konusunda ağır baskılara uğrarlar. Ve artık daha fazla dayanamayıp, İngilizce, Fransızca gibi dillerde eserler vermeye devam ederler.

    Asıl konuya henüz daha yeni geldik. Biliyorum buradan öncesini biraz fazla uzun tuttum, ancak öncesini aktarmadan buraya geçiş yaptığımda şimdi anlatacaklarım havada kalacak ve bir çok soru işareti oluşacaktı zihinlerde. Tüm bu eleştirilere sıkıntılara rağmen bir anda bu kişilerin özellikle de Cibran'ın yıldızı bir anda parlıyor. En çok okunan isimlerden birisi haline geliyor. Kitapları git gide yaygınlaşıyor. Derken sorunların peşini bırakmadığı Cibran büyük bir sorunla daha karşılaşıyor. Hem de ne sorun! Kilise tarafından toplumun ahlakını bozmaya ve din anlayışını yıkmaya yönelik çalışmalarından dolayı aforoz ediliyor. Anlaması güç gibi geliyor. Bu adam ne yapmış olabilir ki kilise tarafından aforoz edilecek kadar? Anlatayım, bakalım ne yapmış...

    Kalemini satmak diye bir tabir duydunuz hiç daha önce? Ya da kalemi satılmış yazar? Duymadıysanız da şimdi açıklayacağım. Amerika tarafından kaleminin gücü keşfedilen Cibran, gurbette geçirdiği yokluk zamanında hayır diyemeyeceği bir teklifle karşı karşıyadır. Amerika ona çeşitli ideolojiler sunar, bu ideolojileri yansıtırken kalemini konuşturmasını ister ve karşılığında kitaplarının satış propagandasını yapacağını söyler. Şahsi bir idelojiyi benimsememiş bir çok yazar için bu çok cazip bir tekliftir. Ve demek ki Cibran için de öyleymiş ki teklifi kabul eder. Sunulan ideolojiler kimine göre masum, kimine göre ahlaksızlık boyutundadır.

    *Toplumdaki evlilik ve aile anlayışının yıkılması temel amaçlar arasındadır.
    *Dinler yok edilmelidir, din kavramı ortadan kalkmalıdır.
    *İnsanlar arasında Dünya Vatandaşlığı kavramı yaygınlaştırılmalı ve kimlikler yok edilmelidir. (Cibran'ı en çok mutlu eden, belki de bu teklifi kabul etmesine sebep olan madde bana öyle geliyor ki bu maddedir.)

    Bu ve buna benzer maddeler ışığında eserler ortaya koymaya başlamıştır Cibran. Basılan eserleri hızla tükenmektedir. Satış propagandaları işe yaramış, hedefe ulaşma yolunda hızla ilerlemektedirler. Toplumda bir takım sorunlar patlak vermeye başlamıştır. Cibran'ın da birliktelik kurduğu -net bilgi değil, benim duyduğum 12- evli kadın, ve daha bir çok evli kişi evliliğini sonlandırma kararı almıştır. Bir kişiye bağlı kalmayı saçma bulup ve aile kurumunu gereksiz görenler yaygınlaşmaya başlamış, boşanmaların ya da aldatmaların önüne geçilemez hale gelmiştir. İnsanların din öğretilerine başkaldırması ve bunu toplu bir hareket halinde sürdürmesiyle din kavramı tamamen yıkılmaya başlamıştır.
    SONUÇ: Cibran kilise tarafından önce aforoz edilir sonra sürgüne gönderilir.

    ***Kısa bir özet geçip konuyu toparlayacak olursak işin aslı şudur; Cibran'ın yaşadığı gurbet hayatında aldığı belli yaralar vardır ve kalemi de oldukça güçlü biridir. Bunun farkına varan Amerika ona ideolojilerini aşılayıp kalemini satın alır. Sonuç olarak her iki taraf da kazanır.

    Bu durumda sıkıntı görenler de olacaktır, ne bunda gayet normal diyenler de. Ben bu konuda şahsi bir yorumda bulunmayacağım, yorum hakkı sizlerin olsun..

    Peki bu kadarıyla bitiyor mu? Hayır... Arap Edebiyatında şöyle bir gelenek vardır; her bir edebiyat akımı için ülkelerde dernekler kurulur ve eski eserlerin canlılığını koruması adına çalışmalar yürütülür. Ancak ne var ki Mehcer Edebiyatının dernekleri tüm ülkelerde bir anda kapatılır, üstelik diğer derneklerde hiç bir problem yokken. Bu büyük bir problemdir, çünkü bu kişilerin eserleri basılmaya devam edilmeli, unutulmamalıdır. Benim de üniversitede kitaplarını bizzat ders kitabı olarak okuduğum Hüseyin Yazıcı isminde bir Arap Edebiyatı uzmanı ne hikmetse bir anda Amerikaya gider. Uzun süre orada kaldıktan sonra devasa bir tez ortaya koyar. Konu: Mehcer Edebiyatı. En çok üzerinde durulan isim: Halil Cibran. Ve tezde bunların hiçbirisinden bahsedilmez. Cibran, gurbette ömrünü geçirmek zorunda olan, türlü baskılara ve eleştirilere maruz kalmış, tek derdi edebiyat olan, buna rağmen türlü sıkıntılar çekmiş bir yazardır... Okusanız Cibran'a acırsınız. Kendi düşüncelerini neden Amerikada yazma ihtiyacı duydu diye insan düşünmeden edemiyor.

    --------------------
    Ve son olarak ERMİŞ kitabına bir kaç cümlelik yorumda bulunup konuyu noktalayacağım. Kitabın orijinal adı NEBİ'dir. Yani peygamber demek. Ancak zannediyorum ki tepkilere yol açmaması açısından ya da farklı sebeplerden dolayı öyle uygun gördükleri için Türkçe'ye "Ermiş" olarak çevrilmiştir. Arapça'da Ermiş kelimesinin onlarca karşılığı varken yazar neden peygamber anlamına gelen bir kelime tercih etmiş o da ayrı bir tartışma konusudur. Kitapta benim en çok dikkatimi çeken nokta şu idi. Ermiş sıfatına sahip kişi yani El Mustafa, yıllardır kaldığı kentten eve döneceği zaman halk tarafından durdurulur ve kendisine çeşitli sorular yöneltilir. Oldukça bilgili, görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş nitelikte birisi olan Ermiş, yöneltilen her bir soruya şiir niteliğindeki cümleleriyle yanıtlar vermektedir. Aşk, evlilik, güzel, özgürlük, suç, ceza nedir gibi onlarca soruya cevap verdikten sonra, "Din nedir?" sorusuna cevaben "Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki? diye cevap vermesidir.

    Din kimilerine göre gerçekten de budur, güzellikle yaşamak, kötülükten uzak durmak, ahlaklı olmak. Ama bu anlayışın kilise ile çok uyuşan bir yanı yoktur, çünkü kilisenin ve kutsal kitabın insanlara aşıladığı belli din öğretileri vardır. Cibran bu sözüyle tüm bu anlayışın önüne geçmiştir ve kilisenin tepkisini çekmeye başlamıştır. Kitaptan bu örneği yukarıda anlattıklarıma istinaden, kendisine sunulan ideolojiyi kitaplarına nasıl işlediğini belirtmek ve biraz daha somutlaştırmak adına verdim. Sizler dikkatle okuduğunuzda buna benzer bir çok şeyin farkına varırsınız zaten. Ben ilk okuduğumda tüm bunlardan habersiz olduğum için pek farkına varamamıştım, ancak şimdi okuduğumda anladığım şeyler çok daha farklı oluyor.

    // Kitapla alakası yok ama Cibran ile aynı durumda olan hepimizin de çok iyi tanıdığı bir yazar daha var; Amin MAOLUF. Anlattığım çoğu şey onun için de geçerlidir. Ölümcül Kimlikler kitabında konuya hiç vakıf olmamama rağmen onun da kimliksizlik savunması, kendisini Cibran'a çok benzetmeme sebep olmuştu. Zaten araştırdıktan sonra onun kaleminin de Amerika elinde olduğunu öğrendim. Onun kitaplarını okurken de bu anlattıklarımı göz önünde bulundurarak okuduğunuzda önceden fark etmediğiniz sonradan gözünüze çarpan çok şey olacaktır. //

    Bu ikinci incelememde, diğerini sildiğimden beri yaptığım araştırmaların sonuçlarına genel hatlarıyla değinmeye çalıştım. Buna rağmen biraz uzun oldu. Sonuna kadar okuyanlara vakitlerini ayırdıkları için teşekkür ederim. Bol kitaplı günleriniz olsun...
  • Çok güzel, kendimize armağan ve değerimizi bilenlere... Gözyaşlarıyla ve tebessümle...

    https://www.youtube.com/watch?v=EZ9lCqYnDRo

    Hayatının Değeri

    Bir gün genç çocuk babasına sorar;
    "-Hayâtımın değeri nedir?"

    Baba cevap vermek yerine;
    "-Al bu taşı ve markete satmaya götür" der. "Eğer fiyatını soran olursa iki parmağını kaldır ve birşey söyleme."

    Çocuk markete gider ve bir kadın sorar;
    "-Bu taş ne kadar, onu bahçeme koymak isterim."
    Çocuk birşey söylemeden iki parmağını kaldırır. Kadın;
    "-İki dolar mı? Alıyorum." der.

    Eve giden çocuk babasına;
    "-Bir kadın iki dolara almak istiyor." der.
    Babası çocuğa bu sefer bir müzeye gitmesini, eğer almak isteyen olursa hiçbir şey söylemeden sâdece iki parmağını kaldırmasını söyler.
    Çocuk müzeye gider ve bir adam taşı almak istediğini söyler. Çocuk birşey söylemeden iki parmağını kaldırır. Adam;
    "-İkiyüz dolar mı, tamam alıyorum." der.
    Çocuk şok olur ve eve koşar. Babasına;
    "-Bir adam bu taşı ikiyüz dolara almak istiyor." der. Babası;
    "-Oğlum son olarak bu taşı değerli taşlar satan dükkâna götürmeni istiyorum." der. "-Dükkân sâhibine göster ve fiyatı sorarsa sâdece iki parmağını göster."
    Çocuk değerli taşlar satan dükkâna girer, taşı gösterir. Dükkân sâhibi;
    "-Bu taşı nereden buldun, bu Dünyâ'da nâdir görülen taşlardan, bunu almalıyım, ne kadar?" diye sorar. Çocuk iki parmağını kaldırır ve adam;
    "-Alıyorum." der. "200.000 dolara..."
    Çocuk ne diyeceğini bilemez ve babasına koşar. "-Baba bir adam bu taşı 200.000 dolara almak istiyor." der. Babası şöyle der;

    "-Oğlum! Şimdi hayâtının değerini anladın mı?"

    Şimdi anladın mı, nereden geldiğin, nerede doğduğun, teninin rengi, ne kadar zengin bir âilede doğduğun, önemli değil!

    Önemli olan kendini nerede konumlandırdığın.
    Çevreni oluşturduğun insanlar... Kendini ne şekilde taşıdığın...

    Tüm hayâtını iki dolarlık bir taşmış gibi hissederek yaşayabilirsin.
    Tüm hayâtını çevrende seni iki dolarlık taş olarak görenlerle yaşayabilirsin.
    Fakat her insanın içinde bir elmas vardır ve çevremizdeki insanları seçebiliriz. Değerimizi bilen ve içimizdeki elması gören insanlardan...

    Kendimizi bir markete ya da mücevher dükkânına koymayı tercih edebiliriz.

    Ve ayrıca başka insanların değerini de görmeyi seçebiliriz.

    Başka insanlara kendi içlerindeki elması görmelerinde yardımcı olabiliriz.

    Çevrenizdeki insanları akıllıca seçin.

    Hayâtınızda fark yaratacak olan şey bu.

    Ve bâzı insanlar sizi 'paha biçilemez' görecekler...
  • 96 syf.
    Protagoras yahut erdem üzerine; Sokratesçi bir sorunun yanıtı nedir ve Platon cevabın neresinde durur?

    • Başlangıçta

    “Zeus adına yemin ederim ki ona para verirsen bilgisini seninle paylaşacaktır. Böylece sen de bilge olursun.” (age s.27)

    Sokrates’in Hippokrates’e yönelttiği bu ifadede onun ince alaycılığını iki yönlü biçimde buluruz. Bilgeyle de bilgiye sahip olmak isteyenle de alay eder ancak bu örtük kalır şimdilik, henüz bilgenin ne söylediğinden yahut bilgiye sahip olmak isteyenin neyi edinebileceğinden haberdar değiliz. Ancak burada vurgunun bir bilgenin bir başkasını da bilge yapabilmesi üzerine olduğunu düşünürsek, bunun ne derece kolaylıkla olabileceği ifade edildiğinde (onu dinlemek yeterli gibi) aşikâr olanın göz ardı edildiğini, bilgelik bu kadar yücelik atfedilen bir sıfat iken ona ulaşmanın bu derece kolay oluşundaki tezatlığa dikkat çekilmektedir. Aşikâr olan ise, madem bilgelik yücedir öyleyse nasıl bu kadar kolaydır ve kolay olandan neden aynı derecede kolaylıkla mahrum kalınır sorusu üzerinden şekillendirilebilir. İkinci yüzde ise Sokratesçi paradoksu sergileyen ironik durum yatmaktadır; tüm bunlar para karşılığında yapılır. Sen de para olduğunda bilge olmak için gerekli tüm olanaklar hazır ve nazır biçimde mevcuttur, öyleyse parayı ver bilge ol. İlk yüzde görünen kolay bilgeliğin yüzünü teşhir etmektedir burada, para ile bilgelik arasında doğrudan ilişki kurarak aslolanın paranın mı bilginin mi el değiştirmesi olduğunu işaret eder bir bakıma. Bu işaret bu biçimde bilgeliği yere çalacağının işaretlerini de verirken, bilgeliği saf tanımına doğru yönlendirmenin de işaretlerini taşımaktadır.

    O hâlde kimdir bu bilge? Sofist olduğu için para verdiğimiz bu adam kim? Onun evine gittiğimizde biz ne olacağız? Hangi sanatın öğretmeni?

    Paraya tekabül eden somut bir karşılığı vurgulamaktadır Sokrates; verdiğimizde alacağımız ne? Yapılan karşılık olarak somut olanı (para) alırken karşısında yarattığı nedir öyleyse, yine somut mudur, öyle ya paramızı verdiğimizde aldığımızdan emin olduğumuz bir şeylerimiz olmalı. Ortada somut bir ölçüt varsa verilen için, alınanın ölçütü nedir öyleyse? Burada Sokrates için ölçüt bariz bir kriter olarak belirmektedir. Bildiği şeyse sofistlerin verdiklerinin (bilginin, bilgeliğin) ölçülemeyeceğini düşünürken, verdiklerinden emin olarak karşılık (para) almalarıdır. O hâlde vermiş de olmalılar, aldıklarına göre. Burada da paradoks yatar, paradoksun sebebi bir bakıma zihinsel emeğin göz ardı edilişine ve zihinsel yaratımın bilindik biçimlerde görünemeyişine dayansa da Sokratesçi paradoksun işaret ettiği yer buraya dokunmaz, onun asıl dokunduğu yer ölçülebilir olanın (henüz demek için erken olsa da-bu yazı için- bilim) ne ile ölçülmekte olduğu, ne olduğu ve alma-verme ilişkisinde mukayesenin dayanaklarıdır.

    Söz konusu olan erdemdir eserde; erdem verilmektedir ve alınmaktadır. Öyleyse gayet iyi bilinen bir şey olmalıdır bu ve verildiği de kolaylıkla gözlenebilmelidir. Sokratesçi indirgemeleri bu sebebe dayandırmamız kolaycılığa kaçmak anlamına gelebilecek olsa da bunu yapmamız erdemin alınma/verilme ilişkisini de düşündüğümüzde kaçınılmaz olmaktadır da. Sokrates bir bakıma bu yüzden bu denli kolayca görünenin yine kolayca ne olduğunun tanımlanmasını ve sınır hatlarının keskinleştirilmesini ister. Basit indirgemelerle sınar erdemi, basit tanımlara büründürür, çelişkileri basitliklerle ele alır ve yönlendirir. Çünkü dayanakları basittir ona göre verilmekte olanın. Ona göre ise verilmeye kalkışılan ölçülemez, dahası öğretilemez dahası kolaylıkla devredilemez. Eserin nihayetinde bu ilişki büyük ölçüde yer değiştirse de, erdem bilgiye, bilgi öğretilebilir olana, öğretilebilir olan ölçülebilir olana (bilime) dönüşse de dönüşümün hedefi onu öncelikle saf hâle getirme arayışıdır. Bahsettiğiniz erdem bilgi değildir demektedir başlangıçta.

    • Erdem hangi yolla geçer yahut devredilir?

    “ Perikles şuradaki çocukların babasıdır. Yalnızca öğretmenlerin öğretebilecekleri şeyleri bilmesine karşın, kendi bilgeliğini onlara aktarmadı, hatta diğer insanlardan da bir şey öğrenmelerini engelledi. Bununla da yetinmeyerek, çocuklarını kendi başlarına erdeme ulaşıp ulaşamayacaklarını görmek için onları sahipsiz hayvanlar gibi yalnız bıraktı.” (age s.37-38)

    Atina’nın ulularından Perikles neden böyle davranmıştır peki Sokrates’in dediğine göre? Madem erdem bu denli arzu edilebilir ve toplum için elzemdir ve yine bu kadar da kolay devredilebilir bir şeydir öyleyse kentin yöneticisi neden bu şekilde davranıp da işleri bozar gibi bir eyleme girmektedir. Kendi işlerini de kolay kılmak adına da olsa çocuklarını erdemli kılmak yolunu seçemez miydi Perikles? Bizimle aynı şeyi düşünmeyen bu adamın maksadı ne öyleyse, üstelik kendi işini de zorlaştırmakta bize göre.

    Kuşkusuz Perikles de erdemin, erdemli insanlarla etkileşimde bulunarak gelişebilir olduğunu bilenlerden biriydi. Onun kendi başlarına ulaşmalarını istemesindeki maksadın erdemin bizatihi bireyin failliğini gerektirmesi, erdem sahiplerinin ise ikinci derecede öneme haiz bir kaynak olduğunu düşünmekte olduğu şeklinde çıkarımda bulunabiliriz. Erdemli kişiler bize örnek teşkil edebilirler, işimizi kolaylaştırabilirler de lâkin erdemli olmak ancak ve ancak bireyin failliği ile mümkündür. O yüzden devredilemezdir, o yüzden aktarmamıştır çünkü aktarılamazdır.

    Üstelik çocuklarını sahipsiz hayvanlar gibi yalnız da bırakmıştır Perikles. Faillik de tek başına yeterli görünmemektedir ona, sahiplik sınanma durumlarından alıkoyan bir engel teşkil etmektedir. Erdem sınanmalıdır da, sınanma durumlarında faillik aslolan anlamıyla belirginleşecektir.

    Erdemin ölçüldüğü alan hayatın orta yeridir öyleyse; yokluklarla da yoksunluklarla da çetin koşullarla da sınanır ve nicel olmayan bir ölçüme tabi tutulur. Elbette salt olumsuz koşullar değil erdemi sınayan varlık da, kolaylıklar da ve yolunda giden işler de sınar erdemi. Ancak aç ve zayıf olanın onurdan bahsetmesinin güçlüğü gibi, tok ve güçlü olanın da onurdan bahsetmesi güçtür, ikisi de gücün edimselliği ifadesinden uzaktadır, biri yoksunken biri sahipken uzaktır ona. İkisi de kendi kudretini sağlayan olanaklar olarak güçten bihaber gibi durabilir, üstelik bundan haberdarken, güçsüzlüğünün ve güçlülüğün farkındadırlar ama onur bu ilişkide onlardan ayrı gibi durmaktadır da. Güçsüz olduğu için onursuz olduğunu düşünen birine karşılık, güçlü olduğu için onurlu olduğunu düşünen birini koyabiliyoruz yine de ancak gücü atfettiğimiz yer iç olanakların dış olanaklar tarafından doğrudan belirlenimi biçiminde bu kez. Güç dış bir şeyle orantılı olarak artmakta ya da azalmakta, güce dair sahiplik bir nicel sahipliğe de dönüşmekte. Güç belirleyen olarak doğru yerde bulunmasına karşın, belirlenenle ilişkisinden dolaysız biçimde ayrılmakta da ve dışsal bir olanak hâline gelmekte, bildiğimiz anlamda tekniği kullanmaya dönüşmekte. Fail gücün yaratıcısıdır, tekniği yaratandır, sahip olandır. Güç ona dışsal bir olanakla verilmemiştir, dışsal olanaklar buna etkide bulunan bir nedenken (kolaylaştıran yahut zorlaştıran), o olanaklara karşın hareket edendir. Rüzgârın savurduğu yaprak gibi değildir onun hareket edişi, rüzgâra karşın direnendir ve rüzgârla birlikte hareketine biçim verendir, yine de savrulabilir ve rüzgârın etkileri gözlenebilir üzerinde.

    Bu sahipsiz bırakış yüzleşmenin birebir gerçekleşmesini istediği içindir Perikles’in. Kendi olanaklarını yaratan bir faili arzu etmektedir. Kent için gereken faillerdir, kuralları öğrenenler ve uyanlar değil sadece. Bu noktada Protagoras da çok farklı düşünmez Sokrates’ten, hatta daha çok onun düşünceleridir bu, o yüzden eserin sonundaki yer değiştirmede taşlar yerine oturur da. Bu kısmı ucu açık olarak bırakacağım şimdilik ve sonradan tamamlayacağıma dair söz de vermiyorum hatta söz vermiyorum. Herkesin bu faillikten payını aldığını düşünen ve payını da artırması gerektiğini düşünmektedir Protagoras.

    • Peki ya erdem nedir ve bir yüzün parçaları olarak erdem

    “ -…Şimdi erdem bir bütün ve doğruluk, ölçülülük, dindarlık gibi şeyler onun alt parçaları mıdır? Ya da biraz önce söylediğin gibi bu tür erdemler aynı şeyin birbirinden farklı isimleri midir? ...
    -Sokrates! Sorunun yanıtı basit. Erdem bir bütündür ve diğerleri de onun alt parçalarıdır.
    -Yani yüzdeki parçalar olan ağız, burun, göz, kulak gibi parçalar mı yoksa altın yığınının taneleri gibi mi?
    - Sokrates! İlk örnek daha iyi, yüzdeki diğer parçalar gibi.” (age s.48-49)

    Erdem tanımlanmaya çalışırken Sokrates ve Protagoras arasında geçen ve yine önemli bir ayrımı işaretleyen yerlerden biri burası. Daha sonra erdemin diğer parçaları olan sanat ve cesareti de dâhil ederek Sokrates bunları ayrı ayrı ve birbirlerine tezatlık durumlarında da ele alacaktır. Ona göre her parça ilişkiselliklerinden soyutlanarak, yalın özler olarak ele alınabilir, alınmalıdır. Statik tanımlara ulaşmaya çalıştığını görürüz buradan sonra gelişen kısımlarda onun ve geçişliliklere de kapılarını kapatır.

    Protagoras yüzün parçaları olarak ifade etmeyi doğru bulurken kesin biçimde onları bir arada tutan bağa (faillik diyebiliriz buna yahut failin imkânları) da onların birbirleriyle ilişkileri içerisinde anlamının tecelli edecek oluşuna da ve bu anlamın salt bir indirgemeye tabi tutulamayacağına da vurgu yapmaktadır. Sokrates ise indirmeye çalışacaktır, altın yığınının taneleri bunu işaret eder ve altın yığınının tanelerini tartıştığı kişiye betimletmeye çalışacaktır. Kısa yanıtlarla birbirinden ayırma durumları ve çelişkiye sürükleme durumlarını yaratmak da kolay olacaktır. Dolayımı reddediş nedeniyle konuşma biçimleri üzerine tartışma cereyan edecektir aralarında. Sokrates dolaysız ifadeyi aramaktadır, o hâlde karşısındaki kişi sadece bu budur demelidir. Özdeşlik ve ayrım net olarak belirlenmelidir. Protagoras’ın çektiği alanda tartışmaz o yüzden Sokrates, çünkü ona göre özdeşlik ve ayrımın sınır çizgileri belirler anlamı. Bir şey başka bir şeye benzemez biçimde farklı kılınmalıdır, oraya kadar götürülmelidir, öze kadar.

    Oysa Protagoras’ta özden bahsedemeyiz, Yüzün parçaları olarak erdemin özünü taşıyan şey failin eyleyişidir ve yüzün parçalarının ilişkiselliğidir. Burada onu indirgeyebileceğimiz bir yer yoktur ve yine de bu hâliyle öğretilebilir çünkü burada da edinim mevcuttur. Göz görür evet ama kulağın işittiği yere yönelir de, bunu kulak yaptırmaz, buna göz de meyletmez tek başına, ikisinin bir arada oluşları da buradan mekaniki bir ilişki doğurmaz. Tene batan oktandır acıyı taşıyan sesin ifadesi ve sadece bu sebeple değildir, ok da vardır okun karşısında bulunmuş olmak da.

    Sokrates ısrarla parçalar arasında benzerlik ve farklılıklar ilişkisi kurmak istemektedir ya o ya da o değil. İkiliklerin belireceği alan önümüzde açılmaktadır. İkilikler üzerinden bir tahayyül.
    Protagoras ise failliği tarafındadır işin, doğruluk doğru olmaktan ayrı bir şey değildir. Her eylem ayrı ayrı ele alındığında Sokratesçi farka (ayrı kılan fark) tekabül etse de Protagorasçı bütünlükte bu biçimiyle farkın yeri yoktur, statik bir fark yoktur, tümüyle kuşatılabilse bile yoktur, orada canlı bir şey gezinmektedir. Protagorasçı bir farktan bahsedecek olsaydık eğer, bu eyleyenin yarattığı fark olabilirdi, onu belirgin kılan ya da var kılan fark, edimsel olan ve eyleme geçen.

    Sokratesçi düzlemde Protagoras’ın bir yeri yoktur hâliyle ve o düzlemde çelişik olmaktan başka şansı da yoktur, Sokrates’te anlam önceden gelir, fail onu alır, Protagoras’ta ise ayrı bir durum cereyan eder. Öncelik de bize göre önce oluştur ve anlam da ya yeniden yaratılır ya da yeni yaratılır ve bu ilişkisellik içerisindedir. Ona göre yan yana gelen şeyler aynı oldukları için değildir sadece aralarındaki fark da anlamın asıl yaratıcısı değildir.

    • Sokrates’in es geçtiği ve ikilikler üzerine

    “ - Tamam, doğruluk ve dindarlık arasında benzerlik vardır. Zaten iki şey arasında her zaman benzerlik ilişkisi kurulabilir. Yani beyaz ve siyah ya da sert ve yumuşak arasında bile, bunlar birbirlerine zıt şeyler olsalar da belirli bir oranda benzerlik vardır. Biraz önce yüzdeki parçaların farklı özellikleri olduğunu ve birbirlerine benzemediklerini söylemiştik. Fakat bunlar arasında da belirli oranda benzerlik vardır. İsteseydin bunu ispatlayabilirdin, öte yandan bence aralarında benzerlik bulunan şeylere benzer, farklılık bulunanlara da benzemez demek, ilişki az olsa da yanlış olacaktı.
    - Nasıl yani! Doğru ve dindarlık arasındaki ilişki, küçük bir benzerlik ilişkisinden mi ibaret?
    - Aslında tam olarak bu şekilde değil ama senin zannettiğinden farklı.
    - Anlaşılan o ki bunu konuşmaktan hoşlanmıyorsun. O zaman konuyu değiştirelim…” (age s.52-52)

    Eserle ilk karşılaştığımda yine tam burada Sokrates’e nefret duymuştum aynı hissiyat yine geçerli. Fark ve benzerliği o kadar basite indirger ve Protagoras burada açıklamasını sunduktan sonra, kendi hoşlanmadığı bir alanı terk eder, bunu da karşısına yükleyerek yapar ve bir daha asla buraya dönmemek üzere es geçer burayı, üstelik tam zıddı temayülde ikiliklere ilişkin kısım gelir buradan sonra. Benzerlik ilişkilerinin bulanık sularında onun görebileceği berrak bir şey yoktur. Dahası neyin benzer kıldığıyla da ilgilenmez ve acemi bir biçimde ayırma işine girişir.

    Aslında Sokrates benzerlik bulunan şeylere benzer değil doğrudan özdeş dahi demektedir de, farklılık ise tümüyle ayrı kılmaktadır. Öyle ki bu kısmın az sonrasında vereceği örnekler birbiriyle asla ayrım ilişkisine tabi değildir, zıt olarak görünseler dahi.

    Delilik ve bilgeliği karşıtlar olarak ele alır ilkin, güçle zayıflığı ve hız(lılık)la yavaşlığı da ele alır örnek olarak ve her şeye sadece bir karşıt tanımlar. Oysa bilgeliği ve deliliği akılla ilişkinin bir derecesinin tezahürü olarak görebiliriz ve yine güçlü olmakla zayıf olmayı da güç ile ilişkinin bir derecesinin tezahürü olarak görebiliriz. Daha doğrusu burada Sokrates’in öz farklılığı gibi sunduğu karşıtlıklar arasında mevcut olan fark sadece derece farklılıklarıdır, özsel bir karşıtlığın ifadesi olmaları mümkün değildir. Derece farklarını ise öz farklılıkları gibi görmek, ikilikler üzerinden tamamen yanlış bir yolda kendimizi de kontrol edemeden doludizgin sürüklenmemizi getirecektir. Ona göre güçle yapılan güçlülüğün, zayıflıkla yapılan zayıflığın bir sonucudur, güçle bir ilişkinin sonucu asla olmadığı gibi, güçle zayıflık arasında benzerlik ilişkisi de mevcut değildir, ondaki daha düşük bir yeğinliği asla görmez. Sokratesçi ikiliklerin en yanlış biçimde yüzünü açığa çıkardığı yerdir burası. Üstüne ilişkiler üzerine konuşmayı terk ederek yapar bunu. Hızlı ve yavaşta benzer olan şeyin hareket etmek olduğunu görmemek, aralarındaki farkın hız farkı olduğunu görmemek tuhaf kaçsa da.

    “ Bir şeyin zıddı yapılıyorsa, aslında onun zıt ilkeden yapıldığını da söyledik.” (age s.53)

    İkilikleri mevcut kıldığında hâliyle zıt ilkeleri de mevcut kılar, her ne kadar zıt olanın ne olduğunu açık seçik ortaya koyamasa da bunu yapar ve tehlikeli olan bir yer açar önümüzde. Aristo mantığı olarak bildiğimiz; evet-hayır,1-0, A-A’ ikilikleri sunan alan önümüzde açılır, nispilik ötelenir, kesinlik alınır kısmilik örtülür. Ona göre sıcaklık ve soğukluk ayrı derecelendirilir dememizde bir yanlışlık olmaz hatta, çünkü zıt ilkelerden kaynaklanırlar, güneşe yakınlığın bir önemi yoktur, kuzeyli ya da güneyli olmamızın bir önemi olmadığı gibi bu ilişki karşısında. Geçişler de yok edilir bu durumda. Doğru akımda 0 yokluğa tekabül ederken, alternatif akımda yine yokluğa ancak sadece bir geçiş noktasına tekabül eder ve sinyalin salınım hızı yükseldikçe 0’ın yokluğu belirsizleşir ama vardır da. Bulanık mantık alanı ise daha farklıdır, bir şey bu olmakla birlikte başka bir şeyi de taşır içinde. Saf hâller vardır ancak var olanlar dereceli bir saflık ilişkisi içindedir.

    • Yanlış ve sonradan gelene dair

    “ - Baştan başlayalım, yanlış bir şey yaparken dikkatli davranan biri var mıdır?
    - Olabilir.
    - Dikkatli davranmak iyi düşünmek midir?
    - Evet.
    - Yani iyi düşünmek demek, yanlış yaparken akıllıca davranmaktır değil mi?
    - Doğru diyelim.
    - Peki, bir insan yanlış yaparken başarılı olursa mı yoksa olmazsa mı akıllıca davranmış olur?
    - Başarılı olursa.” (age s.55)

    Bir eylem ne zaman yanlış adını alır yahut yanlış olduğunu düşündüğümüz bir şey midir yaptığımız? Ona bu adı ne zaman veririz ya da biz buna bir ad verir miyiz o esnada? Bir gereklilikten ötürü hareket ediyorsak şayet Sokrates’in buradaki maksadı nedir?

    Sokrates’e göre dikkatlilik, iyi düşünmek, akıllıca, başarılı gibi ifadeler yanlış ile yan yana gelemez, gidişat artık olduğumuz üzere bunu işaret eder bize. İyi de yapmakta olduğumuz şeyi bize o esnada iyi geldiği/olumlu etkilediği için mi yaparız yoksa iyi ve kötünün Sokratesçi özlerini düşünüp de mi yaparız. Tüm bu ifadelerin Sokratesçi yanları mıdır eylem anındaki anlamlarını belirleyen? İyilik ve kötülük nerede belirginleşir? İyi ve kötü ifadesini kimde bulur? Bir kez ikiliklerin daha önce belirttiğimiz kör tehlikesine kapıldığımızda bu soruların zaten önemi yoktur ve bir Sokratesçi bunu sormaz da. İyilik ve kötülük benimle çok ilgisi olmayan (yaptığımın sonradan aldığı adla ve bana yansıyan sonuçla değil, benimle ilgisi olmayan) dışsal bir hâl alır. Ölçüm tezgâhında tartılırım ve bana iyi gelen ya da zorunlu olduğunu düşündüğüm eylemi yapmamın iyi ya da kötü bir adı vardır ve işin tuhafı bu beni ilgilendirmemektedir.

    İnsan nasıl eyler? İyilik ve kötülük nedir sorularıyla boğuşmadan bırakıyorum burada çünkü sıkıldım ve dışarı gidip aylak aylak dolaşmak istiyorum.

    İşin burasından sonra daha konuşacak çok şeyimiz var ama; olan ve olmakta olan üzerine, haz ve hazzın belirleyiciliği üzerine çarpıcı ayrımlar mevcut ve irdelenebilir. Benimse bunları zaten düşündüğüm için yazma niyetim kalmadı. Yazı dilinden anlaşılacağı üzere de sona gelirken artık derinlik açmaktan vazgeçtim. Eksik yanlarıyla birlikte tartışma zeminini yeterince aralar diye düşünmekteyim yine de…

    Hasan Suphi ve Hüseyin yoldaşlara...
  • Meral kocasını hüzünlü gözlerle kapıda karşıladı.

    Meral:
    -Nerede kaldın Süleyman? Merak ettim.

    Adam hiddetle ve sinkaflı sözler eşliğinde,

    Süleyman:
    -Sana ne be kadın. Sana hesap mı vereceğim.

    Dedikten sonra bitkin bir halde olan karısına sert bir tokat nakşetmişti. Tokatın etkisiyle Meral duvara çarpmış sonrasında yere yığılmıştı. Ağzından kanlar geliyordu Meral'in. Neye uğradığını şaşıran kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Yinede sakin bir şekilde karşılık vermeye devam ediyordu.

    Meral:
    -Saat gecenin ikisi, başına bir şey geldi zannettim.
    Diye cevap verdi inilti şeklinde çıkan sesiyle.

    ***
    Meral fakir ve 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğuydu. İstanbul'a göç etmeden üç yıl önce Van'ın Erciş ilçesinin ufak, şirin bir köyünde yaşıyorlardı. En büyük abileri olan Recep geçimsiz, sürekli kavga çıkartan, asabi, babasından aldığı uç kuruş parayı sürekli köyün kahvesinde kurdukları kumar masasında kaybeden bir adamdı. Babaları da artık iyice yaşlanmıştı. Evin geçimini artık en büyük ikinci oğulları olan Tarık yürütüyordu. Yine bir gün aynı masa etrafında teşkilat kurulmuş, kağıtlar dağıtılmıştı.

    Recep bu sefer çok hırslı ve heyecanlıydı, bir an önce dünkü kaybettiklerinin acısını çıkartmak istiyor ve yüksek bahis koyuyordu. Ama hesap yine şaşmıyor, el bi türlü kendisine uğurlu gelmiyordu. Kaybettikçe hırslanıyor, hırslandıkça eli ayağı daha çok terliyor ve ne yaptığını bilmeyen hastalıklı köpek haleti ruhiyesine dönüyordu çehresi. Bu sefer hiç yapmadığı bir şeyi yaptı Recep.

    Elde avuçta bişey kalmayınca evdeki biricik sermayeleri olan traktörü masaya yatırdı. Önce masadakiler kabul etmeseler de, hırsından deliye dönen ve kaybettiklerini kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Recep'in gözünde traktörün hiçbir önemi yoktu. Masada bulunan herkese sert bir el işareti yaptı. Kâğıtlar dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Recep bu sefer kendinden çok emindi. Masadan meteliksiz kalkmayacaktı. İlk başta dağıtılan kağıtları görünce sevinmesine rağmen sevinci çok kısa sürdü ve ellerindeki dede sermayesi olan biricik traktörden de olmuştu artık müflis pehlivan Recep. Sadece köyün değil, bölgenin sayılı zenginlerinden olan Süleyman ağa kazanmıştı traktörü.

    Recep perişan bir halde elleri çenesinde, yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamış, kızgınlığından şakaklarına ağrılar girmiş, öfkeli bir boğa gibi soluyordu. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu.

    Recep'in perişan halini gören Süleyman, yanına sinsi bir yılan gibi sokuldu ve ona şu sözleri söyledi.

    Süleyman:
    -Recep sakin ol, dünyanın sonu değil ya, kaybettin ama ucunda ölüm yok ya.

    Bunun üzerine Recep gururlu bir tavırla,

    Recep:
    -Merak etme, borcum borçtur ödeyeceğim ama bunu yaşlı babama nasıl izah ediceğim onu düşünüyorum.

    Süleyman ağın oltaya yaklaştığını hisseden kurnaz balıkçı edasıyla sözlerine devam eder.

    Süleyman:
    -Biliyorum senin için çok zor bi durum. Sende biliyorsun ki kumar borcu namus borcudur. Hem bak sana ne diyeceğim. Sana güzel bir teklifim var. Eğer kabul edersen traktörü vermene gerek kalmaz. Hem traktör elinizden giderse onlarca dönüm tarlanızı nasıl süreceksiniz?

    Recep hem şaşkın hem anlamsız bir gülümseme yaşamıştır. Avare bakışlarla sorusunu yöneltir.

    Recep:
    -Nasıl olacak bu?

    Avının kıvama geldiğini fark eden Süleyman, vakit kaybetmeksizin ağzındaki baklayı çıkartır.

    Süleyman:
    -Senin küçük kardeşin var ya, Meral. Onu bana ayarla. Eşim olsun. Olsun bitsin. Ne sen traktör derdine düş, ne de ben samimi dostumla aramı bozıyım.

    Recep çok şaşırmış bir vaziyette oturduğu koltuğa daha da çöker, soğuk soğuk ter döker, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bi şekilde mırıldanır.


    Recep:
    -Ama......

    Süleyman hemen araya girer.

    Süleyman:
    -Oğlum ne var bunda bu kadar düşünecek? Ele vermiyorsun kardeşini, hem vakti zamanı da gelmişti, ben ona unutamayacağı bir düğün yapıcam. Civardaki tüm köyler 40 gün bizim düğünü konuşacak. Hem biliyorsun bende para çok ona iyi de bakarım. Güller gibi koklarım, evimin çiçeği, gönlümün efendisi olur.

    Bu ağdalı ama akrep zehiri gibi sözler Recep'in aklını başından alır ve çaresiz bir şekilde teklifini kabul eder.

    ***

    Ertesi gün yine olanca güzelliğini sergiliyordu Pınarbaşı köyü. Sabah olmuş, Meral hayvanların sütünü sağmış, küçük abisi Mehmet odunları kırmış ve ocağı yakmış, kardeşi Latife kahvaltı sofrasını hazırlamış, aile efradı kahvaltı masasında buluşmuşlardı.

    Herkeste büyük bir sessizlik hakimdi. Zaten fazla bişey yemeyi sevmiyen Meral, evin geri kalan diğer işleri için sofradan kalktığında büyük abisi Recep sırnaşarak, makata oturmuş çayını yudumlayan yaşlı babası Abdullah Ağa’nın dizinin dibine oturdu ve başladı söylenmeye.

    Recep:
    - Bey babacım, bugün iyi gördüm seni maşallahın var.

    Büyük oğlundan böyle sözler duymaya pekde alışık olmayan babasının gözlerinin içi güler.

    Abdullah:
    -Biraz ayaklarım uyuşuyo ama buna da şükür yavrum.

    Recep lafı fazla uzatma derdinde değildir ve bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmak ister ve sözlerine devam eder.

    Recep:
    -Babacığım biliyorsun bizim Meral artık büyüdü, evlilik çağına geldi de geçiyor bile. Köyde çok fazla söylenti dolaşmaya başladı arkasından. Neymiş evde kalmış, kimse beğenmiyormuş, zaten istese de evlenemezmiş falan. Ha ben bunu söyleyenlerin ağzının payını veriyorum sen merak etme. Ama şu bizim Süleyman Ağa var ya, o taliptir kızımıza. Hem zengin, varlıklı, köyün ileri gelenlerinden. Ne dersin verelim değil mi?

    ***
    Recep’in babası evde uzun zamandır işlerin yolunda gitmediğinin, ailede birliğin sağlanamadığının ve Recep’in olur olmaz aksi isteklerinin karşılamaktan da başka çıkar yolunun olmadığının farkındaydı. Bu durum çok zoruna gidiyordu ama artık çok yaşlanmıştı ve gün geçtikçe daha da huysuzlaşan oğluna karşıda elinden birşey gelmiyordu. Nadiren de olsa bir çift laf söyleyecek, kızacak olsa hemen “Sen sus baba! Vaktinde söyleyecektin o sözleri. Artık dünya senin çağında değil, senin kafan, senin zamanın bitti artık. Unut o hayalleri” diye söyleniyordu. Çaresiz, istemeyerekte olsa sualine karşılık verdi.

    Abdullah:
    -Oğlum kızımız daha küçük, hem çok narin ve duygusal.

    Recep:
    Baba sen merak etme ben sözünü aldım. Kardeşimize çok iyi bakacak. Onun bir dediğini ikiletmeyecek. O konuda şüphen olmasın.

    Abdullah:
    -Eğer diyorsan ki Meral’imize iyi bakacak. O zaman gelsinler, istesinler.

    ***
    Bir hafta sonra büyük bir düğün alayı tertip edildi. Şatafatlı hazırlıklar yapıldı. Dört gün, dört gece davullar zurnalar çalındı, yenildi, içildi, oynandı. Meral hariç herkes neşeli ve keyifliydi.

    Süleyman Ağa uzun zamandır gözüne kestirdiği Meral’ine kavuşmuş oldu. Köyde yaptırmış olduğu konakta yaşamaya başladılar. Konakta hizmetçilerin varlığında kendisine yapacak pek bir iş kalmaması tek sevindiği noktaydı Meral’in. Ama sevinci düğünden bir hafta sonra almış oldukları haberlere kursağında kalmıştı.

    Süleyman Ağa’yı İstanbul’dan çocukluk arkadaşı aradı ve kendisine çok kazançlı bir iş bulduğunu, İstanbul’da çok zengin olacaklarını, kazandıkları parayla da televizyonlarda gördükleri yalılarda kalacaklarını söyledi. Bir anda Süleyman Ağa yüzünde yerli yersiz gülümsemeyle gezmeye başladı. Hep daha fazla, hep daha çok kazanmak istiyordu. Parayı, zengin olmayı çok istiyordu ve seviyordu. Teklifini hemen kabul etti. Bütün sermayesini yatırdı ve Süleymanlar Gayrimenkul şirketini kurdular ve İstanbul’da lüks bir dubleks eve taşındılar. Ama işler hiçte istedikleri gibi gitmiyordu, daha fazla kazanacağız diye yatırım yapmalarını söyledikleri yerlerden hep elleri boş dönüyorlardı. Hiç alıcısı çıkmıyordu yaptıkları lüks dairelerin. Parasını yatırıp alanların da evlerinin çok eksiği oluyordu ve bu yüzden de mahkemelik oluyorlardı ve geneldede mahkemede kaybediyorlardı.

    Nihayet beklenen oldu ve elde avuçtaki herşeyden olup şirketi batırdılar. Süleyman arkadaşına çok kızıyordu ama şirketin patronu da kendisi olduğu için o da bu durumdan istifade ederek kaçmış, izini kaybettirmişti. Hiçbir yerde bulamıyordu. Süleyman Ağa borçlarıyla baş başa kalmıştı. İstanbul’daki rüya gibi geçen günleri de mazide kalmıştı. Şimdi İstanbul’un varoş semtlerinden birinde kirada oturuyorlardı. Zaten sinirili bir mizaca sahip olan Süleyman hırsını evde vakit geçiren Meral’den çıkarıyordu. Akşamları eve barut gibi geliyor, Meral’e günlük yapmış olduğu temizlikten kaç para kazandığını soruyor. Her defasında aldığı cevaptan hoşnut olmayarak kadıncağıza komşularının da duyacağı şekilde dayak atıyor, yerlerde sürüklüyordu. Komşular gelen seslerden rahatsızlık duysalarda korkularından hiçbir şey yapmıyorlardı.

    Meral’in günleri birbirinin kopyası gibiydi. Hergün hayattan daha da soğuyor, kocasının şiddetinden kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Yine bir gün kocası akşam zil zurna sarhoş geldikten ve Meral’a küfürler savurduktan, senin ölümün benim elimdem olacak nidalarını duyduktan sonra evden kaçmaya karar verdi.

    Gece olmuş ve Süleyman yatakta derin bir uykuya dalmıştı. Meral bir ömür böyle geçemeyeceğinin farkına varmıştı. Olan bitenden hep abisini mesul tutuyor ve ona karşı derin bir intikam hissi besliyordu. Kocasının uykusunun en derin anında tablosunu da alarak gizlice evden kaçtı. Şimi tek düşündüğü şey kendisine ne zaman olursa gelebileceğini söyleyen o iyilik perisi gibi gördüğü Sema’nın sözleri çınlıyordu kulağında.

    “Matbaacılar sokak no:15 ne zaman canın sıkılırsa gel” demişti.

    Aklında sürekli Sema’yı düşünerek yola koyuldu. Sokak birden tenhalaştı, Meral’in içine bir ürperti düştü. Acaba bu saatte evden çıkmakla hata mı yapmıştı? Bir an önce gideceği eve varmak için adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sema üç sokak aşağınızda oturuyorum demişti. Elinde tablo varken de çok hızlı yürümesi de pek mümkün olmuyordu. Bir müddet sonra karşısında üç erkek belirdi. Üzerine doğru yürüyorlardı. Meral bu gelenlerden çok korkmuştu. Onlarla karşılaşmadan yolunu mu değiştirseydim diye düşündü. Ama bu hareketi daha da çok dikkatleri üzerine çekeceğini düşündüğünden vazgeçti ve önüne bakarak yürümeye devam etti. İşte geldiler, yanlarından geçti ve gittiler. Birşey yok işte. Ne diye korkmuşum ki diye söylendi kendi kendine. Ama arkaya bakmaktan da kendini alamadı. Hafifçe başını geriye çevirir çevirmez arkadaki üç kişinin ortasında yer alan adamın çatık kaşlı bakışıyla göz göze geldi.

    Tüm vücudu ürpermiş, korkudan adeta kanı çekilir gibi olmuştu, elleri soğumuş, yüzü sararmış, titremeye başlamıştı. Ortalık çok tenhaydı ve bu yerleri ilk defa görüyordu Meral. Ne yapacağını şaşırmıştı. Aklında binbir düşünceyle, köydeki kuzuları, pınardan su almaya gidişi, elma topladığı ağaç, annesini saçını okşaması ve taraması gelmişti gözlerinin önüne.

    Meral bu düşüncelerle korkusunu yenmeye çalışırken birden biri bir elin ağzını güçlü bir şekilde sıktığını, bir elin vücudunu kavramaya çalıştığını, bir elin bacaklarını yerden kesmeye çalıştığını fark etmesi bir oldu. Bir anda rulo haline getirilmiş halı gibi hızla oradan uzaklaştırıldığını fark etti.

    Kimdi bu adamlar? Neden kendisini kavramışlardı ve kaçırmışlardı? Benden ne istiyorlar? diye düşünürken isteklerinin ne olduğunu ağızlarından çıkardıkları salyayla karışık sözcüklerinden anlamasıyla beyninden vurulmuşa dönmüştü.

    Bağırmak, haykırmak istiyordu ama her yerini kilitleyen vahşi köpekler gibi davranan bu üç adama karşı yapabilecek pek birşeyi yoktu. Kendisini yanlarında bulunan inşaatın ikinci katına çıkarmışlardı. Üç saldırganın o anda tek isteği Meral’in bedenine sahip olmaktan başka birşey değildi. Meral bütün gücüyle sarsılıyor, ağzını kapayan elden kurtulmak istiyor, çığlık atmak istiyor ama her defasında çabası sonuçsuz kalıyordu. Bacaklarını tutan Mahir’in “Yeter artık, ben daha çok bekleyemeyeceğim. Bırakında şu işe başlayayım” dedikten sonra bir anlık boşluktan faydalanan Meral sağ ayağını kurtarmıştı ve o anda var gücüyle Mahir’in suratını bi tekme attı. Mahir’in inlemesiyle kısa bir şaşkınlık yaşayan Fuat elini Meral’in ağzından çekmesiyle olanca hızıyla “İmdaaat” diye bağırması bir anda olmuştu Meral’in.

    O esnada çok sevdiği arkadaşı olan Mehmet’in doğum günü kutlamasından dönen Yusuf inşaatın yanından geçerken sese doğru yöneldi. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmıştı. Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Elbisesi parçalanmış, harap bir vaziyette olan Meral’in acı dolu yüzünü görünce çılgınca bir öfkeyle doldu Yusuf. Büyük bir hışımla üzerlerine doğru yürüdü.

    Yusuf:
    -Napıyorsunuz lan siz! diye büyük bir öfkeyle bağırdı.

    Yusufu o kadar hiddetlenmiş ve köpürmüştü ki üçüde ne yapacağını şaşırdı. Bekir belinden bıçağını çıkardı Yusuf’un üzerine doğru yöneltti. Yusuf zerre kadar geri gitmedi. Yusuf’un “O çıkarttığın bıçakla mı beni korkutacağını sanıyorsun?” Demesiyle hep beraber bir araya gelip hızla oradan uzaklaşmaları bir anda oluverdi. Civardaki insanların toplanmasından çok tedirgin olmuşlardı ve karşılarında dirayetle duran bir adama karşı işlerini şansa bırakmak istememişlerdi.

    Yusuf hemen Meral’in yanına gitti ve iyi olup olmadığını sordu. İyiyim cevabın aldıktan sonra sakince ayağa kaldırdı, ceketini çıkartıp üzerine örttü ve birlikte yola koyuldular.

    Meral olan bitenlerden hiçbir şey anlamamıştı. O kötü adamlarda kimlerdi? Neden bana saldırdılar? Ben onlara ne kötülük yaptım ki? Diye sorular soruyordu.

    Üzerindeki şaşkınlığı henüz devam ederken, hızır gibi bu adam yetişip gelmişti. Adı Yusuf’muş. İyi birisine benziyor. Ona güvenmeli miyim? O da kendisine saldıran diğer adamlar gibi çıkabilir mi? Ne yapmam gerekiyor? Hem Yusuf’a güvenmekten başka çarem var mı? Tüm erkekler kötü değildir heralde. İyileri de vardır sanırım. Hem ceketini çıkartıp verdi bana. Konuşması da çok sevecen. Melek gibi. Yüzüne bakamadım. Çok utanıyorum.

    Meral zihninde türlü türlü sorularla boğuşurken birden “Tablom! Tablom nerde!” diye bağırdı.

    Yusuf olan bitene anlam veremiyordu. Bir an ikisi birden duruverdi. Meral’in tablosunu aramaya başladılar. Neyse ki tabloyu bikaç yüz metre ötede yolun kenarına atılmış bir halde buldular. Meral tablosunu bulduğuna çok sevinmişti. Ona sımsıkı sarıldı. Sahip olduğu tek varlık elinde sımsıkı tuttuğu tablosuydu.

    Yusuf:
    -Gecenin bu saatinde burada yalnız başına ne işin var? Kimin kimsen yok mu?
    demesi üzerine Meral olan biteni anlattı. Ona istediği zaman gelmesini söylediği arkadaşı Sema’nın yanına götürmesini istedi Yusuf’tan. Yusuf bu talebe olumlu karşılık verdikten sonra birlikte Sema’nın evine doğru yürümeye başladılar.

    Yusuf:
    -Antika bir tablo mu bu?

    Meral:
    -Hayır. Babam beni bi kere şehre götürmüştü. Orada büyük bir alışveriş merkezine götürdü beni. Çok büyük bir yerdi. Babam bana “Sana buradan dilediğin bir şeyi alacağım” dedi. Bende güzel bir resim tablosu beğendim. Resimi çok seviyorum.

    Köyde bana öğretmenim “Sende resim konusunda büyük bir yetenek var. Sakın çizmekten vazgeçme” demişti. O resim tablosunu aldım. Eve geldim. Heyecanla açtım tabloyu. Ama çok üzülmüştüm. Çünkü tablo değilmiş o. Puzzle’mış. Sonra bende bizim okul öğretmeninin verdiği malzemelerle o puzzzle’ın resmini yaptım. Monet’in “Saint Address Terası” bu.

    Yusuf:
    -Bunu sen mi çizdin yani.

    Meral:
    -Evet ben çizdim. Şu hayatta değer verdiğim tek şey bu.

    Yusuf:
    -Yani bravo sana. Çok güzel çizmişsin tebrik ederim.

    ***
    Meral’in tarif ettiği adrese gelmişlerdi. Sema’nın kapısının ziline bastılar. Ama kimse cevap vermiyordu. Bir müddet beklediler. Etrafta kimseler yoktu. Bulundukları binanın ikinci katının balkonuna bir adam sigara içmeye çıkmıştı.

    Yusuf balkondaki adama seslendi.
    -Afedersiniz. Biz iki numarada oturan Sema hanıma bakmıştık. Evde yoklar mı acaba? Bilginiz var mı? diye sordu.

    Balkondaki adam:
    -Onlar taşındı buradan. Gittiler.

    Yusuf:
    -Peki sizlere bişey söylediler mi nereye gittikleri hakkında?

    Adam:
    -Kimseye bişey söylemediler. Zaten bizlerle görüşmezlerdi.

    Bunun üzerine Meral kendisini çok üzgün ve dünyada yapayalnız hissetmişti.

    “Sema acaba bana yalan mı söylemişti. Benim iyiliğimi mi istiyordu Sema? Bilememiştim. Şimdi ben ne yapacaktım? Hiç tanımadığım bir erkekle yapayalnız kaldım. Artık kendi evime de dönemem. Yusuf yumuşak huylu biri gibi. Eğer dediği gibiyse...”

    Yusuf:
    -İstersen bize gidelim. Ben annemle yalnız yaşıyorum. Sana bir oda veririz. Yakınların gelirler sonra seni alırlar.

    “Bu teklif karşısında ne yapacağını bilemedim. Sanki önüme iki yol açılmış birisi doğru birisi yanlış yol gibi. Acaba hangi yolu seçmeliyim. Ama benim artık yakınım yok.”

    Yusuf:
    -Gidebileceğin başka bir yer var mı?

    “İşte şimdi tüm benliğimle yalnızlığın vermiş olduğu dayanılmaz acıyı hissetmiştim. Koskoca şehirde hiç kimsem yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir sırdaş, ne bir kardeş, ne bir akraba...”

    Meral kısık bir ses tonuyla cevap verdi.
    -Peki eğer sizin için bir sakıncası yoksa size gelebilirim.

    ***
    Yusuf eşi Sümeyye’yi trafik kazasında kaybetmiş dul bir erkekti. Mahçup ve mahzun bir karekteri vardı. Babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi ile birlikte yalnız yaşıyordu. Eşinin ölümünden hiç suçu olmamasına rağmen kendini mesul tutuyor ve eşine karşı saygısızlık emiş olmakla eşdeğer gördüğü için bir daha evlenmek istemiyordu. Yusuf’un annesi Hatice teyze, oğlunun eşini kaybetmesinden sonra, içine dönük olarak yaşamasından rahatsızlık duyuyordu. Bir an önce evlenerek rahat bir nefes almasını istiyordu.

    Yusuf evlerine geldi ve kapıyı açtı. Meraklı annesi kanapede uyuya kalmış kapı açılınca uyanmıştı.

    Hatice teyze:
    -Oğlum nerede kaldın? Başına birşey geldi sandım. Senin için korkmaya başlamıştım.(daha soracak çok şey vardı ama beraberinde getirdiği kadını görünce soracaklarını içine attı) Yanındaki kadın da kim?

    Yusuf:
    -Anne uzun hikaye. Meral zorda kalmıştı, yardıma ihtiyacı vardı bende yardım ettim. Kalacak bir yeride olmadığı için evimize getirdim. Hepimiz çok yorulduk. Şimdi dinlenelim de yarın konuşuruz olur mu annelerin bitanesi.

    Hatice teyze:
    -Tamam oğlum. Tamam. Sen zaten yanlış birşey yapmazsın ben sana güveniyorum. (Meral’e dönerek) Meral yavrum evimize hoş geldin. Dur bakim bi sana. Bu morluklarda ne böyle. Kim yaptı sana bunları?

    Meral mahçup bir edayla:
    -Teyzecim onları kocam yaptı. Çok çile çektim ben. Sürekli içip içip dövüyordu. Bende en sonunda dayanamayıp evden kaçtım. Sonra bana saldırdılar ve Allah Yusuf’u karşıma çıkardı da onların elinden kurtardı beni.

    Yusuf:
    -Anne Meral çok yorgun. İstersen onu daha fazla yormayalım. Yarın konuşuruz bunları olmaz mı he?

    Hatice teyze:
    -Tamam evladım. Dur ben misafir odasını Meral kızcağızımıza ayarlayayım. Meral sen şuraya otur. Rahatına bak. Kendi evinde gibi hisset. Meral yavrum açlığın var mı? Bişeyler hazırlayayım mı sana?

    Meral:
    -Yok teyzecim teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyecek durumda değilim. Bir an önce uyusam sanırım bana iyi gelecek.

    ***
    Ertesi sabah Yusuf her zamanki gibi 7’de kalktı, kahvaltısını yaptıktan sonra işine koyuldu.

    Meral ile Hatice teyze uzun uzun konuştular. Hatice teyze Meral’i pek bi sevmiş, ona kanı çok kaynamıştı. Meral’de kendi ailesinden sonra ilk defa böyle güzel insanlarla karşılamıştı. Hatice teyze Meral’in yaşadıkları olaylara çok üzülmüş, Recep’e sürekli ah eder olmuştu.

    ***
    Her pazartesi yaptıkları, şirketin haftalık rutin toplantısındaki Yusuf’un çok düşünceli hallerinden birşeylerin yolunda gitmediğini sezen Selin, toplantı bittikten sonra çıkış kapısına yönelen Yusuf’un yanına gitti.

    Selin:
    Hayrola Yusuf. Seni bugün çok düşünceli gördüm. Canını sıkan birşeyler mi var?

    Yusuf:
    Yok Selin. Aslında var. Yani benim için değil ama bizim evde var.

    Selin:
    Çok gizemli konuşuyorsun Yusuf. Evinizin durumunu çok merak ettim doğrusu.

    Yusuf:
    Dün tuhaf şeyler oldu Selin. Şu bizim Mehmet’in doğum günü kutlaması vardı. Benide davet etmişti. Bende bi değişiklik olsun diye arabamı evde bırakıp yürüyerek gittim. Dönüş yolunda bir kadının çığlıklarını işittim. Hemen sesin olduğu yere yöneldim. Üç tane sapık, vahşi adam gencecik bir kadına saldırırken yakaladım.

    Selin:
    Eeee sen naptın?

    Yusuf:
    Ne yapıcam. Tabii ki bende müdahale ettim.

    Selin:
    Kurtardın mı kızcağızı?

    Yusuf:
    Anlatıyorum işte Selin. Çok sinirlenmiştim. İçlerine doğru bir hışımla girdim. Girdim ama bir yandan korkuyorum ama korkumu da belli etmiyorum. İçlerinden biri bana bıçak çekti ama bende Allahtan büyük bi güç hissettim. Hiç korkmadan geri çekilmeden üzerlerine doğru gidince korkudan dağıldılar. Sonra kızı kurtardım. Bir arkadaşı varmış, kocasından sürekli dayak yediği için ona sığınmaya gidiyormuş, o da evinden taşınmış. Bende bizde kalabileceğini söyledim ve bizim eve getirdim. Şimdi annemle bizim evdeler.

    Selin :
    Çok tuhaf ve zor bir gece geçirmişsin gerçekten Yusuf. Bu arada tebrik ederim arkadaşım. Sen tanıdığımdan çok daha cesurmuşsun.

    Yusuf:
    Yok be Selin. Kim olsa aynısını yapardı. Meral bu yaşına kadar hep köyünde yaşamış. İlk defa büyük bir şehire yaşamak için çıkmış gelmişler İstanul’a. Burada da büyük sıkıntılar yaşamış zavallı kızcağız. Çok üzüldüm durumuna. Kocası çok şiddet uyguluyormuş. Ha birde bu kızın bir tablosu var.

    Selin:
    Bende sen anlatınca çok üzüldüm şimdi. Maalesef çok kavgacı ve şiddet yanlısı bir toplum olduk. Biz ne ara güzel hasletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve evdeki karımıza bile böyle şiddet uygulayacak seviyeye geldik. Bu toplumun büyük bir ıslaha ve terbiyeye ihtiyacı var Yusuf.

    Yusuf:
    Çok haklısın Selin. Bende senin gibi düşünüyorum.

    Selin:
    Şu bahsettiğin tablo. Ne tablosu bu?

    Yusuf:
    Monet’in tablosuymuş. Adı da.... teras mı neydi? Sen bilirsin.

    Selin:
    Saint adress terası mı?

    Yusuf:
    Heh bildin o işte.

    Selin:
    O çok meşhur bir tablodur? Kız kendisi mi çizmiş?

    Yusuf:
    Yani evet kendisi çizmiş. Yetenekli bi kıza benziyor. Senin arkadaşın vardı sanat akademisi olan neydi adı?

    Selin:
    Sevgi’nin “Gelişen Nesil Sanat Akademisi”nden mi bahsediyorsun?

    Yusuf:
    Evet evet. Meral’i de oraya kursa göndersek mi nasıl olur? Ha ama önce şu kocasıyla arasındaki sorunu çözmemiz gerekiyor.

    Selin:
    Bence bir an önce boşanmaları gerekiyor. Eğer anlattığın gibiyse iyi bir aile avukatı arkadaşım var. İşi hemen çözülmesine yardımcı olabilirim. Kursa da göndermek çok iyi bir fikir olur. Açıkçası bende çok merak ettim şu Meral’i.



    ***
    Meral’in Yusuf’un evine gelmesinden bir hafta geçmişti. Meral artık Yusuf’un evine çok alışmıştı. Hatice Teyze’yi çok beğeniyor, onunla çok iyi anlaşıyor. Bir yandan resim kursuna giderken bir yandan da kocasıyla olan durumunun belirsizliğine çok canı sıkılıyordu. Yusuf her fırsatta Meral’e kocası ile arasını düzeltebleceğini söylese bile o bu fikirden şiddetle uzak duruyor. Bir daha onun yanında olursa kendisini öldürebileceğini, çok sert bir mizacı olduğundan yakınıyordu. Sonunda Meral Yusuf ile birlikte boşanma işlemlerini gerçekleştirmek üzere kocasıyla yüzleşmeye karar vermişti.

    ***
    Kocasının evine gittiklerinde sessiz bir durumla karşılaştılar. Süleyman normalde evde olması gereken saatte evinde değildi. Komşularına sorunca bir alacak verecek davasında silahların çekildiğini, o kargaşa içerisinde Süleyman’ın oracıkta can verdiğini anlatıyordu komşusu. Meral bunları işitince iki farklı duyguyu birlikte yaşamıştı. Hem kocasının bu şekilde ölümüne üzülmüş, hemde artık dayak yemeyeceğini düşünerek ve kendisine yaptırdıklarının cezasını çekeceği ümidiyle sevinmişti. Yusuf’ta bu duruma çok şaşırmıştı ve ne diyeceğini bilemiyordu.

    Yusuf:
    Başın sağolsun Meral. Üzüldüm doğrusu.

    Meral:
    Üzülmene değmez abi. Ben kendimi rahatlamış hissediyorum artık.

    ***
    Yusuf Meral’in kendisine abi demesinden garip bir sıkıntı duymaya başlamıştı artık. Ben şimdi abisi mi oluyorum? Ben kimim? Ona zor durumunda yardım eden bir erkek. Ona karşı konuşurken bu heyecanımda nereden geliyordu peki. Ben Sümeyye’den sonra hiçbir kadına karşı böyle heyecanlanmamıştım. Bu heyecanda neydi? Artık Meral ile daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onu korumak kollamak, hep yanında olduğumu göstermek istiyorum. Bana karşı ne hissediyordu acaba? Hep abisi mi olacaktım? Yo hayır, hayır abi olarak devam etmek istemiyorum.

    ***
    Meral abi demişti. O abisi miydi? Abisi olmasını mı istiyordu? Yusuf çok iyi bir insandı. Güler yüzlü, sempatik ve sevecen bir insan. Böyle erkeklerde var mıydı dünyada? Benim tanıdığım erkekler ya işinde gücünde, ya kavgacı zalimdi. Bana şu dünyada iyi insanlarında olabileceğini, güvenebileceğim erkeklerinde olduğunu öğretmişti bana. Benim kaderim ne yöne doğru şekilleniyordu. Ne olacaktım ben bundan sonra peki? Artık ne diye kalacaktım Yusuf’un evinde. O bana en zor durumumda kucak açmıştı. Bana sahip çıkmıştı. Beni sevmiş, bana destek olmuştu. Üstelik bana tutkum olan resim konusunda da yardımcı olmuştu ve çok mutlu olduğum resim akademisine göndermişti. Ona artık abi demek istemiyordum. Ne demeliydim. Yusuf mu? Olmaz hiç saygı yok gibi. Yusuf bey mi? Böyle de çok resmi olmuyor mu? Ama artık abi demek istemiyorum. Onun hep yanımda olmasını, hep beni korumasını, ömrümün sonuna kadar beni bırakmamasını istiyorum.

    ***
    Öte yandan Meral resim atölyesine her geçen gün daha da sıkı bağlanmış, çok başarılı öğrencilerden birisi olmuştu. Sevgi hanım Meral için “O eşsiz bir yetenek, büyüleyici bir hayal gücü var” diyordu. Bir hafta sonra Meral Fransa’da düzenlenecek olan uluslararası resim yarışmasına katılmaya hak kazanmıştı. Herkes Meral’den çok büyük beklentiler içerisine girmişti.

    ***

    Meral resim yarışmasından döndükten sonra Yusuf’a sürpriz yapmak istemişti. Meral çok heyecanlıydı. Hayatında hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Hemen Yusuf’a telefon açtı.

    Meral:
    Yusuf abi.. eee şeyy biz yarışmadan döndük.

    Yusuf:
    Nasıl geçti yarışma? Eminim güzel bir sonuç almışsındır.

    Meral:
    Abi dışarıda bir yerde oturup konuşsak olur mu?

    Yusuf’ta tam da böyle bir anı bekliyordu. Gözlerinin içi parladı ve yüreği hızla çarpmaya başladı.

    Yusuf:
    Tamam çok iyi olur. Ben yeri ayarlarım. Sana haber veririm olur mu Meral?

    ***

    Yusuf bir arkadaşının işletmesini üstlendiği Asude Cafetarya’ya götürdü Meral’i. Görünüşte herşey normaldi ve içerisi kalabalıktı. Birlikte içeriye girdiler. Söze Meral başladı.

    Meral:
    Abi biliyorsun bana çok emeğin geçti, bana güvendin ve akademiye gönderdin... (Meral sürekli duraksayarak konuşuyordu, ilk defa baş başa konuşuyordu Yusuf’la ve çok heyecanlanıyordu.)
    Bende seni hiçbir zaman mahcup etmek istemedim... Çok çalıştım ve sonunda resim yarışmasına girmeye hak kazandım. Ben bu yarışmada... Yani ben böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum...

    Yusuf:
    Benim için önemli olan senin mutluluğun Meral. Sen mutlu olursan arkası gelir zaten.

    Meral:
    Yani...evet...şey...bak sana ne göstericem. İşte bak plaketim. Yarışmada birinci oldum.

    Yusuf:
    Şu an o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Senin adına çok ama çok sevindim. İleride sen Türkiye’nin en başarılı resim sanatçılarından biri olacağına hiç kuşkum yok. Hem kadınlara da örnek olacak bir hikayen var.

    Meral:
    Sayende Yusuf abi. Sen olmasan ben bunları nasıl başarırdım.

    Yusuf:
    Herşeyde vardır bir hikmet. Ama bana artık abi demeni istemiyorum. Hem benim de sana bir sürprizim var. Bak.

    O anda cafeteryada bulunan insanlar birden devasa bir pankart açtılar. Pankartta “BENİMLE EVLENİR MİSİN MERAL?” yazıyordu.

    Meralin nutku tutulmuş, ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömrünün en mutlu gününü yaşıyordu. Masal gibiydi yaşadıkları. Bu mutluluğun hiç bitmesini istemiyordu. Gözlerinden sevinç gözyaşları akarak konuşuyordu. Yusuf bu esnada masanın yanına geçmiş ve bir dizinin üzerine basarak Meral’e doğru yüzüğü uzatmıştı.

    Yusuf:
    Benimle evlenir misin Meral?

    Meral:
    Evet. Evet. Evet. Tüm kalbimle, tüm gönlümle, tüm benliğimle evet diyorum.


    Yazan: Ömer Yaşar