• Müzik olmasaydı, insan eski yaşamını unutup, anılardan arınmış bir halde yeniden, taptaze doğabilirdi. Müzik olmasaydı, insan Guatemala'nın pazar yerlerinden geçebilir, Ti­bet'in karlarını yarabilir, Hindu tapınaklara tırmanabilirdi; kı­lık değiştirebilir, eşyalarını dağıtabilir, geçmişten tek bir şey saklamazdı.
    Ama müzik insanın peşini bırakmaz; onu bildik, tanıdık bir havayla izler, kovalar; yürek artık kalp atışlarından oluşan o yabancı, belirsiz ormanda atmayı keser; ortada ne tapınak, ne pazaryeri, ne de sahne dekorunu andıran bir sokak kalır, şimdi insanca bir kriz, bir bunalım bütün ayrıntılarıyla yeni­ den, amansızca canlandırılmakta , oynanmaktadır; müzik piyesin bir eşlikçisi, tamamlayıcısı değil de ta kendisi olmuştur sanki
  • Asfalt yolda, "İşçi hakkı yenmez, kursakta kalır!" diye haykıran işçilerden biri kurşun yarasıyla düşüp öldü. Güneş usulca çöp tenekelerinin ardına çekilip söndü.
  • Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu diye şöyle bir tahmin yürütmeye çalışayım. Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince –Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı. Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenlerden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Bu felaket, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında at tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahtaların üzerinde uyguluyor, zekâsını sokaklarda kullanıyordu; kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti. Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım. O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık gibi bir olanağı dahi yoktu. Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu. Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu. Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı –hatta büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklamak ya da yakmak durumunda kalmıştı. Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı –ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip geceyarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözlere, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğrendi ve böylece –bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? –bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.
  • 87 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Satranç uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı, fırsatım varken elime aldım ve bitirene kadar ihtiyaç molaları hariç hiç bırakmadım. Bence romanın asıl dikkat çeken yanı Marko Czrentovic ve onun hayatındaki tek yeteneği olan satranç ustalığı değildi. Marko ana karakter gibi duran ama kesinlikle ana karakter olmayan bir karakterdi. Ki kitabın başındaki arkadaşlardan sonradan kaybolanı da aynı şekildeydi; yıl sonu müsameresi için hazırlanan tiyatroda bütün öğrencileri oynatmak için çabalayan öğretmenin uydurduğu zekice bir karakterdi-belirtmeliyim ki bu kitaptan çok güzel tiyatro oyunları çıkabilir diye düşünerek okudum ve sonrasında küçük bir araştırmayla bunu benden önce birilerinin düşündüğünü ve hayata geçirdiğini fark ettim-.
    Tam emin değilim ama bu benim ilk Stefan ZWEIG kitabımdı. Kitap hakkında en beğendiğim nokta; Dr.B’yi bir kitap konusu yapmak yerine Marko Czrentovic gibi bir karakterle birlikte ülke sınırlarından çıkmak isteyen bir gemiyle denizin ortasına koymasıydı, tabii meraklı arkadaşımızın Marko’ya ulaşmak için kullandığı yol da bir o kadar mantıklıydı. Dr.B'nin dahil olduğu sahne ince düşünülmüştü fakat her şeyi anlatması için biraz daha zaman geçmesini beklerdim, elbette bu basit düşüncem kötü bir algı yaratmasın. Stefan Zweig'tı daha fazla okumak istemem dışında bir amacı yok.. Ki kitabın düşünen bir beyne ait olduğu apaçık ortadaydı.
    Okurken yaklaşık üç yıl önce okuduğum ŞAH MAT-Mario Mazzanti’nin kitabı geldi aklıma. Bir cinayet romanıydı ve beni satranca kocaman gözlerle bakmaya itmişti. Bu kitap büyüyen gözlerime tanıdık bir pırıltı yerleştirdi. Kıyaslamak doğru olmayacaktır elbette ama seçimimi Stefan Zweig’tan yani edebiyattan yana kullanıyorum. Size de belki şiddetli değil ama o tanıdık pırıltılarla öneriyorum..

    Hiç vakit kaybetmeden almak isterseniz diye buraya benim okuduğum yayınevinin linkini bırakıyorum, sağlıklı günler dilerim: https://www.dr.com.tr/...urunno=0001716255001
  • ''Yaşadığım en akılda kalıcı terkedilişin mimarı olan hanımefendi bende yarattığı travmanın büyüklüğünü hiç bilmedi. Bunun nedeni
    zaten beni terketmiş olmasıydı.
    Yaşadığım en büyük aşkın mühendisi olan hanımefendi terkedilmek konusunda ulaştığım mimari çizginin Roma sokaklarına göz kırptığını bilseydi o da beni terk etmek yerine üzerimde biraz çalışır mükemmeli yaratma gayretine girerdi. Ancak muhtemelen ortaya çıkan sonuç pek etkili olmazdı çünkü genel olarak ilişkiler konusunda benden bir bok olması mümkün görünmüyor. Beni bir şekilde terketmiş bütün kadınları aldıkları bu doğru karardan ötürü kutluyorum.
    Nedenleri her ne olursa olsun ''giden'' antolojisinine katkı sağlayan şiir,edebiyatın arkasında dehşet verici bir kıyım yatar.
    '' Gitti,terk etti, sikti bıraktı,öldüm, bittim,içim acıyor,götüm sızlıyor, bağırsaklarım sızlıyor" gibi değişik söylemlerle dile gelen bu durumu değişik şekillerde ele alabiliriz.
    Belirtiler.;
    Kısa kesik cevaplar, soğuk ses tonu, reglinin ilk gün ağrısında beliren o itici düşük dudak duruşu, aramaların açılmaması, meşgule atılması ve buna dünyevi şeylerin neden gösterilmesi, telefonun masaya yüzükoyun koyulması.
    Muhtemel durumlar;
    Hala birlikteyiz, diğer tarafta bir başkası ile alıştırma takılmaları başlamıştır.
    İlişki bitmiş ancak ''bitmiş ilişki travması'' yerine gayet rahat takılmalar, arkadaşlarla istiklalde gezmeler, sike takmamalar, değişen anlık ileti durumları, sosyal medyada sıklıkla yapılan özgür kız mod on paylaşımları.
    Tanıdık geldi mi? -Mutlaka.
    Öncelikli bilimesi gereken şey, bireyin ilişkiyi kendi dünyasında nasıl şekillendirdiğidir. Ayrılık sonrası acı tek tarafa aittir. Gidenden aynı
    duygusal yakarış beklenmemelidir.
    Giden arkadaşın gitme maksadı da önemli çünkü yukarıda belirttiğim maddelerden özellikle biri duruma bel kıvırıyor. Giden bir başkası için gitmişse zaten kendi mutluluğu için gitmiştir, arzusu dileği ile. Çünkü artık sende mutlu değildir, başka çarşaf kokusu almak istiyor olabilir, kabullen. Başka bir sesi işitmek olabilir, kabullen. Temel olarak artık seni sevmiyor.
    Geride kalan'ın görmekte zorlandığı şey kalması onu mutsuz ediyorsa gitmesi her ikiniz içinde doğru olandır.
    Ağla tabi ağlama demiyorum, iç, dağıt, bokunu çıkar ama kendini düşürme. Çünkü gördüm ben bu filmi, arkasından ortaya çıkan bu ağlama festivalinin sonunda ne kadar dis atarsan at sahne artık boşalmıştır. Perde kapanmıştır. Durum değişmiş, süre bitmiş rakip sahadan galibiyetle ayrılmıştır.
    '' Sıradaki benim şansıma diyorum..
    Haberler başlıyor birden, benden hazin biçimde bahseden"
    Sezen Aksu-Ben öyle birini sevdim ki.
    Saygılar sevgili geride kalan.''

    ö.s.ö

    https://www.youtube.com/watch?v=y-VDL5IRBbY