• Yabancı bir şehirde tanıdık şeyler değerliydi.
  • Kitabı çok önceden okumuştum. Kitap evinde gezerken bir kitaba ihtiyacım olduğunu ama bunun ne olduğunu bilmeyerek tek tek kitaplara bakıyordum. Gözüme bu kitap ilişti ve arkasında yazılanları okudum önce. Çok tanıdık duygular gördüm içini açtım biraz daha karıştırdım. İnanılmaz derece yoğun duygular gördüm ve hemen aldım okuyama başladım. Yazar Hikmet Anıl Öztekinin o zamana kadar adını bile duymamıştım oysa ki cok satılıyormuş kitapları. Daha sonra youtube vs tüm sosyal medyalardan da takip ettim ve bana inanılmaz şeyler kattı bu kitap. Eksik olduğum bir konuda beni kuvvetlendirdi, bir dönüm noktasında yapmam gereken seçimi gösterdi bana. Fakat bu sitede ve bazı yerlerde görüyorum ki ''Ahlak Bekçileri'' diyorum ben onlara ahmet batmanın aşk kitaplarıyla hikmet anıl öztekinin hakikate giden yolda ne gibi çileler çektiğini ona bunu neyin götürdüğünü anlattığı gençlere çok güzel tavsiyeler verdiği kitabı bir tutar bir tavırla eleştirildiğini gördüm. Bir çok konuda eleştiri yapabilirsiniz ama islamda aşk meşk olmaz gibi kavramlarla bu kadar yufka yürekli güzel bir adamı karalamaya kimsenin hakkı yok ya kitabı anlayarak okumadınız ya da Hikmet Anıl Öztekinin yaşadıklarının onda birini hayatınız boyunca yaşamadınız. Kitabı alın okuyun değişeceksiniz eğer çareleriniz dualarda arayan biriyseniz bu kitap sizin yanı başınızda bulanacaktır her zaman. Eyvallah..
  • Kitabı bitirdikten sonra, bu kadın artık bilinmeyen olmaktan çıkıyor. Onu tanıyorsunuz; sanki onunla yıllardır mesafeli bir ilişkiniz olmuş gibi. Artık onu tanıyoruz.

    Aşk üzerine olmasını beklemiyordum. İlk başlarda burun kıvıra kıvıra okusam da yavaş yavaş orada gördüğüm kadını takip etmeye başladım. Yine Zweig ve yine gerçekçilik. Bu kadın çok tanıdık lan! Hepimiz bir şeyler için güldük, üzüldük, göz yaşlarımızı tutmadım, sinirlendik veya korktuk. Bu kadının özel yanı ne peki? Bunların hepsini başka kitap karakterleri de yaşadı/yaşıyor. Bu kadın bize değil, kendisine bir şeyler anlatıyor.

    Sevgi insana çok şey yaptırabilir, ki bunların çoğu da mutsuz şeylerdir. Bu kadın da mutsuz. Bunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Mektubun başından sonuna kadar biliyorsunuz neler çektiğini ama hala bir şeyler eksik. Onu diğer aşıklardan farklı kılan yanı ne? Belki de onu farklı kılan taraf, farklı bir yanının olmamasıdır. Belki de bu sadece gerçekte hissedebileceğimiz bir sevgi hikayesidir.
  • trenler geçmez oldu gözlerinden artık
    sallanmaz oldu ak mendili
    rayların sonu belli
    en uzak yerler bile tanıdık
  • Şu an yapmak istediğim, bir kitapçıya girmek ve Mahşer'i elinde tutan birinin yanına gidip; "Affedersiniz, sadece elinizde tuttuğunuzun bir destan olduğunu söylemek için vaktinizi aldım. Teşekkür ederim, iyi okumalar." demek. Başka türlü bu kadar kısa nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Destan kelimesini kullanmam kitabın 1216 sayfa olması değil. Sadece arka kapak açıklamasını okumanız bile elinizdekinin değerini çok iyi açıklamaya yetecek bir şey. Ayrıca, Mahşer bizlere sadece klasik bir post-apokaliptik dünya sunmuyor. Aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik değerlendirmelerle bir kıyamet senaryosu hazırlıyor. "Kaptan Trips" hakkında yeterli bilgiyi aldıktan ve salgının sayfalar aracılığıyla kanımıza işlemesinden sonra işin tamamen insancıl boyutuna dönüyoruz. Ki bu mükemmel. Mahşer'den önce ve sonra ölümcül salgınların konu alındığı birçok film yapıldı, kitap yazıldı ve teknolojinin nimetlerinden yararlanan her türlü yan dal bu hikâyeyi kullandı. Fakat hiçbiri Mahşer'in baktığı bakış açısına yaklaşamıyor benim gözümde. Elbette ortaya çıkan her yapıma göz atmış olmam mümkün değil, fakat adını iyi duyurmuş olanların çoğundan haberim var. Ayrıca kitaptan ne kadar etkilendiğime verin onu da, etkisinden kurtulamıyorum.

    Mahşer, gerçekten tüyler ürpertici. İşin içine ortak rüyalar girince ne tüyler ürpertici olmaz ki zaten? Fark ediyorsunuz ki eserde bir süre sonra endişelendiğimiz son şey salgın. Asıl endişelendiğimiz unsurun da Kara Kule ile olan bağlantısı zaten aklınızı başınızdan almaya yetiyor. Evet, Mahşer de tüm King kitapları gibi Kara Kule evreninde geçiyor. Sadece evrenin konuğu olmakla kalmıyor, büyük bir karakter ortaklığı sürüyor ortaya. İsmini Kara Adam olarak da bildiğimiz ürkütücü arkadaş Randall Flagg Kule'yi okuduysanız o kadar tanıdık gelecek ki şok etkisini atlatmak için bir bardak soğuk suya ihtiyacınız olacak. İki büyük destanı bu şekilde birleştirmek nasıl bir kalem gücüdür hala aklım almıyor. Ayrıca, Pennywise'ı da unutmamak lazım. "O", Kule ile bağlantılı olduğu için destan sayısını üçe çıkarabiliriz. Sonuçta bahsettiğimiz son eser, tüm zamanların kaleme alınmış en başarılı gerilim destanı.

    Kitaptaki karakter sayısının çokluğu her zamanki gibi kafamızı zerre karıştırmıyor. Büyük üstat King, bu gibi konuda bir karışıklık yaşayacağımız düşündüğü zaman eserinin başına bir tanıtım bölümubölümu ekliyor zaten. Mahşer'de durum böyle değil. Bir süre sonra dokunabileceğimiz kadar yakında hissedeceğimiz eşsiz karakterleri kitabın başında yeteri kadar tanıyoruz. Bu konuda da bol bol detay toparlıyoruz. Evet, King'in kalemi bu konuda biraz "ishaldir" (tamamen kendi tabiri), fakat bir kelimesi bile gereksiz değildir ve sıkmaz. Onun yerine sizi içine çeker ve bu kadar detay nasıl düşünülür onun hayretiyle baş başa bırakır. Mekan ve zaman açısından belli bir genişliğe ulaşan Mahşer'de bu hayret edilesi durum ile defalarca karşılaşacağınızı söylesem yanılmış olmam sanırım. Bu yüzden benim tavsiyem, King'in belli şeyler fazla uzattığını düşünmeyin, anlattığı hikayeler emin olun piyasada karşılaştığınız hikayelerden çok daha üstün. Bu yüzden bir ön koşullu dersmiş gibi adeta, anlatılan o hikayeye kendinizi hazırlamalısınız. Karakterleriyle konuşmayı, onları anlamayı çok iyi beceren Stephen King, bu güzel iletişimi sayesinde bizleri o hikâyeye kendi elleriyle hazırlıyor. Daha ne isteyelim?

    Mahşer'in 1994 yılında yapılmıs bir TV mini dizi uyarlaması bulunmakta. Eve kendimi atıp bu yapımı köküne kadar kurutmak için sabırsızlanıyorum, bir yandan da kitabın yarattığı etkiyi yaratamayacağından KESİNLİKLE emin olduğum için korkuyorum. Ayrıca şu anda yapım aşamasında olan bir de beyazperde uyarlaması bulunmakta. Açıkçası daha önce çok tecrübesi olmayan ve olan tecrübelerinin de daha çok romantik alanda edinmiş olan Josh Boone'un eline böyle bir gerilim destanını vermek ne kadar doğru bir karar bilmiyorum. Umarım sonuç It'de aldığımız gibi başarılı olur. Gerçi Stephen King'in çocuğu gibi önemsediği bu şaheserin yapım aşamasından dokunuşunu esirgeyeceğini sanmıyorum. Bu yüzden içim biraz daha rahat bekliyorum.

    Giriş cümlemde söylediğimi hatırlıyorsunuzdur. Şimdi lütfen bir kitapçıda yanınıza geldiğimi ve size Mahşer'i mutlaka okumanız gerektiğini söylediğimi varsayın. Mahşer yalnızca bizlere değil, Dünya edebiyatına da büyük bir hediye.
  • Bu kitap bir bitirişi konu alıyor; ilişiği kesmeyi, ilgisizliği, gizli kırçıllı nefreti... Babasının ölümüyle kendisine yüklüce bi' mal mülk miras kalan Zoiss'in mirasını dağıtıp defolup gitme isteğini anlatıyor. Çünkü Zoiss zaten senelerdir Ungenach'a yabancıydı, onun Stanford'da akademiyle özdeşmiş bi' hayatı var...

    Bernhard'ı seviyorum çünkü onun özgünlüğü beni aydınlatıyor. Bir benzetme yapacak olursam kaynak yaparken çıkan ufak kıvılcımlar olur ya, işte Bernhard'ın aydınlığı benim için aynı göz alıcılıkta. Bu kitapta gerek Noter Moro, gerek Karl'ın mektupları gerekse Zoiss'in içsesleri halinde biz pek çok ısırganlı fikirle donanıyoruz. Bu donanım kitabın başları ve ortalarında karakterlerle bize aktarılsa da.. sona doğru bi' ışıma gerçekleşiyor ve bu ışıma karakterlerden çıkan bi' şeye dönüşüyor.

    Bernhard'ın aydın insanın ülkesine
    uzaklaşması, küsmesine dair çok sağlam fikirleri var ve hiç biri keyfi değil, "kafasına görelik" hali yok. Kimseye bile isteye doğduğu, çocukluğunda mutlu olduğu yerden ayrılmak fikri kolay gelmez. Kişi bi' itil(mişlik)me yaşar. Ona imkân tanınmaz örneğin, yapacağına dair söz verdiği şeyler dikkate alinmaz ya da uğraştığı şeyler, bilim ya da sanat, umursanmaz. Sonra o kişi, tüm bireyselliği içinde, savaşa girer, gitmek ve kalmak üzerine. Kalmanın yıktığı gelecek ve içsesleriyle dolu nice bi' ömür varken, gitmenin de derin, sızlayan bi' özlemi olur, bunlar ihtimallerdir. Fakat bi' ihtimal daha vardır: Gidilen yere alışılması sonucu, onu dışlayan, resmen dışarı iten ülkeye yabancılaşma.

    Bernhard bu kısa romanımsı, başta karakterlerle aktarılan fakat özellikle sonlara doğru iyice kişinin yaşamının, amacının derinliklerine inip, sorgu sarmalına girdiği kısmı kitabın gövdesini oluşturuyor. Kendimce tanık olduğum ya da hissettiğim bu kurgusal evrimi çok hoş buldum; hikayeden ağırca denemeye kayış ve denemesel tarzın kitapta felsefi bi' aydınlığa dönüşmesi.

    Her kitabında uç, aydın bi' öfkeyle okura kendi ışığından saçıyor Bernhard. Bazı düşkünlüklerin sonrası ilham ve aydınlık getirir; kötü olan bazı şeyler, bazen önemli değişimlerin başı olur. Bu kitap da öyleydi. Kitapta, Bernhard'ın o tanıdık öfkesinin farklı halleriyle karşılaşmak kesinlikle heyecan verici fakat, okuduğum en edebi, sinirli yazın! Bu adam öfke dolu! Ülkesine, topluma, cahilliğe, geri kafalılığa... Böylesi öfkeli bi' kalemi okumak doğal olarak kolay değil, karamsarlaşıp, aynı öfkeli eleştirel gözlüğün gözünüze kaydığını hissedebiliyorsunuz. Ama şu var, okumakta iken, o tehlikeli(öfkeli) uçuşun sonu kesinlikle bi' güvenlik(aydınlanma) ile bitiyor.
    Güvenliğinde dahi nice sorgulama, eğreti fikir, nefretli söylemi kullanan, irdeleyen, direnen Bernhard.. iyi ki varsın!

    "Hayatın diyalog olduğu yalandır, hayatın gerçeklik olduğunun da yalan oluşu gibi. Akla hayale sığmaz bir şey olmadığı gibi, rezilce bir mutsuzluktur, bir dehşet dönemidir, kısa da olsa uzun da, hoşnutsuzluk üretmekten ve melankoliden oluşan ... sadece milyarlara varan ölüm sebepleri, ölüm sonuçları ... Burada muazzam bir yaradılış hoşgörüsüzlüğü ile karşı karşıyayız, bizi daima umarsızlığa sevkeden, acılaştıran ve sonuçta da geberten. Yaşadık sanırız, oysa gerçekte ölmüş gitmişizdir. Tümünden bir ders aldık deriz ama olan biten itiş kakıştır sadece. Bakarız, tasarlarız, ama baktığımız ya da tasarladığımız her şeyin elimizden kayıp gittiğini seyretmek zorunda kalırız, egemenliğimiz altına almayı ya da en azından değiştirmeyi planladığımız dünyanın da elimizden kayıp gittiği gibi, geçmişin ve geleceğin de elimizden kayıp gittikleri gibi, kendi kendimizin elimizden kayıp gidişi gibi ve zamanla her şeyin bizim için imkansız olacak olması gibi. Hepimiz bir felaket halet-i ruhiyesinde yaşarız. Yapımız anarşiye eğilimli bir yapıdır. " s.75
  • Okutup okutup sonunda okura ulti atarak adeta onu öldüren, bütün güzel hayallerini gömçüren kötü sonlu ama etkileyici kitaplarda bugün...

    Gerçi gidişattan belliydi sona doğru pek umut vadetmiyordu ama yine de insan güzel şeyler beklemiyor değil.
    Neyse biz konuya gelelim:

    *Anna Karenina, isim olarak da anlaşılabileceği üzere bizim başkahramanımız. Kendisi kitabın başlarında bize oldukça imrenilir bir görüntü çiziyor. Rusya'da o yıllarda bir kadın için gayet şanslı sayılabilecek bir hayata sahip. Mutlu denebilecek bir evliliği, sevdiği bir eşi (Aleksey Alexandroviç), bir de çocuğu(Seryoja) var ve kendisi çok güzel, cana yakın, alımlı bir kadın. Karşımıza ilk olarak abisi Stepan Arkadyiç ve abisinin eşi Dolli'nin arasındaki bir tartışmayı çözüme kavuşturmak için onların evine geldiğinde çıkıyor. Buraya kadar şanslı gelen Anna'mız, bütün hayat hikayesinin bir anda değişmesine sebep olan Vronskiy ile tam olarak bu ziyaretinde bulunduğu bir baloda karşılaşıyor.

    *Katerina Alexandrovna, namıdiğer Kiti ise başta Vronskiy'in aşkıyla yanıp tutuşan, Vronskiy ve Anna tanışmadan hemen önce kendisine yapılan kurları birer evlilik teklifi habercisi olarak gören ve bu uğurda kendisini çok seven Levin'i reddeden, Vronskiy ve Anna'nın aşkından sonra da hastalanan ve ölümden dönen masum ve ne yapacağını bilemeyen genç, güzel bir kadın. Hatalar yapmış olabilir ama ben asla kötü niyetli biri olduğuna inanmadım. Her şeye rağmen sabrını ve aşkını koruyabilen, oldukça samimi ve destekçi duruşunu bozmayan ve bütün bu olaylar gerçekleştikten sonra bile Levin'le kurmuş olduğu bağa zarar vermek istemeyen, utanç duygusu belirgin biriydi. "Reddetmemiş miydi, ne bağı?" diyor olabilirsiniz bu noktada ancak ikinci bir şans daima varmış. Ben de hiç beklemezdim ama olanlar bize bunun doğruluğunu kanıtlıyor. Fazla detaya girmeden diğerlerine bakalım.

    *Levin, Levin, Levin. Kitap boyunca yaptığı çoğu şeyi takdir ettiğim, köy yaşamı süren, kendi halinde kocaman bir iç dünyaya sahip, aşkına sadık, emeğe önem veren ve bir "bey" iken bile işçisiyle beraber toprak süren koca yürekli adam. Ara sıra iniş çıkışları, çok sinirlenip bazı şeyleri büyüttüğü olsa da yaptığı her hatayı, üzdüğü herkesi düşünüp pişman olduğunu ve hiçbirini isteyerek yapmadığını da unutmamak gerek. Ayrıca felsefi kişiliği ve yaşadığı her şeyi yeniden yeniden sorgulaması da öne çıkan bir özellik. Sonunda bize inancıyla ilgili küçük bir sürpriz bile yapıyor. Gerçi bu "Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" kitabından sonra Tolstoy'dan gayet beklediğim bir hareketti Levin adına. Tamam ağzımızdan bir şeyler kaçırmadan diğer karakterlere göz atalım.

    *Vronskiy'e geldi sıra... Açıkçası benim güvenmekte zorlandığım ve Anna'ya duygusal açıdan çok zarar verebileceğini önceden tahmin ettiğim, kendisinden korktuğum bir karakterdi. İsteyerek veya istemeyerek birçok hata yaptı. Anna ile birbirlerini çok seviyorlar, ancak içinde bulundukları buhran ve duygusal dalgalanmalar yüzünden bir türlü kendilerine gelemiyorlar, bu yüzden de sürekli kavga ediyorlardı. Sabretmenin zor olduğu bir zamana denk gelmeseydi güzel şeyler olacağından emindim. Yine de suçlayamıyorum tabii ki, Anna'ya değer verdiğini net bir şekilde görebiliyoruz ve Vronskiy pişman hissedebiliyordu. Farkındalığı ve çaresizliği hatalarını çok daha affedilebilir kılıyordu.

    *Aleksey Alexandroviç konusunda söylenebilecek çok şey var. Anna'nın kocası olarak karşımıza çıkan Alexandroviç şaşırtıcı derece merhametli, affedici, sevgi dolu ve sabırlı bir adam. Düzenli ve mesafeli bir yapısı olduğunu söylemekte de fayda var. Herhalde başka biri olsaydı girdiği aşağılık kompleksi yüzünden herkese kan kustururdu ama onda hiç böyle bir şey göremiyoruz. Tam aksine girdiği sakin ve bağışlayıcı tavır, onu bazen sinir bozucu bir duruma bile düşürebiliyordu. Kendini bu kadar ezdirmesi ve çok sessiz duruşu beni çok üzdü. İhanetin en büyüğüne uğramışken bile muhafaza ettiği soğukkanlılık ve yardıma muhtaç olan kişi ne kadar onu kırmış olursa olsun bunu umursamadan diğer her şeye kör bir şekilde ona yardıma koşuşu ise üzerinde durulası bir detaydı.



    Çok fazla insan ismi okumanıza rağmen hepsini tanımak zorunda değilsiniz; sonunda üzülebileceğiniz şeylerle karşılaşsanız da, konuları evlilik, yasak aşk, aile yaşamı ve hiyerarşi gibi çok tanıdık konular olsa da sürükleyecek ögeler çok fazla ve akıcılık iyi. Sayfa sayısı lütfen sizi korkutmasın, okumak uzun sürer belki ama kesinlikle pişman olacağınızı veya yarıda bırakmak isteyeceğinizi zannetmiyorum.

    Tam filmi ve dizisi yapılacak kitap diye düşünüyordum ki belki vardır diye bakınırken bunları buldum:

    Bu dizisinin birinci bölümüymüş ama biraz eski bir dizi sanırım 1977 falan diyor: https://www.youtube.com/watch?v=mIbyeLiwRw0

    Bu da filmiymiş:http://www.altyazilifilmizle.org/anna-karenina-izle.html

    Biliyorum medya çoğu kitabı bozarak anlatıyor ama meraklısı için izlemeye değer diye düşündüm. İzlerseniz şimdiden hayal kırıklığına uğramamanız dileğiyle...

    Bu şarkı da Anna için olsun:
    https://www.youtube.com/watch?v=_-1PgwI1oWo

    İyi okumalar 1K...