Pol Gara, bir alıntı ekledi.
21 May 10:42 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Akakiy Akakiyeviç yeni bir palto diktirmekten kurtulamayacağını artık anlamıştı. Kalbi parça parça oluyordu. Ah sevgili Tanrı'm, bu nasıl mümkün olacaktı? Parayı nerden bulacaktı? Paranın bir kısmını noel ikramiyesinden halledebilirdi fakat bu parayla halletmesi gerekenleri çoktan belirlemişti. Acilen bir çift pantolona ihtiyacı vardı, kunduracıya olan borcunu da ödemeliydi çünkü eski çizmelerini yamalatmış ve tamir ettirmişti. Çamaşır diken terzi kadına da üç gömlekle burada kağıt üzerine yazılması uygun düşmeyen iki şey siparişi de vermeliydi ayrıca. Kısacası, tüm ikramiyenin gideceği yerler vardı. Müdürü olmaz ama olur da cömert davranacağı tutarsa bile ikramiyesini bu sefer kırk rubleden kırkbeşe, hadi bilemedin en çok elliye yükseltirdi. Petroviç'in palto parası olarak istediği miktarla kıyaslanınca, elinde kala kala az bir miktar kalacaktı; okyanusta bir damla...

Fakat yine de Petroviç'in keyfi yerinde olduğunda ücreti ciddi derecede azalttığı olurdu. O kadar ki kendi karısı bile "Sen tam bir delisin! Aynı işi bir gün bedavaya, bir gün de hiç olmayacak yüksek fiyatlara yaparsın." demekten kendini alamazdı. Yani Petroviç'in bu paltoyu ona seksen rubleye de yapacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden ona sadece bu seksen rubleyi nerden bulacağını düşünmek kalıyordu. Yarısını arayarak pekâlâ bulabilirdi ve belki de daha fazlasını. Peki ya diğer yarısını nerden bulacaktı? Bozdurduğu her rubleden yarım kapik ayırıp küçük ve kapalı bir kumbaraya atmayı alışkanlık haline getirmişti Akakiy Akakiyeviç. Yılda iki kez mangırlarını sayar ve onları gümüşten demir paralara çevirirdi. Bunu uzun süredir yapıyordu ve bu şekilde biriken parası kırk rubleyi birazcık geçiyordu. Yani ihtiyacı olan paranın yarısı orada duruyordu. Fakat diğer yarısını nerden bulacaktı? Diğer kırk rubleyi nereden bulacaktı? Akakiy Akakiyeviç harâretle düşündü taşındı ve sonunda bir yıl boyunca alıştığından daha az şey harcamaya karar verdi. Akşam yemeğinde çay içmeyecek ve hava karardığında lambayı yakmayacak, yazacak işi varsa ev sahibesinin odasında oturacak ve onun ispermeçet mumu ışığının altında işlerini halledecekti. Ve işe gittiğinde taşlara ve fayanslara itinayla basacak, hatta mümkünse sadece parmak uçlarında yürüyecek ve böylece çizmelerinin tabanını o kadar sık kullanmamış olacaktı. Ayrıca çamaşırlarını da çok nâdir yıkatmaya verecek ve onları eve gelir gelmez itinayla üzerinden çıkararak basma uyku eteğini giymekle yetinecekti. Uyku eteği yıllara meydan okuyordu fakat görünen o ki zamanın kendisi bile bu eteğe acıyor ve onu esirgiyordu.

Îtirâf etmek gerekirse kahramanımızın bu yeni kısıtlamalar silsilesine alışması çok zor oldu. Fakat zamanla işler rayına oturdu ve olup gitti. Akşamları hiçbir şey yememeyi bile öğrendi, bunun yerine müstakbel paltosunun fikri ile kendini mânevî gıdâlarla doyurdu.

Tüm vâroluşu böylelikle bir mânâ kazandı; sanki evlenmiş, artık yalnız değilmiş de yanında başka birisi, onunla aynı yolda yürüyen bir hayat arkadaşı varmış gibi hissediyordu. Ki bu hayat arkadaşı kalın, pamuklu ve dayanıklı bir kumaş ile astarlanacak olan paltosundan başka bir şey değildi.

shf: 36, 37, 38, 39

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 36 - İnsan Kitap, Klasikler Seçkisi 14, İnsan Yayınları, Çeviri: Nesibe Zeynep Koç, 1. Baskı Ağustos 2016, 2. Baskı Kasım 2017)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 36 - İnsan Kitap, Klasikler Seçkisi 14, İnsan Yayınları, Çeviri: Nesibe Zeynep Koç, 1. Baskı Ağustos 2016, 2. Baskı Kasım 2017)

MODERNİTE,
Tanrı ya saldırdı,
İnsana saldırdı,
Tabiata saldırdı,
Hakikate saldırdı
Herşeye salıdırdı.
Sistem, sömürge kafalı aydın, yetiştiriyor.
Medeniyet fikri ile ilgili kurulan cümleleri hepsi Batı orijinli.
Modernite,
Vahiy ile gelen yaşam şeklinin, yani dinin dünyadan uzaklaştırılmasıdır.
Post modernlik, Dünyevi olanın dinselleştirilmesidir
Laiklik ise modernite’ nin karikatürü,
Türkiye de
İslam ve batı kültürü yok, hayranlığı var.
Ve işlenen en büyük cinayet dil cinayeti,
Cümle kuramıyoruz,
Kursak da kavramlara verdiğimiz manalar aynı değil
Ki kelimeler, manaların zarflarıdır (Mevlana).
Tv de düzenli konuşanlara bakın !
Kahir ekseriyeti, PROJE ADAMIDIR.

Tarih günlükleri,

Yusuf İslam, bir alıntı ekledi.
16 May 16:01 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Moğollardaki "gökyüzünde bir tane güneş ve ay varken, yeryüzünde nasıl iki hakim olabilir" fikri, Timur zamanında da devam etmiştir. Zamanın tarihçilerinden biri ona "dünya iki hükümdara
yetecek kadar geniş değildir. Tanrı nasıl bir tane ise, Sultan da bir tane olmalıdır" sözünü isnad etmektedir. Yine ondan "bir kadının
iki kocası olamayacağı gibi, bir devletin de yalnız tek hakimi olmalıdır" sözü nakledilmektedir. Bu düşünceler kendisini Timur'un soyundan gelen Babür'ün eserinde de gösterir. O, "aynı zamanda bir vilayette
iki padişah ve bir askere iki kumandan karışılık ve haraplığı icab ettiren fitne ve perişanlığa sebeb olur" ve "iki Padişah bir iklime
sığmaz" sözleri ile merkeziyetçi hakimiyetin gereğine işaret edip, Hüseyin Baykara'nın ölümünden sonra, Herat'ta oğulları Bediüz-
zaman Mirza ile Muzaffer Mirza'nın müşterek olarak tahta oturmaları karşısında "bu, garip bir işti. Hiç bir zaman padişahlıkta ortaklık duyulmamıştı" diyerek, hayretini gizleyemez.

Timur ve Devleti, İsmail Aka (Sayfa 107)Timur ve Devleti, İsmail Aka (Sayfa 107)

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Tayfun R. Aras, Meczup'u inceledi.
11 May 19:05 · Kitabı okudu · 4/10 puan

Meczup, yani deli ama öyle bildiğiniz delilerden değildir. Meczup, Tanrı aşığıdır. Leyla’sından vazgeçip Mevla’sını bulandır Meczup.

Kitap küçük hikâyelerden oluşmaktadır. Her hikâye bir düşünceyi her düşünce ise binlerce fikri ortaya atmaktadır. Bakmayın öyle 63 sayfa olduğuna. Paragrafı okuyorsunuz ondan sonra düşün Allah düşün.

Hele ki şu 7 benlik hikâyesi çok başka idi. En sonunda “Hiçlik Makamı’nı” bulması ise gerçekten çok takdir edilmesi gereken bir durum idi.

Lakin kitap o kadarda abartılacak seviye de değil. Çok ahım şahım hikâyeler içermiyor. Hayatın anlamını falan bulamazsınız. Sadece insan doğası, duygu ve durumları hakkında kişi gelişimi adına küçük tatlı hikâyeler desek yeridir.

Herkes esirgemeden 10 puan 9 puan olmadı 7 puanı dahi cömertçe verebiliyor. Yapmayın. O kadar eli açık olmayın. 10 puan olan 4 tane kitabımız vardır. 3 tanesi tedavülden kalmış ve biri kalmıştır ebediyete kadar daim olacaktır.

Meczup illa da okunulması gereken kitap değildir. Ara geçiş kitabı gibi değerlendirebilirsiniz. 2 saat bir vaktiniz vardır onu da Meczup okuyarak değerlendirebilirsiniz.

Sevgi ile kalın.

Özgür, Swastika Geceleri'ni inceledi.
 02 May 15:01 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Ataerkil topluma karşı feminist bir bakış açısı, bir manifesto, bir eleştiri ve distopik bir eser.

Yinede büyük beklentilere girmemek gerektiğini düşünüyorum. Kitabın başında bulunan 12 sayfalık giriş bölümü kitap bittikten sonra okunursa kanımca daha iyi olur. Giriş bölümünde 1984 romanı ile kıyaslama yapılması ve büyük iddialarda bulunması kitap için talihsizlik. Bu hem beklentiyi yüksek tutuyor hem de kitaptan ne anlamanız gerektiği konusunda bir ön kabulü size dayatıyor.

güzel bir alternatif gelecek fikri ama ne yazık ki kurgu yavan kalmış. Bazı noktalara iyi değinilmiş olmasına rağmen sizi içine çekemiyor. 1984 okurken yaşadığım o çaresizlik, beni boğan o atmosferi bu kitapta hissedemedim. Karakter sınırı ve anlatılmak istenen "kadın figürünün indirgenmesi" düşüncesi erkek dilinden aktarılınca etkisini kaybetmiş. altını bol bol çizdiğim güzel alıntılar mevcut romanda.

Burdekin kadın gözüyle toplumda kadının yeri hakkında azda olsa bilgi veriyor. kadının tamamen yok sayıldığı erkil bir toplumun nasıl dejenere olacağı, kadın olmadan sanat üretmenin imkansızlığı konusuna değinilmiş, buna rağmen kadınların o çaresizliği yüzeysel kalmış. her distopyada olduğu gibi en büyük darbe yazınsal edebiyata vurulmuş. tarihi gizlemek adına bütün kitaplar yok edilmiş sadece teknik ve anatomi içeren tıp kitaplarının varlığına izin verilmiş bir gelecekle karşı karşıyayız.

kitabın en dikkat çeken kısmı uzak gelecekte yakın geçmişimizin karakteri (hitler) üzerinden bir mitolojinin (yeni bir dinin) oluşturulmuş olması. kitabın geçtiği toplumda var olan kadın düşmanlığı hitler'in bir kadın tarafından doğrulamayacak kadar önemli görülmesine neden olmuş ve böylelikle kadın daha fazla aşağılanmış. kitabın birçok yerinde buna vurgu var. gök gürültsü tanrısının kafasından infilak ederek doğan hitler insan üstü bir varlık (tanrı) olarak karşımıza çıkıyor. gerçekte alman prototipine uymayan hitler 700 yıl sonra 2 metreden uzun, sarı saçlı ve alman özelliklerinin en mükemmel örneği olarak tasvir ediliyor.

Türünün en iyisi değil ancak orta sınıf olarak nitelendirebileceğim bir yapıt. özellikle kıyaslandığı 1984 romanı, cesur yeni dünya, fahrenheit 451 ve damızlık kızın öyküsü gibi romanların yanında sönük kalıyor. buna rağmen okurken keyif alabiliyorsunuz. keyifli okumalar.

Erdem, Türkçülüğün Esasları'ı inceledi.
29 Nis 15:44 · Kitabı okudu · 4/10 puan

“Osmanlı daima Türk’e “eşek Türk” derdi. Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman “Osmanlı geliyor” diye herkes kaçardı.” (Sayfa 32)

Yukarıdaki cümle, yazarın, çalışmada, Osmanlıdan bahsederken kurduğu cümlelerden bir örnektir. Hatta, günümüz Türkçesi çevirisinde hata yoksa, Osmanlı – Türk ikilemi veya Osmanlı iç siyaseti bahsinde şu alıntı da önemli görülebilir: “Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu iken bu topluluğun oluşturduğu feodalizm içinde Hristiyan uyruk durumuna düştüler. Aynı zamanda yaşamlarını topluluk için asker ve jandarma görevlerini yapmakla geçirdiklerinden, kültür ve ekonomi bakımından yükselmek olanağını bulamadılar, öbür budunlar Osmanlı topluluğundan kültürlü, uygar ve varlıklı olarak ayrılırken, zavallı Türklerin ellerinde kırık bir kılıçla eski bir sabandan başka bir miras kalmadı.” (Sayfa 72). Ziya Gökalp, Türk ile Osmanlının özellikle İmparatorluğun son dönemlerinde bir arada yaşamasının olanaklı olmadığını veya en azından ikisinin aynı anda var olamayacağının anlaşıldığı durumda Türk olgusunun ayakta tutulması gerektiğini vurgulamıştır.

Yazar, çalışmada, “Tanzimat Dönemi” ismiyle tabir edilen dönemde vücut bulmuş fikir akımlarından “Osmanlıcık” ve “İslam Birliği” anlayışını özellikle reddederken, Abdülhamit yönetimince düşman ilan edildiğini belirttiği “Türkçülük” düşüncesini önermektedir. Özellikle bunu siyasi ortamı betimlediği şu ifadelerinden anlıyoruz: “31 Marttan sonra Osmanlıcılık düşüncesi eski etkinliğini yitirmeye başladı. Bir zamanlar Abdülhamit’e İslam Birliği düşüncesini veren Alman kayzeri bu durumdan yararlanarak Sultanahmet alanında İslam Birliği adına bir gösteri yaptırdı. O günden bu yana ülkemizde gizli İslam Birliği örgütü yayılmaya başladı. Genç Türkler, Osmanlıcı ve İslam Birlikçisi olmak üzere iki karşıt bölüme ayrılmaya başladılar. …Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben 1910 kurultayında Selanik’te genel merkez üyeliğine seçildiğim sırada siyasal durum böyleydi.” (Sayfa 10). 

Yazarın, Osmanlıcılık ve İslam Birliği fikirlerinin neden zararlı olduğunu ve buna karşılık Türkçülük düşüncesinin gerekçelerini çalışmasında vermeye çalıştığını görüyoruz. Bunu yaparken yöntem olarak Marksizm veya “Tarihsel Materyalizmi” reddederek, Emile Durkheim yöntemi etkisi altında “Toplumsal Ülkücülüğü” benimsediğini belirtiyor. Bu bağlamda, önerdiği düşünceyi gerekçelendirirken: kültür ve uygarlığı keskin biçimde birbirinden ayırıyor, ulus, Türk ulusu, ulusçuluk, Türk kültürü, Avrupa uygarlığı ve hepsinden önemlisi “ulusal bilinç” kavramlarına başvuruyor. Çalışmanın ikinci bölümünde ise; tabiri caizse Avrupa uygarlığının Türk kültürüne monte edildiği, bazı uygulama esaslarından bahsediyor. Ancak çalışmada genellikle ulusal bilinç kavramı etrafında şekillenen Türk kültürü anlatımının aynı zamanda uygulama programı kısmında çok atıf yapılan “Eski Türkler” kavramının bilimsellikten uzak ve oldukça belirlenimci göründüğü; aynı zamanda sözde esaslar ve neden bu akımın benimsenmesi gerektiği noktasında belirtilen gerekçelerin oldukça yetersiz ve kapsayıcı olmadığı ortaya çıkıyor. Son olarak kültür ve uygarlık ayrımı noktasında Batılılaşma anlayışının kendi içerisine bir çelişki barındırabileceği gözden kaçırılmış gözüküyor.    

Yazarın, özellikle Türk ulusunu tarif ederken, bu denli belirlenimci davranmasını, ulusu bir organizma olarak ortaya atıp hiçbir gerekçe olmadan bireylerini nerdeyse yok saymasını anlamak mümkün değildir. Mesela şu cümleler bir ulus bünyesinde yaşayan tüm duyguların neredeyse önceden belirliymiş gibi kesin olması gerektiği izlenimini uyandırmaktadır: “Sıradan bir kişi hangi ulusun eğitimini almışsa, ancak onun ülküsüne çalışabilir. …Oysa eğitimiyle büyümüş bulunduğumuz bir toplumunun ülküsü ruhumuza kesinlikle coşu veremez.” (Sayfa 19). “Serveti Fünun topluluğu, Osmanlı edebiyatının en parlak bir dönemidir. Bu topluluğa bağlı yazarlarla şairler çoğunlukla kuşkucu, karamsar, umutsuz, sağlıksız ruhlar biçiminde görünmüşlerdir. Gerçek Türk ise, inançlı, iyimser, umutlu ve sağlamdır.” (Sayfa 30).  “…Türklerde Tanrı sevgisinin üstün olması bu eski geleneğin sürdürülmesindendir. Türklerde tanrı korkusu pek seyrektir.” (Sayfa 34). “…örneğin Fransızların Aleksandrin dedikleri 6 + 6 ölçüsüyle şiirler yazdılar. Bu şiirler, halkın hoşuna gitmedi. Çünkü halkımız hece ölçüsünün ancak kimi biçimlerini seviyordu. Ulusal ölçülerimiz, halkın kullandığı bu sınırlı ve belirli ölçülerdir. Halk ölçüleri arasında 6 + 6 biçimi yoktur. Bunun yerine 6 + 5 ölçüsü vardır. Denemeyle anlaşıldı ki Türk halkı bu son ölçüden çok hoşlanıyor.” (Sayfa 124). Buna benzer ifadeleri çalışma içerisinde görmek mümkündür. Yazarın, bu yönüyle adeta, 20. Yüzyılın ve hatta günümüz dünyasının baş belası “kafatasçılığın” neredeyse ülkemizdeki temellerini attığı aşikardır.

Yazar, Türkçülüğün görevi üzerine: “…bir yandan yalnız halk arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak; öbür yandan Batı uygarlığını tam ve canlı biçimde alarak ulusal kültüre aşılamaktır.” (Sayfa 38) sözlerini sarf etmiştir. Ayrıca konunun analizi üzerine de: “Öyleyse Türkçülüğü ülküsünün büyüklüğü bakımından üç aşamaya ayırabiliriz: 1) Türkiyecilik, 2) Oğuzculuk ya da Türkmencilik, 3) Turancılık.” (Sayfa 23) açıklamasını yapmıştır. Ancak Türkçülük ülküsünün gerekçesini belirtirken, coşu (vecd), mutluluk gibi kavramlardan bahsetmiştir. “…Çünkü ülkü bir coşu (vecd) kaynağı olduğu için aranır. … Özetle kişioğlu, eğitimce ortak olmadığı bir toplum içinde yaşarsa, mutsuz olur.” (Sayfa 19) alıntıları bunu göstermektedir. Yani çalışma, neden Türkçülük sorusuna: haz veya mutluluk üzerinden cevaplar vermeyi tercih etmektedir. Ulusal bilinç konusunda açıkça yadsınmış olan kişisel düşüncelerin sebep gösterilirken kişioğlu mutluluğu olarak ortaya atılmasının anlaşılır bir tarafı bulunmamakla beraber diğerlerine alternatif öne sürülen fikri temelsiz kılmaktadır.  

Ziya Gökalp’in genel olarak kültür ve uygarlık ayrımı yaptığı bilinmektedir. Bu çalışmada da kültür ve uygarlığın ayrı ayrı tarifleri isabetli görünmektedir. Ancak bu tariflerden anlaşılıyor ki kültür ve uygarlık birbirlerine sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bağlı olabilecek kavramlardır. Uygarlıkların içinde yaşadıkları kültürlerden etkilenmeden yaşayamayacakları veya en azından birbirlerini muhakkak etkileyecekleri çalışma içerisindeki anlatımdan anlaşılıyor. Buradan yola çıkarak, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Batı kültür ve uygarlığının birbirinden ayrılması Batı kültürünün bir tarafa ayrılarak Batı uygarlığının edinilmeye çalışılması önerisi o denli isabetsiz görünmektedir. Yazar, Batı uygarlığının Batı kültürü içerisinde vücuda geldiğini, aynı zamanda Batı kültürü zemininde gelişebileceği gerçeğini yadsımıştır. Bu denli gerekçesiz yüceltilmiş Türk kültürü üzerine Batı uygarlığının oturtulmaya çalışılmasının isabetli olamayacağı aynı zamanda, çalışmanın, fayda ahlakı üzerinden yaptığı önerilerle de uyumlu olmadığı açıktır.

Çalışmanın özgün denemelerden oluşan bir yapıt olduğu belirtilmiştir. Özellikle uygulama kısmında yer yer dipnotlarla belirtilmiş olan düzeltmelerden anlaşıldığı üzere yapıt, daha çok çalışma notlarının derlenip kitap haline getirmesi izlenimini uyandırmaktadır. Bu yönüyle çalışma, toplum-bilimsel olma iddiasından çok politik ve kültürel veya ideolojik bir çerçeve sunmaktadır. Yeni bir tartışmayı başlatmış olmak açısından, yazarın, Osmanlı uluslar topluluğu yakıştırması üzerine sarf ettiği şu ifadelerinden: “…Egemenlik altındaki uluslar, ulusal benliklerini, imparatorlukların kozmopolit yönetimi altında, ancak geçici olarak unutabilirlerdi. Bir gün, ne olursa olsun uyrukluk uykusundan uyanacaklar, kültürel bağımsızlıklarını ve siyasal egemenliklerini isteyeceklerdi.” (Sayfa 38) yola çıkarak şu soruyu sormamız gerekir: O dönemden, kültürel bağımsızlık ve siyasal egemenlik elde etmeyi başaramamış, ancak ulusal benliğini hatırlayarak bir ulus devlet içerisinde yaşayan çağdaş Türkiye’ye miras kalmış başka uluslar da var mıdır? Yoksa yok mudur?

MR.NOBODY, bir alıntı ekledi.
29 Nis 12:57 · Kitabı okudu · 7/10 puan

: Ben'in Tanrı fikri vardır, ama bu, onu Tanrı’nın istediğini istememekten ve ona karşı gelmekten alıkoymaz. Tanrı karşısında sadece bazen günah işlenmez! çünkü her günah Tanrı’nın önündedir veya daha doğrusu, insansal bir yanlışlığı günah yapan şey, suçlunun Tanrı karşısında olduğunun bilincidir.

Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Soren KierkegaardÖlümcül Hastalık Umutsuzluk, Soren Kierkegaard
Slh TRHL, bir alıntı ekledi.
24 Nis 23:27 · 9/10 puan

Sallama Din Tasavvuruna Karşı Değiniler
Beş yıl kadar önce, bir kuruma seminer vermek üzere davet edilmiştim. Seminerden sonra, çay eşliğinde sohbete devam ederken, kurumda çalışan iki güvenlik görevlisi ile kantin işlerini yürüten bir kişi yanıma yaklaştılar ve bir konuyu danışmak istediklerini söylediler. Buyur ettim; oturur oturmaz içlerinden az çok kültürlü olduğu anlaşılan biri, elindeki Kur’an-ı Kerim mealini açarak, “Aramızda şu âyetin anlamında anlaşamadık” diye sözlerine başlayarak, sırayla, önce kendisinin, sonra da öteki arkadaşlarının yorumlarını özetledi. Dikkatle ve bir o kadar hayretle dinlerken, birden durdu ve “Acaba, hangimizin yorumu doğru?” diye sordu. Kısa bir sessizlikten sonra, kendilerine, “Peki!” Sorunuza yanıt vermeden önce, Temel gibi, ben de bir soru sorayım! Soruma yanıt verirseniz sorunuza yanıt alırsınız; veremezseniz kusura bakmayın!” dedim. Önce birbirlerine baktılar; sonra da başka çarelerinin olmadığını anladıklarından “Evet!” anlamında başlarını önlerine eğdiler. “Sorum şu!” diye devam ettim: “Üçüncü dereceden bir denklemin köklerinin pozitif ya da negatif olma olasılığı ne kadardır?” Sorum biter bitmez, sesli bir biçimde gülerek, “Aman efendim!, biz matematikçi değiliz ki!” diye ses tonlarını yükselterek, haklı ve güçlü bir insanın edâsıyla karşılık verdiler. Herhangi bir aranın, söyleyeceğim cümlenin değerini düşürmesini engellemek için anında sordum:
“Peki! Siz müfessir misiniz de, yalnızca mealden hareket ederek kendi aranızda bir âyetin anlamını tartışıyorsunuz?”
Daha önceki Anlayış yazılarında da dile getirdiğimiz gibi, bilgi, herkese açık, ancak bilginin ait olduğu alanda, belirli bir eğitim sürecini başarmış insanların elde edebileceği bir şeydir. Bu nedenle, Fuzûlî’nin dile getirdiği gibi, “İnsanlar arasındaki eşitsizliğin gerçek nedeni bilgidir”.
Kişiler, matematik gibi formel bir bilim dalına ait herhangi bir soruyu çözmek için uzmanlık isterlerken, hayatlarının anlamını devşirdikleri, kutsal metinleri için aynı duyarlılığı göstermemektedirler. Nasıl ki, bakkal hesabı bilmek matematik bilmek demek değilse, ilmihal bilgisi de dinin kendisi değildir. Hasta olunca, hastalığının uzmanı hekime giden ve hekimin muayene sonucunda karar verdiği tedavi yöntemine güvenerek ilâç alan, dinlenen ya da ameliyat olan bir kişi, aynı davranışı, dünyevî ve uhrevî anlamlılığını belirleyen dinî konularda göstermez; uzman aramaz; bulsa da güvenmez! İlginçtir ki, dinî konularda herkesin bir fikri vardır. Elbette ki, bu bir tespit ve her tespit gibi, günlük hayatta karşılaştığımız onlarca olgu ve olayın deneyimine dayanıyor. Ancak tam bu noktada şu sorunun sorulması gerek:
Neden insanlar, pek çok konuda sağlamcı iken, dinî konularda -ve dahi değişik beşerî alanlarda- sallama yöntemini benimsiyorlar?
Bu soruya pek çok açıdan yanıt verilebilir; bu yanıtların büyük bir bölümü de doğru olabilir. Ancak bu yazıda, farklı bir yanıt denemesinde bulunulacak ve sorunun, önce Tanrı, dolayısıyla din tasavvurundan kaynaklandığı gösterilmeye çalışılacaktır.
Halkın büyük çoğunluğu, mitolojik bir Tanrı ve din tasavvuruna sahiptir; bu tasavvurda başta Tanrı’nın kendisi olmak üzere, dinî terimler büyük oranda, simgesel anlamları dikkate alınmaksızın, hakikî ve somut halleriyle kabul edilirler.
Unutulmamadır ki, makûl Tanrı ve din inancı, daha doğru bir deyişle Tanrı’nın ve dinin nazarî idrâki, inananlar üzerine farzdır (olmaz-ise-olmaz’dır). Ve yine bilinmelidir ki, sûret ile fiil, form ile fonksiyon, biçim ile işlev birbirini var eder, gerektirir ve sürekli birliktedirler; biri olmadan ötekinin varlığı yalnızca bir vehimdir.

Kendini Aramak, İhsan Fazlıoğlu (Sayfa 156 - PAPERSENSE YAYINLARI)Kendini Aramak, İhsan Fazlıoğlu (Sayfa 156 - PAPERSENSE YAYINLARI)