• Günaydın. Bazen öyle şeyler yaşanıyor ki... Burası nasıl bir yer oldu böyle? Bütün bu olanlara rağmen nedir bu suskunluk? Ragıp Vural, "Sözün hiç bitmediği, bıçağın hiç kemiğe dayanmadığı, sözcüklerle zaferlerin kazanıldığı, sözcüklerle yaraların dağlandığı ama sözün hiç kıymetinin olmadığı bir beldeye düştüğümü anladım." der. Ne acı ki bu belde çok tanıdık sevgili okur. Ne acı... Var olun.
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?

    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?

    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?

    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?

    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?

    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...

    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.

    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...

    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.

    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...

    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.

    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?

    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?

    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Romantik komedi filmlerini seven biri olarak kitaba dair minik de olsa bir beklentim vardı ama okurken keşke hiçbir beklentim olmasaydı dedim. Gördüğüm yorumlar ve kitabın daha ilk elli sayfada kabak gibi meydanda olan konusu harika olmayan ama beni yormayacak bir kitap okuyacağımı düşündürttü lakin yine yanıldım. Elimde sürünen, esas kadın karakterin alıklığına karşı saçımı başımı yolmak istediğim, inanılmaz klişe ve sıkıcı bir film gibiydi.

    Kenzi ailesinden sürekli şikayet eden, mağdur evlat hissiyatı ve aşağılık kompleksine sahip ancak bir kez olsun oturup ailesiyle bu hislerini konuşmayan ve sözde her şeyi içine atan bir kadın. Bir dobra olduğunu iddia ediyor, bir kimseye hayır diyemeyen sünepe pozları kesiyor. Her yönüyle öyle itici bir kadındı ki yıldım. Beni en çok delirten şeyler şunlardı Kenzi ile ilgili:

    -Romantik komedi filmlerine kafayı takmış, 29 yaşında ve zeki, sanatçı ruhlu olduğu iddia edilen bir kadın ama resmen karakteri yok. Falanca filmdeki X gibi yaparım, filanca filmdeki Y gibi olmalıyım, şu filmdeki W'nun deyimiyle, bu filmdeki Z'nin dediği gibi, hayatım o filmdeki gibi olsun, film, film, film. Tek bildiği ve anladığı şey bu. Gerçekten yoruldum ya. Film diyorsak da 15 tane falan popüler romantik komedi filmi he. Öyle ciddi bir film izleyicisi, sinema sektörüyle alakalı biri falan sanmayın.

    -Ailesiyle olan meseleler. Başta yazar ailesini pislik, ayrımcı, ikiyüzlü, cahil insanlar gibi gösteriyor ama kitabın sonunda aslında bazı huyları kötü olsa da çocuklarını seven bir aile okuyoruz. Kenzi yanlış anladığı için abartıyormuş. Yahu 29 yaşındasın be kadın. Ailene insan gibi iki kelam etmek bu kadar mı zor? Sonunda anlıyoruz ki değilmiş. Her neyse.

    -Arkadaşları... Şimdi kitapta 2 yakın arkadaş söz konusu. Tonya ve Ellie. Tonya biraz sinsi, hırslı bir kadın ve 10 yıla yakın zamandır arkadaşlar ama Kenzi onun aslında dost yüzlü bir düşman olduğundan şüphelenmekte ve bunu sorgulamamakta çünkü neden entrika olmasın kitapta? Ve Tonya'nın yaptığı pislikler ortaya çıkınca da ya özür dile affedeyim modlarında ya da oyuncağı elinden alınmış şımarık çocuk gibi delice hareketler peşinde. Sıfır olgunluk, tebrikler Kenzi. Tonya gibi berbat bir insanın karşısında dururken bile sana sinirlendim ya helal olsun. Hele Ellie... Saf, iyi niyetli arkadaş sözde. Sana yalan söylesin, laf etme. Sır diye verdiğin şeyleri sağa sola anlatsın görmezden gel ve o çok iyi biri, hep yanımda oluyor, en yakın arkadaşım diye avun dur. Bravo koca yürekli kızımız.

    -Gelelim aşka... Ay ben yine bir yıldım. Gelmeyelim en iyisi. Orası da maşallah pembe dizi tadında.

    Bir de kitabın çevirisi ya da daha kötüsü orijinal dili, hangisi bilmiyorum ama çok kötüydü. Zaman kipiyle ilgili ciddi bir sıkıntı vardı. Sürekli kafamda düzeltmek zorunda kaldım okurken. Beni en çok da bu yordu sanırım.

    Toparlamam gerekirse... Konusu birkaç filmden derlenmiş gibi hissettirecek kadar basit ve tanıdık, dili vasatın altında, karakterleri çelişkiler yumağı, entrikaları bayat bir kitap okumak isterseniz aradığınız kitap Bazıları Kalbini Dinler.
  • Halkın alt tabakasının hayatı, düşünceleri, karakteri ve refahı kaderine terk ediliyordu.Sanki bu, kimseyi ilgilendirmiyordu. Sanki sonsuza kadar şuna karar vermişlerdi : Bırakın bildikleri gibi yaşasınlar.İyi bir şey olursa, onların yararına. Kötü veya ağır bir şeyler olursa, bırakın katlansınlar.
    Her zaman ve her yerde halk kitleleri sabır ve tahammüle zorlanmıştır.Sabretmek ve boyun eğmek halkın zorunluluğu idi adeta...
  • Bir adam. Hukukçu, akademisyen, hassas, saygılı, nazik, deli gözleri olduğunu düşünsem de kesinlikle iyi bir dinleyici, duyguyu anlayan, hisseden ama onlara karşı olan saygısını kaybetmeyen ve bunları iyi bir şekilde ifade etme yeteneğiyle donatılmış. İnsanlar ne kadar çok konuşursa, o kadar kendisini gizliyordur diyor bir televizyon programında, belki de bu yüzden öykü ya da şiirle ifade etmeye çalışıyor kendisini.

    Elimdeki kitabı, ödül almamış tek öykü kitabı. Buna rağmen büyüleyici, sarsıcı, sadeliğiyle tunçtan bir yumruk midenize, boğazınıza ve vicdanınıza vurulmuş gibi hissettiren, belki aykırı, belki bilindik, belki yabancı ancak hepimizin kendisinden bir parça bulabileceği hikayelere sahip harika bir kitap. Türk öykücülüğü neymiş böyle, ne yazarlarımız varmış, neler kaçırıyormuşum! Kesinlikle benim ayıbım ve kesinlikle benim ayıbım.

    Yazar, kendisiyle yapılan bir söyleşide yazdığı öykülerin/kitapların isimlerine ve sonlarına çok önem verdiğini söylüyor. Gerçekten öyle. Kitabın adı Dokunma Dersleri ya mesela, evet kitabı genel olarak değerlendirdiğinizde, kitabın ismi içindeki bir öyküden esinlenerek konulmuş değil: Kitabın tamamını kapsayan bir isim. Dokunma derken aklımıza neler gelir? Fiziksel temas mı sadece ya da ruha dokunmak mı? Bu kadarla kalır mı dokunmak? Kalmazmış, kalmamalıymış. Bir hayata, bir insana, bir adamın/kadının bir kadına/adama, bir ruha, bir hayale, bir fanteziye, bir anıya, bir yaraya, yabancı bir duyguya, tanıdık yabancılara ve bilindik sırlara.. Nelere dokunulabiliyormuş aslında..

    Kitap beni çok etkiledi, aklıma hiç gelmeyen konularda, gerçek olduğuna inandığım öyküler okudum. Gerçek olduğuna inandığım kısmına ayrıca vurgu yapmak istiyorum. O kadar hayattan ki, "yaaa sırf öykü yazacağım diye kurgunun dibine vurmuş, böyle şeyler var mı canım, a a" diyemedim. Ki emin olun, çokça derim bunu. Aile hayatı, erotizm, eşcinsellik, ayrımcılık, kadın olmak, erkek olmak, insan olmak, yabancı olmak, tanıdık olmak, açıklanamaz hislere ya da çıkıntılıklara sahip olmak.. Hepsi 120 sayfalık kitaba sığdırılmış, 120 sayfaya!

    Anadilimde böyle bir kitap okumak beni öyle heyecanlandırdı ki, kendimi çok şanslı hissettim, çok gururlandım. Yazarın var olanları dile getirirkenki naifliğini ise kelimelerle yeterince ifade edebileceğimi sanmıyorum. Özellikle erotizmi ve eşcinselliği öyle bir anlatış şekli var ki, birçok yazarın düştüğü hataya düşüp bu iki durumu ne yüceltiyor, ne aşağılıyor ve ne de yazdıklarını ucuzlaştırıyor. Belki bu durum başka bir söyleşisindeki şu soruya vermiş olduğu cevabıyla alakalıdır:
    "S: Hüzün: Edebiyatın olmazsa olmazıdır hüzün. Ancak sizin metinlerinizde adeta elle tutulur, gözle görünür – hatta kimi tokat atan – bir hüzün var. Acının ve hüznün arabesk yanının sizi ilgilendirmediğini biliyoruz; bize hüznün öykülerinizdeki rengini, ağırlığını anlatır mısınız?

    C: Hüznü duygu sömürüsünden ve aylaklıktan ayırarak, olduğu gibi karşılama, karşısında dimdik durabilme taraftarıyımdır. Hüzne saygı duyuyorum ben, onun bir şeylere katık edilmesinden hoşlanmıyorum. Öykülerim de benimle aynı fikirdedir, öyle sanıyorum."

    Yabancı kelimeleri elimden geldiğince kullanmamaya çalışsam da, Türkçe karşılığını bulamadığımdan kitap ve yazar hakkındaki son ve en genel yorumumu yaparken affınıza sığınıyorum: "WOW"!

    Umarım okur ve okutursunuz.
  • ...

    Defalarca izledim filmini, hiç sıkılmadım… Her defasında Barış’ın hüznüyle hüzünleniyor, ağlamasıyla ağlıyor, gülüşüyle gülüyor, heyecanıyla heyecanlanıyor ve "Uçurtmayı Vurmasınlar" deyişiyle sitem ediyor insan; küfrediyor, insanlığından utanıyor… O minik yüreğin burkuluşunu izlemek, uzanıp bir şeyler yapamamak çileden çıkarıyor insanı.

    Film baştan sona tanıdık bize; ezilen, hakları gasp edilen, sömürülen, dili, kimliği, kültürü inkar edilen, asimile edilmeye çalışılan insanlardan, halklardan, sınıflardan izler taşıyor. Daha dün belki, belki saatler önce, belki de şu anda o filmin sahneleri yaşanıyor, aynı anda, birçok yerde, parçalanmış, her parçasına zulüm dağıtılmış ülkemizde.

    Hani büyük tehlikelerin anlatıldığı zamanlarda söylenen bir söz vardır: "Hayatım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden." İşte bu da bizim hayatlarımızın film şeridi: Uçurtmayı Vurmasınlar.

    -Adın ne?

    -Barış!

    -Suçun ne?

    -Düşünmek, kitap okumak…

    Alıntı