• AŞK MAHKUMU
    Onu ilk kez gördüğümde kanadı kırık bir kelebeğe benzetmiştim. Uçmaya çalışan ama uçarken de acısını içinde yaşayan bir kelebeğe… Sanki acısını kabullenmiş gibiydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama bu konuda pek de başarılı değildi.
    Ortak bir arkadaşımızın evinde verdiği doğum günü kutlamasında karşılaşmıştık. Dikkat çekici bir güzelliği vardı. 40’lı yaşlarda ve oldukça bakımlı bir kadındı. O da benim gibi davete yalnız gelmişti. Belli etmeden onu izliyordum. En olmadık konulara bile gülüyordu. Gülmek ona çok yakışıyordu ama kahkahaları o kadar sahteydi ki. Sıkılıyordu bu ortamdan, bunu hissediyordum.
    Bir ara sigara içmek için balkona çıktı. Tüm cesaretimi toplayarak peşinden gittim. Kibarca selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Bir süre havadan sudan konuştuk.
    --Çok eğleniyor olmalısınız. En çok sizin kahkahalarınızı duyuyorum. Bulunduğunuz ortama neşe katıyorsunuz.
    Bir süre anlamsızca yüzüme baktı. Sonra da soğuk bir ses tonuyla cevap verdi.
    --Çok mu gülüyorum sahiden.
    “Evet, çok gülüyorsunuz. Üstelik de o kadar sahte bir gülüşünüz var ki. Sanki bu ortamdan sıkılıyorsunuz. Sanki kaçıp kurtulmak istiyorsunuz.” demek istedim. Ama diyemedim.
    --Siz gülmeye devam edin. Gülmek size çok yakışıyor.
    Hiçbir tepki vermedi. Sigarasından derin bir nefes alp gökyüzüne doğru üfledi. Bir şeyler söylesin diye bekliyordum. Sohbetin devamı buna bağlıydı. Oysa o sadece yıldızları seyrediyordu. Biraz önce salonda kahkaha atan kadından eser yoktu. Sonra da bir sırrı açıklar gibi fısıltı şeklinde konuştu.
    --Burada boğuluyorum. Nefes alamıyorum.
    Böyle düşündüğünü tahmin ediyordum. Yine de şaşkın bir ifade takınarak konuştum.
    --Oysa sizin çok eğlendiğinizi sanıyordum.
    Bana öyle bir baktı ki o an söylediğim bu cümle için pişman olmuştum. Kendimi hemen toparladım.
    --Gitmek ister misiniz?
    --Anlamadım?
    --Buradan birlikte çıkıp bir başka yere gitmek ister misiniz?
    Bunu nasıl söylediğimi bilemedim. O an öylesine ağzımdan çıkmıştı. Zaten kabul edeceğini de sanmıyordum ya…
    --Olur.
    Sadece olur, dedi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Heyecanımı gizleyerek sordum.
    --Nereye gitmek istersiniz?
    --Buradan götürün beni. Neresi olursa olsun fark etmez.
    Kısa bir zaman sonra kimseye haber vermeden oradan ayrılmış, gecenin karanlığında yol alıyorduk. Arabada ikimiz de konuşmuyorduk. Bir şeyler söyleme ihtiyacı içindeydim.
    --Ben, Adnan…
    O an içinde bulunduğu ortamdan sıyrıldı.
    --Efendim?
    --Benim adım, Adnan.
    --Çok affedersiniz, Adnan Bey. Sanırım oradaki gürültüden başım şişti. Ben de Sibel…
    --Memnun oldum.
    Cevap yerine yarım ağızla gülümsedi.
    Salaş bir meyhaneye geldik. Fazla kalabalık değildi. Boş bir masaya oturduk.
    --Ne içersiniz?
    Hiç düşünmeden cevapladı.
    --Rakı…
    Garsonu çağırıp siparişi verdim.
    Genelde çevremde konuşmayı bilen ve seven biri olarak tanınırım. Ama bu kez hiç de öyle değildi. Konu bulmakta zorlanıyordum. En kolay olanını seçtim.
    --Mehmet benim üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık. Her kutladığı doğum gününe beni de çağırır.
    --Benim de iş arkadaşımdı. Uzun zaman birlikte çalıştık.
    --Ama ayıp oldu. Hiç haber vermeden oradan ayrıldık. Yarın arar özür dilerim.
    Cevap vermedi.
    Sağ elinin yüzük parmağındaki alyans dikkatimi çekmişti.
    --Sanırım evlisiniz.
    Laf olsun diye söylediğim bir cümleydi. Uzun uzun yüzüğüne baktı. Sonra sol eliyle yüzüğü parmağında çevirmeye başladı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu. Bir süre yüzüme baktı. Hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarında.
    --Nişanlıydım.
    --Şey… Ayrıldınız mı yoksa?
    Hemen cevap vermedi. Yüzüğüyle oynamaya devam ediyordu. Biliyordum, o an aklı bir başka yerdeydi. İçinde değişik şeyler yaşıyordu. Sessizce onu seyrediyordum. Bedeni yanımdaydı ama aklı çok uzaklarda gibiydi. Farkında olmadan bir yarasına dokunmuş, canını yakmıştım. İçinde bir şeylerin kırıldığı o kadar belli oluyordu ki artık saklama gereği bile duymuyordu.
    --Hayır, öldü o.
    En üzgün tavrımı takınarak;
    --İnanın çok üzüldüm. Başınız sağ olsun.
    Başını salladı sadece…
    --Bu konuyu açarak sizin de canınızı sıktım. Gerçekten çok üzgünüm.
    Bir an yaşadığı duygusallıktan sıyrılıp karşılık verdi.
    --Bırakın numara yapmayı. Benim yalnız bir kadın olduğumu öğrendiğinizde içten içe mutlu bile oldunuz. Yalan mı? Kendinizi de beni de kandırmayın.
    Şaşırmıştım. Ondan böylesi bir tepki beklemiyordum.
    --Ama ben…
    O ise kendinden emindi. Cümlemi bitirmeme bile izin vermedi.
    --Bakın, Adnan Bey… Evli ya da nişanlı değilim. Ben 45 yaşında, bekar bir kadınım. Rahat olun. Boşuna da üzgün pozlar takınmayın.
    Sözlerini hiç esirgemeden konuşması garibime gitmişti. Ama haklıydı. Yüzüğünü gördüğümde biraz canım sıkılmıştı. Yalnız olduğunu öğrendiğimde ise içten içe sevinmiştim.
    Yine de konuyu değiştirmeye ihtiyacım vardı.
    --Nasıl öldü? Şey, yani bir hastalık falan mı?
    Cevap vermedi. Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra da gülümsedi.
    --Sizi de eğlencenizden ettim.
    Bir anda değişmişti. Konuyu değiştirmek istiyordu. Haklıydı.
    --Öyle demeyin, Sibel Hanım. Ben de sizin sayenizde o ortamdan kurtuldum.
    --Yalan söylemeyi hiç bilmiyorsunuz. Bence siz orada çok daha fazla eğlenebilirdiniz.
    --Doğrusunu söylemek gerekirse bu gece evde kalmayı çok istiyordum. Mehmet çağırınca mecburen gitmek zorunda kaldım. Bu gece evde yapacak işlerim vardı.
    --Bu gece ben de evde kalmayı düşünüyordum. Balkonumda yemek yemeyi ve bir iki kadeh içki içmeyi hayal ediyordum.
    --Desenize ne kadar plan yapsak da hayatın planlarına karşı koyamıyoruz.
    Bir süre sonra birbirimize iyice ısınmıştık. Bunda içtiğimiz içkinin de payı vardı. Sürekli konuşuyorduk. Üstelik de abartısız kahkahalar atıyorduk. Zaman çok çabuk geçiyordu ve biz çok fazla içki içmiştik. Birbirimize en özelimizi de açmıştık. Yaklaşık 20 sene önce birini çok sevdiğimi, onunla 3 yıl evli kaldığımı ama kısa zaman sonra anlaşamayıp boşandığımı ve bir daha da hiç evlenmediğimi bile anlatmıştım.
    Sadece dinledi. Hiçbir soru sormadan dinledi. Ama yüzünde bir hüzün sezmiştim. Benim durumuma üzüldüğünü sanmıyordum. Bu başka bir şeydi.
    --Trafik kazası…
    --Anlamadım?
    --Hani sormuştunuz ya… Bu yüzüğün sahibi… Trafik kazasında öldü.
    Şaşırmıştım. Bu konuyu açacağını beklemiyordum. Bir süre bekledi ve sonrasında anlatmaya başladı.
    Lise yıllarından beri arkadaşlarmış. Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşmüş. Üniversite yıllarında da ilişkileri sürmüş. Sonrasında her ikisi de çalışma hayatına başlamış. Her gün ama her gün birbirlerini görmek için bir sebep yaratıyorlarmış. Derken sevdiği adam Sibel’e evlenme teklif etmiş. Hiç tereddütsüz kabul etmiş. Kısa bir zaman sonra da nişanlanmışlar.
    Düğün günü o kadar heyecanlıymış ki. Sevdiği adamla evlenmek bu hayatın ona verdiği en güzel hediyeymiş. Hayatı boyunca mutlu olacağına inanıyormuş. Gelinliğini giymiş, kuaför, fotoğraf çekimi derken düğün salonuna doğru yola çıkmışlar. İkisi de arabanın içinde sevinç çığlıkları atıyormuş. Mutluluk şarkıları söylüyorlarmış. Görmemişler önlerine çıkan sarhoş adamı…
    Sibel o günleri anlatırken yüzünde değişik ifadeler oluşuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen de cümlelerine coşku katıyordu. Tane tane konuşurken bile heyecanını belli ediyordu.
    Son cümleyi söylediğinde gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Dudakları titriyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
    İçkisinden büyükçe bir yudum daha aldı. Bir süre sessiz kaldı. Onun her hareketini izliyordum. Sonra sesine belli bir ayar verip anlatmaya devam etti.
    Nişanlısı direksiyonu kırmış ama bariyerlere çarpmaktan da kurtulamamışlar. O anlarda ikisi de hafif yaralıymış. Ama arkadan gelen araç fren yapmakta geç kalınca arabanın sürücü tarafına büyük bir hızla çarpmış.
    Bir süre sonra etraftan yetişenler ikisini de araçtan çıkarmışlar. Ama nişanlısının durumu çok kötüymüş. Sürekli kan kaybediyormuş. Ona sarıldığında gelinliği kan içinde kalmış. Kısa bir süre sonra ambulans gelmiş ve ikisini de hastaneye götürmüş. Kendisine ayakta müdahale yapılmış, nişanlısı ise uzun bir ameliyat geçirmiş. Sonrasında günlerce yoğun bakımda kalmış ama kurtulamamış…
    Sibel yaşadığı bu olayı anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyordu. Sanki sevdiği adamın kanlar içerisindeki görüntüsü gözlerinin önündeydi. Sesinin titremesi artmıştı. Bir başka kadın olsaydı belki de ağlardı. Ama o metanetini koruyordu. Zaaflarını belli etmek istemiyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu.
    Geçmişte yaşadığı çok acıklı bir hikayesi vardı. Bu durumda onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Aslında ne diyeceğimi de bilemiyordum ya… Konuyu değiştirecek cesaretim bile yoktu.
    --Çok üzüldüm. En azından siz yaşıyorsunuz. Allah sizi sevdiklerinize bağışlamış.
    Gözleri uzaklara bakarken buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
    --Keşke o kazada ben de ölseydim.
    Cevap veremedim.
    --Ben iyice sarhoş oldum, Adnan. Artık kalkalım istersen.
    Bana Adnan, demişti. İsmimle hitap etmişti.
    --Tamam, Sibel. Şu hesabı ödeyeyim, kalkarız.
    Kadehimde kalan son içkiyi bir yudumda içip garsonu çağırdım. Hesabı ödedikten sonra Sibel’in oturduğu semte doğru yola çıktık.
    --Umarım polis bizi çevirmez. Yoksa içkili araç kullanmaktan ceza yazar.
    Şanslıydım. Hiçbir çevirme olmadan Sibel’in evine gelmiştik. Arabadan inip kapısını açtım. Onun inmesine yardım ettim. Çok sarhoştu. Yürürken yalpalıyordu.
    Apartmanın kapısında elimi uzattım.
    --Güzel bir gece sayende çok daha güzel geçti. Her şey için çok teşekkür ederim, Sibel.
    Yüzüme huzur dolu bir gülümsemeyle baktı.
    --Ne o…? Hemen gidiyor musun? Bence gitme. İçkilisin.
    Böylesine içten bir teklifi reddedemezdim.
    Asansöre doğru yürürken koluma girdi. Yukarı çıktığımızda çantasından anahtarı çıkarıp bana verdi. Kapıyı açıp içeri girdik.
    --İşte benim sarayım. Ya da tabutum mu demeliyim. Burada yaşıyorum.
    Oldukça mütevazı bir evdi. Ama çok da düzenliydi.
    Salona geçtiğimizde bir kanepeye yığılır gibi oturdu.
    --Kahve içer misin? Hemen yaparım.
    Oysa ayakta duracak gücü bile yoktu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. Kendinden geçmişti.
    --Deli kadın… Ne vardı bu kadar içecek. Aslında kabahat benim… İzin vermeyecektim.
    Bir süre evin içinde dolaştım. Sonra da Sibel’i kucakladığım gibi yatak odasına götürdüm. Hiçbir tepki vermiyordu. Yatağına uzatıp pantolonunu ve gömleğini çıkarttım. Sonra da pikeyi üzerine örttüm. Çok güzel uyuyordu. Gözlerimi alamıyordum bu manzaradan. Odasından çıkamıyordum bir türlü... Burada saatlerce kalabilirdim. Öylesine huzur dolu bir ortamdı ki...
    Büyülenmiş gibiydim. Yatağın yanındaki sandalyeye ters oturup bir süre seyrettim onu. Saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözaltlarında kırışıklıklar vardı. Yüzündeki yorgun ifade hayatın tüm yükünü tek başına üstlendiğini belli ediyordu.
    Uzun zaman kaldım yanında… Sonra istemeye istemeye ayağa kalkıp ışığı kapattım. Son bir kez daha baktım. Onu karanlığa hapsettiğimi düşündüm bir an. Sonra da ağır adımlarla odadan dışarı çıktım.
    Kafamda değişik düşüncelerle balkona yürüdüm. Yaz mevsimini fırsat bilen tüm yıldızlar gökyüzünde kendilerini gösterme yarışındaydı sanki. Aşktan ümidini kesen insanlar gibi yine de hepsi tek başınaydı.
    Sadece içindeki aşktan ümidini kesen insanlar hayatın sunduğu her türlü güzelliğe uzaktır. Daha bir savunmasızdır, onlar. Daha bir kırılgandır. Kaybolmuşluğa yakındır.
    İnsan içindeki aşktan ümidini kestiğinde kendisine daha bir uzaktır. Hareketleri daha bir abartılıdır, daha bir duygusaldır. Bu duygusallık, zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıflığını gizlemek için sert bir profil çizme ihtiyacı duyar. En tepkisel cümleleri hiç çekinmeden kullanır. Başkalarını kırmaktan, incitmekten çekinmez. Bu sayede kendisini gizlenmiş sayar. Oysa o kadar belirgin izler bırakır ki geride… Bunları da en çok kendisi gibi aşktan ümidini kesen insanlar farkına varır.
    O yüzden bu tür insanlar birbirlerini çok kolay bulurlar. Kendileri yaralıdır, çünkü. Yaralı insanlar acı çekenleri kolay tanırlar. Bu insanlar yarımdır, çünkü. Eksiktir. Susuz kalmıştır ve çoğunlukla tek başınadır.
    Bir battaniye alıp kanepeye uzandım. Birkaç metre ötemde güzel bir kadın uyurken kendimi evrende tek başıma olduğumu hissediyordum. Bu düşüncelerle uykuya daldım.
    Sabah uyandığımda Sibel’in odasının kapısını açtım. Hala derin bir uykudaydı. Uyandırmaya kıyamadım. Bir süre onu seyrettikten sonra sessizce evden ayrıldım.
    xxx
    Aradan birkaç gün geçmiş ve ben Mehmet’i aramayı unutmuştum. Telefonla beni aradığında yaptığım kabalığı hatırladım.
    --Merhaba, Mehmet. İnan ben de seni arayacaktım. O gece habersizce ayrıldığım için özür dileyecektim.
    --Bunun için özür dilemen gerekmez, Adnan. Sanırım Sibel’le birlikte çıkmışsınız.
    --Evet, beraber ayrıldık. Sonra da bir yerde oturup bir şeyler içtik.
    --Adnan. Ben de seni bunun için aradım. Sibel benim çok değer verdiğim bir arkadaşım. O çok hassas biri…
    Sözünü kestim.
    --Merak etme. Kalabalıktan bunalmıştık. Uzun uzun sohbet ettik.
    Mehmet’in sesinde bir endişe sezmiştim.
    --Aslında o çok zor bir kadındır. Üstelik de özel konulara kolay kolay girmez.
    --Bana anlattı ama…
    --Nasıl yani…?
    --Bana her şeyini anlattı. Çok zor bir dönemden geçmiş. Durumuna çok üzüldüm.
    --Haklısın. Hala da unutmuş değil. Sana bu konuları açmasına şaşırdım. Demek ki güvendi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmez. Sen nasıl başardın ki bunu?
    Mehmet’e ikimiz de yaralıyız. Birbirimizin dilinden anlarız, demek isterdim. Ama beni anlamazdı ki. Yıllardan beri mutlu evliliği olan biri aşktan ümidini kesmiş insanların duygularını bilemezdi.
    --Sorunun cevabını sen verdin ya. Bana güvendi.
    Telefonu kapattığımda Sibel’in yataktaki halini düşünüyordum. Nasıl da huzur içinde uyuyordu. Yıllarca yüreğinde acısını saklayarak yaşamıştı. Demek ki çok sevmişti. Ve sadece o kişiyi sevmişti. Yüzüğünü bile parmağından çıkarmamıştı. O ölünce de yüreğini herkese kapatmıştı.
    Acısını benimle paylaştığında dudakları titriyordu. Ne de olsa sevgiliyi kanlar içinde görmek hiç de kolay bir şey değil. Zavallı Sibel… Kim bilir bu acıya nasıl dayandı.
    Kana bulanmış gelinliği içerisinde haykıran bir kadın olarak gözlerimin önündeydi. Cenneti yaşamak için imza atmaya giderken cehennemde tutuklu kalmıştı. Ona sahte kahkahalar attıran da demek ki bu mahkumiyetti.
    Kendimle baş başa kaldığımda Sibel’i düşünüyordum artık. Elimde olmadan yapıyordum bunu. Onu düşünmek bana eskilerden kalma tanıdık bir duyguyu hatırlatmaya başlamıştı. Etkilendim, diyordum. Yatak odasında onu seyretmek içime tatlı bir huzur vermişti. Bu yüzden etkilendiğimi düşünüyordum. Daha doğrusu buna inanmak istiyordum. Ama yüreğimin derinlerinden gelen bir duygu uyanmış ve beni rahatsız etmeye başlamıştı.
    Bir kez daha Sibel’le buluşmak ne iyi olurdu.
    Mehmet’ten Sibel’in telefonunu istedim. Kendisi için bir mahsuru olmadığını ama yine de onun izni olmadan bunu yapamayacağını söyledi.
    --O zaman telefonumu Sibel’e ver. Kendisiyle konuşmak istediğimi söyle.
    Kısa bir süre sonra telefonun diğer ucunda Sibel vardı ve benim hafta sonu randevumu kabul etmişti.
    Cumartesi akşamı belirttiğimiz saatte Sibel’in kapısındaydım.
    --Bu akşam nereye gitmek istersin?
    --Bilmem… Tercihi sen yap ama sakin bir yer olsun.
    Gülümsedim sadece…
    O kadar güzeldi ki. Bu akşam için hazırlandığı belli oluyordu. Benim için hazırlanmıştı. 45 yaşında olduğunu söylemişti ama bu hiç de inandırıcı değildi. İçimden bu gecenin güzel geçmesi için dua ediyordum.
    Yol boyunca fazla konuşmadık. Ben kendi adıma oldukça heyecanlıydım.
    Bir süre sonra müzikli şık bir restorandaydık. Fazla kalabalık değildi. Şef garson bizi iki kişilik bir masaya yönlendirdi. Sonra da siparişi aldı.
    Sibel’i yeniden karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmadan yüzüne bakıyordum.
    --Merhaba.
    Gülümseyerek merhaba dedim.
    --Bir daha aramazsın, diye düşünüyordum. Benim için sürpriz oldu.
    --Aslında sürekli aramak istiyordum. Sürekli aklımdaydın. Ama telefonunu bilmiyordum.
    --Tabi o gece ben sızınca telefon numaramı alamadın.
    --O gece biraz fazla içmiştin. Seni engellemeliydim. Kabahat benim…
    Karşımda sürekli gülümseyen hoş bir kadın vardı. Onun bu hali huzur veriyordu bana.
    --O gece içimde bir yangın vardı. İçkiyle söndürmeye kalktım.
    --Neyse ki yalnız değildin. Neyse ki yanında ben vardım.
    Sanki bir şey hatırlamış gibi sordu,
    --Sen beni yatağıma kadar taşıdın mı?
    Oldukça sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
    --Evet.
    --Bir şey daha soracağım. Yatağa yatırdığında üzerimdeki elbiselerimi…
    Devam edemedi. Garson gelmiş, siparişlerimizi masaya dizmeye başlamıştı. Sonra da içkilerimizi doldurup ayrıldı.
    Yüzüne bakıyordum.
    --Sorunu sormanı bekliyorum?
    --Sen anladın.
    Anlamıştım ama yine de sormasını istiyordum.
    --Beni sen mi soydun?
    --Evet. Bu sıcakta elbiselerinle yatmanı istemedim.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu. Bir şeyler daha soracaktı ama nasıl soracağını bilemiyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Ben de onun yüzüne hafifçe gülümseyerek bakıyordum. Sanırım bakışlarımdan soruların cevabını almış görünüyordu ki sormaktan vazgeçti.
    --Ne diyordum? Ha… Bir daha aramazsın sanıyordum?
    --Senin için de uygunsa bundan sonra sürekli olarak aramak istiyorum. Ne dersin?
    --Neden? Yarım bıraktığın işi tamamlamak için mi benimle görüşmek istiyorsun?
    Hınzırca gülümsüyordu. Ama ben bu sorudan hoşlanmamıştım. O da sorduğuna zaten pişman olmuştu.
    --Bozulma hemen. Sadece geleceğe dair planlar yapmayı sevmem. Hem zaman ne gösterir, bilinmez ki.
    Bir şey vardı, Sibel’de… Tam olarak açıklayamadığım bir şey... Bazen övgü dolu sözlerle beni bulutların üzerine çıkartıyor sonra da ters bir cümleyle beni çıkardığı yerden aşağı fırlatıyordu. Bazen de canımı sıkıyor sonra da yüreğimi okşayarak kendini affettiriyordu. Yaramaz bir çocuk gibi davranıyordu.
    Bir ara dansa kaldırdım onu… Orkestra romantik bir müzik çalıyordu. Biz de herkes gibi klasik dansımızı yapıyorduk. Sonra bana daha bir sokuldu. Başını omzuma yasladı. Beni dişiliğiyle etkilemek için yapılmış bir hareket değildi bu. Sanki sığınmak istiyordu. Sanki kaçmak, kurtulmak istiyordu bu hayattan. Tepesindeki kara bulutları dağıtmak için benden yardım istiyordu.
    Kendime iyice bastırdım. Saçlarını hafifçe okşuyordum. O kadar huzurlu bir andı ki, hiç kimse umurumuzda değildi. Zaten o an etrafımızda insanlar bizi ilgilendirmiyordu. Gözlerimiz kimseyi görmüyordu.
    Çok mutluydum. Müzik hiç bitmesin istiyordum.
    Aniden başını kaldırıp yüzme baktı.
    --Oturalım mı?
    Bu sözü emreder gibi söyledi.
    --Elbette.
    Özgürce uçan bir güvercin gibi davranıyordu. Uçtuğu anlarda tüm gökyüzünün sahibiydi sanki. Ürktüğü zamanlarda ise kafese girerek herkesten saklanmaya çalışan bir güvercin…
    Yüreğim belki bir kafes değildi. Ama orada bir fidan açmak üzereydi.
    Sonraki günlerde fırsat buldukça telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla ben arıyordum, o da uygun olduğunda karşılık veriyordu.
    Hafta sonlarını iple çekiyordum. Çünkü hafta sonu Sibel demekti.
    Yine bir restoranda beraberdik. O kadar güzeldi ki. Ve o kadar savunmasız duruyordu ki karşımda. Yine de bunca kırılgan yapısını abartılı saldırganlıkla kapatmaya çalışıyordu. O ne kadar tepkisel davransa da ben olabildiğimce sakin davranıyordum. Gülümsüyordum ona. Benden sana zarar gelmez, dercesine gülümsüyordum.
    Bol bol konuşuyordum onunla. Konuşurken gözlerin içine bakıyordum. Hiç kaçırmıyordu gözlerini. O an iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyordum ama ben oldukça heyecanlanıyordum.
    Sonra dudaklarımın arasından istemsizce o iki kelime döküldü.
    --Seni seviyorum.
    Sadece dik dik baktı bana. Sanki yaramazlık yapan bir çocuğu bakışlarıyla cezalandırır gibi baktı. Bakışları rahatsız etmişti beni.
    Bir süre hiç konuşmadı. Tedirgin bir bekleyiş içindeydim. Ağzından çıkacak cümleleri merak ediyordum. O an ters bir cümlesi bile hiç önemli değildi. Yeter ki bir şey söylesin… Yeter ki bu ızdırap bitsin. Oysa o duyarsız davranıyordu. Belki benden böyle bir itiraf beklemiyordu. Belki de harika devam eden bir ilişkiyi böylesine bir duyguyla berbat ettiğimi düşünüyordu, kimbilir. Konuşmuyordu ki… Yüzüme bile bakmıyordu.
    Sonra sinir bozucu bir ses tonuyla konuştu.
    --Bende ne buldun ki? Neyimi sevdin?
    Böyle bir söze nasıl cevap verilirdi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki;
    --Üstelik de ben bile kendimi hiç sevmezken sen nasıl oldu da sevdin beni?
    Alay ediyordu sanki. Ama gülmüyordu, gülümsemiyordu bile…
    Canım sıkılmıştı.
    --Bilmem. Sevdim işte…
    Zaten sevgime kayıtsız kalmıştı. Bu sözümle de sevgim onun gözünde tamamen önemsizleşmiş gibi oldu.
    --Bu dünyada en çılgın şey nedir, bilir misin, Adnan?
    Sonra da cevabını kendisi verdi.
    --Sevmek zaten başlı başına bir çılgınlık… Ama en büyük çılgınlık karşılık bulamayacağını bildiğin halde hala sevmeye devam etmek. Ve ısrarla beklemek…
    Sesinde bir hüzün vardı. Bir şeyler daha söyleyecekti ama sonra vazgeçti.
    --Peki, beni ne kadar tanıyorsun?
    Bir an çok kötü hissettim kendimi. Sanki bir boşluğa düşmüş gibi oldum. Bu sorunun içinde o kadar çok birbirine bağlantılı bilinmeyenler vardı ki. Haklıydı. Onu o kadar da iyi tanımıyordum. Sadece bana anlattığıyla tanıyordum. Biraz da gönül gözümle gördüklerimle… Bunlar bir kişiyi tanımak için yeterli değildi. Üstelik de bu soruyu sorarken “sen beni hiç tanımıyorsun” ifadesi, yüzünde net bir şekilde kendisini belli ediyordu. Yine de dik durmalıydım karşısında. Sözlerim esneklik göstermemeliydi.
    --Sende kendimi görüyorum. Sen benim eksik yanlarımı tamamlıyorsun. Sende huzur buluyorum ben. Seni düşündüğümde heyecanlanıyorum.
    Söylediklerim o kadar sıradan cümlelerdi ki. Sanki acemi aşığın bir kadına kompliman yapmak için ezberlediği beylik cümleler gibiydi. Üstelik de dudaklarımdan dökülürken bir o kadar da inandırıcılıktan uzaktı. Daha önce hiç bu kadar aciz duruma düşmemiştim.
    Beni kandıramazsın, der gibi baktı.
    --Adnan. Beni yeterince tanımış olsaydın inan ki hiç sevmezdin.
    Bana hiç yardımcı olmuyordu. Üstelik de alay eder gibi konuşuyordu benimle. Bir an içimden “gönül bu, nereye konacağını bilmiyor ki” demek geçti.
    --Zamanla daha fazla tanırım seni, Sibel. Tanıdıkça daha fazla severim.
    --Ya da daha fazla nefret edersin benden.
    --Bunu bilemezsin ki. Yeter ki sen bana bu fırsatı ver.
    Vermedi.
    Bana kendisini daha fazla tanıtacak o fırsatı vermedi.
    Bir daha görüşmedi benimle. Ne zaman telefonla arasam bir mazeret gösterdi.
    xxxxx
    Aşkın da giriş, gelişme ve sonuç gibi evreleri var. Sonuca, o kalıcı mutluluğa ulaşmak için daha çok yolumun olduğunu biliyordum. Ama henüz yolun başında, daha giriş bölümünde tıkanıp kalacağımı da hiç düşünmemiştim.
    Kendisini tanımadığımı söylüyordu. Bir insan yeterince tanımadan sevilmeyeceğini iddia ediyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Nasılsa gitmişti. Nasılsa bir daha görüşmek istemiyordu benimle. Nasılsa bundan sonra uzaktan bakacaktım ona… Kendimi daha fazla küçültmenin anlamı yoktu.
    Her ne kadar böyle düşünsem de ondan uzak duramıyordum. Belki de reddedilmenin verdiği travmayı üzerimden atamamıştım. Bu ilişkinin yürümemesinin nedenini kendimde arıyordum. Onun karşısında yetersiz kalmıştım. Sürekli olarak kendimi hırpalıyordum. Duygularımı tam olarak ifade edememiştim. Onun beklentilerine cevap verememiştim. Acemice davranmış, bunun sonucunda da terkedilmiştim.
    Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar… Geçmişte de canım yanmıştı. Hem de pek çok kez… Kaburgam kırılmış, uzun zaman istediğim gibi yatamamıştım. Ayak bileğim kırılmış, uzun zaman acısını çekmiştim. Diş ağrım yüzünden sabaha kadar uyuyamadığım günlerim de olmuştu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesinin etkisini bile beynimde canlandıramıyordum.
    Ama şimdi yüreğim daralıyor, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. Alışacaktım.
    Bu acıyla yaşamaya alışacak, zamanla onu unutacaktım.
    Geçmişte bir kez daha yaşamıştım bu duyguyu. Onun da acısını yüreğimin derinlerinde zaman zaman hissederken Sibel’i unutmak hiç de kolay olmayacaktı.
    xxxxx
    Telefon çaldığında evde yalnızdım. Arayan Mehmet’ti. Bir yerde yemek yediğini ve tek başına olduğunu söyledi. Beni davet ediyordu.
    Bu davete hayır diyemezdim. Bir saat sonra yanındaydım.
    Mehmet kolay kolay dışarı çıkamazdı. Daha doğrusu ailesi olmadan bir yerde oturup yemek yiyip içki içmeyi sevmezdi.
    --Sen burada ve tek başına… Demek ki eşini ve çocuğunu kayınvalidene gönderdin?
    --Valla doğru tahmin ettin. Yaz bitmeden bir hafta onunla beraber olsunlar istedim.
    --İyi yapmışsın. Sen de bu fırsatı değerlendirip özgürlüğünü yaşıyorsun.
    Biraz işten, biraz siyasetten bahsettik. Ama konunun bir şekilde Sibel’e gelmesini istiyordum. Mehmet beni fazla bekletmedi. Konuyu kendisi açtı.
    --Sibel’le hala görüşüyor musun?
    Yüzüne dikkatli bir şekilde baktım. Sibel’le aramızda geçenlerin ne kadarını bildiğini merak ediyordum.
    --Biz bir süre arkadaşlık yaptık ama sanırım uyum sağlayamadık. Şu an görüşmüyoruz.
    --Böyle olacağını tahmin etmiştim. Sibel’in zor bir kadın olduğunu sana söylemiştim. Kolay kolay kimseyle anlaşamaz.
    --Zor demeyelim de belki farklı bir kadın demek daha doğru.
    --Amma da yaptın, ha… Her kadın farklıdır.
    --Haklısın. Aslında doğru kelimeyi bulamadım. Sibel sürekli içinde fırtınalar yaşayan bir kadın. Sürekli gel-gitleri olan biri… O yüzden sürekli değişkenlikler gösteriyor. Bir bakıyorsun harika davranışlar… İnsanı mutlu ediyor. Kısa bir zaman sonra da canına okuyor.
    --Öyledir, o… Onun bu huyundan herkes şikayet eder. Ama bana ve eşime karşı çok çok iyidir. Biz onun en yakınındaki dostları sayılırız. Onu bizden daha iyi kimse anlayamaz. Hele de sevdiği adamdan ayrıldığında çok zor günler geçirdi. Bizler o zaman da Sibel’in yanındaydık.
    --Haklısın. Çok zor günler geçirmiş. İnan ben de çok etkilendim. Günlerce onun kanlı gelinliği içindeki görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi.
    Mehmet şaşırmıştı.
    --Kanlı gelinlik mi? Ne dediğini anlamadım?
    Şaşırma sırası bana gelmişti.
    --O kazadan bahsediyorum. Sevdiği adamın öldüğü kazadan…
    Mehmet bir süre yüzüme baktı.
    --Bu konuyla ilgili Sibel sana ne anlattı, Adnan?
    Kazayı ayrıntısına kadar anlattım. Mehmet dinledikçe değişik tepkiler veriyordu. Ben de ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
    --Adnan. Öyle bir kaza olmadı. Sibel’in sevgilisi bir başka kadın için onu terk etti.
    --Ne…!
    Mehmet ciddiyetini koruyordu.
    --Şaka yapmıyorsun?
    --Elbette yapmıyorum.
    Anlamaya çalışıyordum. Sibel’in bu davranışını çözmeye çalışıyordum.
    --Ama nasıl olur. Öyle üzgündü ki… Dudakları titriyordu o kazayı anlatırken.
    --Sibel o adamı yani Ali’yi çok sevdi. Gerçekten sevdi. Birlikteyken kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak değerlendiriyordu. Ondan bahsederken bile gözleri ışıldıyordu. O kadar coşku doluydu ki. Yalan yok, Ali de Sibel’i seviyordu. Hatta evlenme teklifinde bulunduğunda hep birlikteydik. Sürpriz bir teklifti. Üstelik de oldukça romantikti. Nişanlarında da yanlarındaydık. İkisi de mutluluktan uçuyordu. Sonra ne oldu, aralarında ne geçti, bilmiyorum. Bir de baktık ki ayrılmışlar. O zamanlar çok şaşırmıştık. Ama kısa süre sonra Ali bir başka kadınla görünmeye başladı. Sonra da onunla evlendi.
    --Aman Tanrım… Bu kadarı da olamaz.
    Mehmet anlattıkça boğazıma bir şeyler düğümleniyordu sanki. Belli etmemeye çalışıyordum ama oldukça huzursuzdum.
    --Haklısın. Ali’nin evlendiğini Sibel’den saklamaya çalıştık ama yine de bir yerlerden öğrendi. Günlerce kendisini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. O dönemlerde ne yedi, ne içti kimse bilmiyor. Üstelik bu konuyla ilgili hala da kimseye tek kelime etmedi. Bir gün kapısını çilingir yardımıyla açtığımızda salonun köşesinde yerde büzülmüş şekilde otururken bulduk. Bize anlamsız gözlerle bakmaya başladı. Çok kötü bir durumdaydı. Ne verdiğimiz suyu içti, ne de yemek yedi. Sonra doktora götürdük. İlaç, serum takviyesi derken biraz olsun kendine geldi. Ama hiç konuşmuyordu. Sadece boş gözlerle bir yerlere bakıyordu. Bu durumu bizi çok korkutmuştu.
    Kendimi bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum. Mehmet, Sibel’in durumunu anlattıkça içten içe terliyordum. Geçmişimle ilgili bir şeyler gün yüzüne çıkıyor ve beni çok daha fazla rahatsız ediyordu.
    --Keşke profesyonel yardım alsaydınız.
    --Almaz olur muyuz. Bizzat eşim o dönemlerde hiç yanından ayrılmadı. Psikoloğa götürdü. Ama orada da konuşmadı. Psikoloğun sözlerini ne duyuyor, ne de tepki veriyordu. Tepkisiz bir vaziyette boş boş bakıyordu sadece. Uzman; yalnız bırakmayın, sevdiği şeyleri yapmaya çalışın, dedi ama Sibel bize hiç yardımcı olmuyordu ki. Bazı geceler ben de eşimle birlikte Sibel’in evinde kalıyordum. Benim de orada olduğum bir gece ağlama sesleriyle aniden uyandık. Koşarak odasına daldık. Öyle kötü bir durumdaydı ki. Kendisini paralarcasına ağlıyordu. Canım yaa... Onun o an ki halini hiç unutamıyorum. Saatlerce teskin etmeye çalıştık, yüzüne soğuk sular serptik. Güç bela kendine getirdik. Uzun zaman sonra o gece konuştu bizimle.
    --Ne dedi?
    --“Ben yaşamak istemiyorum.” Bunu söyledi. Hem de gözlerimizin içine bakarak… Biliyor musun, Adnan… Umudu tükenen bir insanın ölüme ne kadar yaklaştığını ben Sibel’de gördüm. Ama hiç bırakmadık onu. O da bize güvendi. Bizim samimiyetimize inandı. Sonraki günlerde kendi isteğiyle psikoloğa gittik. Psikolog; istediğiniz gibi yasınızı yaşayın. Ama bunu da sürekli olarak devam ettirmeye çalışmayın, dedi. Bu olayın herkesin başına gelebileceğini, artık bugünü yaşamasını ve geçmişi yaşamaktan kurtulması gerektiğini söyledi. Kolay olmadı. İnan bana Adnan, hiç kolay olmadı eski durumuna geri dönmek… Ama Sibel güçlü kadındır. Bu sorunun da üstesinden geldi.
    --Tam olarak değil.
    --Nasıl yani?
    --Sibel belki o travmadan sizlerin sayesinde kurtulmuş ama kendine de başka bir geçmiş yaratmış. Farklı bir gerçek yaratmış. Bana Ali Bey’in öldüğünü söyledi. Hem de trajik bir şekilde… Ama öyle bir anlatışı vardı ki kendisi de bu yalana inanmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum. Çok inandırıcıydı.
    --Belki de böylesi bir son işine gelmiş de olabilir. Ne de olsa terk edilmeyi hazmetmek zordur. Herkes için bu böyledir. Nişanlısının öldüğünü söylemesi egosu açısından daha iyi bir son. Belki de bu şekilde bir son yaratarak ondan intikam almaya çalışıyordu. Sibel gerçekten çok iyi bir kadındır. Onu gerçek anlamda tanısan inan bana çok seversin.
    Mehmet’in bu sözüne karşı gülümsedim. O an Sibel’in; “beni tanımış olsan hiç sevmezdin” sözü aklıma gelmişti.
    Bir süre sonra Mehmet kalkmak istedi. Ben biraz daha oturacağımı söyledim. Çünkü benim içimde bir yangın başlamıştı ve bu yangın sönecek gibi değildi. Huzursuzdum. Hem de çok… Mehmet; Sibel’in gerçek hikayesini anlatmaya başladığında ben de gerçek kimliğimden sıyrılmıştım. Kendimi Ali’nin yerine koymuştum.
    Çünkü Ali’nin Sibel’e yaşattığı dramı ben de yıllar önce bir başka kadına yaşatmıştım.
    Karıma… Dünya tatlısı o güzel insana…
    Leyla’ma…
    3 yıllık evliyken onu aldatmıştım. Hem de kendi evimde…
    Hem de birkaç kez…
    Sonunda yakalanmıştım.
    Leyla bizi uygunsuz vaziyette gördüğünde hiçbir şey söylemeden evden ayrılıp annesine gitti. Üstelik evden tek bir eşyasını bile almadan… Telefonlarıma çıkmıyordu. Kaldığı eve gidip yüz yüze görüşmek ve af dilemek istiyordum. Gerekirse eve dönmesi için yalvaracaktım. Ama benimle konuşmaya bile tenezzül etmedi. Ne kadar konuşsam da cevap vermedi. Karşımda dimdik durdu ve hiçbir tepki göstermedi. İstiyordum ki bağırsın, bana hakaret etsin. Gerekirse yüzümü gözümü parçalasın ama konuşsun benimle. Onun bu sessiz tavrı beni daha fazla delirtiyordu. Kısa zaman sonra da boşanmak için mahkemeye başvurdu.
    Deli gibiydim. Elbette ki yaptığım hatanın farkındaydım. Gençtim, dahası tecrübesizdim. Kendimi frenleyememiştim işte… Pişmandım, hem de çok pişmandım. Annesine, babasına aramızı yeniden düzeltin diye yalvardım ama onların da yuvanızı yıkmayın telkinlerini dinlemedi. Bana bir şans daha vermedi. Üstelik de ayrılma nedenimizi hiç kimseye söylemedi. Şiddetli geçimsizlik yüzünden tek celsede boşandık.
    Yine de Leyla’nın peşini bırakmadım. Her yerde karşısına çıkıyordum. Ne kadar yalvarsam da benimle hiç konuşmuyordu. Hiç aşağılamadı, bana hiç bağırmadı. Vakur tavrını hiç bozmadı. Sadece gözlerinden anlıyordum bana olan tepkisini, nefretini. Çünkü iğrenerek bakıyordu bana.
    Oysa o gözler bir zamanlar bana karşı o kadar sevgi doluydu ki.
    Bir gün; “eğer beni rahatsız etmeye devam edersen karşıma çıkan ilk erkekle evleneceğim. Bana bunu yaptırma” dedi. Gözlerindeki kararlı ifadeyi görmüştüm. Yapardı. Bu yüzden karşısına çıkacak cesaretim hiç olmadı. Sonra bir başka şehre taşındığını öğrendim. Bir daha da ne gördüm, ne de ondan bir haber aldım. Leyla’nın bu durumu nasıl karşıladığını, neler yaşadığını hiç öğrenemedim. Ben çıldırasıya bir pişmanlığı yaşarken o ne halde diye hep merak ettim. Yalnız kaldığında neler düşünüyor, neler yapıyor, hiç bilemedim. Mehmet, Sibel’in çektiklerini anlatırken aklımda Leyla vardı. Sibel’i bir an onun yerine koydum. O an boğulacak gibi oldum. Sanki bir bataklığın içerisindeydim ve debelendikçe dibe doğru çekiliyordum. Üstelik de karşı koyamıyordum. Yirmi yıl önce yaşadığım ve neredeyse unuttuğumu sandığım bu olay yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
    Masada tek başımaydım ama iç dünyamda o kadar kalabalıktım ki. Sanki bir başka boyutta gibiydim. Bir an Leyla’yı gördüm karşımda. Bana gülümsediğini… O an öyle tuhaf bir duygu yaşadım ki içimde. Sanki yüreğimi tatlı bir esinti okşamıştı.
    Her akşam işten benden önce gelirdi. Sürekli kapıda karşılardı beni. Sanki uzun bir yoldan gelmişim gibi bana hararetle sarılırdı. Beni mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok da duygusaldı. Beni başkalarının yanında her zaman yüceltirdi. Canım benim… Ne kadar da sevgi doluydu.
    Peşpeşe içiyordum. İçimde öyle büyük bir yangın vardı ki, dayanamıyordum. Geçmiş sürekli karşımdaydı.
    Beynim bana sürekli oyunlar oynuyordu. Bu sefer de Leyla’yı ağlarken görmeye başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra… Üstünü paralarcasına ağlıyordu. Sanki günlerce yemek yememiş, uyumamış gibiydi. Üstelik de zayıflamıştı. O güzel gülümsemesinden eser kalmamıştı. Sonra Sibel göründü. Leyla’yı oturduğu yerden kaldırdı ve bana doğru dönerek “hepsi senin suçun” diye bağırdı. İkisi birden üzerime yürüyorlardı. Sanki karanlık bir yola girmiştim. Sanki içimde yıllardır uyuyan kabusum kendine gelmiş, benden hesap soruyordu.
    --Affedersiniz beyefendi. Geç oldu artık kapatmak zorundayız. Hesabı alabilir miyim?
    Garsonun sesiyle kendime geldim.
    Bir de gece tüm günahların üzerini örter, derler. Oysa benim günahlarım o kadar net bir şekilde ortadaydı ki. Yalpalıyordum. Doğru düzgün bile yürüyemiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyordum. İçim yangın yeriydi ama aldığım alkol beni daha da yakmıştı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak…
    Arabaya bindiğimde bir süre gözlerimi kapatıp arkama yaslandım. Aklımda sadece Leyla vardı. Onunla ilgili anılar… Balayındaydık. Sahilde yürüyorduk. Birden uzakta mavi bir cisim gördü. O kadar neşeliydi ki, o kadar da coşku doluydu. Birden oraya doğru koşmaya başladı. Gördüğü şey onu şok etmişti. Bağırarak beni yanına çağırdı. Merak etmiştim. Öylesine aşırı tepki gösteriyordu ki. “Ölüyor. Ölüyor. Lütfen bir şey yap, ne olur kurtar onu” diye haykırıyordu. Kurtulmasını istediği şey, sahile vurmuş mavi bir deniz anasıydı. “Ölüyor Adnan… Kurtaralım bunu, ne olur ölmesin” diye telaşlı bir şekilde söyleniyordu. Kahkahalarla gülmüştüm onun bu haline. “Bence sen buna suni teneffüs yap” dediğimde bozulmuştu bana. Oysa o; “her canlının yaşamaya hakkı var” demişti.
    “Her canlının yaşamaya hakkı var”. Bu sözü şimdi kulaklarımda çınlıyordu.
    Dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
    --Leyla. Özür dilerim.
    Sanki karşımdaydı. Sanki vicdanım dile gelmişti.
    Arabanın içinde boğuluyordum. Kendimi dışarı atıp yürümeye başladım. Temiz hava biraz olsun beni kendime getirir diye düşünüyordum ama o kadar kaybolmuştum ki bu çok zor olacaktı.
    Xxx
    Birkaç gecedir Sibel’in oturduğu evin çevresinde dolaştım. Ama onunla karşılaşacak cesareti bir türlü kendimde bulamadım. Sürekli olarak oturduğu eve bakıyordum. En azından balkona çıktığında görmek istiyordum onu… Evinin tüm ışıklarını kapattığında ise oradan ayrılıyordum.
    Sibel’i görmek ve onunla konuşmak istiyordum. Bu benim için çok önemliydi.
    Bir hafta sonu akşamı telefon açtım kendisine… Aşağıda, arabada olduğumu söyledim. Biraz sonra elinde telefonuyla balkona çıktı. Bir müddet hiç konuşmadı. Sonra yukarı gelmek ister misin, dedi. Nasıl hayır diyebilirdim ki…
    Yukarı çıktığımda hiç beklemediğim kadar sıcak karşıladı beni. Sımsıkı sarıldı.
    --İyi ki geldin. Seni çok özledim.
    --Buradan geçiyordum. Sana uğramadan gitmek istemedim.
    Kime neyi ispat etmeye çalıştığımı bilmiyordum.
    --Saçmalama. Kaç gecedir burada beklediğini bilmiyor muyum sanıyorsun. Hatta bir gece arabanın yanından geçtim, beni fark etmedin bile… O kadar dalmıştın ki. Kim bilir, o an ne düşünüyordun.
    Her zaman ki gibi lafını hiç esirgemiyordu. Ne düşünüyorsa anında söylüyordu.
    --Aç mısın? Kendime bir şeyler hazırlıyordum. Birlikte yeriz.
    --Ben de seni alıp dışarıda yeriz diye düşünmüştüm.
    --Hiç kusura bakma. Bu gece evimde kalmak istiyorum.
    Muzır bir şekilde yüzüme baktı.
    --Yoksa sen benim yemeklerimi yemekten mi korkuyorsun? Ben iyi bir aşçıyımdır. Sana bir masa hazırlayacağım şimdi, ne demek istediğimi anlarsın. Hem içkim de var.
    Çok doğaldı. Oldukça rahat davranıyordu. Sanki bunca zaman ayrılığı yaşayan biz değildik. O kadar huzur dolu bir yüzü vardı ki. Sanki bunca acıları yaşayan o değildi.
    --Mutfakta sana yardım etmek isterim. İzin verirsen tabii…
    --Bak buna sevinirim işte.
    Mutfakta ikimiz de mutluyduk. Çocukça espriler yapıyor, neşeli kahkahalar atıyorduk. Sanki farklı bir dünyaya adım atmıştık. En basit espriye bile gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyorduk. Geçmişin tüm acılarından kurtulmuştuk sanki. Bize eskiyi hatırlatan her şeyden arınmış gibiydik.
    Kısa süre içerisinde harika bir masa hazırladı. Çok becerikliydi. Her şeye aşırı özen gösteriyordu. Masaya mum koymayı bile ihmal etmedi.
    --Bu güzel masa müziksiz olmaz.
    Ben sadece onu izliyordum. Çok seri hareket ediyordu. Biraz sonra hafif bir müzik tüm salonu doldurdu.
    --Ne dersin? Hala dışarıda yemek yemeyi düşünüyor musun?
    --Bu masayı gördükten sonra mı? Elbette ki hayır... Ama hemen oturalım, çünkü çok acıktım.
    --Tamam, sen otur. Ben şimdi geliyorum.
    Yaklaşık 10 dakika sonra geldi. Hafif bir makyaj yapmış ve elbisesini değiştirmişti. Sibel’i hayranlıkla seyrediyordum. Kendisi de oluşturduğu etkiden dolayı mutluydu.
    Yemek oldukça neşeli geçiyordu. Bol bol konuşuyorduk. Sanki aramızdaki o görünmez duvar kalkmıştı.
    Bir ara geriye yaslanıp yüzüme baktı.
    --Neden aşağıda bekliyordun? Neden haber vermiyordun bana?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Bilmem. Belki de senden çekindim.
    --Benden mi çekindin? Ben adam yemem ki.
    --Şey… Uzun zaman senden bir randevu koparmak için aradım. Ama bana hiç olumlu cevap vermedin. Hep bir mazeret gösterdin. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm.
    --Seninle görüşmeyi inan ki ben de çok istedim. Çünkü sen beni çok eğlendiriyorsun, çok güldürüyorsun.
    --O zaman sorun ne? Neden uzak duruyorsun benden?
    --Korkuyorum.
    Şaşırmıştım.
    --Korkuyor musun? Benden mi?
    Ne söyleyeceğini bilemedi. İçkisinden bir yudum aldı. Zorlandığı belli oluyordu.
    -- Ben sana asla zarar vermem. Ben seni…
    Sustum. Sözlerimin devamını getiremedim. Tekrar cesaret edemedim sevgi sözcüğünü söylemeye. Sonra gözlerinin içine baktım.
    --Sibel, sen benim için çok değerlisin. Ne olur, benimle alakalı olumsuz düşüncelerinden vazgeç.
    --Korkumun nedeni sen değilsin. Bunu sana nasıl anlatabilirim ki. Hem anlatsam da anlamazsın ki.
    --Dene. Anlatmayı dene, Sibel.
    Bir süre gözlerini kapattı. Sanki kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sessizce onu izliyordum.
    --Bana çok benziyorsun. Ben kendimden kaçtıkça sen bana o eski beni hatırlatıyorsun. Senden korkmamın nedeni bu. Senden uzaklaşmamın nedeni bu. Sen benim unutmak istediğim yıkıntılar içindeki gölgem gibisin.
    --Söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.
    --Sana demiştim. Beni anlamayacağını söylemiştim.
    Bir anda ciddiyeti bir yana bırakıp işi şakaya vurmaya başladı. Ayağa kalktı.
    --Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?
    Sonra da gülmeye başladı.
    --“Lütfeder misin”. Lafa bak. Amma da komik… Tıpkı Yeşilçam Filmleri’ndeki gibi oldu.
    Sonra gözlerimin içine baktı.
    --Benimle dans eder misin, Adnan?
    Gülümsedim.
    --Sana hayır demesini bilmiyorum ki.
    Uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Salonun ortasına geldiğimizde iki kolumla bedenini sardım. O da kendisini bana yaslayarak kollarını bana dolamıştı. Bir süre birbirimize bakıp gülümsedik. Müziğin ritmine göre hafifçe hareket ediyorduk. Sonra başını omzuma koydu. Sımsıkı sarıldım ona. Kollarımla daha bir sıkı sardım. Öyle huzurluydu ki. Öyle mutluydum ki.
    Sibel kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Oysa yanılıyordu. Mehmet’in bana verdiği bilgiler sayesinde onu daha iyi gözlemliyordum. Sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanıyla acılarını benimle dindirmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Kanayan duygularını benimle sarmak istiyordu. Ama diğer yanı korkuyordu. Tekrar sevmekten, tekrar sevilmekten korkuyordu. Tekrar acı çekmekten, tekrar terkedilmekten korkuyordu. O yüzden elinde kalan son sevgiyle de kendine çizdiği sınırlar içinde yaşamak istiyordu.
    Beni seviyordu, bunu biliyordum. O kadar güzel bakıyordu ki bana. Gözlerdeki bakışın anlamını biliyordum. Bazen sesinin tınısını yumuşatıyordu. Ruhumu okşayan bir müzik nağmesi dinler gibi etkileniyordum. Hele de dans edişimiz… Başını omzuma yaslayıp bana sarılışı…
    Beni gökyüzüne çıkartıp sonra da acımasızca aşağı bırakışını izledim şimdiye kadar. Bütün bunlar beni kendisinden uzak tutmak içindi. Belki de kendisini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Kendisine olan tüm güveni kaybolmuştu. O yüzden bana olan duygularını saklıyordu. Sevgisini bir kez açığa çıkardığında bir daha da geriye dönemeyeceğini düşünüyordu. Gökyüzünden beni aşağı bırakmasının nedeni buydu. Yeniden sevmek korkutuyordu, Sibel’i. Geçmişte yaşadığı acıları düşündükçe benden uzaklaşmasının nedeni buydu. Sonrasında beni düşman olarak görmesinin nedeni de buydu.
    Oysa benim Sibel’in dostluğuna ihtiyacım vardı. Yaşama biraz olsun tutunabilmem için Sibel’in sevgisine ihtiyacım vardı.
    Geçmişimdeki o büyük günahtan kurtulabilmem için Sibel’in gözündeki düşman imajını silmem lazımdı.
    --Biliyor musun, şimdiye kadar göğsüne yaslanıp da dans ettiğim ikinci erkek sensin.
    Bu sözleri başı omzumdayken söylemişti. Yumuşak bir dille… Eminim, gözleri de kapalıydı. Sanki istemsizce dökülmüştü dudaklarından.
    --Birincisi kimdi?
    Biliyordum, kim olduğunu. Derinlerden gelen bir ses tonuyla cevapladı.
    --Ali.
    --Ali…?
    --Nişanlım. Sana bahsetmiştim.
    --Evet, hatırlıyorum. Birlikte kaza geçirdiğinizi söylemiştin.
    Başını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeyle bağırdı.
    --Öldü, o… Öldü.
    Saçlarını okşadım.
    --Sibel. Ben buradayım, senin yanında…
    Kollarımdan kurtulup kendini birkaç adım geriye attı. Yüksek bir ses tonuyla konuştu.
    --Bir gün sen de gideceksin. Sen de beni terk edeceksin!
    Avucumun içiyle yanağını okşadım.
    --Ben seni hiç bırakmayacağım, Sibel. Ben her zaman yanında olacağım.
    --O da öyle söylemişti. O da bırakmayacağım, demişti.
    --Ama ölüme çare yok ki, Sibel. Eminim şu an gökyüzünde seni izliyor.
    --Sus, Adnan. Yeter, konuşma!
    Tekrar masaya oturdu. Kadehinde kalan içkiyi tek yudumda içip yeniden doldurmam için bana uzattı.
    --Özür dilerim. Sana bağırmak istememiştim.
    Sesi yumuşamıştı. Üstelik de titriyordu. Benim canımı yaktığında, biraz olsun sesini yükselttiğinde hemen özür diliyor, gönlümü alıyordu. Bakışlarıyla ben seni incitmek istemiyorum, ben seni asla kırmak istemiyorum, diyordu. İçindeki duygusallığı öfke maskesiyle kapatacağını sanıyordu.
    İnsanlarla yüzleşmekten hep korkmuştu. Kendisiyle yüzleşmek bile istemiyordu. Öylesine korunaksız bir hayatı vardı ki, evinde bile kendisini savunmasız hissediyordu.
    Sadece bana gösteriyordu tepkisini. Sadece bana sesini yükseltebiliyordu. Sadece benden korkuyordu. Çünkü sadece beni seviyordu. Bunu hissediyordum.
    --Biraz yavaş iç. Sarhoş olmanı istemiyorum.
    --Neden? Sarhoş olunca çirkinleşiyor muyum? Yoksa sarhoş olduğumda beni beğenmiyor musun?
    Sibel’in duyguları yeniden kanamaya başlamıştı. Yaşadığımız birazcık duygusallık bile onu geçmişine sürüklemeye yetmişti.
    --Sadece seni yeniden yatak odana taşımak istemiyorum, o kadar.
    Hafifçe gülümsedim. Bir süre yüzüme baktı. İçindeki fırtınalarla başa çıkamıyordu. Sınırlarını zorladığı belli oluyordu. Bir yanında ben vardım, diğer yanında geçmişi. İçkisini doldurdum ve kendisine uzattım. Kadehi eline aldı ama içmedi. Dalgın gözlerle kadehin içine bakıyordu. Sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti.
    --Ali ölmedi. O bir başka kadın için beni terk etti.
    Abartılı bir tepki verdim.
    --Ama nasıl olur? Sen daha önce…
    --Daha önce onun öldüğünü söylemiştim, değil mi. Ölmedi. Ama ölmesini çok istedim. Bana çok acılar çektirdi, o. Çok canımı yaktı.
    Sandalyesine sırtını iyice yaslayıp elindeki kadehi dalgın gözlerle çevirmeye başladı. Dudaklarında acı bir gülümseme vardı.
    -- Neden sevgiyi özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar en fazla zarar görenler oluyor? Neden en büyük acıları onlar çekiyor? Sence başkalarının sevgisini ezerek, yok ederek yeni sevgilere koşanlar gerçekten mutlu olabilirler mi?
    Yüzüme o kadar dikkatli baktı ki bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. İçkimden bir yudum aldım ve cevap verdim.
    --Sanmıyorum. Çünkü bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur.
    Verdiğim cevap hoşuna gitti.
    --Sen iyi bir insansın, Adnan. Ama bazen iyi olmak yetmiyor. Sen beni kolaylıkla çözdün, değil mi. Çünkü ben her şeyimi anlatıyorum. Ağlıyorum, sızlıyorum ve içimdeki nefreti, kini boşaltabiliyorum. Sen ne kadar da konuşmasan, her şeyini içine atsan, gizlemeye çalışsan; ben de seni görüyorum. Ben senin içindeki karanlığı görüyorum, Adnan. O karanlık dünyada yaşadığın gerçekleri görüyorum. Bana anlattıklarınla, anlatamadıklarınla görüyorum seni.
    Bir anda panikledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Elime çatalı alıp masadaki mezelerden ağzıma attım.
    --Demek benim içimde de bir karanlık var, ha?
    Kendinden oldukça emindi.
    --Evet, var. Senin karanlık dünyanın aynısı kendi içimde de var. Ben ne kadar tutsaksam senin de tutsaklığın var.
    İkimiz de geçmişimizle ilgili birbirimize yalan söylemiştik. İkimizin de zamanla kendimize bir gerçek yaratmıştık. Etrafımızda kim varsa bu yalana inandırmıştık. Ama her ne kadar da başlangıçta itiraf etmesek de ikimiz de birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk. İkimiz de yaralıydık çünkü. İkimizin de sakladığı acıları vardı. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.
    Sibel’in benim hakkımda bu kadar isabetli tespitlerde bulunması şaşırtmıştı beni. Yine de konuyu değiştirmeyi istiyordum. Sigara yakarken söylendim.
    --Çok sigara içiyorsun.
    Gülümsedi.
    --En iyi dostum… Bir diğeri de bu...
    Kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
    --Haydi, aşka içelim. Sonra da ihanete içeriz.
    --Aşka içelim sadece. Bu gece masamızda ihanet olmasın.
    --Aşk varsa ihanet de vardır. Her ikisi de insanlar içindir.
    --Anlatsana, Sibel. O anları anlatsana bana. Neler yaşadığını…
    Hiç nazlanmadı. Hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladı.
    --Benim hayatta hiç kimsem yok sayılır. Babam öldüğünde lisedeydim. Birkaç yıl sonra da annem öldü. Bir erkek kardeşim var. Üniversite okumak için yurtdışına gitti ve orada birini bulup evlendi. Şimdi orada yaşıyor. O yüzden Ali’ye dört elle sarılıyordum. O da gitmesin istiyordum. Üzerine titriyordum. Tüm sevgimi, tüm ilgimi ona veriyordum. Ali benim her şeyimdi. Onsuz yaşayamam, diyordum.
    --Yaşadın ama…
    Yüzüme öyle bir baktı ki, gözlerinden ne demek istediği anlaşılıyordu.
    --Neler yaşadığımı sen bilemezsin. Hiç kimse de bilemez.
    İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes çekip dumanını yukarı doğru üfledi.
    --Sen hayatındaki en özel kişiyle yaşadığın tüm güzel anların gereksiz bir kağıt parçası gibi çöpe atılmasının ne demek olduğunu biliyor musun? Tüm o mutlu anların hiç yaşanmamış gibi yok sayılmasının ne demek olduğunu? Ben bunları yaşadım işte.
    Sibel sadece kendine sakladığı gerçekleri uzun zaman sonra ilk kez açığa çıkarma cesaretini gösteriyordu.
    --Terk edilmek çok kötü bir şey, Adnan. Hele de canın kadar sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması… Ölümden bile daha korkunç bir şey. Oysa her şey çok güzel başlamıştı. Çok mutluyduk. Aynı yöne bakan, aynı şeylerden tat alan iki sevgiliydik. Onun yanında kendimi çok güvende hissediyordum. Hele de nişanlandığımız gün… Dünyanın en mutlu, en şanslı kadını bendim.
    Oldukça rahat görünüyordu. Sakindi. Ama bu sakinlik birazdan bir fırtına çıkacağının da habercisiydi.
    --Anlaşamıyoruz, dedi. Bir şey eksik hayatımızda, dedi. Ne kadar uyumsuz bir çiftiz, değil mi, dedi. Şaşırmıştım. Oysa eskiden çok daha neşeliydik, dediğinde hala şaka yaptığını düşünüyordum. Sonra “Hayatımın geri kalanını seninle birlikte geçirmek istediğimden pek emin değilim” dedi. Yüzüne baktım, ciddiydi. Sen ne demek istiyorsun, dedim. “Lütfen böyle konuşma. Şakanın hiç sırası değil”. Şaka yapmıyordu. Galiba sana olan aşkım bitti, dedi. Kekeliyordu. Sonra da o cümleyi söyledi. “Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum. Birbirimizi daha fazla tüketmeden dostça ayrılalım.” Bir şey söyleyemedim ki. Hem öyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyordum. Sadece yüzüne bakıyordum. Bir umut arıyordum gözlerinde. Sonra parmağına baktım. Yüzük yoktu. Nişan yüzüğümüzü çıkartmıştı. Gururla, büyük bir neşe ve mutlulukla parmaklarımıza taktığımız yüzüğü benden habersiz çıkartmıştı. O zaten benden çok önce ayrılmış ve benim bundan haberim bile olmamıştı. Nefes alamıyordum. Dahası konuşamıyordum. Dudaklarım kilitlenmiş gibiydi. O da bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve sessizce arabasına doğru yürüyüp gitti. Beni orada tek başıma bıraktı. Sanki herkes bana bakıyordu. Sanki dünya üzerime yıkılmış gibiydi. Yüzüstü bırakılmıştım. Düne kadar el üstünde tutulan ben, istenmeyen kişi ilan edilmiştim. Gururum kırılmıştı. Sanki büyük bir trafik kazası geçirmiş gibi hissediyordum kendimi.
    Çaresizce dinliyordum. Acılarını beynimde resmediyordum. Fırtına çıkmıştı artık. Pek çok şeyi yıkıp, parçalamadan da dinmeyecekti.
    --Sana anlattığım gibi bir kaza yaşamayı o zamanlar o kadar çok istemiştim ki. Ama o kazada ikimiz de ölmeliydik. İkimiz de yok olmalıydık bu hayattan.
    --Senin ne günahın var ki.
    --Sonra koşarak eve geldim. Paramparçaydım. Sanki hayatımdaki her şey bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. Kendimi o kadar değersiz görüyordum ki… Saklanmak istiyordum. Bir mezar bulup içine girmek istiyordum. Cesedimi bile kimsenin bulmasını istemiyordum. Onun adını söyleye söyleye ölmeyi istiyordum. Kimse bilmeyecekti ayrıldığımızı, kimse bilmeyecekti terk edildiğimi. Kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atıldığımdan kimsenin haberi olmayacaktı. Ama yapamadım. Belki geri dönerdi. Tabii ya, dönecekti. Bensiz yapamazdı, o. Beni seviyordu. Ortak o kadar çok hayalimiz vardı ki. Kısa bir zaman sonra pişman olup benden özür bile dileyecekti. Beni çok seviyordu. Öyle söylüyordu.
    Sessizce dinliyordum. Kendini kaybetmişti. Gözlerindeki yaşları silmesi bir şeyi değiştirmiyordu, çünkü göz pınarları sonuna kadar açılmıştı. Kesik kesik ağlıyordu. Donup kalmıştım. Teselli edecek tek bir cümle çıkmıyordu ağzımdan. Sadece seyrediyordum, Sibel’i. Salonun bir kenarında da Leyla vardı. Leyla’yı da acı çekerken görüyordum.
    --Ama gelmedi. Günlerce bekledim, gelmedi. Evde tek başımaydım ama evin her yerinde Ali vardı. Onun eşyaları, onun nefesi, kokusu… Hayali vardı. Delirecek gibiydim. Günlerce evden dışarı adım atmadım. Günlerce hiçbir şey geçmedi boğazımdan. Uyuyamadım. Her şeyden korkmaya başladım. Sesten, sessizlikten… Karanlıktan, aydınlıktan… Hatta aynadaki görüntümden bile korkuyordum.
    Sonra ayağa kalktı. Bir an düşecek gibi oldu. Masaya tutundu. Sonra da kanepeye yığılırcasına kendini bıraktı.
    --Neden, ha… Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyor? Annem, babam, kardeşim… Ali… Ya da neden kimi seversem benden gidiyor?
    Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini tamamen bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlara aldırış etmiyordu artık. İçim parçalanıyordu ama oturduğum sandalyeye yapışmış gibiydim. Yerimden kımıldayamıyordum.
    --Ben günlerce anne diye ağladım. Yanımda yoktu. Herkesin annesi babası yanındayken, benim sesimi duyacak kimsem yoktu.
    --Özür dilerim Sibel.
    Ama özür dilediğim kişi Sibel değildi.
    Ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Yine de gözyaşlarım çoktan yüreğime akmaya başlamıştı bile. Yavaşça yerimden kalkıp Sibel’in yanına oturdum. Onu kollarımla sardım. Birden kollarını boynuma dolayıp hıçkırığa boğuldu. Yüzüm boynum gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Sus, diyemedim, ağlama diyemedim. Sadece sarıldım. Sadece saçlarını okşadım.
    Leyla’nın beni bu durumda görmesini o kadar çok isterdim ki… Neler çektiğimi, ne kadar pişman olduğumu ancak bu görüntüyle inanabilirdi.
    Sibel uzun zaman ağladı. Hiç kıpırdamadım. Sadece hafifçe saçlarını okşadım. Sonra kesik kesik ağlamaya başladı. Sonra da sustu. Uzunca bir süre sustu. Yüzünü boynuma yaslamış bir vaziyette kollarıma bırakmıştı kendini. Hiç kımıldamadım. Rahatsız olsun istemedim. Uzun zaman sonra kollarını boynumdan çözdü.
    --Yatağına uzanmak ister misin?
    Sesini çıkarmadı.
    Biraz yüzünü seyrettim. Islak olan yerlerini elimle okşarcasına silip yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Sonra da kucaklayıp yatak odasına götürdüm. Sımsıkı sarıldı boynuma. O an ikimiz de konuşmadık ama ikimiz de sessizliğimizle birbirimize pek çok şey söyledik.
    Yavaşça yatağına yatırıp üzerini örttüm. Bir süre seyrettim. Sonra rahat uyusun diye ışığı kapatmak istedim.
    --Lütfen ışığı kapatma. Bu gecenin karanlığından korkuyorum.
    --Peki.
    Korkma, diyemedim. Ben yanındayım, diyemedim. Sadece duvara yaslanarak bir süre ayakta bekledim. Sibel yataktaydı, gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. O da geçmişiyle hesaplaşıyordu. Yine de şanslıydı. Yaşadığı aşkın bedelini fazlasıyla ödemişti. Oysa benim için her şey daha yeni başlıyordu.
    Yeniden sandalyeye oturdum. Sibel’i seyrediyordum. Belki de yataktaki kadın Leyla’ydı. Her şey o kadar değişmişti ki. Oda aydınlıktı ama benim dünyam zifiri karanlıktı. Camlar açıktı ama havasızlıktan boğuluyordum. Kimse yoktu yanımızda ama kalabalığı hissedebiliyordum. Çok sessizdi ama ben gürültüden kendi iç sesimi bile duyamıyordum. O kadar duygusal bir ortam vardı ki, yine de ihanet tüm güzelliklerin üzerini örtmüş gibiydi. Hıçkırıklar yüzünden aşk sözcükleri duyulmuyordu.
    En masum ile en günahkar bir aradaydı. İkimiz de o eski yitik aşklarımızı özlüyorduk.
    Uzun zaman sonra ilk kez kendimi bu kadar kirlenmiş hissediyordum. Bunca zaman sonra kendimi acımasız biri olarak görüyordum. Sanki sevgiye karşı işlenmiş tüm kötülüklerin sebebi bendim. Biraz olsun iyilik arıyordum yüreğimde. Biraz olsun günah çıkartabileceğim, beni teselli edebilecek, geçmişimdeki herhangi bir kişiye yaptığım herhangi bir iyilik… Aklıma hiç biri gelmiyordu. Ben yine saklanacaktım herkesten, her şeyden. Yine her zaman ki gibi iyiyi, güzeli oynayacaktım. Ama bir daha asla kendimden saklanamayacaktım. Her yalnız kaldığımda Leyla’nın o canhıraş feryatlarını duyacaktım.
    En kötüsü de, Sibel’i her gördüğümde aklıma Leyla gelecekti. Geçmiş peşimi asla bırakmayacaktı.
    --Benim dünyamda bir daha aşk olmayacak. Çünkü ben bir günahkarım. Oysa sen o kadar masumsun ki. Yeniden sevebilirsin.
    Bu sözler dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkmıştı. Kendiliğinden, öylesine…
    Bir suçluydum. Hem de sevgiye, aşka ihanet etmiş bir suçlu… Yıllarca kaçmıştım. Herkesten, her şeyden, hatta kendimden bile saklamıştım kendimi. Alışıyor insan… Her şeye alışıyor. Zamanla bir suçlu gibi yaşamaya da alışmıştım. Sonrasında unutmuştum tüm günahlarımı.
    Sibel’i karşıma çıkaran tesadüf müydü, yoksa geçmişimde bir türlü hesabını vermediğim o günahım mı?
    Leyla’ya ne kadar büyük acılar çektirdiğimin farkına ancak yirmi yıl sonra gerçek anlamda varıyordum. Benden sonra birini sevdi mi, ona aşık oldu mu, dahası beni unuttu mu, hiç bilemedim. Hiçbir zaman çığlıklarını duymadım. Eğer duygularının kanı aktıysa o kan elime hiç bulaşmadı. Ama şimdi kan gölünün tam da ortasında hissediyordum kendimi.
    Daha fazla kalamazdım. Kendimi dışarı atmak istiyordum. Gecenin karanlığıyla bütünleşmek istiyordum. Ne de olsa dışarıda akıp giden bir hayat vardı. Benim için kirli de olsa, eksik de olsa bir hayat vardı.
    Üstelik de bu kirli hayat bizim gibilerin yüzündendi. En güzelini, en kolayını yaşamak varken kendimiz zorlaştırıyorduk bu hayatı.
    Sandalyeden yavaşça kalktım. Her yerim uyuşmuştu. Son bir kez Sibel’e baktım. Kapıya doğru yönelmiştim ki yattığı yerden doğruldu.
    --Gitme. Lütfen gitme. Lütfen biraz daha kal.
    --Tamam. Merak etme, buradayım. Hemen yanındayım.
    Yatağının yanına oturdum. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki fırtına sona ermiş, yerini hafif bir dinginlik almıştı. Gözlerini gözlerime dikerek ani bir hareketle parmağındaki yüzüğü çıkarıp komidinin üzerine koydu.
    Yıllardır parmağından çıkarmadığı yüzüktü bu.
    Şaşkınlıkla Sibel’in yüzüne bakıyordum. O ise gururluydu. Üstelik de daha bir rahatlamış gibi duruyordu. Dudaklarındaki gülümseme artmış, yıllardır çektiği azap son bulmuş gibiydi.
    --Sibel…?
    O kadar güzel baktı ki bana. İlk kez onu bu denli huzurlu görüyordum. Sanki yüzü aydınlanmıştı.
    --Sibel…
    --Senin içindeki karanlık, benim geçmişimi aydınlattı, Adnan. Umarım sen de kendi karanlığından kurtulursun.
    Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Kendi umutsuzluğum en azından değer verdiğim birine can olmuştu. Ben kendimden uzaklaşırken, bir başkası kendine dönüyordu. Sibel’in içindeki savaş nihayet sona ermişti. Prangasından kurtulmuştu.
    --Haydi git.
    --Efendim…?
    --Git, Adnan. Kendini bulmak istiyorsan gitmelisin. İçindeki karanlıktan kurtulmak için gitmelisin. Ben sana sadece ızdırap verebilirim.
    Bana sevgiyle bakıyordu. Elimi tuttu.
    --Merak etme. Eğer seveceğim gibi biri karşıma çıktığında kapılarımı hemen yüzüne kapatmayacağım.
    Elini iki elimin arasına alıp öptüm. Sarılmak istiyordum aslında. Son bir kez sarılmak… Ama gidemem diye korktum. Bir daha ayrılamam, bırakamam korkusuyla sarılmaktan vazgeçtim.
    --Sen harika bir kadınsın. İyi ki seni tanıdım.
    Dilim kurumuştu. Sözler güçlükle çıkıyordu dudaklarımın arasından.
    Yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Son bir kez baktım ona.
    --Hoşça kal.
    --Güle güle.
    Işığını kapatıp yatak odasından dışarı çıktım. Bir süre salona, yemek masasına baktım. Gecenin tüm izleri görünüyordu. Sonra evden ayrıldım.
    Asansörü bekleyemedim. Yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir ara sanki tüm gücümün tükendiğini hissettim. Bir merdivene oturdum. Bir daha bu eve asla giremeyecektim. Bir daha asla Sibel’i göremeyecektim.
    Apartmandan dışarı çıkıp gecenin karanlığında ilerlerken son günlerdeki yaşadıklarımı düşünüyordum. Büyük bir suç işlemiştim. Hayatımdaki en özel kadına çok büyük acılar çektirmiştim. Ama bunun bedelini biraz geç de olsa ödemeye başlamıştım. Üstelik de vicdanım vardı. Yaptığım bir hatanın bedelini ödeyecek cesaretim vardı.
    Yine de düşünmeden edemiyordum;
    Yeniden sevebilecek miyim acaba. Yeniden insanların içine özgürce, saklanmadan çıkabilecek miyim. Aynaya baktığımda kendimden utanmadan yaşayabilecek miyim. Ben, o eski ben olabilecek miydim her şeyden önce.
    Bunu zaman gösterecekti.
    Sibel’e söylediğim o söz kulaklarımda çınlıyordu.
    “Bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur”.

    Özcan KIYICI
  • 164 syf.
    ·8/10
    ...
    Bir romanın sayfalarında rastladım sana Raif Efendi. Hem de her bir satırında. Yalnızlığın koyu demlenmiş bir bardak çay gibiydi, ağır geldi bünyeme. Bu yüzden ara sıra  kaybettim seni. Sonra sokaklarda aradım  o sayfalardan çıkıp. Kolum çarpmıştı belki yanından geçerken ya da çarpışmıştık, teğet geçmişti hayatlarımız, belki de hiç görmedim seni. Kim bilir? Kendi evinde, kendi insanlarına bile görünmezken ben görebilir miydim ki bu şehrin puslu sokaklarında? Ben de sokaklarda bulamayınca, sen kokan satırlara döndüm geri. Her bir hayal kırıklığında bir yaprak döktüm. Anladım ki senin bütün mevsimlerin sonbahardı. Ben ise bir sonbaharı yaşadım satırlarında. Yüzünü tarif edemem belki, ellerini bilemem ama gözlerini gördüm Raif Efendi. Gözlerinden hüzün geçiyordu. Sahi kaç hüzün sığdırdın bir hayata Raif Efendi. Ağır gelmedi mi bu kadar hüzün omuzlarına? Sözcükler hüznünün ağırlığını taşıyamadı bende.

       Bir insanda yaşamı görüp ona bir kere kızdığınızda ya da kırıldığınızda bütün insanlara arkanızı döner miydiniz? Hayat bir kere oynanan bir kumarken  buna cesaret edebilir miydiniz? Ya kendinde hayatı gördüğünüz o kişi yokken diğerlerinin bir anlamı olur muydu? Merak etme Raif Efendi senin cevabını biliyorum. İçim acısa da sendeki cevapların hepsini biliyorum. Seni anlatan o romanın satırlarında okudum, gözlerinde gördüm, yalnızlığında hissettim. Ben senin cevabını meçhul bir ressamın tablosunda buldum Raif Efendi.
      
    Ben seni en çok yalnızlığından tanıdım Raif Efendi. Korkularından düş kırıklıklarından değil. Belki bir filmde rastlamıştım yalnızlığına, belki bir hikayede, belki de bir şiirde. O yüzden en çok o acıttı  yüreğimi. Kanattı elime batan  bir diken gibi. Tanıdık gelmişti, aşinaydım bir yerlerden yalnızlığına. Sen Raif Efendi, hayat akıp giderken yanı başından seyretmeyi tercih edenlerdendin. Konuştuğunda sözcüklerinin seni ele vermesinden, içini aşikar etmesinden mi korktun? Bu yüzden mi kenara çekildin, yalnızlık daha mı cazip geldi Raif Efendi? Sanma ki seni yargılıyorum, ben sadece ayna tutuyorum. "Kime'' diye sorma ne olur. Bilirsin cevabı bilinen sorular sorulmaz, dile getirilmesi acıtır. Ama belki de biz seni anlayamadık, sükûnetinde çığlığını barındırıyordun, bilemedik. Bütün o cevaplanmamış soruların cevabı sessizliğinde, yalnızlığın kalabalıklardaydı. Belki de biz seni çözemedik Raif Efendi. Az önce içimden bir yaprak daha düştü. Söylesene insanlar sana çok mu yabancıydı Raif Efendi, yoksa  en çok sen mi kendine yabancı?
      
    Dışardan ayak sesleri geliyor Raif Efendi. Mihriye Hanım mı yoksa. Belki yine ekmek almaya göndereceklerdir seni. Sahi bu sefer ''Yeter artık!" diyemez misin? Ne bileyim işte şey de mesela ''Bugün de siz gidin ben gitmiyorum. Yorgunum da biraz.'' Soğuğu bahane et mesela ya da hastalığını. Bugün kalkma yatağından Raif Efendi. Eniştelerin gitsin ya da baldızın ne bileyim işte çocukların gitsin. Sen yat bugün Raif Efendi, dinlen. Mesela senin yan masanda çalışan o çocuk var ya çağır onu, dertleş onunla biraz. İyi birine benziyor değil mi? Diğerleri gibi değil sanki,  bir başka bakıyor. Hem hastalandığında ziyaretine de geldi iyi biri iyi. Eğer kimseyle konuşmak istemezsen  de al bir kağıt kalem yaz Raif Efendi, dök içini. Ama susma. Hayat sustukça üstüne geliyor, görmüyor musun? Bugün kalkma yatağından Raif Efendi, olur mu kalkma. Acıyorum sana Raif Efendi, bugün kalkma.
      
    ...
    Seni o romanın sayfalarında okumuştum ama çocukluğunu bulamadım o satırlarda. Anlatmadın değil mi? Sahi misket oynadın mı çocukluğunun sokaklarında? Aylak aylak gezdin mi mesela, kavga ettin mi hiç? Seni merak ediyorum Raif Efendi. Yaz gecelerinde sırt üstü yatıp hiç yıldızları saydın mı, sahi senin yıldızın da var mıydı, adını senin koyduğun? Sek sek bilir misin Raif Efendi, hiç oynadın mı? Ben sek sek oyununa benzetirim hayatı. Hayatın da bir yerde damarına basarsın o ise ''Çizgiye bastın, çık dışarı.''der. Bu kadar basittir  bir insanı oyun dışı etmek. İçimde bir boşluk var Raif Efendi. Sahi sen hiç çizgiye basmadın değil mi?
        
    Tıpkı ismin kadar kısaydı yaşadığın günlerde Raif Efendi. Bulamadın kendini kimselerde. Belki de hiç aramadın, biliyordun bulamayacağını. Sen insanların o kokuşmuş dünyalarına ait değildin. Hayatın verdikleriyle yetinenlerdendin. Hiç ''Daha fazla'' demedin, yoktu gözün fazlasında. Sahi insan her şeyini kaybettiğinde hayat ne verebilirdi ki daha fazla?   Hani Maria Puder demişti ya Raif efendi, ''Benden inanma duygumu almışlar.'' Senden en çok neyini aldılar Raif Efendi? Peki ya Maria, o senin ilk aşkın mıydı?
     
    ...
      Sahi kenardan yürürsek ölümden kaçtığımız gibi hayattan da kaçabilir miyiz Raif Efendi? Belki hayatın o kötü oyunlarını da teğet geçeriz, ne dersin olur mu? ''Kenardan yürü'' Raif Efendi, ''Kenardan yürü''
  • 170 syf.
    ·4/10
    (Spoiler içerir.)

    Kitabın yazarı Yann Martel, o çok sevilen ve sinemaya da uyarlanan Pi’nin Yaşamı kitabının da yazarı aynı zamanda. Kitap 180 sayfadan oluşuyor. Olayların akışına göre kitabı üç bölümde inceleyeceğim, bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını da düşünüyorum çünkü biraz karmaşık bir olay örgüsü var. İlahi Komedya’yı okumuş olan varsa isimler tanıdık gelecektir. Kimdir bu Beatrice, kimdir bu Virgil? Beatrice, Dante’nin çocukluk aşkıdır. Virgil de Dante’ye İlahi Komedya boyunca rehberlik eden kişi. Beatrice Dante’ye yalnızca Cennet yolculuğu boyunca eşlik eder. Araf ve cehennemde ise rehber Virgil’dir. (Uzun hali Virgilius.) Kitabı satın aldığım zaman arka kapağı okumadan ismine aldanıp almıştım, bir İlahi Komedya aşığı olarak Beatrice ve Virgil’den bahsettiğini düşünmüştüm fakat sayfalar ilerledikçe Beatrice ve Virgil’in bizim bildiğimiz Beatrice ve Virgil olmadığını fark ettim. Peki kimler bu şekilde isimlendirilmiş olabilir? Bir maymun ve bir eşek…
    Ana karakterimiz Henry. Henry bir yazar fakat bizim bildiğimiz sıradan yazarlardan değil. İlk kitabı milyonlarca satmış, dünyanın hemen hemen her yerinde tanınan oldukça popüler bir yazar. Hatta yolculuk ederken kitabını okuyan insanlara rastlıyor, ilk kitabının beyazperdeye uyarlanması için de çalışmalar başlatılmış durumda. Henry’nin en önemli özelliği ise kitaplarında kendi ismini kullanmaması, takma isim kullanarak yazmayı tercih etmesi. Ona göre ünlü olmak, homoseksüel olmaktan, Yahudi olmaktan ya da belli bir azınlığa mensup olmaktan farksız. Çünkü siz kimseniz osunuzdur ama insanlar kendi görüşlerini üzerinize yansıtırlar. Karakterler arasında bir de Sarah var. Sarah Henry’nin eşi. Özellikle yazarlık konusunda Henry’nin önemli bir destekçisi. Son karakter ise tahnit ustası. Tahnit işi ölü hayvanların içlerini doldurarak onları sergileme anlamına geliyor. Bu işi yapan kişilere taxidermist de deniliyor. Karakterleri tanıdıktan sonra artık ilk bölüme başlayabiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi kitap bölümlerden oluşmuyor, bölümlere ayırma fikri bana ait, çünkü bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını düşünüyorum.
    Başlangıç
    İlk bölümde Henry’nin yazarlık öyküsüne tanık oluyoruz. Henry uluslarararası üne sahip bir yazar iken bir anda yazarlığı bırakmaya karar veriyor ve Sarah ile birlikte başka bir yere yerleşiyorlar. Tüm bunların başlangıcı ise Henry’nin ikinci kitabını yazmaya karar vermesi ile oluyor. Henry, ilk kitabı ile kavuştuğu üne güvenerek ikinci bir kitap için editörlerle görüşüyor. İkinci kitap, birinci kitap ile alakası olmayan, tuhaf bir formata sahip. Matbaa piyasasında “ikiz kitap” olarak adlandırılan tarzda bir kitap bu. “Bir ikiz kitabın sayfalarını çevirmeye başlarsanız yarısından sonra sayfaları tersten okumak zorunda kalırsınız. Yapışık ikizini okumak için kitabı baş aşağı çevirmeniz gerekir. Zaten bu yüzden ismi ikiz kitaptır.” Henry’nin kitabını ikiz kitap şeklinde yazmak istemesinin nedeni ise kitabın bir yarısının roman, diğer yarısının ise deneme olması. Bu iki edebi türü ancak ikiz kitap ile birleştirebileceğini düşünüyor. Kitabın konusu Avrupa’daki Yahudi soykırımı. Henry’nin Holokost olarak gördüğü, (Holokost: Bir hayvanın bütün bir şekilde yakılarak kurban edildiği dini törenler.) Naziler ve gönüllü yandaşları tarafından yapılan bu soykırımla ilgili pek çok kitap yazılmış. Bu kitabın diğerlerinden daha farklı ve ilgi çekici olabilmesi için de farklı bir format denemesi gerektiğini hissediyor fakat ne yayınevinden ne de editörlerden olumlu bir geri dönüş alamıyor. Primo Levi’nin “Bunlar da mı İnsan?” adlı kitabının da bu konuyu ele aldığını düşündüğünde kendi kitabını zaten yetersiz bulan Henry, çevresindeki diğer insanların da özgüvenini zedelemesi ile yazmaya bir müddet ara veriyor. Kanadalı olmasına rağmen kitaplarını Almanca yazıyor oluşu da eleştiri alan noktalardan birisi. Fakat Henry bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Almancanın kaba telaffuzu, belirgin fonetik yazımı, gizli şifreli grameri ve mimari sözdizimi hoşuma gidiyor.İngilizce’nin yeni ile yabancıyı kullanma dürtüsü, diğer dillerdeki sözcükleri çalma şevki, vicdan azabı duyma konusundaki yeteneksizliği, müzeleri doldurabilecek bolluktaki kelime dağarcığı, yazım denetimi konusundaki umursamazlığı, dilbilgisi ile ilgili “takma kafana, mutlu ol yeter” tavrı…” Yazma işini bıraktıktan sonra ufak çaplı denemeleri oluyor fakat hiçbirini yayımlama amacı gütmüyor. Son olarak kafasını dağıtmak için bir tiyatro kulübüne yazılıyor ve Chocolate Road isimli bir çikolatacıda çalışmaya başlıyor. Tüm bu olayların arasında en güzel haber ise eşi Sarah’ın hamileliği oluyor, oğlu Theo dünyaya geldiği zaman Henry onun bir ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Theo’nun doğumundan sonra barınaktan bir kedi ve köpek de sahipleniyorlar, köpeğe Erasmus, kediye de Mendelssohn adını veriyorlar.Eski hayranlarından gelen mektuplar ise boş vakitlerini değerlendirdiği bir hobi halini alıyor. İçtenlikle yazılmış mektupları özenle cevaplıyor. Henry’nin yazdığı öykülerde kişileri insanlardan değil hayvanlardan seçmesi de hayranları tarafından merak konusu olan durumlardan birisi. Mektupta bu konuyla ilgili soru soran bir okuruna şu yanıtı veriyor: “ Eğer Bavyeralı ya da Saskatchewanlı bir dişçinin hikayesini anlatıyorsam okuyucuların dişçilik hakkındaki, Bavyeralılar ve Saskatchewanlılar konusundaki bilgilerini, önyargı ve klişelerini tartmam gerekir. Öte yandan Bavyeralı ya da Saskatchewanlı dişçi bir suaygırıysa iş bambaşka bir boyut kazanır. Okuyucu dikkat kesilir çünkü ister Bavyeralı, ister başka bir yerden olsun suaygırı bir dişçi hakkında herhangi bir önyargısı yoktur.” Bu kısım o kadar hoşuma gitti ki, fablları neden bu kadar çok sevdiğim hakkında da bir farkındalık kazandırdı sanki. Aslına bakarsanız Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin de aynı kaygı ile yazıldığını düşünüyordum fakat bunu cümleye dökecek olsam ancak bu kadar net anlatırdım. Dönelim Henry’ye. Henry okur mektuplarını yanıtlarken ilginç bir mektupla karşılaşır. Mektubun içinde bir adet tiyatro oyunu ve Gustave Flaubert’e ait Konuksever Aziz Julian Söylencesi vardır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni biraz araştırdım. Flaubert’in ard arda yayınladığı üç kısa öyküsünden biri olan bu öykü ortaçağa ait bir masal olarak da görülebilir. İlerleyen bölümlerde Julian’ın öyküsü işimize yarayacak, o yüzden bu kısmın dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor. Kitapta sayfalarca anlatılan bu öykünün bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken yönleri ise şu şekilde: Julian bir kral ve kraliçenin oğlu. Kraliçe dualarının ardından bir erkek çocuğu dünyaya getiriyor. Üç gün dört gece süren kutlamalar yapılıyor. Kraliçe bir gece uyandığında ayışığında yaşlı bir adamın yüzünü görüyor. Yaşlı adam bir keşiş olduğunu söylüyor ve ardından kraliçeye: “Sevgili anne, ne mutlu sana, çünkü oğlun bir aziz olacak.” diyor. Baba için de bir kehanet söylüyor ve “Oğlunuz! Çok kanlı! Çok şerefli! Daima servet sahibi! Bir imparatorun ailesi. “ cümlelerini kuruyor. O günden sonra kral ve kraliçe Julian için kehanetlerin gerçekleşmesini bekliyorlar. O esnada Julian başpiskopos oluyor. Fakat Julian ile ilgili önemli olan asıl kısım bu öyküyü gönderen okurun sarı fosforlu kalem ile çizdiği yerler. Bu kısımları dolaylı yoldan anlatırsam Julian’ın öyküsündeki duygunun yok olacağını düşünüyorum. O yüzden sarı kalem ile çizilmiş satırları olduğu gibi aktarıyorum:
    “Günün birinde kilisedeki ayin sırasında duvardaki delikten küçük bir beyaz farenin burnunu uzattığını fark etti. Fare sunağa çıkan ilk basamakta koşuşturmaya başladı, iki üç kez ileri geri gitti geldi, sonra çıktığı delikten içeri kaçtı. Ertesi sabah Julian fareyi yeniden görebileceği düşüncesiyle sıkıntılıydı. Fare yine deliğinden çıktı. Sonraki her pazar fareyi beklemeye koyuldu ve bu onu rahatsız etmeye başladı, ta ki bu işten nefret edip fareden kurtulmaya karar verinceye dek. Kapıyı örtüp basamakların üzerine ekmek kırıntıları serptikten sonra elinde bir sopayla deliğin önünde beklemeye koyuldu. Uzun bir sürenin ardından pembe bir burun göründü, sonra da farenin geri kalanı. Julian fareye sopasıyla hafifçe vurdu ve küçük bedeninin yerde hareketsizce yatışı karşısında şaşkınlığa uğradı. Taş zeminin üzerinde bir damla kan vardı. Kanı hemencecik ceketinin koluyla silip fareyi dışarı attı ve hiç kimseye bir şey söylemedi.” Bundan sonra Julian bir güvercini öldürüyor, hem de bu işi büyük bir ustalıkla yapıyor ve hayvanın bedeni kaskatı kesilene kadar başından ayrılmıyor. Daha sonra köpek, balık, akbaba, karga, ayı, boğa, tavşan, kunduz gibi pek çok hayvan öldürüyor. Tüm bu cinayet sahneleri kitapta betimlemeler ile uzun uzadıya anlatılmış fakat hepsini alıntılamak zor olacağı için bir örnek yeterli olur diye düşünüyorum. Öykünün bitimine yakın bir yavru geyik ve ailesinin Julian tarafından vahşice katledilişi anlatılıyor. Erkek geyik ölmeden önce koşarak Julian’ın yanına geliyor ve kilise çanının uğultusu eşliğinde ona “Lanetlen! Lanetlen! Lanetlen! Günün birinde sen zalim yürek, annenle babanı da katledeceksin.” dedikten sonra ölüyor. Geyiğin bu lanetinden sonra Julian avlanmaktan vazgeçiyor, paralı askerlik yapmaya başlıyor ve çok başarılı oluyor. Hatta Oksitanya İmparatoru’nu Kordova halifesinin elinden kurtardığı için ödül olarak imparatorun kızıyla evleniyor. Bu şekilde kehanet gerçekleşmiş oluyor ve Julian imparator ailesine katılıyor. Evliliği dışardan kusursuz gibi gözükse de Julian her gece rüyasında avlandığını görüyor. Yaptıkları için pişmanlık duymak bir yana, o günlerin özlemini çekiyor. Tüm bu anlattıklarım okurun sarı kalemle çizdiği yerler bu arada. “Julian rüyasından gözü vahşice dönmüş olarak uyanırdı.” cümlesi de okur tarafından çizilmiş olan cümlelerden. Öykünün bitimine doğru bir akşam Julian eve dönüyor ve karısının annesi ile babasını yatıya çağırdığından haberi olmadığı için babasını karısının sevgilisi sanıp uykularında herkesi doğrayıp öldürüyor. Bu şekilde geyiğin laneti de gerçekleşmiş olur. Son olarak Julian bir cüzzamlıyı evine alır ve onu doyurur, yatağını verir. Bu kişi aslında Hz. İsa’dır. Bu şekilde Julian’ın affı gerçekleşir ve hayvan ölümlerinin tamamı havada kalır. Julian kurtarıcısıyla birlikte göğe yükseldiğinde arkasında kurumaya yüz tutmuş derelerce hayvan kanı bırakır. İşin şaşırtıcı yanı ise bu hikayede işaretlenen yerlerin yalnızca katledilen hayvan sahneleri olmasıdır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi hakkında bunları söyleyebilirim. Fakat Henry için okurun gönderdikleri yalnızca bu öykü ile sınırlı kalmıyor. Zarfın içinden bir de tiyatro oyunu çıkıyor. Henry tüm bu gönderilenleri incelerken uygun bir mekan arayışı içinde oluyor. Hatta şu kısım çok hoşuma gitti: “Mekanın işte başarının anahtarı olduğuyla ilgili anlayış sanatta da geçerlidir, hatta hayatın kendisinde de. Çevremiz ne kadar besleyiciyse ona göre gelişir ya da sararıp solarız.” Tiyatro oyunu Beatrice ve Virgil’in bir armut hakkında konuşmalarıyla başlıyor. Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun. Hayatında hiç armut görmemiş olan Beatrice’ye Virgil tarafından armut betimlemeleri yapılıyor. Sayfalarca konuşma yalnızca armut hakkında. Şu kısmı alıntılamak istedim:
    Beatrice: Peki ama tadı nasıldır? Daha fazla dayanamayacağım.
    Virgil: Olgun bir armudun içinden tatlı ve sulu lezzeti taşar.
    Beatrice: Kulağa harika geliyor.
    Virgil: Armudu dilimlediğin anda, içinin göz kamaştırıcı bir beyazlıkta olduğunu görürsün. İçinden gelen ışıkla parıldar. Yanlarında bir armut ile bir bıçak taşıyanlar asla karanlıktan korkmazlar.
    Henry, kendisinden yardım isteyen bu okuruna teşekkür ediyor ve aynı zamanda tiyatrosu için tebrik ediyor. Mektubu postaya verdikten sonra her şey normal seyrinde devam ediyor. Fakat Henry bu kişinin sıradan bir okur olmadığını düşünüyor ve onu bulmak için adresine gitmeye karar veriyor. Bu noktadan sonra artık kitabın ikinci kısmına geçiyoruz.
    Okapi Tahnitçilik
    Bu kısma olayların geçtiği asıl mekan olan dükkanın ismini vermek istedim. Mektup yazan okurun dükkanı burası. “Okapi Tahnitçilik.” Okapi, Kongo’nun bataklık ormanlarında yaşayan, bir metre yüksekliğinde, gövdesi kızıl kestane, bacakları zürafa gibi siyah beyaz çizgili olan memeli bir hayvan. Tahnitçi ise içi doldurulmuş süs hayvanı maketi yapan zanaatkar. Literatüre bu şekilde geçmiş olsa da kişisel görüşüm tahnit işinin bir ruh hastalığı olduğudur. İnsanların ilgi alanları beni zerre kadar ilgilendirmese de ölmüş bir hayvanın içinin doldurularak sergilenmesini hoş bir durum olarak karşılayamıyorum. Bu yüzden kitabın bu kısmından başlayarak tahnit ustasına hep bir önyargı ile yaklaştım. İlk bölümde Henry’nin bahsettiği Bavyeralı suaygırı dişçi durumuna en iyi örneklerden biri oldum sanırım :) Tahnit ustası kitabın bir bölümünde şöyle diyor: “Ben yazar Gustave Flaubert sayesinde tahnit ustası oldum. Bana esin kaynağı olan Konuksever Aziz Julian Söylencesi adlı kısa öyküsüydü. İlk hayvanlarım önce bir fare, ardından bir güvercindi, tıpkı Julian’ın ilk öldürdüğü hayvanlar gibi. Bir şeyin başına telafisi olanaksız bir olay geldikten sonra kurtarılıp kurtarılamayacağını görmek istiyordum. Bu nedenle tahnit ustası oldum: tanıklık etmek için.” Tüm bu söylemler bana yine ikna edici gelmedi tabi…
    Olaylara dönecek olursak Henry Okapi Tahnitçilik tabelasını gördüğünde içi doldurulmuş olan okapi gözüne çarpıyor ve Aziz Julian Söylencesi’nde neden hayvanların ölümleri ile ilgili kısımların işaretlendiği az çok kafasında canlanıyor. Kitabın bu bölümünde tahnit ustasının hiç de yardım istermiş bir havada olmadığı seziliyor. Henry dükkana ne zaman gitse her seferinde aynı kibir ve baştansavma tavırlarla onu karşılıyor. Tüm bunlara rağmen Henry kendisini yardımcı olmak zorunda hissediyor. Dükkanı incelerken daha önce adını bile duymadığı pek çok hayvanın doldurulmuş halleriyle karşılaşıyor. Burada atlanmaması gereken ayrıntı ise Henry’nin dükkana her zaman Erasmus ile birlikte gittiği. Erasmus sürekli huysuzlandığı için bir süre sonra Henry onu atölyeye almak yerine başka bir yere bağlamayı tercih ediyor. Tahnit ustası ile birlikte tiyatro oyununu incelemeye koyulduklarında Henry karakterlerin isimlerinin neden Beatrice ve Virgil olduğunu soruyor. O zaman kilit nokta da açığa çıkmış oluyor. “Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun.” Bu hayvanlar değişik bir öykü ile dükkana gelmişler, birisi bilim enstitüsü tarafından birisi de kilise tarafından alınacakken karar değiştirilmiş ve her ikisi de bu tahnit dükkanına gönderilmişler. “Otuz senedir buradalar. Virgil ile Beatrice cehennem yolundaki rehberlerim.” Bu konuşmalardan sonra Henry sık sık dükkana gidip gelmeye devam ediyor, tiyatro oyununun bölümleri ve birlikte yazdıkları yerler de kitapta verilmiş. Neden bir eşek ve maymun seçildiği sorusunun cevabı ise “Çünkü maymunlar zeki ve çevik olarak bilinirler, eşeklerse inatçı ve çalışkan. Bunlar hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan özelliklerdir.” cümlesinde ifade ediliyor. Oyunun devamında Beatrice ve Virgil armuttan, muzdan ve etraflarındaki gidişattan konuşuyorlar. Oyunda hoşuma giden ve altını çizdiğim bir diğer yer ise şu kısım:
    Virgil: Bana göre kader güneş gibidir. Güneşte durduğunda gölgenin oluşmasını engelleyebilir misin? Sana yapışmış, sürekli senin şekline bürünmüş,durmadan sana seni hatırlatan o karanlık bölgeyi üzerinden atabilir misin? Atamazsın. Bu gölge şüphedir. Güneşte kaldığın sürece seni adım adım takip eder. Kim güneşte kalmak istemez ki?
    Beatrice: Ama güneş gitti Virgil, gitti. (Gözyaşlarına boğulur ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.)
    Bu bölümde oyunla ilgili ilginç bir detay daha öğreniyoruz. Oyunun ismi “20. Yüzyıla Ait Bir Gömlek.” Oyun Gömlek adlı bir ülkede geçiyor ve komşu olan diğer ülkeler ise Eldiven, Şapka, Çorap, Palto, Çizme, Pantolon, Ceket. Hatta olay bir gömleğin sırt kısmında geçiyor, çizgili bir gömlek. Böyle tuhaf bir simgesellik tercih edilmesi bana pek mantıklı gelmemişti. Sonra devam ettikçe tahnit ustası ile Henry arasındaki şu konuşmayı okudum:
    -“Neden bir gömleği seçtiniz? Buradaki simge nedir?”
    -“Her ülkede gömlek vardır, her insanın üzerinde.”
    -“İçindeki evrensel tınısı yani?”
    -“Evet. Her gün gömlek giyeriz.”
    -“Yani hepimiz Gömlek’te yaşıyoruz. Demek istediğiniz bu mu?”
    -“Doğru. Ceket, Gömlek veya Pantolon’da; ama bu Almanya, Polonya, Macaristan da olabilirdi.”
    Bu konuşmadan sonra Henry ve tahnit ustası tekrar tiyatro metnine dönüyorlar. Beatrice ve Virgil haftanın günleri hakkında konuşuyorlardı:
    Virgil: Ama haftanın her günü kötülük vardır.
    Beatrice: Çünkü haftanın her günü ortalıktayız.
    Beatrice ve Virgil’in konuşmaları bana bir noktadan sonra anlamsız gelmeye başladı. Çünkü yaptıkları şey bir olay hakkında konuşmak değildi, sıkıcı bir durum hikayesi okuyor gibi hissetmeye başladım. Konuşmalarda altını çizebileceğim cümleler gitgide azalıyordu. Daha sonra yaptıkları şeyin “konuşmak üzerine konuşmak” olduğunu fark ettim. Akıllarına gelen ilk şey, etraflarında gördükleri ilk nesne onların konuşma konusu oluyordu. Tüm bu olaylar olurken Henry, tahnit ustasıyla ilgili zihninde oturmayan bazı taşlar olduğunu fark ediyordu.
    Kimdir Bu Taxidermist?
    Henry, oyundaki karakterler içinde yalnızca bir maymun ile bir eşeğin olmadığını görüyor. Bir erkek çocuğu ile iki arkadaşı da oyun içinde yer alıyordu. “Demek ki oyun sadece hayvanlar üzerine kurulu değil.” diye düşünürken Sarah ile konuşup tahnit ustası hakkındaki izlenimlerini de ona şöyle aktarıyor:
    -Adam tam bir cins. Bir porsuk kadar hırçın. O oyununa da bir türlü aklım ermiyor. Hayvanlar var, bir eşek ile bir maymun. Kocaman bir çizgili gömleğin üzerinde yaşıyorlar. Aslında her şey tamamen hayali, ama yine de içinde bana, nasıl desem, Holokost’u anımsatan öğeler var.”
    -Holokost’u mu? Sen de her şeyde Holokost’u görür oldun.
    -Bunu söyleyeceğini biliyordum. Ancak burada bazı göndermeler var, örneğin çizgili gömleklere.
    -Ne olmuş yani?
    -Şey, Holokost sırasında…
    -Evet, Holokost’tan ve çizgili gömleklerden haberim var. Ama örneğin New York Borsası’ndaki kapitalistler de çizgili gömlek giyerler, palyaçolar da . Herkesin gardırobunda bir çizgili gömleği vardır.
    Bu konuşmadan sonra Sarah da adamı merak ediyor ve birlikte tahnit dükkanına gidiyorlar. Eve döndüklerinde bağıra çağıra kavga ediyorlar çünkü Sarah adamdan hoşlanmamak bir yana korktuğunu dile getiriyor. Henry, Sarah’ın olayı fazla büyüttüğünü düşünerek umursamamayı tercih ediyor ve tahnit ustası ile ilişkileri devam ediyor. Fakat Henry oyunun sahnelenmesi konusunda hala ikilemde. Benim de rahatsız olduğum anlaşılmazlık ve durağan cümleler, Henry’nin oyunun başarısız olacağını düşünmesine neden oluyor. Yann Martel bu konuyla ilgili şu cümleleri kullanmış: “Becket ve Diderot’nun oyunları başarıya ulaşmıştı. Ancak ikisi de çok kurnaz yazarlardı ve görünüşteki eylemsizliği bir sürü olayla desteklemişlerdi aslında. Oysa “Bir 20. Yüzyıl Gömleği” oyununun yazarı eylemsizliği beceremiyordu.” Oyundaki tüm bu anlaşılmaz ifadelerin ve kopukluğun tüm özeti tahnit ustasının beceriksizliği aslında.
    Henry, tahnit ustası ile son bir kez buluşmaya karar verdiğinde köpeği Erasmus inanılmaz bir şekilde hırçınlaşmış ve kedileri Mendelssohn’a zarar vermiştir. Veteriner her ikisini de uyutmuş ve sonrasında öldüklerini Henry’ye haber vermiştir. İki dostuna birden veda etmesinin yanında Sarah’nın hamile olması ve bu üzüntüyü kaldıramaması da Henry’yi çok yıpratmıştır. Son kez tahnit dükkanına gider ve elindeki tüm kağıtları teslim ederek artık yardım etmek istemeyeceğini söyler. Tahnit ustası her zaman olduğu gibi yine sesini çıkarmaz, kibirli bakışlarıyla onu uğurlar. Henry bu işin bittiğini zanneder fakat bir gün devam ettiği tiyatro kursuna mektup gelir. Oyunun devamı yazılıdır. 68 Nowolipki Caddesi isimli bir caddeyi tahnitçinin gizli notları içinde gördüğünü anımsar ve gitmeden bir araştırma yapar. Tahnitçiye “Neden Nowolipki? Garip bir kelime?” diye sorduğunda “ Beatrice bir ara ağlayacak gibi oluyor ve şöyle düşünüyor: “Now, oh lip, keep from trembling.” (Şimdi dudaklarım, titrememeye çalışın.) Cadde ismi, bunun kısaltması.” yanıtını alır. Henry adamın ikiyüzlü davrandığını ve yalan söylediğini anlar. Çünkü Nowolipki Caddesi Varşova’da gerçek bir cadde adıdır ve 68 numarada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra içleri arşiv niteliğindeki malzemelerle dolu olan on metal konteynır ve iki süt tenekesi vardır. Bundan sonra tüm olaylar açığa çıkmaya, tahnit ustasının kim olduğu ve Henry’den ne istediği anlaşılmaya başlar.
    Tahnit ustası, hayvan kıyımından söz etmek için Holokost’u kullanmıştır. Hayvanlar, soykırım kurbanlarının sesiyle konuşturulmuştur. Hatta bu sahneden Beatrice, başına gelenleri Virgil’e şu şekilde anlatmıştır:
    Beatrice: Dinlemek ister misin?
    Virgil: Sen dinlememi istersen eğer.
    Beatrice: En azından bir kişiye anlatmam gerek, bu şekilde yaşadıklarım sözcüklere dökülmeden önce kaybolup gitmemi olur. Sana anlatmayacaksam kime anlatabilirim? İçeri getirildiğim anda yüzüme patlayan ilk tokadı hatırlıyorum. O anda bile bir şeyler, temel özgüven duygusu sonsuza dek yok olmuştu. Eğer Meissen porseleninden nadide bir koleksiyon varsa ve adamın biri eline bir fincan alıp bile bile yere atıp parçalarsa diğer parçalara aynı şeyi yapmasını kim engelleyebilir? Adam porselene karşı umursamazlığını belli etmişken, bir fincan ya da bir çorba kasesi olmuş ne fark eder? Bu konuda konuşmak öyle zor ki. Canım acıdı, ıstırap doluydu… Tek bir kibritin alevi karşısında irkiliriz, oysa ben burada kor ateşin ortasındaydım.
    Beatrice bu şekilde kendisine yapılan işkenceleri , vücuduna yapılanları teker teker anlatıyor. Henry şaşkınlık içerisinde oyunda yer alan bir erkek çocuk ve iki arkadaşının nerede olduğunu öğrenmek istediğinde tahnit ustası şunları anlatıyor:
    “Bu erkek çocuğu ve iki arkadaşı Beatrice ve Virgil’e inanılmaz işkenceler edip gidiyorlar. Olaylar aslında bu şekilde başlıyor. Aynı erkek çocuğu başka olayların da azmettiricisi. Örneğin köydeki kadınları öldürmek istiyorlar ve kadınlar kundaktaki bebekleriyle birlikte göle girip boğuluyorlar. Beatrice ve Virgil de tüm bunlara şahit oluyor, daha sonra kaçıp bir yere giderek armut hakkındaki konuşmayı yapmaya başlıyorlar. Bu arada Gustav isimli bir karakter de var. Gustav Beatrice ile Virgil’in sohbet ettikleri ağacın altındaki bir ceset. Onlar da cesetten rahatsız olmuyorlar, hatta tüm bu sohbetleri o cesedin başında yapıp cesetle oyunlar oynuyorlar. Çocuk mu? Çocuğa hiçbir şey olmuyor.”
    Tahnit ustası tüm bunları anlattıktan sonra Henry adamın kendisine göndermiş olduğu öyküyü hatırlıyor: Konuksever Aziz Julian Söylencesi. Bu öyküye bu kadar ilgi duymasının sebebi ise Julian’ın binlerce masum hayvanı katledişi ama her şeye rağmen kurtuluşunun etkilenmemesi. Öykü vicdan azapsız bir af sunuyordu. Bu durum gizleyecek bir şeyleri olan bir adam için oldukça cazipti. “Sarah tek bakışta adamın ne mal olduğunu anlamıştı. Onun gerçekleri görmesi neden bu kadar uzun sürmüştü? Kendisini masumların yegâne savunucusu olarak tanıtan eski bir Nazi destekçisiyle omuz omuza çalışıyordu. Ölüyü eline alıp onu güzel gösteren biriyle. Öldürücü mantık dışılık nasıl daha iyi biçimde örtülüp gizlenebilirdi? Tahnit sayesinde tabii.” Henry tüm bunları düşünürken adama dönüp oyunu istemediğini ve bir daha onunla çalışmayacağını belirtti. Fakat adam oyunu Henry’nin ceplerine tıkıştırmaya kalktı, bu işin böylece bitmesini istemiyordu. Henry arkasını dönmüş giderken “Bekleyin bir dakika.” diye seslendi. Henry’nin adamla yüz yüze gelmesi ile karnında bir sıcaklık hissetmesi bir olmuştu. Kapıya doğru yönelirken son bir kez vitrinde duran Beatrice ve Virgil’e bakıyordu. Tahnit ustası da arkasından geliyordu. Henry sürüne sürüne dışarı çıktı ve bu kez koca bir karanlığa gömüldü. Duyduğu en son ses motor sesiydi. Ambulans geldiğinde araba sahibi de başında bekliyordu. Kafasını çevirdiğinde tekrar bayılmadan önce gördüğü son şey Okapi Tahnitçilik’i saran alevlerdi. Tahnit ustası da içinde iken…
    Henry hastanedeki tedavisi sırasında dükkanda cebine sıkıştırılan parçaları tekrar okudu. Daha sonra öyküyü kendince tamamlayarak ona Beatrice ve Virgil adını verdi. Beatrice ve Virgil bittikten sonra da başka bir metin daha yazarak ona “Gustav İçin Oyunlar” dedi. On üç kısa bölümden oluşan bu eserin ilk bölümü şu şekildeydi:
    “On yaşındaki oğlunuz sizinle konuşuyor. Size açlıktan ölmek üzere olan aileniz için patates bulmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Yakalanırsa öldürülecek. Bunu yapmasına izin verir misiniz?”
    Kitap bu şekilde bitiyor… Üç bölümü de özetleyip kitabı en kısa haliyle değerlendirecek olursam şunları söyleyebilirim: Öncelikle kitabı Pi’nin Yaşamı kadar akıcı ve sürükleyici bulmadım. Sonu benim için sürpriz oldu, tahnit ustasının masum bir adam olmadığını az çok tahmin edebiliyordum ama soykırım olayı ile ilgili olabileceğini ve adamın Nazi destekçisi olabileceğini hiç düşünmemiştim. Konuksever Aziz Julian hikayesi ile kurulan bağ çok hoşuma gitti. İlk bölüm yalnızca Henry ile tahnit ustasının tanışması, oyunun içeriği hakkında bilgi verilmesinden ibaret. İkinci bölüm tahnit ustasının davranışlarının çözümlenmeye başlandığı ve hayvanların artık insanları simgelediğini anladığımız bir bölüm. Üçüncü bölümde ise tahnit ustasının kim olduğu, Henry ile olan hesabının yalnızca soykırım üzerine olan kitapla alakalı olduğu ve bu adamın hasta bir katil olduğu anlaşılıyor. Üç bölümü birden ele alıp kitabın tamamına baktığımızda tahnit ustasının eski bir Nazi, Henry’nin ise olup bitenden çok geç haberdar olan insanlık olduğunu görüyoruz. Kitap Hem Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni hem de İlahi Komedya’yı içermesi ile hafiften bir çerçeve hikaye tekniğine sahip bana kalırsa. Bunun dışında Samuel Backett’in Godot’yu Beklerken kitabını andırdığına dair söylemler de var. İki eserin tek ortak yönü ise olayların iç içe geçmesi ve son kısımda her şeyin açıklığa kavuşması.
    Tüm hikaye ve değerlendirme ortada olmasına rağmen kitabı okumadan karakterlerin ruhunun hissedilemeyeceğini düşünüyorum. Tahnit dükkanı ile ilgili betimlemeler öyle güzel yapılmış ki, okurken kendinizi Okapi Tahnitçilik’in içinde hissedebilirsiniz. Henry’nin bıçaklanma sahnesinin gözümün önünde canlanışı, taxidermistin (tahnit ustası) kendisi ile birlikte dükkanı yakışı… Kısacası kitabın yoruma açık ve tahminlerle yürüyen bir kitap olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda okuyarak bir kez daha o heyecanı hissetmenizi öneriyorum. O halde Beatrice ve Virgil’e selam olsun…
  • YAŞIYORUM AMA NEFES ALAMIYORUM! ADALET İSTİYORUM!!!
    Şimdi iyice emin oldum ki aradan kaç asır geçmiş geldiğimiz durum Cahiliye Devrinden daha kötü .O zamanlarda en azından kız çocuklarını sadece diri diri gömüyorlardı.Şimdiki biz modern dünyanın modern ,medeni insanlarına sesleniyorum .Hepimize yazıklar olsun be!

    Her şeyi görüyoruz,duyuyoruz,biliyoruz bir şeylerin ters gittiğini ama bize ne değil mi nasıl olsa benim başıma gelmedi,elalemden bana ne değil mi? Peki tüm bunların hesabını kim verecek ,kim sorumlu? Cevap çok basit.HEPİMİZ! Gördüğün,duyduğun (bile bile görmezden geldiğin) her şeyden sorumlusun!
    Neyden mi bahsediyorum ,yüzyıllardır devam eden erkek erkek erkek diye yerlerden göklere çıkartılan ,kız kız kız diye her şeyde yapılan bu adaletsizliğe zulmün ,vahşiliğin bitmesi için daha kaç asır geçmesi gerekiyor?
    Erkekleri böyle yetiştiren annelere sesleniyorum.Eşinden onca dayak yiyip,ezilip ,yaşama hakkının bile bir erkeğin elinde olduğu annelere sesleniyorum.NEDEN CELLATINIZA TAPIYORSUNUZ,NEDEN SUSUYORSUNUZ ,NEDEN ÇOCUKLARINIZI(ERKEK) BÜYÜTÜP KATİL YAPIYOR,NEDEN KIZ ÇOCUKLARINIZI DA “BEN ÇEKTİM O DA ÇEKSİN “ DİYE ALEVLERE TESLİM EDİYORSUNUZ.NEDEN SONRA KADERİNİZE LANETLER YAĞDIRIYORSUNUZ ?VİCDANININZ SIZLAMAYACAK MI O MASUM KIZ ÇOCUKLARINIZIN YANIŞINI İZLEMEKTEN! KATİLLERİ SİZ YETİŞTİRİYORSUNUZ SUÇ SİZİN!
    Babalar size sesleniyorum.Ne derdi babalar ;”Namusumuzu temizlemeden gelme,Şerefimizi koru,adam ol, sana başkaldıranı gücün kuvvetinle devir. İŞTE BABALAR SUÇLU SİZSİNİZ OĞLUNUZ O GÜCÜ KİMDEN ALIYOR O CESARETİ NERDEN ALIYOR! KİM ONU POHPOHLUYOR! KİM ONA ÖRNEK OLUYOR!
    İnsan bile demeye utandığım vahşiler ,size bir şey demeye söz bulamıyorum.ALLAH’TAN KORKUNUZ YOK MU? BİR GÜN O TOPRAĞIN ALTINA GİRİP İŞKENCELER İÇİNDE KIVRANACAĞINIZ ,GAYYA KUYULARINDA YANACAĞINIZ AKLINIZA GELMİYOR MU NASIL HESAP VERECEKSİNİZ ALLAH’A!
    HİÇ Mİ ACIMADINIZ BİR MASUMUN HAYALLERİNİ ÇALMAYA ,HAYATINI ALMAYA ,HER ŞEYİNİ ALMAYA.BEN UTANIYORUM! HER ŞEYDEN!
    Neden mi yazıyorum? Gelin kendimizi onun ve onun gibi olan ,olmaya devam edecek ,milyonlarcasının yerine koyalım .
    Hayatın boyunca acılar çekiyorsun(izleyince görürsünüz),neyse işte liseyi bitiriyorsun .saplantılı bir psikopat senin peşini bırakmıyor .Senelerce …Tanıdık geldi değil mi? Ama durun ben böylesini kitaplarda bile görmedim .Çok güzelsin,sesin çok güzel futbol oynamayı seviyorsun .Herkes gibi sıradan bir hayatın varken … Bir gün sesin çok güzel olduğu için Sibelcan tarafından bir ses yarışmasına katılıyorsun.Şarkı söylüyorsun dilediğince,herkes seni alkışlıyor falan ama o vahşi ,gitgide seni rahatsız ediyor,senin şarkı söylemene bile engel oluyor.Sana tüm erkekliğiyle(!) o klişe sözü söylüyor .Ya benimsin ya kara toprağın.Senin peşini bırakmıyor.Seni dövüyor vs. Ailene zarar veriyor sen de polis arkadaşlarına danışıyorsun .Onlar ne yapıyor .KORKUYOR ve hiçbir şey yapmıyor.Daha neler neler .Sonra bir gün geliyor elini kolunu sallaya sallaya seni hunharca döverek dört kurşunla öldürüyor.Ama öldürmeyen Allah öldürmüyor.Sadece o hayatının %96 sını engelli olarak geçiriyorsun,elin ayağın tutmuyor,yemeğini bile yiyemiyorsun.Senin her şeyini çalıyor hayatını,sesini ve sen tüm yaşanılanlara rağmen ondan kurtuldum benim adaletli ülkem hayatı boyunca hapis cezası verir sanıyorsun .Sırf buna rağmen bunun için bile şükrediyorsun.Ama o katil üç yıl sonra yine dışarıda olacak! Biliyorum çok klişe geldi .Çünkü hepimiz alıştık değil mi her gün manşetlerde tecavüz,şiddet,cinayet olaylarını izlemeye .Cümlelerim çok basit ama aklımdakileri yazmaya kelime yok! Şaka gibi ya! Aklım almıyor ya izlerken psikolojim bozuldu.Sesini dinliyince kalbimden bir şeyler koptu.Belki biz böyle duyarsız olmasaydık ,bir şeyleri değiştirebilseydik böyle olmazdı.
    Sorsan herkes bir şeylerden şikayetçi ama ancak konuşmaya gelince konuşuruz.Gerisi yok.
    Yazık be! Adaletiniz,siyasetiniz,sisteminiz BATSIN!
    Evet ,o kişi belki bilenler vardır: Hayatında bir kez bile mutlu olmayan (aslında en ufak şeylerle mutlu olabilen,şükreden) ona bunu bile çok görmeselerdi şimdi o güzel sesiyle belki çok farklı yerlerde olacaktı.MUTLU KAYA .
    “Çünkü ben toprağa basmayı çok özledim, yağmurda ıslanmaya çok özledim..”
    Kendi ağladığım şeylerden utandım ben bunları gördükçe.En acılarından biri de ablası da bir vahşi tarafından işkence çektirilerek öldürülüyor..
    Ölen ablan için "bari tek kurşunla öldürülseydi." Dedirtenlerleri kahretsin Allah…Başka diyecek bir şey bulamıyorum .El Kahhar ismiyle kahrolsunlar!
    Mutlu,umarım bir gün öyle bir insan karşına çıkar ki; tüm yaralarını sarar,seni öyle bir mutlu etsin ki yaşadığın her şeyi sana unuttursun .İnşallah…
    https://www.youtube.com/...ttXLWMYt0mQ&t=1s
  • TATİL GÜNÜ
    Hüsnü Bey, gündelik telaşelerden yorulmuş balığa çıkmıştı. Her zamanki avlağına değil daha uzağa, ilçe sınırına yakın göl kenarına gitti. Aracının kontağını kapatır kapatmaz çalan telefon sesi sinirlerini hoplattı, küfrü bastı:
    “Hafta sonu bile rahat yok a.k…”
    Hızlıca yanıt verip telefonunu tamamen kapattı.
    “ İsterse yaksınlar işyerini.”
    Bir ekmek, bir paket çekirdek, bir buçukluk su, el oltası ve takımlarıyla göle doğru kayalıkların üzerinden sekerek yürüdü.
    “Oh! Mis gibi doğa.”
    Kopardığı ekmek parçasını kancasına takıp dört beş metre ileri fırlattı.
    “Attım ağzına takılsın boğazına”.
    Karşısı komşu ilin sınır köyü Efedağ’dı. Feribotla Efedağ’dan Düvencik’e araba, minibüs ve insan taşınıyordu. Bir iki balık yakaladı fakat devamı gelmedi. “Balık işi sabır işi” diye geçirdi içinden. Güneş tepede ortalığı yakarken çevrede gölgesine sığınabileceği bir çalılık, ağaç yoktu. Allahtan ne olur ne olmaz güneş kremi sürünmüştü.
    Ellilerinde bir adam geldi yanına. Sarışın, göbekli.
    “Benim oğlanlar da tutar. Var mı balık?”
    “Bir iki tane yakaladım. Zaten yeni geldim.”
    “Ben sıkılıyorum başında durmaktan ama bizim oğlanlar sıkılmaz.”
    “Evet.” Sıkılmaya başlamıştı Hüsnü Bey muhabbetten.
    “Nereden geliyorsun?”
    “Düvencik’ten.”
    “Haaa. Düvencik’te Kahramanlar var bildin mi. Buralı.”
    “Evet dükkanları var.”
    Kahramanlar, Düvencik’in varsıl esnafıydı. Şu başka şehirde zengin hemşehri/tanıdık arama bulma alışkanlığı bitmemiş sürüp gidiyordu. O zenginleri tanımak sanki onlara güç/ayrıcalık verir gibi bir hal takınırlardı bunu yapanlar. Uzun bir sessizlikten sonra gelen feribotla gitti Efedağ’lı. Balık da vurmaz olunca su içip çekirdek çıtlamaya başladı Hüsnü Bey. Bir saat sonra bu sefer karşıdan feribot geldi. Feribotçu:
    “Emmoğlu balık var mı?”
    “Tuttum birkaç tane. Tuttuklarım çok kılçıklı ama ben seviyorum yemesini.”
    “Yenmez mi? Hani ne demişler denizden babam çıksa yerim.”
    Hüsnü Bey buraya yalnız kalıp kafasını dinlemek için gelmişti ama yanına gelenlerle konuştukça içinin ferahladığını farkediyordu. Hep böyle olurdu. Yabancılarla sohbet etmekten sıkılır fakat bir konuşmaya başlayınca da sohbete doyamazdı. "İnsan dediğin konuşa konuşa..."
    Feribotçu da sarışınımsı ama uzun boylu, zayıftı. Zamanında Adıyaman’a gitmiş. Canlanan anılarını başladı aktarmaya:
    “Orada bomba koyarlardı göle. Bomba balıkları sersemletir, yan yatırırdı suyun üzerinde. O halde bile yakalamayı bilmezsen kaçardı balık. Ama oralılar bilirdi. Tam öğle saatinde kayanın altında uyurmuş balık. Kayalığın altına yakın patlatırlardı bombayı. İkiyüz üçyüz balık olurdu.”
    Elini uzatıp balık gibi diğer eliyle işaret ederek: “İşte tam bu kadar olurdu balıklar.”
    Zaman geçmiş, güneş batıya doğru ilerlemiş, ortalık serinlemiş, hava yavaştan kararmaya başlamıştı.
    Hüsnü Beyin fazla balık tutamadığını suratından anlayan feribotçu seslendi:
    ”İstersen yayın vereyim sana.”
    “Ne kadar?”
    “Kasabada kilosunu 25 liradan satıyorlar ama sana 20 liradan veririm.”
    “Vallahi iyi olur. Bugün balık tutamadım. Ama aile kalabalık. Şöyle kilosu 15 liradan dört kilo versen?”
    “Olur emmoğlu. Seni mi kıracaaz. Verdim gitti.”
    “Eyvallah. Sen mutluysan ben de mutluyum.” *

    *Baba 2 (Godfather 2) filminde Vito Corleone arkadaşı Genco Abbandando'ya söyler.