• 241 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bu kitabın Iyi anlaşılması için yazarıyla yapılan röportaj ı incelemeye koymayı uygun gördüm Herkese iyi okumalar..


    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

     

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

     
    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerinebenziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı
  • 186 syf.
    Öncelikle belirtmeliyim ki bu inceleme bana ait değil. Ama kitabı en iyi anlatan ve kitaba hakkını veren tek inceleme diyebilirim. Kendi fikirlerimi paylaşmamanın sebebi ise benim için zor ve karışık bir okumaydı. Bu kitabı dünya edebiyatlarını keşfetmek için yaptığım okumalar sebebiyle tercih etmiştim Çağdaş Macar Edebiyatı nda Peter Esterhazy övgüyle bahsedilen bir isim. Ancak biraz araştırma yaptıktan sonra okunduğunda daha da keyif verecektir diye düşünüyorum. Kitaplığımda uzun zamandan beri bekleyen bir kitaptır kendisi ve artık basımı yoktur. Çok katmanlı hikayeleri sevenler keyif alacaktır diye düşünüyorum. İyi okumalar.


    Péter Esterházy - Hrabal'ın Kitabı

    Kosztolányi'nin bahsi geçiyor arada bir yerde, büyük mutluluk. İki karnaval işçisi yazardan biri diğerine saygılarını sunuyor. Sunsun, iyi eder ama daha ağır, yaralı bir hal var, ustanın oyunculluğu aynen sürdürülecek olsa da mizahın karası, komiğin trajedisi her an tetikte, her an işkenceye uğramayı bekler halde. Ustanın zamanında ilk büyük savaş atlatılmış, acıları çekilir halde ve ülke kaotik; parçalanmalar, birleşmeler, Avrupa'nın geri kalanıyla uyuşma çabaları derken bir yerden tutunmaya çalışan insanlar beliriyordu, farklı dilleri konuşan iki karakterin sadece mimik ve jest yoluyla anlaşmaya çalışması bu mevzuya sağlam bir örnekti. Ghost Dog: The Way of Samurai'da dondurmacı Fransızla samurayımızın dostluğu da böyle. Sağlam, yarım. Esterházy'nin Macaristan'ı ikinci bir dünya savaşını daha görmüş, Sovyet zorbalığına maruz kalmış bir ülke. Daha parçalı, toplumun benimsediği ve yavaş yavaş delirmeye yol açan bir bilinmezin orta yerinde.

    Sleeper'da Woody Allen'ın söylediği, yukarıda bizi izleyenin devlet olduğuydu. Bir tık ileri götürülebilir; Tanrı tasfiye edilmiştir, ortadan kalkmıştır. Komünist politikaların sonucu olabilir, Tanrı'nın aslında pek de bir işe yaramadığı fikrinden kaynaklanıyor olabilir, sonuçta Tanrı gücünü böylesi bir güruhu iyilikle denkleyemeyecek, denklemeyi tercih etmeyecek bir ölçüde hasır altı eder ve sadece bir gözlemci olarak varlığını sürdürür. İki meleği vardır, Cebo ve Blaise. Pascal da kendine yer bulur romanda, çoğu şey gibi. Engin sessizlik karşısında duyduğu korkudan bahsederken Tanrı'dan alıntı yaptığı söylenir, böylece adını meleklerin hizasına yazdırmış olabilir. Mümkün ama Cebrail daha eski, ne yapacağını daha iyi bilir halde. Sözde. Blaise yardımcı durumunda. Aileyi izliyorlar. Aileyi izlerken melekliğin neliğini, Tanrı'yı düşünüyorlar. Tanrı da düşünüyor, sessizliğin diliyle düşünüyor. Sessizliğin dili, sevginin dili. Tanrı'nın varlığının sezgisel olumlaması.

    Esterházy'nin şöleninde anlatının nereye gideceğini, anlatıcının araya girip girmeyeceğini, Yazar nam karakterin yazdığı metinle okunan metnin ne ölçüde kesiştiğini fark etmek mümkün değil. Modüler bir anlatım sistemi vardır; Anna'nın evlenmeden önceki yaşamı ve ailesi, Yazar'ın ailesi ve yaşamı, yaşamlar ve aileler, devletin güdümündeki yaşamlar, ailelerin kepaze ettiği yaşamlar, korkuyla dolu olanlar, alenen gösterilen kolluk kuvveti sopasıyla birlikte aile içinde yaşanan ihanetler birbirine girer. Katmanı çok bir geçmişin içinde dolanırız, işin içine zamansız Tanrı girince akıştan kurtuluruz ve belli bir sabitte düşüncelere boğuluruz. Sürerliği olan bir şey değil, Anna'nın melekleri fark edip uyumalarını izlemesiyle sabit de akışa kapılır. Esterházy insan tarafından yaratılanlarda Tanrı'nın izlerini görmenin mutluluk verici olduğunu söyler, gerçi bu mutluluğun içinde Tanrı'ya duyulan küçümseme de işin içine girer. Suretler karışır, yücenin bayağılığı fark edilir. Tanrı'nın korkusu da budur; zaman gibi bir yaratının benzeri metinlerde doğabilir. Gocunulacak bir durum değil, boynuz kulağı geçse de kulak ve boynuz bambaşka şeyler.

    Hrabal'ın mevcudiyetini Yazar'la Anna sağlar. İçimde ukte; Baran önermişti Hrabal'ı ama bulamıyorum. Trenler haricinde bir kitabı daha varmış, kitapların yok edildiği bir yerde çalışan bir adamla ilgili. Sıkı kitapmış, denk gelirsem alırım. Sanırım iki kitabı çevrilmiş Türkçeye, anlatıldığı kadar incelikli bir yazarsa neden çevrilmiyor, Dedalus göreve. Neyse, bu Çek yazarı karakterlerimiz çok sever ve evliliğe katmadıkları kişiliklerini bu yazarla sürdürdükleri hayali diyaloglarda canlandırırlar. Kızarlar, öfkelenirler, severler, Hrabal direkt muhataplarıdır. Hrabal Tanrı'yla da muhataptır, metnin sonlarında tiyatro sahnesindeymiş gibi görürüz ikisini, tiyatro metnine dönen diyaloglarla ikisinin absürtlüğü kapışır, Tanrı'nın gerçeğe ulaşan Hrabal'ı kucaklamasını görmek isteriz ama bu bir hakarettir, yaşam verilmiş hemen her şey sevginin diliyle söylenir ama sevgiye ulaşmak bir hakarettir Tanrı için. İnsanın ulaşacağı menzil, gazaptan fazlası değildir. Toplum için de geçerli bu.

    Ulusların sevgiyle yönetilmediğine dair bir alıntı yapardım, bulamıyorum.

    Konu muhtelif. Yazar'ın gerçek gibi edebiyat-edebiyat gibi gerçek ikilisinden yırtamaması onu yaşayan bir karaktere dönüştürüyor, romanlardan fırlamış bir adam. Anna rüyalarında Hrabal'ı görüyor ama bunu söyleyemiyor çünkü görmesi gereken Yazar. Olsun, o kadar giz her ailede mevcuttur ve Anna bir edebiyat duludur, kocasını edebiyata kaybetmiştir. Çocukları var ama pek önemli değiller, annelik ve babalığın hissettirdikleri daha mühim.

    Diyeceklerim başlayacakken bitiyor, fazlasını demeye yeteneğim yok. Şenlikli bir metin, acısı kadar sevinci de çok. Oyunlarına biraz değindim, bir tane daha: Postacıyı eve alan Anna, adamın üzüntüsünü dindirmeye çalışır ve ağlayan adamın kırık kalbini onarmak için ona yemek yapar, rahatlasın diye kocasının kıyafetlerini verir. Yazar eve gelir, postacıyla eşini görür ve postacının kıyafetlerini giyip kalan mektupları dağıtmak için sokak sokak gezinir. Eve geldiğinde sessizce bakışırlar, mevzu kapanır. Bunca kapalılığın, anlatılmayanın içinde her olasılığı dahil eden bir açıklığı sağlamak zor ama Esterházy müthiş bir iş başarmış. Bence. Bir de şey; dehşetin izleri her yerde. İşkence yöntemleri, devlet adamları, polisler, işkenceler, her şeye rağmen yaşamak ve yine işkenceler, hep işkenceler... Tarihinden kurtulamayan, geçmişin şimdiyi boğduğu bir ülkede üç beş hassas insan.

    Delicesine öneririm, mutlaka okuyun.

    UTKU YILDIRIM
  • Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler 10. BÖLÜM
    GERÇEK BENLİK

    Birinci soru:
    Gerçek benlik ile benliksizlik arasında bir fark var mıdır?
    Benliksizlik gerçek benliktir; arada hiçbir fark yoktur. Bu, aynı şeyi farklı bir şekilde ifade etmenin bir yoludur sadece. “Gerçek benlik” bunu ifade etmenin olumlu yolu, “benliksizlik” de olumsuz yoludur.
    Fakat unutma, olumsuz, olumludan çok daha iyidir. Dünyanın en büyük ustaları, kendilerini daima olumsuz şekilde ifade etmişlerdir ve bunun belirli bir nedeni vardır: Olumlu seni kandırabilir, olumlu seni kolayca kandırabilir. Eğer sana, gerçek bir benliğe sahip olduğun söylenirse bundan ne anlayacaksın? Kendi benliğinden ne anlıyorsan, gerçek benliğin de aynı şeyin saflaş-mış bir hali, daha yüksek, daha kutsal, daha onurlandırılmış, ölümsüz, ilâhi bir hali olduğunu düşüneceksin-fakat bunu, hali hazırda sahip olduğun benlik fikrine göre algılayacaksın. Senin gerçek benlik anlayışın, sadece değiştirilmiş, süslenmiş bir yanlış benlik fikri haline gelecek. Tehlike budur.
    Gerçek benlik tamamen farklıdır; senin yanlış benliğinden yalnızca tamamen farklı değil, ona yüz seksen derece karşıttır. Gerçek dışı benlik üzerinden herhangi bir gerçek benlik fikri edinemezsin. Gerçeğin olması için gerçek dışı sona ermek zorundadır. Gerçek dışı mutlak bir şekilde gitmek zorundadır.
    Yalnızca karanlığı biliyorsan ışık hakkında ne fikrin olabilir ki? Işığa dair düşündüğün her şey karanlığın bir biçimi olarak kalacaktır. Karanlığı biliyorsun.
    Bu yüzden Buda olumsuz yolu seçmişti. O, gerçek benlik yani atma, ruh yani atta hakkında konuşmaz. O, anatta yani olmayan benlik, anatma yani benliğin yokluğu hakkında konuşur. Buda
    bütün benlik fikrini yadsır çünkü benlik fikri, senin yanlış benlik fikrini taşıyacak, onun devamı olarak kalacaktır.
    Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler biriktirmeye devam et. Ne kadar çok nesneye sahip olursan o kadar varsındır; mantığımız işte budur.
    Yüklü bir banka hesabın olduğunda kendini var hissedersin. Hesaptaki paran yok olduğunda sen de yok olmaya başlarsın. İn
    sanlar iflas ettiklerinde, sanki ruhları bankadaymışçasına intihar ederler. Banka hesaplarındaki bakiye onların ruhudur. Bir ruh olmadan nasıl yaşayabilirler ki artık?
    Nesnelere ne kadar bağlı olduğunu izle. Evin, -oyuncaktan başka bir şey olmayan -bir sürü bilimsel zımbırtın, onlara ne kadar da derinden takık haldesin. Ve yavaş yavaş, bir ‘olmayan nesne’ olduğunu bütünüyle unutuyorsun. Kendinin bir olmayan nesne olduğunu unutmakla kalmayıp, karının bir nesne olmadığını, çocuğunun bir nesne olmadığını da unutuyorsun. Nesnelerle ve nesnelerle kuşatılmış olarak, nesneleştirilmiş bir kültür içinde yaşamak... Bu, maddeci kültürün gerçek ismidir. Biri, manevi olan herşeyi unutma eğilimindedir ve biri herşeyi bir nesneye indirgemek eğilimindedir. Kişiler bile indirgenir.
    Bir kadınla karşılaştığında ve ona aşık olduğunda, o bir kişidir. Er ya da geç onu bir nesneye indirgersin -o bir eş olur. Eş, bir nesnedir; kadın bir kişi. Bir kadını gerçekten seversen onu bir eşe indirgemezsin. Eş bir işlevdir. Bir adamı gerçekten seversen onu bir kocaya indirgemezsin. Koca? Bu yasal bir sözleşme, bir formalitedir. Bir adama -tanımsız, tanımlanamaz -bir şekilde aşık olmanın güzelliği vardır; onu bir sözleşmeye indirgemek, onu bir işleve indirgemek, onu bir kocaya indirgemek onu bir nesneye indirgediğin anlamına gelir.
    Fakat ne yaparsan yap, kişi bir kişi olarak kalır ve bir nesneye indirgenemez. Ve bu sorun yaratır. Eş bir kadın olarak kalır, sen ne düşünürsen düşün. O, bir kadın olarak kalır. Onun bir eş olduğuna inanabilirsin ama o hala bir kadındır -uçsuz bucaksız, ne yapacağı tahmin edilemeyen. Bu sorun yaratır. Sen onun bir nesne kadar, araban kadar, kayıt cihazın kadar, televizyonun kadar tahmin edilebilir olmasını istersin -tahmin edilebilir, idare edilebilir, kontrol edilebilir, daima itaatkar. Ve o bunu dener ama hala onun içinde hiç de nesne olmayan bir şey vardır -bir ‘olmayan nesne’, bir özgürlük. Hakkını savunan bir şey. Ve o özgürlük ne zaman hakkını savunsa, sorun ortaya çıkar.
    Ve sen de o özgürlüğe sahipsin ve ne zaman senin özgürlüğün hakkını savunsa sorun çıkar.
    İnsanları severiz ama sevgimiz gerçek sevgi değildir çünkü onları nesnelere indirgemeye devam ederiz. Gerçek sevgi onları
    daha yukarı yükseltir, kişiden daha yükseğe. Gerçek sevgi onları mevcudiyet yapar. İzle. Bir kadınla ya da bir adamla karşılaştığında, diğeri kişidir. Eğer sevgin gerçek değilse, kişi kaybolur ve bir nesne, bir eş, bir koca, vesaire olur. Eğer sevgin gerçekse, eğer diğer kişinin hiçliğine, en içerideki sınırsız sonsuzluğuna, ebediliğine saygı duyuyorsan onu bir mevcudiyete yükseltirsin. Kişi yok olur; bir mevcudiyet ortaya çıkar, son derece hayati bir mevcudiyet. Fakat mevcudiyet tahmin edilemez ve mevcudiyet idare de edilemez. Mevcudiyet özgürlük demektir. O, bir çiçeğin kokusu kadar özgürdür.
    Çünkü hiçbir kişi tamamıyla, kesin olarak bir nesneye indirgenemez, insanlar insanları sevmeyi bırakır. Nesneleri sevmeye başlarlar. Böylesi daha güvenlidir. Kendini izle. Nesneleri seviyor musun? Bu, kim olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir ve Tanrı’nın bir mevcudiyet olarak varoluşta bâki olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir. Ve Tanrı’yla herhangi bir paylaşıma asla giremeyeceksindir.
    Milyonlarca insan yalnızca nesneler edinmeye, nesnelere sahip olmaya devam eder. Sonuçta ne olur? Onlar nesneler tarafından sahip olunur. Eğer nesnelere sahip olmaya çalışırsan nesneler sana sahip olur. Ve bu, bir insanın içine düşebileceği en çirkin haldir.
    Nesneler katı görünür -kesinlikle de öyledirler. Nesnelere inanmanın, onlara güvenmenin hiç gereği yok. Onlar katıdırlar, oradadır, elle tutulabilirdirler. Varoluşlarının ispatı gereksizdir. Nesneler katı görünür; katıdırlar. Ve bugün, ‘olmayan nesne’ tehlike altında görünmektedir çünkü o sen olan ‘olmayan nesne’ katı değildir. Elle tutulabilir değildir, görünebilir değildir. Ona dokunamazsın, onu göremezsin, onu duyamazsın. Onu hissedecek bir kalbe sahip olmadan, duyuların onun hakkında herhangi bir şey bilmekten âcizdir. O, duyularının bir deneyimi değildir; duyuları aşan bir şeydir o.
    Derin ilgi, itina, saygı, sevgi, sorumluluk, kendini karşısındakine vermek, bunlar nesne benzeri aktiviteler değildirler ve nesnelere çok fazla inanmaya başlarsan bu aktiviteler kaybolmaya başlar.
    Bu yüzden bu ülkenin kendisinin inançlı olduğuna inandığını
    söylüyorum. Ama inançlı değil! O nesnelere inanır. Bu ülkede iki tür insan var ama her ikisi de nesnelere inanıyor. Bunlardan birine dünyevi derler: Bu tür , nesneleri biriktirir. Diğer türe de âhi-ret işlerine dalmış, manevi, dindar denir: O da nesneleri terk eder. Fakat her ikisi de nesneler üzerine odaklanmıştır, nesneler üzerine yoğunlaşmıştır -biri sahip olmaya, diğeri yoksun olmaya. Fakat gözleri nesneler üzerine odaklanmış olarak kalır.
    Bu ülkeyi, dünyanın en maddeci ülkelerinden biri olarak adlandırıyorum ben. Ülke müthiş bir yanılsama içinde yaşıyor ve bu yanılsama, nesneleri terk eden insanların dindar görünmesi nedeniyle yaratılmaktadır. Mesele nesnelere sahip olma veya nesneleri terk etme meselesi değildir.
    Dindar kişi, ‘olmayan nesneler’ dünyasında düşünmeye başlamış olan kişidir, sevmeyi, dua etmeyi, meditasyon yapmayı bilen kişidir çünkü meditasyon herhangi bir katı nesne değildir. Onu hiç kimseye gösteremezsin. Ve aşk da bir mal değildir. Onu pazaryerinde satamazsın; ondan kâr edemezsin. Dindar kişi, olmayan nesneler dünyasına girmeye başlayan kişidir. Ve başlangıç rızayla, senin hiç oluşunun, hiçliğinin kutlamasıyla olmak zorundadır.
    Olumsuz ifadeyi kullanmak çok daha iyidir böylece kendini bir nesne olarak düşünmeye başlamazsın.
    Simgeler önemlidir çünkü bir simge, senin içinde kendi merkezini yaratır ve onun çevresinde bir gerçeklik yaratmaya başlar. Örneğin, sen kendinin bir ruh olduğuna inanırsan bütün hayatın farklı olacaktır. Hayatın, ruhun o simgesi tarafından belirlenecektir. Eğer bir ‘olmayan benlik’, anatta, bir sessiz hiçlik, bir mutlak boşluk olduğuna, hiç kimse olduğuna inanırsan bu senin bütün hayatını dönüştürecektir. Hayatın farklı olacaktır.
    “Ben bir ruhum” diye düşünen insan, “İçimde hiç kimse yok” diye düşünenden farklı şekilde yaşayacaktır. Peki fark ne olacak? “Ben bir ruhum” diye düşünen kişi yabancılaşacaktır. Kendini varoluştan ayrı hissedecektir. Yabancılaşma budur.
    Yabancılaşma (alienation) kelimesi, Latince, “bir zamanlar birleşik olan şeyi yabancı haline getirmek, ayırmak” anlamına gelen alienare kökünden gelir. “Ben .im” diye düşünen kişi, kim olduğunu netleştirmek için kendi çevresine sınırlar çizmek zo
    runda kalacaktır -”Ben ağaç değilim, ben taş değilim,ben sevdiğim kadın değilim, ben doğurduğum çocuk değilim, ben bu yeryüzü değilim, ben güneş değilim.” Kendisini “ben ne değilim,” diye tanımlamaya devam etmek zorunda kalacaktır. Milyonlarca şeyi elemek zorunda kalacaktır; o zaman “Ben ...im” diye düşüneceği minik bir alan kalacaktır geriye. Bu, yabancılaşmadır.
    Çağlar boyunca dindar insanlar tarafından kullanılan olumlu lisan, büyük bir yabancılaşma yaratmıştır. İnsanoğlu, kendi evi olan bu dünyada bir yabancı haline gelmiştir. Kendisini evsiz, kökü sökülmüş, dışlanmış hissetmektedir.
    Ve bunun sebebi yanlış simgedir. Simgeyi değiştir ve hayatının nasıl değişmeye başladığını gör. Küçük değişiklikler bazen büyük devrimlere neden olur. Sadece küçücük bir değişim. Simgeler önemlidir; kendi dünyalarını yaratırlar. Her simge bir dünya yaratır. Simge bir tohumdur.
    Sadece, kendinin bir ‘benliksizlik’ olduğunu düşün. Artık çevrene hiçbir sınır çizmenin gereği yoktur. Nasıl çizebilirsin ki? Sen yoksun. Sen yokken bir sınır çizemezsin. “Ben ağaç değilim, ben taş değilim, ben yeryüzü değilim ve ben buradaki insanlar değilim” diye düşünmene gerek yoktur. Bütünüyle farklı bir şekilde düşünmek zorunda olacaksın. “Ben, olmadığım için, her şeyim. Ben, olmadığım için, okyanusta bir dalga değil okyanusun kendisiyim. Benim olmayışım Tanrı’nın varlığıdır” demek zorunda olacaksın. Ve bir anda sen dünyanın olacaksın, dünya da senin; dünya senin evin olacak. Bu, müthiş bir huzur ve neşe yaratır: Artık yabancılaşmış değilsindir.
    Yabancılaşma, bir tür nevroz, şizofreni, bir tür büyük paranoya yaratmak zorundadır çünkü eğer varsan o halde bütün dünyaya karşısındır. Sen çok küçüksündür ve dünya uçsuz bucaksızdır, onu fethetme ihtimalin yoktur. Bu kez de düpedüz aptallık olan doğayı fethetme fikri ortaya çıkar. Bir defa kendinin bir benlik olduğunu kabul ettin mi artık fethetmek zorundasındır, ispatlamak zorundasındır. Diğer benlikleri; doğayı fethetmek zorun-dasındır; kendini ispat etmek zorundasındır.
    En büyük hocalar daima olumsuz olmuşlardır. Sana, “öylesin” demezler, sana, “değilsin” derler ki o olumsuzluğun güzelliği muazzamdır, sınırsızdır,onun haddi hesabı yoktur.
    Simgenin önemini hatırla. Simge, senin çevresinde bütünleştiğin bir merkezdir.
    Simgeselin zıttı şeytanidir. Simge, insanları yaklaştırır ve hareket üretir. Şeytani olan, ayıran, zayıflatandır. Birlik ve katılım yaratan bir simge olmaksızın, insanlar şeytani duygusuzluğa kayarlar. Duygusuzluk, sorunlar çözülmüş gibi bir yanılsama ve uyku hali yaratır. Ama çözülmüş değillerdir.
    Simge bir tohumdur, yaratıcı bir tohum. Simgeyi çok akıllıca seç. Pek çok şey ona bağlı olacaktır; bütün hayatın seçtiğin simge tarafından kararlaştırılabilir. Eğer yanlış bir simge seçersen yanlış bir yöne gidiyor olacaksın. Ustanın işlevi sana doğru tohumlar, doğru simgeler vermektir. Sanyas bir simgedir, etrafında yeni bir bakış, yeni bir perspektif yaratabileceğin bir simgeden başka bir şey değildir.
    Simgelerin önemini unutmuş olan insanlar var. Onlar bölünmeye, parçalara ayrılmaya başlarlar. Onları bir arada tutacak hiçbir şey yoktur. Simge seni bir arada tutar, tutkal gibidir o. Sana yön verir, anlam verir, muhtemel bir gelecek verir, sana senin potansiyelini gösterir.
    Eğer doğru simgeyi seçmezsen o zaman hayatın şeytani bir hal alacaktır; dağılacak, parçalara ayrılacaktır. Ve kişi dağılmış, parçalara ayrılmış hale geldiğinde hayatı duygusuzluğun, aldırmazlığın rengini alır. Can sıkıntısı ve bıkkınlık içindedir ama bir şekilde yaşamayı becerir. O yalnızca ölümün gelip onu almasını bekler. Hayatı hiçbir şiirselliğe, dansa, ihtişama, sahip olamaz. Dans edecek hiçbir şeyi yoktur.
    İnsan, bir simgesel hayvandır; bu benim insan tanımımdır. İnsan simgeler olmaksızın yaşayamaz. Bu büyük ihtiyaç nedeniyle dinler daima var olmuştur. Onlar var olmuşlardır çünkü insan simgelere gerek duyar.
    Bu yüzyıl, insanlık tarihinde simgesiz yaşanan -ve gereksiz yere çok acılar çekilen -ilk yüzyıldır. Simgelerin olmadığında dağılmaya başlarsın. Modern insan duygusuzluk ve can sıkıntısı içinde yaşar. Sürekli olarak yorgun ve varoluştan usanmış haldedir. Onu bir arada tutacak hiçbir şey yoktur, daima parçalanmaktadır. Bir merkeze sahip değildir, o yalnızca çemberin dışıdır. Var olmasından kaynaklanan hiçbir zenginliğe sahip olamaz.
    Bu yüzden, doğru bir simge seç. ‘Benliksizlik’, benlikten çok daha iyidir.
    “Gerçek benlik ve benliksizlik arasında bir fark var mıdır?” diye soruyorsun. Gerçekte, aralarında fark yoktur. Vardığın zaman, benliksizlik gerçek benliktir. Fakat varışının öncesinde, arada bir fark vardır. Sen seyahatteyken arada bir fark vardır.
    Benim önerim olumsuzu seçmektir, olumsuzu seçerek, olumluya ulaşmanın olasılığı çok daha yüksek olur. Eğer olumluyu seçersen kaybolursun. O zaman benliğin, kendi egonun kutsanmış bir fikrinden başka bir şey olmayacaktır.
    İkinci soru:
    Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmaktan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?
    Bunun hepsi şaire bağlıdır. Şiir bir çiçeklenmedir, şairin kalbinin taşmasıdır. Gül ağacında gül çiçeği olacaktır; bu gül ağacına bağlıdır. Gül ağacında başka bir çiçek açmayacaktır, sadece gül. Bu, şaire bağlıdır.
    Hindistan’ın kadim lisanı olan Sanskritçe’de, şair kelimesinin iki karşılığı vardır. Sanırım dünyanın başka hiçbir lisanında şair kelimesi için iki karşılık yoktur. Biri, rishi, diğeri kavidir. İngilizce’deki “şair” kelimesi yalnızca ikincisini, kaviyi karşılar. Birinci kelime rishi için İngilizce bir karşılık yoktur. Kâhin olarak çevrilmiştir ama bu tam karşılığı değildir.
    Bu iki kelimeyi anlamak iyi olur. Rishi, görmüş, ulaşmış, kaynağa girmiş ve şimdi de içinden bir şiir yükselmekte olan kişi anlamına gelir. O, sıradan anlamıyla bir şair değildir; o şiir yazmaz. Şiir onun içinden taşar. Alelade konuşsa bile konuşmasında bir şiirsellik vardır. Bir ağacın altında sessizce otursa bile sessizliğinde bir şiirsellik vardır. Yürürse, yürüyüşünün kendine özgü bir zarafeti, bir şiirselliği vardır. Eğer sana doğru bakarsa onun gözlerinden akan şiirselliği yakalarsın. Eğer sana dokunursa, dokunu-şuyla senin bedenine akan şiirselliği hissedersin. Erişmiş olan, şiir haline gelir. Bir rishi kendisi şiir olmuş bir şairdir.
    Şair yalnızca anlık görüşlere sahiptir. Şair yalnızca arada sırada gerçekliğin ne olduğunu anlık olarak bilir; bu sadece bir an
    için olur, şimşek gibi. Bir anda pencere açılır ve tekrar kapanır. Fakat o, anlık görüş şairin kalbini titretir ve onu ifade etmeye, doğru kelimeleri, doğru ahengi bulmaya çalışır. Eğer o kişi bir şa-irse şiir yazar, bir ressamsa resim yapar, müzisyense şarkılarında, müziğinde o bir anlık bakışı geri getirmeye çalışır veya bir hey-keltıraşsa o zaman, bir mermer kayayı hayalindeki o görüşe dönüştürmeye çalışacaktır. Fakat orada büyük bir çaba vardır. Hayalindeki görüş gider, sadece hatırası kalır. Lezzet hala dildedir ama yavaş yavaş kaybolmakta olan bir lezzet ve onu ifade etmek için müthiş bir çaba gereklidir.
    Şair ifade etmeye çalışır. Rishi ifade etmeden duramaz. Hiçbir çaba söz konusu değildir çünkü deneyim sadece bir anlık değildir. Deneyim onun ruhunun kendisi olmuştur: Rishi odur.
    “Şiir mucizenin sesi midir ...?” diye soruyorsun bana. Evet, rishinin şiiri mucizenin sesidir; o Tanrı’nın kendi sesidir. O yüzden Doğuda bizler, “Vedalar insanlar tarafından değil Tanrı’nın kendisi tarafından yazılır” deriz. Bu, Tanrı insanoğlu üzerinden konuşmuştur ve onun kullandığı insanlar yalnızca aracıydılar, vasıtaydılar, anlamına gelir. Kelimeler onların kendi kelimeleri değildir; kelimeler Tanrı’dan gelmiştir. Bu durum, Upanishadlar ve Geeta için de, Kur’an ve İncil ve Tao Te Ching için de geçerlidir.
    Kur’an öbür dünyadan gelen bir şeydir. Muhammed sadece onun dünyadaki alıcısıdır; Kur’an ı o oluşturmadı, o yazmadı. Ku-r’an onun vasıtasıyla yazıldı, o yalnızca bir aracıydı. O, Tanrı tarafından kullanıldı, aynen senin kalemle yazman gibi; yazan kalem değildir. Kalem sadece kullanılır, o bir yazma aracıdır fakat yazı daha öteden gelir -yazı senden gelir. Kalemi tutmak için elini
    kullanırsın ama yazan el de değildir. o da bir araçtır.
    Tanrı konuştuğu zaman, çaba göstermeye yer yoktur, şiirin veya resmin bilerek ve isteyerek oluşturulması söz konusu değildir. O sırada insan bir tür sarhoşluk içindedir -kendinden geçmiş haldedir. İnsan Tanrı’ya gark olur ve bir şeyler akar. O zaman kesinlikle, şiir mucizenin sesidir ve içinde büyük sırlar vardır. Ebediyetin lezzetine sahiptir. Şerbettir.
    Etkileyebilenler ve bu şiirden etkilenebilenler, bu şiirin, bu tür şiirin içine girebilenler ve bu tür şiir tarafından harekete ge-çirilebilenler mübarek insanlardır. Evet, onlar mübarektir.
    Fakat Tanrı’nın sesi olmayan diğer tür şiir de vardır. O sadece insanın yarattığı bir şeydir. Dünyaya aittir. Ne kadar güzel olursa olsun, üzerinde insanın imzasını taşır, insanın bütün sınırlamalarını barındırır.
    Diğer tür şiir belki de gerçek tür şiirden bir kaçınmadır. Belki de bir kaçıştır.
    “Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmadan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?” diye soruyorsun. Diğer tür şiir bir kaçınma olabilir. Belki atlamaktan korkuyorsun, belki de kendini tamamen kaybetmekten korkuyorsun bu nedenle sadece sağda solda birkaç tane anlık bakışa izin veriyorsun ve sonra da kendini gark ediyorsun-senin yaratıcılık dediğin şey bu. Resim yapıyor, şiir yazıyor, müzik yaratıyorsun -ve “yapmalar” içinde kayboluyorsun. Bu bir kaçınma olabilir. Belki korkuyorsun: O şimşek çok fazlaydı.
    Eğer kendini sözde yaratıcılığının içine gark etmezsen, pencerenin açılma olasılığından korkuyorsun. Kim bilir? Dışına atlaman için ayartmalarına direnmeye gücün yetmeyebilir. O çok cezbedici, çok çekicidir, insanı bilinmeze doğru çeker. Bir girdap gibidir ve o kadar güçlüdür ki seni hiçbir şey tutamaz.
    Bu mümkündür. Diğer tür şiir, diğer tür resim ve yaratıcılık belki de sadece yaratanın bir kaçınmasıdır.
    Gurdjieff, sanatı iki bölüme ayırırdı: Birine nesnel sanat, diğerine de öznel sanat derdi. Nesnel sanat, erişmiş insandan taşan sanat, öznel sanat da yanıltıcı, rüyamsı olandır. Derin uykuda olan, sadece rüyadayken uyanık olan insandan çıkar -sadece rüyadayken uyanık olan. Ve kesinlikle, rüyadayken uyanıksındır, o rüya uyanmaya bir engeldir çünkü zaten uyanık olduğunu dü-şünmektesindir, bir başka uyanışı düşünmenin ne anlamı vardır ki? Zihninde uyanıksındır, yani uyumaya devam edersin.
    Şair kelimesi için iki ayrı kelime kullanmak çok doğrudur. Çünkü Muhammed’in sözleri şiirdir, saf şiirdir ama Milton’dan farklıdır. Ömer Hayyam’ın sözleri saf şiirdir fakat Shakespeare’den farklıdır. Buda’nın sözleri saf şiirdir ama Kalidas’dan farklıdır.
    Peki, fark nerede? Fark şudur ki Buda artık yoktur, Tanrı vardır. Buda içi boş bir bambu, bir flüt haline gelmiştir. Şarkı öbür dünyadan gelmektedir -Buda, öbür dünyanın dudaklarındaki bir
    flüttür. O, işi yapan değildir, o yoktur. Onun hiçliği, şiirinin kaynağıdır.
    Fakat Kalidas tamamıyla vardır, Shakespeare tamamıyla vardır, Milton tamamıyla vardır. Dünyanın bütün şairleri tamamıyla vardır. Bunu izleyebilirsin. Hayret edersin, şairler son derece egoist insanlardır, bazen, çok paraya ve çok güce sahip insanlardan daha egoisttirler. Ve şairler çok huysuz insanlardır, sürekli birbirleriyle kavga ederler, birbirlerini lanetlerler, birbirleriyle alay eder veya dalga geçerler. Onlar da şiir yaratırlar ama onların şiiri sıradandır, özneldir, rüyamsıdır. Onların şiiri yalnızca yüzlerini yansıtır. Onlar rishi değiller, yalnızca kaviler.
    Şiir, Tanrı’nın yüzünü yansıtmaya başladığında, o zaman bir rishisindir, bir kahin, gerçek bir şairsindir.
    Kelly, bir ses kayıt cihazı satmak için Cohen’in ofisine gelir ve ağır bir Yahudi aksanı olan Cohen, satıcıyı dinledikten sonra, “Benim bir ses kayıt cihazına neden ihtiyacım olsun ki? Bir sekreterim, bir odacım, bir yardımcım var” der.
    Süper bir satıcı olan Kelly şöyle der: “Bakın size ne diyeceğim Bay Cohen, bu kayıt cihazını bir aylığına ücretsiz olarak alın ve deneyin.”
    “Şey,” der Cohen, “eğer cebimden hiç para çıkmayacaksa, neden olmasın -kaybedecek bir şeyim yok.”
    Bir ay sonra Kelly geri gelir ve Cohen’e cihazı nasıl bulduğunu sorar. “Şey,” der Cohen, “fena değil ama sanki bir problemi var
    gibi.”
    “Nedir?” diye sorar satıcı.
    “Kahrolası şey durmadan Yahudi gibi konuşuyor!”
    Şiir, senin yansıman olacaktır eğer sen çok fazla oradaysan o zaman egon şiirine yansıyacaktır, o zaman da şiir, egonun bir aksesuarından başka bir şey olmayacaktır. Fakat eğer sen orda yok-san o zaman Tanrı yansıyacaktır. O zaman şiir kutsaldır. Bir Zen haikusunun güzelliği budur; o kutsaldır. Upanishadların güzelliği budur; kutsaldırlar.
    Şunu unutma: Gerçek şiirin doğması için sen ölmek zorundasın. Sen ve gerçek şiir bir arada var olamazsınız. Gerçek şiir dindir. Din, sanatın en yüksek biçimidir ve sanat dinin en alt biçimidir. Din, saf estetiktir.
    Üçüncü soru: Osho,
    Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?
    Onların elinde değil. Politik olmayan bir şeyi anlamaktan tamamen acizdirler. Onlar sadece politikadan anlarlar; politika anlamakta uzmandırlar. Ortalıkta politikaya dair hiçbir şey olmadığında bile buna inanmazlar. Sürekli olarak şüphe içindedirler ve politikayla ilgili hiçbir şey yokken bile bir şeyler bulmaya devam ederler.
    Şimdi, bu mekan tamamıyla politika dışı bir mekandır. Biz politikanın herhangi bir türüyle ilgilenmeyiz ama bu kadar çok insanın toplandığını ne zaman görseler şüpheye düşerler.
    Hindistan merkezi hükümeti bütün dünyada kaç tane sanya-sinimiz olduğunu, Hindistan’da ve Hindistan dışında kaç tane merkezimiz olduğunu, kaç tane devlet memuru sanyasin olduğunu ve bunun gibi pek çok şeyi bilmek istiyor. Sadece turuncu renk insanlar artıyor ve yayılıyor olduğu için korkmaya başlıyorlar ...bir şeyler oluyor.
    Benim politikayla alakam yok ama onların paranoyaları, korkuları, eğer burada bu kadar çok insan varsa önünde sonunda onlar için bir sorun olacağını düşündürüyor onlara. Korkularından dolayı da bir şeyleri yorumlamaya devam edebilirler. Bunlar onların yorumları olacaktır ve kendi zihinlerinde bir sürü zırvalık yaratabilirler ve kendi korkularına inanmaya başlayabilirler. Politikacılar paranoyaklığın en dibindedirler.
    Kişi korkudan dolayı iktidar ister. Korkularını gizlemek için ilgi duyar iktidar oyunlarına. Büyük bir iktidar ister ki böylece, “En azından kendisiyle ilgili”, korkacak bir şey olmadığını hissedebilsin. En büyük politikacıların bile içleri sürekli olarak tir tir titrer. Bu titremeyi gizlemek için kendilerini çevreleyen büyük bir güce ihtiyaç duyarlar; ancak o zaman korkuları hafifleyebilir, kendilerini avutabilirler. Sürekli olarak korku içinde yaşarlar; onların sorunu korkudur.
    Ve bütün politikacılar korku içinde yaşadıkları için bir paranoya dünyası, korkuya dayalı bir dünya yaratıyorlar. Artık Amerikalılar Ruslardan, Ruslar Amerikalılardan korkuyor. Bu çok ahmak
    ça. Ve Amerikalılar Ruslardan korktukları için enerjilerinin yüzde yetmişi sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor; Ruslar da Amerikalılardan korktukları için -Amerikalılar savaşa hazırlandıkları için -enerjilerinin yüzde sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor.
    Bu enerji dünyayı cennete çevirebilir. Dünyada herhangi birinin yoksul olmasının hiç gereği yok artık. Ve eğer insanlar yok-sulsa, bu ahmak -korkuya göre hareket eden -politikacılar yüzündendir.
    Artık Ruslar savaşa daha fazla hazırlanmayı durduramıyorlar çünkü Amerikalıların buna devam ettiklerini söylüyorlar: “Amerikalılar durmadıkça biz duramayız.” Ve Amerikalılar da bunu bir koşul olarak sunuyorlar: “Siz durmadıkça biz duramayız.” O halde ilk önce kim duracak?
    Bu yalnızca Amerika ve Rusya için geçerli olan bir durum değil, her ülke için geçerli. Hindistan korkuyor -Pakistan hazırlanıyor, Çin hazırlanıyor -bu yüzden biz de hazırlanmak zorundayız. Pakistan Hindistan’ın savaşa hazırlanıyor olmasından korkuyor bu yüzden Pakistan savaşa hazırlanmak zorunda.
    Bir alay yaklaşıyordu, bir düğün alayı ve Nasrettin Hoca bir mezarlık duvarının yanında duruyordu. Karanlık çöküyor, ortalık iyice kararıyordu. Hoca bir kitap okuyordu, bir dedektif kitabı gibi bir şey ve korku içindeydi; kafasında, okumakta olduğu şeyleri kuruyor, düşünüyordu. Aniden bu alayın ona doğru geldiğini görüp, “Bunlar benim düşmanlarım olmalı? Neden bana doğru geliyorlar? Birisi de elinde bir kılıçla atın üstünde oturuyor! Bando ve insanlar! Düşman olmalılar” diye geçirdi aklından.
    Kendi kendini o kadar korkuttu ki mezarlık duvarından içeri atlayıp saklanacak bir yer aradı. Orada yeni kazılmış bir mezar vardı, Hoca mezarın içine atlayıp gözlerini kapatarak yattı böylece tehlike geçecekti.
    Bu insanlar, düğün alayındaki insanlar duvarın yanında birinin durmakta olduğunu görmüşlerdi. Karanlıkta kim olduğunu seçemediler sonra da adam aniden mezarlığın içine atladı; paniklediler: “Birisi bir şeyler yapmaya çalışıyor. Belki de bir bomba atacak.” Böylece duvarın yanında durdular ve içlerinden cesur olan birkaç tanesi dövüşe hazır vaziyette mezarlığa girdi. Çevreye baktılar; hiç kimse yoktu. Sonra o yeni kazılmış mezara
    rastladılar. Nasrettin Hoca oradaydı. O kadar çok korktu ki nefesini tuttu, “Adamlar geldiler, korktuğum başıma gelecek. Bu son. Ben bittim.”
    Hepsi mezara eğilip ona baktı, ne yapıyordu bu adam -canlı gibi görünüyordu! Nefesini ne kadar süre tutabilir ki? Sonunda nefes almak zorunda kaldı, onlar da sordular, “Burada ne yapıyorsun?”
    Nasrettin Hoca gözlerini açtı ve “Siz ne yapıyorsunuz burada? Neden buradasınız?” diye sordu.
    Adamlar da sinirlenmişlerdi; “Önce sen söyle neden burada olduğunu!”
    O zaman Nasrettin Hoca herşeyi anladı ve gülmeye başladı. “Bu çok çok zor bir felsefe problemi. Siz benim yüzümden buradasınız, ben sizin yüzünüzden buradayım. Bunun çözümü yok. bir başlangıç ve son yok; bu bir kısır döngü.” dedi.
    Bu böyle devam eder.bütün dünya savaşa hazırlanır ve bütün dünya barış içinde yaşamak ister. Bunun sebebi bu aptal politikacılar. Dayandıkları şey korku olduğu için bütün ülkeyi korkuturlar. Korkuyu yayarlar. Korku içinde yaşarlar. Sürekli şüphe içindedirler.
    Çünkü ben “bırakınız yapsınlar”dan bahsediyorum, çünkü ben, gerçek politik özgürlüğün yalnızca ekonomik özgürlük olduğunda var olabileceğini söylüyorum. Ekonomik özgürlük esas özgürlük olmak zorundadır. Ekonomik özgürlüğü bir defa yok ederseniz politik özgürlük kaybolur; ve politik özgürlük kaybolduğunda dini özgürlük kaybolur. Bunlar hep birbiriyle bağlantılıdır.
    Eğer dünyada özgürlük var olacaksa bütün boyutlarıyla var olmak zorundadır -dini, politik, ekonomik. Özgürlük yalnızca politik olarak var olamaz; yalnızca ekonomik olarak var olamaz. Özgürlük tek bir olgudur. Çok boyutludur ama bütün boyutlar birbiriyle bağlantılıdır.
    Hiçbir ekonomik özgürlüğe izin vermeyen bir ülke düşünün. Politik olarak nasıl özgür olabilir? Bu yüzden komünizm özgürlük yaratamaz. Komünizm “eşitlik” yaratır. Eşitlik, insanların eşitsiz olma özgürlüğünün ellerinden alınmış olduğu anlamına gelir. Eşitlik, daha fazla kazanabilen insanların, daha fazla kazanma ye
    teneği olan insanların daha fazla kazanmalarına izin verilmeyeceği anlamına gelir. Ve yeteneği olan insanlar vardır.
    Şair olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar sadece şairler değil, filozof olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar da sadece filozoflar değil; bu durum zengin ve yoksul için de geçerli. Andrew Carnegie ve Rockeffeller başka hiç kimsede olmayan belirli yeteneklere sahipler. Andrew Carnegie yoksul olarak doğdu ama dünyanın en zengin adamı olarak öldü -bir dehaya sahipti. Komünist bir yapı içinde bu dehaya izin verilemez. Rusya’da hiç kimse bir Andrew Carnegie olamaz. Ama bu, insanların özgürlüğünü yok eder; yani bu adil değildir, Andrew Carnegie için adil değildir.
    Sorun şu ki, zengin olamayan insanlar servet yaratamaz, kapital yaratamaz, zenginlik yaratamaz. Andrew Carnegie gibi insanlar zenginlik yaratır.
    Yalnızca Bertrand Russell, Wittgenstein, G.E. Moore gibi insanlar felsefe yaratır. Eğer onları felsefe yaratmaktan alıkoyar-san, felsefe olmayacaktır. Rockefeller ve Morgan ve Carnegie gi
    bi insanlar servet yaratır. Eğer onların servet yaratmalarına izin vermezsen, servet olmayacaktır.
    Birkaç şairi şiir yazmaktan alıkoy bakalım. Sanıyor musun ki, sen birkaç kişiyi şiir yazmaktan alıkoyduğun ve “şiiri eşit olarak dağıttığın” için kalan herkes şair olacak; artık herkes eşit derecede şair olacak? Hayır.
    İnsanlar farklıdır, insanlar eşit değildir. Karl Marx’ın yaptığı en temel hata, insanoğlunun psikolojik açıdan eşit olmadığının tam olarak farkına varmamış olmasıydı. Komünizmde çok temel bir şey eksikti, insanların psikolojik olarak eşit olmadığı bakış açısı. Adil ve özgür bir dünya, insanlara eşit olmama, kendi yeteneklerine yönelme, kendileri olma özgürlüğünü sonuna kadar vermelidir.
    Kapitalizmin, insan toplumunun doğal evrimi olduğunu söylediğim için politikacılar hemen korkuya kapılıyorlar. benim Amerika için, CIA için falan çalıştığımı düşünüyorlar.
    Daha birkaç gün önce, ünlü komünist Khwaja Ahmed Abbas, aleyhimde, benim CIA için çalışmakta olduğumu ilan eden bir makale yazdı. Bu şaşırtıcı bir şey çünkü diğerleri de Khwaja Ah-med Abbas’ın bir Rus ajanı olduğunu söylüyorlar. Amerika’da komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır.
    Eğer komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır, eğer kapitalizm hakkında konuşursan Amerikan ajanısındır; yani hiçbir şekilde konuşman mümkün değil. Aksi takdirde ya Amerikan ajanı ya da Rus ajanı olmak zorunda kalacaksın. Bu demektir ki, hissettiğin şekliyle aklından bir şey geçirmek, tasarlamak, üzerinde derinlemesine düşünmek mümkün değildir. Eğer komünizm hakkında ve komünizm lehine konuşursam bir Rus ajanıyım, eğer kapitalizm hakkında konuşursam Amerikan ajanıyım; peki benim, herhangi birinin ajanı olmama ve istediğim gibi konuşma olasılığım nerede? Böyle bir olasılık yok gibi görünüyor.
    Bu, senin politikacılarının yaratmış olduğu dünya. Sürekli olarak korkan...sürekli olarak korkan.
    Benden korkan bir tek Hindistan hükümeti değil. Durum o kadar saçma ki, başka ülkelerin hükümetleri de korkmaya başlıyorlar. İşte burada Alman hükümetinin ajanları olan biteni izliyorlar.
    Şimdi de Hindistan hükümeti Alman casuslarının burada olmasından korkuyor! Hint casusları Alman casuslarını takip ediyor: Ortada bir şeyler olmalı yoksa Almanya neden benimle ilgilensin ki? Ve yakında başka casuslar da gelecek!
    Burası birileri için bir şeylerin döndüğü bir yer değil. Onların hepsi ahmak! Alman, Hintli vesaire hepsi ahmak. Boş yere zamanlarını harcıyorlar burada.
    Ama ben casuslarınızı göndermeyin demiyorum. Göndermeye devam edin. Onlardan birkaçı sanyasin olmak zorunda! Birkaç tanesi oldu bile!
    Daha geçen gün, Almanya’da tanınan bir profesörden, Alman Protestan Kilisesi’nin buraya casus göndermiş olduğunu bildiren bir mektup aldım. Artık korkmaya başlıyorlar çünkü Hıristiyanlar sanyasin oluyorlar. Bu tehlikeli bir durum.
    Yakında her çeşit casusu burada göreceksiniz. Onlara sevgiyle yaklaşın ve onları benim hakkımda elinizden geldiğince bilgilendirin. Birkaç tanesi mutlaka sanyasin olacak ve bu, hükümetlerini ve kiliselerini büyük bir şoka uğratacak.
    Yeni Delhi’deki çok güvenilir bir kaynaktan, Eva Renzi’nin bir Alman hükümeti casusu olarak burada bulunmuş olduğu bilgisini aldım. Hintli casusların keşfettikleri şey işte bu!
    Paranoyayı görüyor musun?
    “Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?” diye soruyorsun bana. Beni anlamak için az da olsa zeka gerekli.
    Kendini beğenmiş ve kayıtsız bir politikacı, Yeni Delhi’li bir gazeteciye, hava atarcasına hem Oxford hem de Cambridge’e devam etmiş olduğunu açıkladı.
    “Oxford’dan neden ayrıldınız?” diye sordu gazeteci.
    “Zatürree, sevgili oğlum,” diye açıkladı politikacı.
    “Ona yakalandığınız için mi?” diye üsteledi gazeteci.
    “Hayır,” diye itiraf etti politikacı. “Onu heceleyemediğim
    için.”
    Az da olsa zeka kesinlikle gereklidir.
    Politikacı, parlamentoya seçilmek için kampanya yürütüyordu. Yaşlı bir çiftçiyle sohbet açmaya çalışıyordu. Tarlanın kenarına gelip:
    “Mısırınızın rengi sarı gibi sanki” dedi.
    “Ektiğimiz cins böyle” dedi çiftçi.
    “Yarı ürün alacaksınız gibi görünüyor.”
    “Daha fazlasını bekleme. Diğer yarısını toprak sahibi alır.”
    “Bütün hayatınız boyunca burada mı yaşadınız?”
    “Yoo, sadece şu ana kadarki kısmını.”
    “Yani seninle bir budala arasında pek fark yok, öyle mi?”
    “Yoo, sadece bir çit.”
    Dördüncü soru:
    Lütfen delilik hakkında birşeyler söyle. Bütün çabalarına rağmen delilik hakkında hiçbir şey bilmeyen psikiyatristler gördüm.
    Deliliğin iki tipi var gibi görünüyor. Sen, aydınlanmaya giden yolda bir adım olarak delilikten bahsettin ve psikozu, hayatın gerçekliğiyle yüzleşme korkusunun şiddetli bir formu olarak adlandırdın. İsa Mesih olduğunu iddia eden her deli bir Tanrı deneyimi yaşamış gibi görünmüyor.
    Deliliğin iki türü vardır ama modern psikiyatri sadece bir türün farkında ve diğer türün farkında olmadığı için deliliği anlayışı aksak, yanlış, hatalı ve üstelik zararlıdır.
    Psikiyatristlerin farkında oldukları birinci tür delilik, mantıklı zihnin altına düşmektir. Gerçeklerle baş edemediğin zaman, gerçekler çok fazla geldiğinde, dayanılmaz olduklarında delilik, kendi öznel dünyana kaçmanın bir yoludur, böylece varolan gerçeklikleri unutabilirsin. Kendi öznel dünyanı yaratırsın, bir tür hayali dünyada yaşamaya başlarsın, gözlerin açıkken bile rüya görmeye başlarsın, böylece sana çok fazla gelmiş ve dayanılmaz olmuş gerçekliklerden kaçabilirsin. Bu bir kaçıştır; insan mantıklı zihnin altına düşer. Bu, hayvan zihnine dönüştür. Bu, bilinçsizliğe düşüştür.
    Aynı şeyi başka yollarla beceren başka insanlar var. Alkolik bunu alkol vasıtasıyla becerir. Çok fazla içer ve tamamen bilinçsiz hale gelir. Bütün dünyayı ve dünyanın bütün sorunlarını ve endişelerini -eş, çocuklar, pazar, insanlar -unutur. Alkol yardımıyla kendi bilinçsizliğine gider. Bu birkaç saat sonra gidecek olan geçici bir deliliktir.
    Dünyada zor zamanlar her ortaya çıktığında uyuşturucular
    çok önemli hale gelir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uyuşturucular bütün dünyada olağanüstü önemli bir hale geldi özellikle de, İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş olan, her an patlayabilecek bir volkanın tepesinde oturmakta olduğumuzun farkına varmış ülkelerde. Hiroshima ve Nagasaki’nin saniyeler içinde yanışını gördük -yüz bin insan beş saniyede yandı. Artık gerçeklik kaldırılamayacak kadar fazlaydı. Bu yüzden yeni kuşak, genç kuşak uyuşturucularla ilgilenir oldu.
    Uyuşturucuların ve dünyanın her tarafındaki etkilerinin ve yeni kuşak üzerindeki tesirlerinin kökleri İkinci Dünya Savaşı de-neyimindedir. Hippileri, uyuşturucu insanlarını yaratan İkinci Dünya Savaşıdır çünkü hayat çok tehlikelidir ve ölüm her an gelebilir...bundan nasıl kaçınılır, bunu tamamen unutmanın yolu nedir?
    İnsanlar streste ve zora geldiklerinde uyuşturucu kullanmaya başlarlar. Bu hep böyle olmuştur. Uyuşturucu, geçici bir delilik yaratmanın bir yoludur. Delilikle, mantıklı zihnin altına düşmeyi kastediyorum -çünkü yalnızca mantıklı zihin sorunların farkına varabilir. O, çözüm nedir bilmez, yalnızca sorunları bilir. Yani eğer sorunlar idare edilebilir haldeyse ve sorunlarla birlikte yaşayabi-lirsen aklın başında kalır. Çok fazla geldiğini gördüğünde aklını kaçırırsın. Aklı kaçırmak, sorunlardan, gerçekliklerden, endişelerden, stres hallerinden kaçınmanın insanda doğuştan var olan yöntemidir.
    İnsanlar gerçeklerden pek çok şekillerde kaçarlar. Birisi alkolik olur, birisi LSD alır, birisi esrar içer. Ve o kadar cesur olmayan başka insanlar da vardır -onlar hasta düşerler. Kanser olurlar, verem olurlar, felç olurlar; böylece dünyaya, “Ben ne yapabilirim ki? Ben felç oldum. Eğer gerçeklerle yüzleşemezsem bu benim sorumluluğum değil. Artık ben felcim” diyebilirler. “İşim dağılı-yormuş, ne yapabilirim ki? Ben kanserim.”
    Bunlar insanların egolarını koruma yollarıdır -zavallı yollar, acınası yollar ama bunlar hala egonu korumanın yollarıdır. Egodan vazgeçmek yerine insanlar onu korumaya devam ediyor. Hayat ne zaman aşırı gerilimli bir durum olsa bunların hepsi ortaya çıkar. İnsanlar tuhaf hastalıklara, tedavi edilemeyen hastalıklara yakalanırlar -tedavi edilemeyen çünkü kişinin kendi içinden has
    talığa müthiş bir destek vardır ve kişinin ilaçlarla ve doktorla işbirliği olmadan iyileşme ihtimali yoktur. Kimse seni sana rağmen iyileştiremez: Bunu temel bir hakikat olarak hatırla.
    Eğer kanserinde derin bir beklenti varsa, seni koruduğu için, kanser yüzünden piyasada mücadele edemediğin, rekabet edemediğin hissini verdiği için orada olmasını istiyorsan, eğer kanser sana bir tatmin veriyorsa -eğer bu beklenti varsa -seni kimse iyileştiremez çünkü sen onu yaratmaya devam edeceksindir. Bu psikolojik bir hastalıktır; kökleri senin psikolojindedir.
    Bunu herkes bilir. Sınav yaklaşırken öğrenciler hasta olmaya başlar. Sınav geldiğinde bazı öğrenciler çılgına döner. Sınavdan sonra tekrar iyileşirler. Sınav olacakları her sefer hasta olurlar -ateş, zatürree, sarılık, şu, bu. Baksan şaşarsın, -neden sınav dönemlerinde bu kadar çok öğrenci hastalanır? Ve sınav sonrasında birdenbire her şey normale döner. Bu bir hile, bir stratejidir. Ailelerine, “Ne yapabilirim ki? Hastaydım; o yüzden geçemedim,” veya “Hastaydım; o yüzden üçüncü oldum. Yoksa altın madalya kesin benimdi.” diyebilirler. Bu bir stratejidir.
    Eğer hastalığın bir stratejiyse onu iyileştirmenin bir yolu yoktur. Alkolikliğin bir stratejiyse ondan kurtulmanın bir yolu yoktur çünkü onun olmasını sen istiyorsundur. Sen bir yaratıcısın, -belki bilinçli olarak değil ama -onu kendi kendine yaratıyorsun.
    Delilik de böyledir; o son çaredir. Herşey boşa çıktığında, kanser bile, alkol, esrar, felç herşey boşa çıktığında o zaman son çare aklını kaçırmaktır.
    Bu yüzden delilik Batılı ülkelerde Doğudan daha fazla ortaya çıkar çünkü Doğu’da hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar yoksuldur ama hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar o kadar çok stresi karşılayamayacak kadar yoksuldur. İnsanlar psikiyatriye, psikoanalize para ödeyemeyecek kadar yoksuldur.
    Delilik bir lükstür. Sadece zengin ülkeler bunu karşılayabilir.
    Bu, psikologların farkında oldukları bir tür deliliktir: Mantıklı zihnin aşağısına düşmek, bilinçsizliğe doğru kaymak, sahip olduğun azıcık bilinci de bırakmak. Bilincin en baştan o kadar çok değildi; zihninin sadece onda biri bilinçlidir. Bir buzdağı gibisin -onda biri suyun üstünde, onda dokuzu suyun altında. Zihninin onda dokuzu bilinçsizdir. Delilik, bilinçli olan onda biri de bırakmak
    demektir böylece bütün buzdağı suyun altına girer.
    Fakat başka bir tür delilik daha vardır -belirli benzerlikler yüzünden buna da delilik denmesi zorunludur -bu da mantıklı zihnin ötesine gidiştir. Biri mantıklı zihnin aşağısına düşmek; diğeri mantıklı zihnin yukarısına düşmek, yukarı doğru düşmektir. Her iki durumda da mantıklı zihin kayıptır: Birinde bilinçsiz hale gelirsin diğerinde bilinçüstü. Her iki durumda da normal zihin kayıptır.
    Birinde tamamen bilinçsiz olursun, kesin bir bütünlük doğar içinde. Ve eğer izlersen görürsün: Delilerde kesin bir bütünlük vardır, kesin bir tutarlılık -onlar birdirler. Bir deliye güvenebilirsin. O iki değildir, tamamen birdir. O çok tutarlıdır çünkü yalnızca bir zihni vardır, bu da bilinçsizliktir. İkilik kaybolmuştur. Bir delide belirli bir masumiyet de bulursun. Çocuk gibidir. Kurnaz değildir, olamaz. Aslında, kurnaz olamadığı için delirmek zorundaydı. Kurnaz bir dünyayla başedemedi. Bir delide belirli bir basitlik, saflık bulursun.
    Eğer delileri izlediysen onlara aşık olursun. Kendilerine bir tür güvenleri vardır. Bölünmüş değillerdir, ayrılmış değillerdir, birdirler. Tabii ki gerçeklik karşısında birdirler, hayal dünyalarında birdirler, yanılsamalarında birdirler ama onlar birdirler.
    Yıllarca bir tiyatro kumpanyasında çalışmış ve her zaman Ab-raham Lincoln’ü oynamış bir adam olduğunu duymuştum. Onca yıl Abraham Lincoln olarak çalıştıktan, Abraham Lincoln olarak konuştuktan, Abraham Lincoln olarak giyindikten sonra adam yavaş yavaş delirmiş. Abraham Lincoln olduğunu düşünmeye başlamış. Önceleri, ailesi ve arkadaşları şaka yaptığını, muziplik yaptığını düşünmüşler ama yavaş yavaş, şaka yapmadığını anlamışlar. O tuzağa düşmüş. Ona inanmış; çünkü yalnızca oyunda değil oyun dışında da aynı giysileri giyermiş. Aynı bastonu taşırmış; Abraham Lincoln’ün yürüdüğü gibi yürürmüş. Abraham Lin-coln’ün kekelediği gibi kekelermiş. Günde yirmi dört saat Abra-ham Lincoln olarak kalmış.
    Arkadaşları, “Ne yapıyorsun böyle?” diyerek yaptığı şey konusunda onu ikna etmeye çalışmışlar. Fakat o, kendinden emin bir şekilde, “Siz neler söylüyorsunuz? Ben Abraham Lin-coln’üm!” diye karşılık vermiş. En sonunda başka yolu olmadığı
    nı görerek onu bir psikiyatriste götürmüşler. Psikiyatrist bildiği herşeyi denemiş ama adam Abraham Lincoln olduğuna sonuna kadar inanmış durumdaymış.
    Deliler son derece dengelidirler. İçlerinde kuşku yaratamazsın -kuşku, mantıklı zihnin bir parçasıdır. İnandıkları şey her neyse fanatik bir şekilde inanırlar yani bütün deliler fanatiktir, bütün fanatikler de deli. Unutma bunu.
    Fanatik, “Bir tek ben doğruyum, geri kalan herkes yanlış” diye düşünen kişidir. Fanatik, “Benim söylediğim şeye inanan haklıdır ve benim söylediğimin yanlış olduğuna inanan da haksızdır” diye düşünen kişidir. Bir fanatikle herhangi bir iletişime geçme olasılığı yoktur; iletişime geçemezsin. Yalnızca iki şekilde düşünür o: Ya bir dostsundur ya da bir düşman. Senin inandığına inanan dost, senin inandığına inanmayan da düşmandır.
    Bu yüzden Morarji Desai’ye fanatik diyorum. Bütün ülkenin onun inandığına inanmak zorunda olduğunu düşünüyor -onun ideolojisine inanmak zorundayım, ancak o zaman bu ülkede var olmama izin verilebilir. Fanatik asla bir demokrat olamaz; fanatik daima bir faşisttir. Fanatik delidir.
    Bütün çabalar boşa çıkmış. Ve adam, Abraham Lincoln olduğuna o kadar ikna olmuş ki yavaş yavaş, günden güne psikiyatrist uğraştıkça o bile şüphe etmeye başlamış -belki de adam Abra-ham Lincoln’dür. Abraham Lincoln’e benziyor da. Yıllar boyunca rol yapmış ve bir rolü yıllarca yaptığında o olursun. Sürekli tekrar edilen yalan gerçek olur.
    Artık psikiyatrist de, “Kim bilir? Haklı olabilirsin. Belki de hepimiz haksızız, bu da bir olasılık,” diyerek kuşku duymaya başladığında bir şey denemiş.
    Amerika’da bir makine var; adına yalan makinesi deniyor. Mahkemelerde kullanılıyor. Psikiyatrist bir yalan makinesi getirmiş; makine insanların doğru mu yoksa yalan mı söylediğini ortaya çıkarıyor. Basit bir alet. Kişi, yalan makinesine bağlı olduğunun farkında değil; makine gizlenmiş vaziyette. Makine kardiyogram gibi bir şey, sürekli olarak kişinin kalp atışlarının grafiğini çıkarıyor. Doğru söylerken grafikte bir uyum oluyor, ne zaman yalan söylese grafikteki uyum bozuluyor.
    Yani ilk birkaç soru, adamın yalan söyleyemeyeceği, yalan
    söyleme ihtimali olmayan şeyler hakkında sorulmak zorunda ki böylece grafiğin uyum içindeki durumunu bilelim. “Saate bak. Saat kaç?” diye sorulmuş adama. “Ona çeyrek var” demiş. Adama bir mektup verilip okuması istenmiş, o da okumuş. Grafik uyumlu bir şekilde gidiyormuş. Cevabı kesin olan birkaç soru daha sorulmuş -”Bu odada kaç kişi var?” Adam, “Yedi” demiş. “Perde ne renk?” Adam “Yeşil” demiş. Yalan söyleme ihtimali olmayan bunun gibi şeyler.
    Ve sonra, “Sen Abraham Lincoln müsün?” diye sorulmuş. Adam artık bu sorudan bıkmış durumdaymış. İnsanlar yıllar boyunca her gün onu Abraham Lincoln olmadığına ikna edip durmuşlar. Bütün bunlardan kurtulmak için, “Hayır değilim,” demiş ama yalan makinesi adamın yalan söylediğini bildirmiş!
    İnancı o kadar derine işlemişti ki sadece insanları ikna etmek, bu ahmak insanlardan kurtulmak için yalan söylüyordu. “Hayır, değilim,” demişti ama olduğunu biliyordu.
    Deliliğin bir tutarlılığı, bir kendine güveni vardır. Hiçbir kuşku yoktur onda, delilik mutlak inançtır. Öteki delilikte de aynı durum geçerlidir. Adamın biri mantık üstüne çıkar, mantığın ötesine geçer, mutlak bir şekilde bilinçli hale gelir, bilinçüstü olur. Birinci delilikte, bilinçli olan bir birim, bilinçsiz olan dokuz birimin içinde erir. Bu öteki delilikte, bilinçsiz olan dokuz birim yukarı doğru hareket etmeye başlar ve herşey gün yüzüne, suyun üstüne çıkar. Bütün zihin bilinçli hale gelir.
    Buda kelimesinin anlamı budur, mutlak bir şekilde bilinçli olmak. Artık bu adam da delirmiş görünür çünkü tutarlı olacaktır, tamamen tutarlı. Kendine güvenli olacaktır, herhangi bir delinin olabileceğinden daha güvenli. Tamamen bütünleşmiş olacaktır. Bir birey olacaktır, kelimenin tam anlamıyla bir birey -bölünemez anlamında. Hiçbir bölünme yaşamayacaktır.
    Yani her ikisi de benzer görünür: Deli inanır, Buda güvenir. Güven ve inanç benzer görünürler. Deli tektir, mutlak olarak bilinçsiz; Buda da tektir, mutlak olarak bilinçli. Ve teklik benzer görünür. Deli, mantığı, muhakemeyi, zihni bırakmıştır; Buda da muhakemeyi, akılcılığı, zihni bırakmıştır. Bu benzerdir; fakat birbirlerinden kutuplar gibi ayrıdırlar. Biri insanlığın altına düşmüş, diğeri insanlığın üzerine yükselmiştir.
    Modern psikoloji Budalar üzerinde çalışmaya başlamadıkça eksik kalacaktır. Eksik kalacaktır, bakış açısı eksik, kısmî kalacaktır ve kısmî bir bakış açısı çok tehlikelidir. Kısmî bir hakikat çok tehlikelidir, bir yalandan daha tehlikelidir çünkü size haklı olduğunuz hissini verir.
    Modern psikoloji bir kuantum s>çramas> yaflamak zorundad>r. Budalar>n psikolojisi haline gelmek zorundad>r. Sufizm’in, Hasi-dizm’in, Zen’in, Tantra’n>n, Yoga’n>n Tao’nun derinliklerine inmek zorunda olacakt>r. Ancak o zaman gerçekten bir psikoloji olabilir. Psikoloji kelimesi ruh bilimi anlam>na gelir. O henüz psikoloji de€il-dir; henüz ruh bilimi de€ildir.
    Ortadaki iki seçenek flunlard>r: Kendinin alt>na gidebilirsin, kendinin üstüne gidebilirsin.
    Buda gibi, Bahaddin gibi, Muhammed gibi, <sa gibi deli ol. Benim gibi deli ol. O delili€in ola€anüstü bir güzelli€i vard>r, çünkü güzel olan herfley o delilikten do€ar, fliirsel olan herfley o delilikten taflar. Hayat>n en müthifl deneyimleri, hayat>n en büyük mutluluklar> o delilikten do€ar. Seni sanyasl>€a bafllatarak asl>n-da o tür delili€e bafllat>yorum. Bu mekân delilere aittir.
    Son soru: Osho,
    Mazoşist kimdir, sadist kimdir?
    Mazoşistlik ve sadistlik hakkında şu tanımı duymuştum: Mazoşist, “Döv beni, kamçıla beni, zincirle beni” der. Sadist de, “Hayır, yapmayacağım.”
    Bugünlük bu kadar yeter.