• 336 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #yorum
    Martin Beck serisinin ilk kitabı #polisiyeseverlergrubu ile seçtiğimiz Aralık ayı kitabımızdı. Hemen bitebilecek bir kitap ama benim elimde biraz fazla süründü. Geçmiş yıllarda Milliyet yayınları ve İnkılap Yayınevi tarafından kitapların bir kısmı yayımlanmış ancak seri tamamlanamamış. @ayrıksıkitap serinin 10 kitabını da orjinal’e sadık kalarak yayımlayacakmış.
    1960-70’lerde yazılmış bu seriyi o yılları dikkate alarak yorumlamam gerekirse çok beğendim. Gerçekten güzel bir polisiye kitabıydı. Dedektif Martin inanılmaz cool bir karakter geldi bana. Duruşu, tavırları, olaylara yaklaşımındaki sakinliği kendine hayran bıraktı beni. İsveç Akademisi ve Edgar Allan Poe ödüllerini haketmiş kesinlikle. Devamını merakla bekliyorum ve tavsiye ediyorum. Beğendiğim diğer bir yanı da seriyi kitaplıkta yan yana koyduğunuzda Martin Beck yazısının birleşmiş olması. İlk kitapta M, ikinci kitapta A harfi ile devam ediyor.
  • 212 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’dan sonra en çok ilgi gören ikinci kitabı diyebiliriz Kuyucaklı Yusuf için. Kitap, öykücü olarak bilinen Sabahattin Ali’nin ilk romanı olması açısından önemlidir. Küçük yaşta yetim kalan Yusuf’un hikayesini anlattığı bu kitapta çeşitli toplumsal adaletsizlikleri de gözler önüne serer Sabahattin Ali. Peki, bu romanın aslında tamamlanmamış bir serinin ilk kitabı olduğundan haberiniz var mıydı?
    && Bu kısımdan sonrası romanın gidişatı ve sonu hakkında önemli bilgiler içerir. Kitabı henüz okumayanların bu kısmı okumaması tavsiye edilir. &&

    Romanın sonuna baktığımızda yazar bize net bir son vermez, Yusuf’un Muazzez’i gömdükten sonra yeni bir hayata doğru yürüdüğünü belirtir. Bu bakımdan romanın sonu, yeni bir başlangıca göz kırpar.
    ‘’Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü. içindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.’’

    Bir diğer konu Yusuf’un roman boyunca bir yere ait olamamanın, hayatta ne işe yaradığının sorgulamasını yapması, ama bu sorulara bir cevap bulamaması. Muazzez, kitabın nihai yazılma amacı, Yusuf’un hayatının nihai anlamı değildir. Bunu da, Muazzez’in Yusuf’un hayatındaki yeri ile ilgili şu cümleden anlıyoruz:
    “Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları doldurabilecek mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. (…) Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu.”
    Bu cümle, Muazzez - Yusuf aşkının, Yusuf için yeterli olmadığını açıkça ortaya koyarken, bir yandan da Yusuf’un hayatta bir amacı olduğunu, ancak bunu henüz bulamadığını ima eder.
    Zaten Yusuf Edremit'i hiç sevmez, onu oraya bağlayan tek unsur Muazzez'dir. Muazzez’in tüm bu olaylardan sonra ölmesi, Yusuf için de yeni bir hayat olasılığını gündeme getirir. Muazzez'in ölmesiyle Edremit'te kalması için bir sebebi kalmayan Yusuf, yeni bir hayata doğru ilerler.
    Ayrıca, Yusuf evine gelerek karanlıkta sağa sola ateş edip Muazzez’i alıp çıktığı sahnede şöyle bir cümle geçer: ‘’Karanlık odada en küçük bir hareket bile yoktu. Ya herkes ölmüş, yahut korkudan bir köşeye büzülmüştü.’’ Bu da Yusuf’un düşmanlarının -en azından bir kısmının- ölmediğinin ve bu karakterlerin arasındaki hesaplaşmanın bitmediğinin, belki de sonraki serilerde birbirlerinden intikam almaya çalışacaklarının bir göstergesidir bana göre.

    Kübra ve annesi Yusuf’tan ayrılırken, Yusuf’un kendilerini bir daha asla görmeyeceğini söylerler. Daha sonra şu satırları okuruz:

    “Yusuf çok iyi bildiği bir şeyi söylüyormuş kadar katiyetle ve karanlık birtakım hislerin sevkiyle cevap verdi:

    “Belli olmaz… Görüşürüz…”

    Bu cevaba rağmen Kübra ve annesi roman boyunca bir daha hiç gözükmezler. Kübra ve Yusuf arasındaki ilişki, roman boyunca esrarengiz bir havada ilerler. Muazzez ve Kübra birbirlerinden hiç hoşlanmazlar, aralarında bir çekişme olduğu bile söylenebilir. Gitme kararını Yusuf’a açıklarken, Kübra yine “tuhaf” cümleler kurar. Yusuf’un Muazzez’i almaya gitme nedenini sorgular, giderse “kendisine yazık edeceğini, onun yolunun orası olmadığını” ve “artık dayanamayacağını” söyler, kendisi de evden ayrılma kararı alır. Bütün bunlar, Yusuf ve Kübra arasında görünenden daha derin bir bağ olduğuna işaret eder fakat Kübra ve annesi kitap boyunca bir daha görünmez. Belki de diğer seride Muazzez’ini kaybeden Yusuf bu sefer Kübra’sını bulacaktı. Ayrıca, Kübra’nın hatırası Muazzez ile evlendikten sonra da Yusuf’un aklını kurcalamaya devam eder. Yusuf onu hatırladıkça “halledilmemiş bir ukdenin peşinde koşan dimağının yorulduğunu hisseder” ve onunla “tekrar ve muhakkak” karşılaşacağına dair bir düşünce besler.
    Yaptığım araştırmalara göre, Sabahattin Ali’nin arkadaşlarından Cevdet Kudret, yazarın romanı üç cilt olarak kurguladığını, “ikinci cildin Çineli Kübra, üçüncü cildin de dağdan şehre inen Yusuf’u konu alacağını” belirtirken, Pertev Naili Boratav ise son ciltte karakterlerin Ankara’ya taşınarak buradaki toplum yaşantısı içinde var olacağını duyduğunu ifade etmiştir. Berna Moran’a göre ise, ikinci ve üçüncü ciltler yazılmış olsa, Kuyucaklı Yusuf’un hikayesi Yaşar Kemal’in meşhur İnce Memed’i gibi bir “eşkıya romanı” kurgusuna dönüşebilecek potansiyel taşımaktadır, ki benim görüşüm de bu yöndedir.
    Sabahattin Ali öldürülmeseydi belki de Kuyucaklı Yusuf gibi bir serinin yanısıra edebiyatımıza nice değerli edebi eserler bırakacaktı.