• Ve laf aramızda: İnsanlık, sanatsal görüntü kadar bireyci olmayan başka bir şey keşfedememiştir ve belki de insan varlığının anlamı gerçekten de sanat eserleri yaratmada amaçsız ve bireyci olmayan sanatsal eylemlerde aranmalıdır. Belki de bu şekilde, bizim Tanrı'nın bir kopyası şeklinde yaratılmış olduğumuz fikri doğrulanmaktadır.
  • Ne denirse densin, klasik Batı bilimi Hıristiyan teolojisinin sekülarizasyonudur. Ayrıca şu noktalara da bağlıdır; manevi olanla zamansal olanın, teolojiyle felsefenin, aşkın kişisel bir Tanrı fikri ile buna denk düşen Öznelliğin ayırt edilmeleri ve sonunda da tarihi, ta yaratılışın yüreğine kadar sokan temel olgu: Cisimleşme.
  • Herşeyin başı korku dur.bilgi ve tanrı fikri korkunun yok edilmesi üzerine çıkmıştır hayatımıza.cunku insanın en temel ihtiyacı güvende hissetmek açlık özgürlük falan değil.ve kitleleri birseye inandırmak için de en etkili yöntemlerden biri de korkutarak yapmaktır.itaat etmiş bedenler korku ile yaratılmıştır o dönemde komedya yasaklanmıştır çünkü gülme komedya tanrıya itaatin önünde engel olmuştur. Aynı cehennem azabından kaçıp sevgi rolüne bürunduğümüz gibi.cunku komik gülünç olanın normal olması demek kutsallığın ve itaatin çöküşü olucaktı.. dinsel söylem ve skolastik her cağ böyle korku tekçi kutsallik ile herşeyi yönetmeye kalkışmıştır.bu kitabın özeti de ana fikride budur gayet haklı da bu konuda.
  • Söz konusu olan kişi Dan Brown olunca fazla bir şey yazamıyorum. Dan brown u hiç okumamışlar için öncelikle bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bir müzeye gidip bir tablonun önüne geçiyorsunuz ve tabloya bakıyorsunuz. Bir çok surat var bir çok tema işlenmiş beyniniz görüntüyü analiz ediyor ve güzel ya da çirkin diyor. İşten yazar burada ortaya çıkıp diyor ki bu tabloda yüzlerce kişi bir şeyle uğraşırken kendinide resmetmiş ve çok başka bir işle meşgul. Dan brown küçük nüansları yakalayıp bunları ustaca yediriyor hikayelerine. Kitapla ilgili kısıma gelirsek prf. Longdon ın bir bilim insanı olarak tanrı kavramına inanmadığını biliyoruz. Ancak bir yarısı gerçekten bir kanıt bekliyor inanmak için. Kitap adeta bir ateist manifesto olarak geçiyor. Bilime ve sanata aşık benim gibileri için farklı ufuklar açıyor. Ancak brown kitabın sonunda din yanlısı bir görüntü sergileyerek inananlarıda küstürmemeyi başarmış. Ve bu inanç meselesini de geri plana atarak finali gelecek üzerine yazmış. Yapay zeka ve insan. İnsanlarda dinazorlar gibi milatlarını tamamlayıp sahneden çekilecek mi? Yoksa zeka avantajlarını kullanarak teknoloji ile bütünleşecek mi? Kitapın sonunda beni biraz umutlandırak bir nüans vardı. O da gelecekte tüm angarya işleri makinaların yapacağı ve insanların olması gereken gibi zamanlarını sanata, bilime ve sadece yaşamaya ayırabileceği fikri. Böylece belki gelecekte para kavramı yok olacak sermaye sahipleri yok olacak insanlık dünyanın nimetlerinden eşit parçada hak alabilecekler. Yazarın tüm bunlar için öngördüğü tarih ise 2050. Gelecek belkide daha heyecan verici olacaktır. Bekleyip göreceğiz...
  • Tanrı'nın dikkatini çeken bir kulu vardır. İlahi bilgisi yüksek olan, bir çok bilimle ilgilenen ama içindeki boşluk gittikçe büyüyen Faust.
    Tanrı, Mefisto (Şeytan) ile konuşurken Mefisto Faust'u kendi yoluna çekeceğine dair Tanrı'ya söz verir.

    Burada ilgimi çeken Tanrı'nın şu sözü: İnsan yaşadığı ve araştırıp çalıştığı sürece yanılabilir. Goethe'nin insanın doğuştan iyi olduğuna inanması kitabı okuduktan sonra ilginç gelmişti. Her düşünce grubunun her yerde aynı fikri savunmasını çok ince alaya alıyordu ve kitapta en çok zevk aldığım kısım bu oldu.

     Dünyaya gelmeyi, şanı, şöhreti, para içinde yaşamayı istemeyi büyük bir talihsizlik olarak değerlendiriyor Goethe. Ve bu acısını, bütün insanlığın benliğini kendi benliğimde hissedip mahvolmak istyiyorum, diyerek dile getiriyor.


    Faust "ermiş" düşüncelerle serüvenine başlıyor. Mefisto'yla anlaşıyorlar ve kendisinin anlamadığı, görmek isteyip ulaşamadığı bilgi, zevk ve aşk diyarlarına gidiyorlar.

    Bu yolculukta bir çok karakter girdi kitaba. Yunan mitolojisinden tanrılar, padişahlar, halk koroları, melek koroları. Bu okumamı en çok  zorlaştıran unsur oldu. Karmaşa içinde kendimi kasarak okudum. Belki de Goethe böyle olmasını istedi. (Veya ben tiyatro oyunu okumayı bilmiyorum.) Çünkü sık sık Faust ve Mefisto'nun gezdiği yerler cüce cinlerin, çirkin cadıların gezdiği yerlerdi. Haliyle okurken de karmaşaya kapılıyorsunuz.

    Yine de bir ömür boyunca yazılması, devrine göre bir çok cesur düşünce içermesi açısından bu kitap güzel bir deneyimdi.
  • Büyüksün ve ölüyorsun, köpek ve karınca gibi, onlardan daha fazla pişmanlıkla; ve sonra çürüyorsun; ve sana soruyorum, solucanlar seni yedikten, vücudun mezarın rutubetinde eridikten, ve artık tozun bile kalmadıktan sonra, sen neredesin, insan? Hatta ruhun nerede? Eylemlerini harekete geçiren, kalbini nefrete, kıskançlığa, bütün tutkulara teslim eden o ruh, seni satan ve sana bunca alçaklığı yaptıran o ruh nerede şimdi? O ruhu karşılamaya yetecek kadar aziz bir yer var mı? Kendine saygı duyuyor ve kendini bir Tanrı gibi onurlandırıyorsun, insanın saygınlığı fikrini icat ettin, seni görünce doğada hiçbir şeyin sahip olamayacağı o fikri; onurlandırılmak istiyorsun ve kendi kendini onurlandırıyorsun, hatta, hayatı boyunca bu kadar adi olan bu bedenin, yok olduğunda onurlandırılmasını istiyorsun. Çürüyerek bozulan insani leşinin önünde şapka çıkarılmasını istiyorsun, her ne kadar şu an, yaşarken senin olduğundan daha saf olsa da. Bu mu büyüklüğün? – Toz zerresinin büyüklüğü! Hiçin ihtişamı!
  • Tam Zweig'ler bitti ben şimdi ne okuyacağım dediğim sırada İş bankası kültür yayınlarından yeni çıkan Rahel Tanrı'yla hesaplaşıyor çıktı geldi.

    Üç kısa menkıbenin yer aldığı kitapta kitaba isini veren Rahel menkıbesi diğer bir menkıbe Üçüncü Güvercinin hikayesi bugüne kadar Türkçeye çevrilmemişti.Ölümsüz Kardeşin Hikayesi daha evvel çevrilmişse de benim bilgim yoktu.Bu yüzden o da benim için yeni.

    Her ne kadar Rahel menkıbesi kitaba adını vermişse de benim favorim kesinlikle Ölümsüz Kardeşin hikayesi.

    Belki de beni Rahel hikayesinin kaynağı olan saçma sapan İsrailoğulları mitleri gerdiği için böyle düşündüm bilemiyorum.
    Zaten Tanrıyla, onun peygamberleri ve dini ile hesaplaşma cür'eti sadece onlarda bulunan bir özellik.
    Her ne kadar üç hikayede tıpkı "Gömülü Şamdan" gibi Yahudi ritüelleri üzerinde kurgulanmış sa da Zweig'in güçlü anlatımı bunu bir edebi eser açısından bakıp değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

    Menkıbede esas olan asla değil fasla bakmaktır prensibiyle değerlendirildiğinde önemli fikri sonuçlara ulaşılabilir.Önemli dersler ve bakış açıları kazandırabilir.Basit ama keskin sonuçlara ulaşılabilir.Bu yönüyle üç hikaye de ama ille de Ölümsüz Kardeşin Hikayesi bu tanımlamaya ve övgüye fazlası ile layık.