• Hayal mahsulü bu varlık ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiçkimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir; ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.
  • İslam-demokrasi tartışmalarında demokrasiye yapılan itirazların ana eksenini “hakimiyet” kavramı oluşturmaktadır. Geleneksel İslam siyaset doktrinine göre, hakimiyet Allah’ındır ve kanun koyucu da O dur. Bu anlayışın bize tarif ettiği siyaset teorisi, teokrasidir. Dolayısıyla yöneticiler Tanrı adına O’ndan alınan güçle devleti yönetirler. Oysa Tanrı adına değil, ümmetten alınan yetkiyle ümmetin yönetimi esas olmalıdır. İdeal İslam toplumunda egemenliğin halka ait olması esastır.

    Hakimiyet kavramının daha sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için meseleye  Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Hoca’nın şu tespitiyle başlamakta yarar var: “Literatürde sıkça tekrarlanan ve naslardan atıfları da bulunan ‘hakimiyetin Allan’a ait olması’ esası, itikadi bir ilkeyi ve bunun uzantısı kozmolojik bir vakıayı ifade ettiği gibi, ‘hakiki kanun koyucunun (şari) Allah olduğu’ fikri de siyasal iktidarın mutlak otoritesini hukukun temel ilkeleriyle sınırlandırmayı ve yasamaya normatif bir güvence, yönetime ahlaki bir sorumluluk getirmeyi hedefler.”

    ***

    İslam’da bir ruhban yapısının olmadığı dikkate alındığında, Allah’la insan arasında bir otoritenin varlığından söz edilemez. Yani hiçbir kişi ya da kurum, siyasal alanda Allah’ın egemenliğinin temsilcisi olduğunu iddia ederek ümmet üzerinde keyfi bir otorite tesis edemez.

    İslam toplumlarının yaşadığı tarihsel tecrübelere bakarak söylemek gerekirse, yüzyıllar içinde farklı yönetim modelleri ortaya çıkmıştır ancak bunların hiçbirisini din referanslı bir devlet olarak tanımlamak doğru değildir. Çünkü gerek Kur’an’da, gerekse Hz. Peygamberin sünnetinde devletin doğasına ilişkin bir tanım bulunmamaktadır. Dolayısıyla oluşan devlet yapıları, doğal olarak her dönemin toplumsal, siyasi ve ekonomik şartlarına uygun hükümet biçimleri olarak ortaya çıkmıştır.

    Maalesef İslam toplumlarında din-siyaset ilişkisi Kur’an’ın evrensel mesajı çerçevesinde değil, geleneksel İslam kültürünün telkin ettiği bir çizgide geliştiği için ‘hakimiyet’kavramı üzerinden teokratik devlet modelleri üretilmiştir.

    Müslüman dünyada demokrasiye karşı gelişen reddiyeci tavrın temelinde de bu anlayış yatmaktadır. Çünkü Kur’an’ın mesajı geleneksel İslam kültürü esas alınarak yorumlanmıştır, bu yüzden de Müslüman gelenek halk egemenliğine yabancıdır.

    Siyasi hakimiyetin insana/halka ait olamayacağını ileri sürenler genellikle, “Kim Allah’ın indirdiği hükümlere göre hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.(Maide:45) ayetini delil olarak göstermektedirler. Oysa Kur’an’da zikredilen pek çok ayetten anlıyoruz ki, Allah’ın yöneticilerden istediği adalet ve hakkaniyetli yönetimdir. Hükmetme gücü olmayanlardan ‘adaletli davranma’istenmeyeceğine göre, Allah siyasi egemenlik hakkını insanlara vermiştir ve onlardan adaletli davranmalarını istemektedir.

    ***

    “Kur’an’a Yabancılaşma Süreci”kitabında Kur’an’da geçen ‘mülk’ kelimesine ‘hakimiyet’ ve ‘hüküm’ anlamı vererek, egemenliğin yalnızca Allah’a ait olduğunu düşünenlerin bulunduğunu belirten Prof. Dr. Ali Akbulut şöyle diyor: “Söz konusu kavramı Mutlak egemenlik anlamında değil de siyasi egemenliğe tahsis edersek, bu durumda insanları idare eden ve yöneten Allah olur ki Kur’an’ın diğer ayetleriyle, hatta bizzat geliş gerekçesiyle çelişir. Hiçbir insanın, Kur’an’ın bir ayetini diğer ayetine aykırı olacak şekilde anlama, yorumlama hakkı ve yetkisi yoktur.”

    İslam toplumlarındaki bir başka sorunlu yaklaşım da halk egemenliğine dayalı bir sistemin, insanı insana kul edeceği gibi yanlış bir kanaatin oluşmasıdır. Oysa tam aksine bireyin özgür iradesine dayalı olan demokratik sistem, insanı yöneticinin kulu olarak değil, özgür ve sorumlu bir varlık olarak tanımlar. Şu bir gerçek ki Müslüman dünyadaki radikaller de, laikler de, sosyalistler de esas itibariyle demokrasiye karşıdırlar, çünkü hepsinin içine doğduğu ve beslendiği kaynak, geleneksel İslam kültürüdür.
    Mehmet Ocaktan
  • 842 syf.
    ·4 günde·10/10
    Benim için en güzel kitap henüz okumamış olduğumdur.Ne dersiniz? Belki bana karşı çıkıp en güzel kitabın "Tanrı'nın huzur bahşettiği Shantaram" olduğunu söylersiniz.Hiç aklımda kitap alma fikri yokken, hatta Shantaram'ın varlığından bihaberken kitapçıda tezgahta altın sarısı kapağı ile karşılaşmam sonucu ( bilirsiniz ki altın sarısı ve kırmızı renge zaafım var) elime alıp incelerken bulmuştum kendimi ve hiç tereddüt etmeden satın almıştım.İyiki de almışım.Avustralya'dan cezaevinden kaçan yazarın Bombay' e gelişini, yeni bir kültüre ayak uydurma çabalarını ve bu süreçte Prebaker'la tanışması ve bu tanışmadan sonra hayatının bambaşka bir yöne akışının anlatadıldığı tam anlamıyla hayata dair her şeyi bulabileceğiniz muazzam bir kitap.Prebaker demişken yazarın olay örgüsünü ortaya koyarken kullandığı akıcı cümleler kitabı elinizden bıraktırmıyor.Bunun yanında üslubun güzelliği, betimlemeleri sizin de kitabın bir parçasıymışsınız hissini veriyor.Prabaker'ın o muhteşem gülüşü beliriveriyor zihninizde.Sonra Karla'yı, Abdülkadir'i, Abdullah'ı düşünüyorsunuz.Tabii bu karakterleri düşünürken zihninizde bir Hindistan tablosu da çiziliyor ince ince.Gecekondu yaşamı, treni, otobüsü, dünyanın en kalabalık ikinci ülkesinde yaşamanın nasıl bir eziyet olduğu gerçeğini öğreniyorsunuz.Buna rağmen dünyanın en mutlu, en çok dans eden insanlarının da orada var olduğu gerçeğiyle şaşırıyorsunuz.
    Bilgelik dolu sözleri, verdiği ince mesajlarıyla "Shantaram" çok haz alarak okuduğum bir kitap oldu.Mutlaka okuyun, okutun...
  • emil michel cioran röportajı (fransızcadan çeviren: haldun bayrı)

    hiç uyku uyumayan kişi başka bir zamanın içinde mi yaşar sorusuna cioran'ın yanıtı: "mutlaka (...) uykuyla geçen gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlayamazsınız. sabahın sekizinde, akşam saat sekizdekiyle aynı hal içinde olursunuz ve zorunlu olarak şeylere bakış açınız tümden değişir."

    beter düşkünü

    christian bussy: 1937 yılında fransa'ya geldiğinizde, değer verdiğiniz yazarlarla tanışmayı denediniz mi?

    cioran: katiyetle. ancak 1949'da, ilk kitabım olan "çürümenin kitabı" (prècis de dècomposition) yayımlandığında yaptım bunu. ondan önce, hiçbir yazar, hiçbir filozof, hiçbir aydın tanımıyordum. o dünyadan biri değildim.

    c.b.: ama her şeye rağmen engeli aştınız...

    cioran: eğer öyle söylenebilirse! o zamandan itibaren özellikle salon hayatı denebilecek bir yaşantım yoktu. 50'li yılların başında, kokteyllere giderdim. üç ya da dört yıl sonra, bundan bezdim. aslında her zaman toplumun kıyısında yaşadım.

    c.b.: ama bir kitap yazmak her şeye rağmen, topluma girmektir. 1949'da sizi bu ilk kitabı yazmaya iten ne oldu?

    cioran: bu kitabın hikayesi oldukça ilginçtir. iki yıl önce, 1947'de dieppe'de kalıyordum ve mallarmè'yi rumence'ye çevirerek eğleniyordum. eğleniyordum diyorum ama, sözün gelişi işte, çünkü birden anladım ki saçma bir şeydi bu, boşa zaman harcamaktı, çünkü artık asla romanya'ya dönmeyecektim ve eninde sonunda benim yaptığım şeyi anlı şanlı bir klasik şairi meçhul bir dille tercüme etmekti. o zaman paris'e döndüm ve doğrudan, kendi adıma fransızca yazma kararı aldım; "çürümenin kitabı"nın kökeni budur. ayrıca yazdığım her şey, bunalım anlarında yazılmıştır. kitaplarımın hiçbirini, ortaya bir kitap çıksın diye yazmadım, hep bir tedavi amacıyla yazdım. bunu ifade etmesi güç ama kitaplarım aslında kitap değiller...

    c.b.: "niçin yazıyorsunuz?" sorusuna paul valèry, "zayıflıktan" cevabını veriyordu. sizin durumunuz da biraz böyle mi?

    cioran: zayıflıktan da fazla bir şey bu. bir nevi sefillik, tepetaklak olma... bundan sonra kitap bir kaza gibi geliyor.

    c.b.: belki aynı zamanda insanlarla karşılaşmak için de yazıyorsunuz. şahitleri etkilemek için.

    cioran: yok, bu değil! bir buhran halindeyken yazdığınız zaman, ötekileri düşünmezsiniz. eğer muhakkak bir diyalog olmasını istiyorsunuz o zaman...

    c.b.: kendinizle bir diyalog mu?

    cioran: hayır, tanrı ile. kitaplarımın bir yalnızlığın başka bir yalnızlıkla karşılaşmasından oluşmaları anlamında - hiç kimsenin tanrı'dan daha yalnız olmaması anlamında.

    c.b.: nihilist olduğunuz söylenir. bu doğru mu yoksa yanlış mı?

    cioran: hayır, nihilist değilim. hiçbir şey değilim. diyelim ki nihilist taraflarım var. inkârcı olduğum kesin. ama belirtmek gerekir ki inkâr bende soyut bir şey değil, içten gelen bir şey. bu... nasıl desem? bir infilâk gibi bu. şamar atmak mesela, o bile tasdiktir. kuşkusuz ben de şamarlar atıyorum ama hiçbir şeyi tasdik etmiyorum.

    c.b.: neden cioran isyancı biri?

    cioran: ama ben isyancı değilim ki! isyancı, bir şeylere çözüm bulmak ister. o bir militandır. ben kendimi baudelaire'e ve pascal'e yakınyakın hissediyorum, onların isyancı oldukları da söylenemez.

    c.b.: peki, daha uzağa gidelim. ümitsiz misiniz?

    cioran: yok, ümitsiz de değilim... tamam benim konumum kuşkusuz ümitsiz, çünkü hiçbir yere vardırmıyor. ama bu durumu hem kabul ediyorum, hem de ne tuhaftır ki bu benim yaşamamı hiç engellemiyor. kendi kendime her zaman , bu durumdan bir çıkış varsa bulmuş olurdum dedim. eninde sonunda, bir başkasından daha aptal değilim...

    c.b.: sizin kadar sert birinin de hayran olduğu, yakınlık duyduğu kimseler var mı?

    cioran: kuşkusuz. her zaman dostlarım oldu ama edebiyat çevrelerinin dışından. en büyük dostlarım yazmıyorlar. insanları hiçbir zaman işlevleriyle takdir etmedim. daha da ileri gidersem: metafizik planda, biraz endişe duyan bir kapıcı, sistemiyle şişinen bir filozoftan daha ilginçtir. aslında hayatta, hiçbir şeyi anlamamış olan çok büyük yazarlarla karşılaşılıyor.

    c.b.: yine de küçük bir istisnayla değil mi? michaux ile?

    cioran: ah, evet, hayran olunacak bir insan! uzun zaman boyunca aynı mahallede oturduk. onu konuşturmayı çok severdim.

    c.b.: aranızda hangi ortak noktalar vardı?

    cioran: söylemesi zor... fakat onun belgesel ve bilimsel sinemayı tutkuyla izlemesi beni büyülüyordu. daha sonra anladım. michaux, bir konuyu tüketmek istiyordu, hangi konu olursa olsun. oysa edebiyat zorunlu bir aldatmacadır. bu anlamda, michaux edebiyattan çıkmıştır.

    c.b.: siz de, gözlemlediğiniz zaman, konuyu tüketiyor musunuz?

    cioran: bilmiyorum. bir akşam, yemekten sonra, michaux ile birlikte gecenin ikisine kadar konuştuğumuzu hatırlıyorum. insanın kaderinden söz etmiştik; sesi birden değişti, bir titreme, bir heyecan hissettim: insanın bir gün yeryüzünden silinebilecek olması fikri onu alt üst ediyordu. bu heyecanı yüzünden onu hiçbir zaman affetmedim. ben, insanın yokoluşu varsayımının o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. ve o anda, bir hayalkırıklığı hissettim.

    c.b.: zamanla daha mı kinik oldunuz?

    cioran: hayır, çok daha az kinikleştim. aslında, yaşla birlikte her şey tükeniyor, kinizm bile. kuşkusuz yazdığım her şeyi inkâr etmek, düzeltmek veya küçültmek için hiçbir nedenim yok. ama şeyler ifade edilince öyle bir hale geliyorlar ki, onlara daha az inanıyoruz. niye? çünkü yazma olayı yine de bir kadirbilmezliktir. mesela intiharı ele alalım. intihar fikri başıma musallat olmuştu, intihar üzerine yazdığım âna kadar. ondan sonra bunu daha az düşünüyordum. yazmak bu anlamda kadirbilmezliktir: konuyu öldürürsünüz. ele aldığım bütün konuları yarı yarıya öldürdüm. saplantılarım azaldı.

    c.b.: bu aşamada, size şu soruyu sormalıyım. niçin intihar etmediniz?

    cioran: belki kurtaran da, tam olarak, intihar fikri, intihar saplantısı oldu. olumlu ve uyarıcı bir fikir bu, o olmasa hayatıma tahammül edemezdim. hristiyanlık, intiharı dışlayarak büyük bir psikolojik hata işledi. bence özgürlük fikriyle bağlantılı olan bu fikrin itibarını düşürmenin, ağır sorumluluğunu taşımaktır. madem ki her şey bana bağlı, bugün her şeye tahammül edebilirim.

    biyografinin sıfır derecesi

    "herhangi bir meslek icra etmekten, sevmediğimiz ve sevemeyeceğimiz şeyleri yapmaktan, her tür gayrişahsi işle uğraşmaktan kaçınmak için önüne gelen aşağılamayı ya da ıstırabı kabullenmek gerektiğini, aşırı bir zihin açıklığıyla anladım. bir tek fiziksel çalışmayı kabul edebilirdim. sokakları süpürmeyi kabul ederdim, herhangi bir şeyi ama yazmayı değil, gazetecilik yapmayı değil! hayatını kazanmak için her şeyi yapmak gerekiyordu. özgür olmak için önüne gelen aşağılanmaya tahammül etmen gerekir." (cioran)
    cioran'ın gençlik yıllarında katlandığı aşağılanmanın, yazdığı kitapların sayısı ve saygınlığının artması ölçüsünde azaldığı kestirilebilir. belki de bundan dolayı, yaşamının son yıllarında hiç yazmadı ve sadece müzik dinledi. hoşsohbetliği ve keskin zekâsıyla mesr olan insanlar, paris'e onu görmeye gittiler veya ülkelerine davet ettiler. bazen de ispanya'daki okurlarıyla mektuplaşarak tartıştı. ratelere düştünlüğünün sürdüğünden de emin olabiliriz...

    felsefeye olan inancını 17 yaşında başlayan ve yıllarca süren bir uykusuzluk dönemi sırasında kaybettiğini söyler cioran. "hatırıma geldiği kadarıyla, kendimde, insan olmanın kibrini yok etmekten başka bir şey yapmadım. ve tür'ün çevresinde, başka bir maymun çetesinden olduğumu iddia edecek çapa ulaşmadan, pısırık bir canavar gibi geziniyorum" (burukluk). tür'ün ve insanla ilgili her şeyin karşısında, o "pısırık canavar" tarafını daima muhafaza etti. insanların koşuşturmalarına şahit oldukça, "günlerin arasında, kaldırımsız bir dünyadaki bir orospu gibi," sürttü. belki bir intihar tutkunuydu ama yazdıklarıyla, birçok insanın içindeki "intihar enerjisi"ni, "kendi kendine ve her şeye gülüp geçebilme" gücüne doğru iteledi. hayata bulaşmadığı için istifa etmek zahmetinden de muaf olan sevgili kullardan biri oldu. anları mutlaklaştırdığı için, "yanlış anlaşılmak" cioran'la anlam kazandı.

    cioran, 1995 yılının haziran ayı sonunda öldü. insanlık macerasının gözlemcileri arasındaki yeri, isminin yanına gelen ayın ve yılın anlamsızlığı ölçüsünde kalıcıdır.
  • Üstnot: Bu yazı evrim var mıdır, yok mudur sorusuna cevap arayan bir yazı değildir. Bu yazı evrimin doğruluğu veya yanlışlığına dair tartışma usul ve adabı nasıl olmalıdır, evrime hangi mantıksal çıkarımlarla yaklaşabiliriz sorusuna özellikle inananlar açısından cevap bulma yazısıdır. Keyifli okumalar.


    Bir Müslüman evrimci olabilir mi? Bu konudaki görüşlerimi yazmaya başlamadan önce yazıyı okuyacaklardan ricam az veya çok bu konudaki görüşlerinizi yazmanız. Çünkü burada bulunmaktaki amacım da, herhangi bir şey paylaşırken de sadece geri dönüt almak, kesinlikle ve samimiyetle söylüyorum beğeni değil, hatta bazen okumadan beğenenler olduğunu görünce engelleyesim geliyor öylelerini. Sadece benden çıkan herhangi bir kelimenin dahi karşıdaki yansımasını görebilmek inanılmaz katkı sağlıyor fikir ve düşünce olarak, bana bu katkıyı sağlamak adına fikrinizi yazmanızı istiyorum.

    Tekrar soralım; '' Bir Müslüman evrimci olabilir mi? '' Bir Müslüman olarak kendime cevap verebilmek için uzun süre araştırma yaptım, konu hakkında makaleler, kitaplar okudum. Müslüman evrimci olabilir diyenlerin de görüşlerine ve görüşlerini dayandırdıkları argümanlara baktım, hayır kesinlikle olmaz diyenlerin de. Ve en azından şu aşamada bu pilavın daha çok su götüreceğini söyleyebilirim. Ama geldiğim noktada öğrendiklerim ve gözlemlediklerimi paylaşarak bu konuda işin daha başında olan veya kafası benden daha karışık olanlara yardımcı olmak adına bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    1- Evrim Nedir?

    Canlı türlerinin nesilden nesile gen aktarımı ve gen değişimi yoluyla farklı haller kazanması, türler arası geçiş, değişim olarak genel bir ifade ile özetlenebilir bir teoridir. Evren, dünya ya da kimyasal evrim ile karıştırılmaması adına biyolojik evrim olarak da adlandırıldığı olur. Yazıyı okuyacakların bilgi/cahillik seviyesini bilemediğimden '' ama gerçek olsa kanun olurdu '' diyecek ufak bir gogıl araması yapmaktan aciz arkadaşlar için de açıklayayım:

    Teori; '' Bilimde teori veya kuram; bir olgunun, sürekli olarak doğrulanmış gözlem ve deneyler baz alınarak yapılan bir açıklamasıdır. Teori, herhangi bir olayı, vakayı, görüngüyü açıklamak için kullanılan düşünce sistemidir. ''

    Kanun; '' Evrenin başlangıcından bu yana, evrenin her yerinde aynı şekilde etki eden değişmez ve yoruma açık olmayan yasa.''


    Kanun ve teori arasındaki bu kafa karışıklığı biraz da bizim eğitim sistemimizde bu iki kavram arasındaki ilişkinin böyle öğretilmiş olmasından kaynaklı olsa da, hipotez ispatlanırsa teori, teori daha da kesin delillerle ortaya konursa kanun olur şeklindeki hiyerarşik kabul bilimsel camiada bir karşılığı olmayan ve geçerliliğini yüzyıllardır yitirmiş skolastik düşünceden kalma bir safsata sadece.


    2- Evrim ve Yaratılış çelişir mi?

    Çelişmez. Evrim dediğimiz şey kısaca süreç içerisindeki değişim ise bu yaratılış ya da inanma ile nasıl çelişebilir? Hayır Allah bir sürece tabi olmadan bir anda, olduğu şekli ile yaratır diyorsanız; Fussilet suresi 9, 10, 12. ayetlerde geçen Allah'ın yeri iki, yeryüzündekileri dört, Araf suresi 54. ayette geçen altı günde gökleri ve yeri yarattı ifadelerini nasıl açıklıyorsunuz! Haşa Allah tüm bunları bir anda yaratmaktan beri olduğu için mi sürece yayarak yarattı, yoksa yarattıklarını bir sürece tabi olarak yaratmak takdiri ve kanunu olduğu için mi bu şekilde yarattı? Akıl ve muhakemesini yitirmemiş her inanan kabul eder ki ikinci seçenek hem inanç için hem de akıl için daha doğru bir seçenek. (Burada insanın tabi olduğu evrensel ve zamansal süreçten bahsediyorum, yoksa Allah zaman ve mekandan bağımsız olduğundan evrimsel süreçle de yaratıyor olsa bu yine bize göre süreçtir, Allah'a göre andır, Kendisi zamandan bağımsız olduğu gibi Kendi açısından yaratmak ve yok edip yıkmak da zamandan bağımsızdır.) Mesela kendimize bakalım; kendim dahil hiçbir insanın bir ağaç kavuğundan fırlar gibi bir anda şuan olduğu şekli ile birden ortaya çıktığına şahit olmadım. İnsanın kendisinin meydana gelişi bile bir süreç, evrim. İnsanlar olarak en başta sperm ve yumurta olarak zigota> sonra bir çiğnem ete>sonra kemiğe>sonra tekrar ete>sonra doğum ile dünyaya gelmeye>sonra bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık, derken ölüm ve çürümeye yani bir sürece tabi değil miyiz? Yaratılışı ismen bilsek de yaratmanın ne demek olduğunu, nasıl gerçekleştiğini bütün dinamikleriyle bilmiyoruz. Burada altı çizilmesi gerekilen bir nokta daha var. Kur'an'ı Kerim'in bahsettiği yaratılışın bir süreçle gerçekleşmesi kesinlikle şuan bildiğimiz evrimdir diyemeyiz. Evet benziyor ama Kur'an'ın bahsettiği evrim süreci tam olarak bu süreç mi bu mu bunu kimse söyleyemez. Ve ciddiyetle araştırmak yerine bu şekilde sırf ego tatmini için tartıştığımız sürece de tavuk mu, yumurta mı paradoksundan ve gevezelikten öteye gidemeyiz.



    Bu noktada öz eleştiri yapıp bugün İslam camiası olarak neden araştırma yapabilecek imkanlarımız, teori ortaya koyabilecek bilim insanlarımız olmadığını tartışmak gerekir. Bugün gavur, kafir, ataiz, ya da müslüman olduğu halde ecnebi memlekette yaşıyor diye hain diye aşağılayıp, şeytanlaştırdığınız insanlar atomun en küçük bir özelliğini bulabilmek için bütün servetlerini, enerjilerini, zamanlarını, hayatlarını, belki aileleriyle geçirecekleri mutlu saatlerini hem de büyük bir öğrenme aşk ve şevki ile vakfedebiliyor. Peki biz ne yapıyoruz? Allah'tan geldiğine inandığımız kitabı bir başkasının aklı ve yorumu ile okumaktan öteye gidebiliyor muyuz? Allah kelamı dediğimiz kitabı anlayabilmek için tıpkı bu insanların yaptığı gibi her şeyimizle kendimizi adayabiliyor muyuz? Yoksa Nilgün Bodur kitabı okur gibi ayak ayak üstüne atıp, hiçbir efor ve çaba sarf etmeden rahatlıkla anlayabilmeyi mi umuyoruz Kur'an'ı ve Kainatı? Ya da bunların hiçbirini yapma gereği hatta '' ulan şu burnuma konan sinekten ne farkım var '' demekten bile aciz bir halde, sorgulamadan, düşünmeden, tedebbür etmeden zaten bizim için daha önce düşünmüş hacı, hoca takımının bize söylediklerine kusursuz teslim olup, çaba içinde olana da çamur atıp, darlamak ve kafayı yedirmekle mi yetiniyoruz? Ki bu daha elimizin altında olan Kitap için geçerli olanlar. Bir de içinde yaşadığımız güneş sisteminin bile çölde kum olmadığı kainatı anlamak için sarf edilmesi gereken enerjiden hiç bahsetmedim, oraya girsek hiç çıkamayız işin içinden!



    3- Peki madem Evrim Yaratılış ile çelişmiyor, inanan kesim neden Evrim lafını duyunca kutsal damacadan su fırlatmak suretiyle ifrit kovalar gibi evrim lafını edenleri şeytanlaştırıyor?


    Durumun böyle olmasında birkaç farklı etken olduğundan cevapları da farklı farklı. En azından kendi gözlemlediklerimi yazacak olursam;


    1-Dini alandaki hemen her türlü kabulü değişmez yorumlar olarak kabullenen, inandığından bihaber inananların bu konudaki bağnaz tutumu. Bu kesim Kur'an'ın '' atalarının dininin peşinden gidenler, akletmeyen, düşünmeyenler '' diye nitelendirdiklerinin şuanki torunları aslında. Şu hoca ne demiş, bu gavs şu yorumu yapmış, şu tefsir şunu demiş, şu hacı bunları gördüğünüz yerde katledin demişten öteye gidemeyen, akletmeyi günah sayan, '' mantık mı? asla! istemezük '' diyen, şuur seviyesi olarak aslında reddettikleri ata maymunlardan gelmiş olması gereken kitledir bunlar.


    2- İnananlar içinde beni hayrete düşüren bir başka gurup var ki bunlar birden bile beterler. Akletmeyi isteyen, biraz da akleden ama gerçekçi bir dünya görüşleri olmadığından, tembellikten, beklentileri realite ve dünya gerçekleri ile uyuşmadığından, hayatla meşgulümcülükten sıyrılamamaktan (dünyaya geçici diyen, cennet ve cehenneme inanan ama dünya menfaatlerine öyle ya da böyle taptığı için bir türlü dininin emrettiği gibi düşünüp araştıramayan kafasızlık! ilahi komedyaaaaa ), ya da yukarıda yazdığım gibi edebiyatta seviyesi en fazla Nilgün Bodur olabilecek kadar düşünme üşengeci ve hazırcı olduklarından bir türlü neticelerini kaldırıp harekete geçemeyen bu yarın hallederimcilerin sığınacak bir liman bulamayınca el mahkum bize daha yakınlar deyip gidip birinci guruba sığınmalarından kaynaklı olan bir evrim karşıtlığı gerçeği var bu ülkede maalesef.



    3- Evrimi savunan kesimdeki en az birinci sınıftakiler kadar bağnaz olan kesim evrim karşıtlığının bana göre en büyük sebebi. Neden böyle diyorum? Bir kere şu hakikati bilelim. Kutsalına salya atarak duygusal tepki oluşturduğunuz, duygusal olarak provake ettiğiniz bir insana karşı durduğu bir şeyi asla akıllıca ve mantıklı da olsa kabul ettiremezsiniz. Duygular provake oldu mu akıl devre dışı kalır ve o insan duyguları ve kalıplaşmış kabulleri ile akletmeye, düşünmeye başlar. Ve duygunun kaptan köşküne geçip dümeni akıl ve şuurdan aldığı bir geminin kime ya da neye çarpacağını asla kestiremezsiniz, neyi kabul edebileceğini de. Bu sadece evrim için değil, genel olarak insana dair her şey için geçerlidir. İki inanan arasındaki anlaşmazlıkta dahi bu kesin geçerliliği olan bir önermedir, deneyin görün.


    Evrimi savunanların büyük bir kısmı ateist ya da deist arkadaşlardan oluşuyor. Biraz inananların bağnaz tavırları, biraz inanmıyor da olsa coğrafyanın verdiği içsel bağnazlık ile inançsızlık yobazı olmuş evrim savunucusu insanların tavırları yüzünden her iki taraf da duygusal olarak provake oluyor ve bu konuda çıkan hemen her tartışma akıl, mantık dahilinde bir çıkarım sağlamaktan çok her iki taraf için de çizgilerin ve dillerin daha da keskinleşmesine neden olan bir ağız dalaşından öteye gitmiyor. Çünkü yukarıda da değindiğim gibi sunduğunuz argümanlar kesin deliller dahi olsa her iki taraf da duygusal olarak hareket ettiğinden akıl devre dışı kalmıştır. Ve kesin deliller ile duygular değil, akıl ikna olur. Babanız katil olursa, aklınız size onun kötü ve uzak durulması gereken biri olduğunu söylerken, duygularınız size onu sevdirmeye devam eder. O yüzden önce insan olarak bizi hemen her anda veya tartışmada neyin yönlendirdiğine dikkat etmemiz ve ayırt etmemiz gerekir ki hataya düşüp de bakarkörler olmayalım.



    Toparlarsak; Müslüman evrimci olabilir mi? Müslüman kuantumcu olabilir mi? Müslüman bing-bangci olabilir mi? Müslüman izafiyetçi olabilir mi? Müslüman .... cı olabilir mi? Bunun gibi yüzlerce -cı -cu lar bulunabilir. Akıl mantık dahilinde olduğu sürece bunların hepsi birden olabilir, ama olmak zorunda mı? Tabii ki değil. Müslümanın olmak zorunda olduğu tek şey Müslüman olmak! Bunun dışındaki hemen her tartışma yapaydır ve aslolanın yapılmasının önünde bir engel teşkil eder ki bilimsel bir teori olan evrimin tartışılmasının bilim adamlarına bırakılması gerekir. Toplum düzeyinde durmadan bu teoriyi tartışmak ve bölünüp, var olan sorunlarımızı çözmek yerine sürekli bu yapay gündem ile meşgul olmak bizi hiçbir yere götürmediği gibi sorunlar yumağının içinde nefessiz bırakır. Evrimin varlığı ya da yokluğu, ya da ortaya çıkan deliller ile teorinin nereye evrileceği bilimin konusudur ve bu bilim yapanlara bırakılmalıdır. Yazıyı yazmaktaki amacım da ne teoriyi birilerine kabul ettirmek, ne de kendimce teori yanlışlamak. Sosyal hayatta çıkan tartışmaların kaynağının dayanaksızlığı ortaya konursa bu tartışmaların da son bulacağını umuyorum sadece ve biraz da bu motivasyonla yazma gereği duydum.



    İlanihaye bu yazı daha da uzar gider ama şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Bu konuda soruları olanları bildiğim ölçüde cevaplamaya hazırım. Toplum olarak hemen her şeyde ikiye bölünme ve bir şeye tabi olma, kitle olma, haklı veya haksız olmasından bağımsız illa bir otoriteye bağlanma fetişizmimiz bize bu zamana kadar çok şey kaybettirdi. Belki de iki seçenek arasında haklı taraf yoktur. Ya da her iki taraf içinde de farklı farklı doğru ya da yanlışlar vardır. Neden bireye yönelik ve onun haklı olduğuna şüphesiz bir teslim olma fikri yerine, düşünceyi esas alan hevadan ve kişisel düşüncelerden kaynaklı yanlışları kimde olursa olsun reddetmeyi doğru bulan bir tavır içinde olmayalım :) Bence bunu başarabiliriz, elin anglo saksonu, cermeni, amerikalısı, çinlisi bölünmek yerine fikir bazlı hareket edip ortaya ülkelerini ileriye taşımaya yönelik bir davranışı ve disiplini uygulayabiliyorsa biz neden uygulayamayalım :) Bu ülkede olan tek iki taraf iyi niyetli ve kötü niyetli olan insanlardır. Diğer bütün ideolojiler tamamen yapay sınırlardır. Sınırları aşıp ortak değerler ve ortak bilim üretebiliriz. Tek biricik mesaimizin bu olması dilek ve duası ile :)



    Not: Yazıyı yazmaktaki amacım şuanki bilimsel otoritelerin sunduğu evrim kanıtlarını ve evrimi anlatmak ya da ispatlamak değil. Evrim çok farklı alt dalları olan bir teori zaten, bunu istesem bile bir yazı ile ne kadar anlatabilirim. Burada evrimi Tanrı yerine koyup Tanrının yaratmasına açık kapı bırakmayanlar ve dini kabullerini baz alıp evrime asla açık kapı bırakmayan zihniyeti sorguladım ve her iki taraftaki sıkıntılı mantıksal yaklaşımı ortaya koymaya çalıştım. Ki her iki taraf da tarafını seç savaş zihniyetindense, beraber hakikati arama seçeneğini daha makul ve kabul edilebilir bulsun.




    Not: Yazı uzun olmuş diyeni Allah Tuco Herrera ile yanına üç şey de almadan ıssız bir adada bir yıl survivor yaşamak zorunda bıraksın İNŞALLAAAAHHHH asdfghjklş :))

    Not: - buraya kadar yazıyı okuyup, uzunluğundan dert yakınmayacak arkadaşlar için sarılıyormuşum gibi hisset ve kabul et müziği:
    https://www.youtube.com/watch?v=wDjeBNv6ip0
    https://www.youtube.com/watch?v=4Iiycfiq1Zs

    Sümme haşa okudum ama gavur dinlemem diyenler için alternatif; https://www.youtube.com/watch?v=ZLq_m3bOelI
  • ŞANS
    Sevdiğim varlıklar yaratıklardır.
    Şans eseri doğdular.
    Onlarla buluşmam da şans eseri oldu.
    Ölecekler.
    Düşündükleri, söyledikleri, yaptıkları sınırlıdır.
    Ve iyiyle kötünün bir karışımıdır.
    Bunu tüm ruhumla bilmeliyim ve yine de
    Onlara olan sevgimden eksiltmemeliyim.
    Sonlu şeyleri sonlu oldukları şeyde
    Sonsuzca seven Tanrıyı taklit etmeliyim.
    Değeri olan her şeyin ebedi olmasını istiyoruz.
    Değeri olan her şey, bir buluşmanın ürünüdür…
    O buluşma boyunca sürer ve
    Buluşmuş şeyler ayrıldığında sona erer.
    Budizmin ana fikri budur.
    Heraklitos’un düşüncesi de.
    Doğrudan Tanrıya çıkar.
    Annemi ve Babamı buluşturan şans üzerine meditasyon…
    Ölüm üzerine meditasyondan bile daha yararlı.
    Kökeni o buluşmada bulunmayan tek bir şey bile mevcut mu bende?
    Sadece Tanrı.
    Ancak yine de, Tanrı düşüncemin kökeni o buluşmadadır.
    Yıldızlar ve çiçeklenen meyve ağaçları:
    Mutlak kalıcılık ve aşırı kırılganlık.
    Her ikisine de eşit derecede bahşedilmiştir ebediyet.

    Simone Weil
  • 170 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bugün Orta Doğu'da, özel olarak da Mezopotamya da var olan inanışları anlayabilmek adına okunması gerekli olan eserlerden birisidir dokuzluklar. Ki fikren, İslam felsefecilerini Bhagavad Gita'dan daha fazla etkilediği açık ama bilinmeyen bir gerçektir. Yunan felsefesi'ne göre kainat, Tanrı Tiamat ile Tanrı Marduk'un mücadelesinde zuhura gelmiştir. Kaos'u ve Kozmoz'u temsil eden iki ilahi güç çarpışmış ve nihayetinde kainat Kozmoz'da yaratılmıştır. Günümüzde bazı kesimlerin kozmoz olarak adlandırdıkları ve dillere pelesenk olmuş izahın kökeni budur. Felsefeye oldukça etki etmiş bu mitin dışında, diğer bir görüş de vardır ki, bu ise "birlik" felsefesidir. İşte bu görüş ise eser sahibi Plotinus'a aittir. Lakin kozmoz miti kadar meşhur olamamış, bilinememiştir. Aynı zamanda Kosmoz'un tersine mitsel değil akli olarak üretilmiştir. Fikrin asli unsurlarına girmeden bir kaç detayı bi-detay edelim...

    Plotinus'a ait bu felsefe, İslam dünyasına nasıl girmiştir? Önce buna cevap verlim: Helenistik felsefeye ait yüzyılların birikimi olan felsefi kaynaklar, zaman içinde Müslümanların, özellikle de Endülüs Emevi Devleti'nin eline geçmiştir. O dönem, bugünkü İspanya toprakların da bulunan Endülüs Medeniyeti, bilime, fikre, akıla ehemmiyet vermiş, çok sayıda yazma eserleri bünyesinde toplamıştır. O dönem kütüphanesinde 2.000.000 el yazması eseri barındırmıştır ki bu inanılmaz bir birikime tekabül eder. Hoşgörü ve özgür aklın hakim olduğu bu ortamda Helenistik felsefe incelenmiş, Arapça olarak kaydedilmiştir. Günümüzde, pek çok eski Yunan Felsefi kaynağının asli dillerinin Arapça olmasının sebebi budur. Daha sonraki dönemler de, zaman içerisinde unutulan Yunan aklı, Arapların fetihleri ile yüzyıllar sonra Avrupa'ya dönmüş, bir yerde Felsefeyi Avrupa'ya tekrar Araplar taşımıştır. Konuya dönersek, Endülüs dönemi işlenen ve incelenen Felsefi metinler, İbn Arabi, İbn Tufeyl, İbn Sina, İbn Hazm gibi Üstadların zuhura gelmesine sebep vermiştir. Asli olarak söyledikleri ne olursa olsun, söylenenlerin kökeni hep Helenistik Felsefeye dayanmıştır. Zaman içerisinde de bu görüşler yazılı ve sözlü olarak tüm İslam Dünyası'nı etkilemiştir.

    Yukarı da izah ettiğimiz etkilerden birisi de, asli olarak Plotinus'a ait olan tümtanrıcılık görüşüdür. Tümtanrıcılık, Spinoza gibi düşünürlerin değirmeninden "Panteizm" olarak elenene dek, dini bir inanç olma hüvviyetini korumuştur. Peki nedir bu inanç?

    -Öncelikle, görüş Tanrı'nın ilk, ezeli ve ebedi olduğu söyler. Tanrı, şu veya bu değil, "herşeydir". Hem herşeydir, hem de hiçbir şey değildir. -Burada ifade ettiğim "şey" kelimesini Türkçe'de ki manasında kullandığımı belirtmeliyim. Çünkü Arapça ifade de "şey" olarak ifade edilen kelime; ancak sonradan yaratılan, ebedi ve ezeli olmayan varlıklar için kullanılır-

    -Görüş, Tanrı'nın biricik varlığının İnsan olduğunu ama her hangi bir insan değil de, seçkin, aydınlanmış üst bir insan figürü olduğunu söyler. Bazı insanlar, düşünme yolu ile hakikati keşfetmişlerdir. İşte onlar, Tanrı'nın yeryüzünde ki aynalarıdır. İnsan, ruhsal olarak O'nun bir parçası, bedensel olarak ise, O'nun bir yansımasıdır. İşte bu görüş, çağlar sonra dinleri etkileyerek; Antropomorfizm ve Teomorfizm görüşlerini doğurmuştur. Yani, Tanrı'nın insanlaştırılması, insanın Tanrılaştırılmasına sebep olmuştur.

    -Tanrı, doğaya, hayata kudret ve varlığı ile etki etmiş olduğundan, yeryüzüne bakınca görülen, vuku bulan her doğa olayı, bizzat Tanrı'yı yansıtmaktadır. Bu sebeple kainata bakıldığında görülen O'dur. O, herşeyde vardır. Bu sebeple, O'nu bilmek isteyen kainatı seyretmeli ve üzerine düşünmelidir. -Farsça tabirle- Tasavvufta Heme Ost ve Heme ez Ost olarak bilinen ve Yezidilik'den-Hristiyanlığa pek çok inancı etkileyen fikrin kaynağı budur.

    -Tüm varlıklar, birbirlerine görünmez iplerle bağlılardır. Her şey aynı anda birbiri içerisindedir. Hem aynılardır hem de gayrı. Sen dediğimiz, aslında ben'in bir diğer versiyonudur. ancak "ben" ve "sen" den kurtulan ilahi birliğe katılabilir. Bu kurtulmanın imkanı ise düşünmek, idrak etmek ve özümsemektir.

    Plotinus'un görüşleri belki de en çok mutasavvıfları etkilemiştir. Vahdet-i Vücut olarak bilinen ekol, moda-mod Plotinusçuluktur. Lakin tasavvuf, görüşten etkilenen diğer grupların aksine, Plotinusçuluğu geliştirmiştir! Vahdet'in üst basamağı olarak Vahdet-i Şuhud'u, onun üstü olarak da Vahdet-i Küsut'u bina etmiştir. Yalnız, tasavvuf tarihine göre, Vahdet basamaklarının sonuncusu olan Küsut'a ancak birkaç kişi varabilmiştir. Burada şunu belirtmekte de fayda görüyorum ki; Vahdet-i Küsut olarak adlandırılan, en üst basamağa ait görüş, Kuran'ı Kerim de ifade edilen kulluk'dur. :) Yani tüm bu aşamaları yaşamadan, bir kişi Kuran'a göre akide oluşturur ise, tasavvufta 40 yıllık zaman diliminde belki? ulaşılabilen bu en üst aşamaya çok kısa zamanda varmış olur. Zahmet etmeye gerek var mı, ona da ilgilisi karar versin... :)

    Eserin, fikri planda oldukça doyurucu olduğunu belirtmeliyim. Yani sadece tarihsel etkileri için değil, felsefi kazanımlar için de okunabileceğini düşünüyorum. Konuya ilgi duyan herkesin okumasını tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.