• Bilmemek cehalet değildir; bilmemek masumiyet halidir. Bilgi veya cehalet yoktur; ikisi de aşılmıştır.
    Cahil birisi cehalet içindedir. Cahil insan temel bir şeyleri göz ardı eder. Böyle bakınca çok bilen insan en cahil olandır, çünkü cenneti ve cehennemi bilir ama kendini bilmez.
    Tanrı'yı bilir de onun kim olduğuna dair en ufak fikri yoktur, içindeki bilinç nedir bilmez. Cahildir çünkü hayattaki en temel şeyi göz ardı etmektedir: kendini. Kendini önemsiz şeylerle oyalamaktadır. Cahildir - bir dolu şey bilir ama tamamen cahildir.
    Bilmemek beynin devreden çıktığı bir durumdur. Beyin çok şey bilebilir, beyin cahil olabilir. Eğer azıcık bilgin varsa sana cahil diyebilirler; eğer daha çok bilgin varsa bilgili sayılırsın. Bilgi ile cehalet arasında çeşitli kademeler vardır. Cahil olanın bilgisi azdır, hepsi o; en bilgili insan dünyaya daha az cahil görünebilir, ama bir farkları yoktur, özleri aynıdır.
    Zen bilmeme durumunun üzerinde durur. Bilmemek insanın ne cahil ne de bilgili olduğunu gösterir. İnsan bilmez çünkü daha fazla bilgi ile ilgilenmiyordur, ve insan cahil değildir çünkü göz ardı etmiyordur - en temel arayışı göz ardı etmiyordur. Kendi varlığını, kendi bilincini göz ardı etmiyordur.
    Bilmemenin kendi içinde bir güzelliği, bir saflığı vardır. Saf bir ayna gibidir, tamamen durgun bir göl gibi, üzerine yıldızların ve kıyıdaki ağaçların yansıdığı. Bilmeme durumu insan evriminin doruk noktasıdır.
  • Tam tersine, varoluşçu için Tanrı'nın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O'nunla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Tanrı olmasaydı, her şey serbest olurdu' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Tanrı yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak insanın bir dayanak noktası yoktur.
  • Tolstoy'un okuduğum ikinci kitabı Kreutzer Sonat.Dolayısıyla yazarın yaşamını,nelerden etkilendiğini,iç dünyasını vs. bilmiyorum.
    Genel olarak kadına da erkeğe de eleştiriler yapmış Tolstoy,romanın baş kahramanı Pozdnişev'in ağzından.Roman erkeğin ağzından anlatıldığı için metinler ve bakış açısı erkeksi-erkek egemen.Ki zaten yazarın erkek olmasından ve o yıllarda ataerkilliğin çok fazla olmasından dolayı böyle bir üslup şaşırtıcı değil,diğer birçok kitapta olduğu gibi bize dönemin kadına bakış açısını sunuyor.
    -Kitabı okumayanlar için uyarayım,kitapla ilgili önyargı oluşmaması için ve spoiler olmaması için incelememi okumayın.-
    Tolstoy diyor ki:
    "Cinsellik suçtur,insanın hayvani tarafına yenik düşmesidir.Evli ya da bekâr olmamız fark etmez.Cinsel ilişkinin insan sağlığı için gerekli olduğu fikri yanlıştır,sahte bilimin uydurduğu bir şeydir.Bu kanı o kadar fazla yayılmıştır ki erkekler az miktarda parayla bu suçu işlemektedirler.Erkeklerin sözde bu ihtiyacı için bir sürü kadın telef edilir.Bekar erkeklerin ihtiyacı yerine getirilirken bu aşağılık kadınların da ruhu ve bedeni mahfolur.
    Cinsellik şiirlerdeki gibi aşkla yapılan bir şey değildir.Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir eylem olduğu herkesçe bilinmelidir.
    Karı-koca ilişkilerinin yegane amacı dünyaya çocuk getirmektir.Oysa şuanki tanımıyla çocuğa yanlış bakılıyor.Kaza eseri,sevişmenin engeli,zevke varabilmeyi engelleyen şey olarak görülüyor.Oysa bu yanlıştır.Kadını kısırlaştırma,hamilelikten korunma çok yanlış şeylerdir.İnsanlar bu yöntemlerle çocuğa bakma zahmetinden sıyrılıyor,bu katilliğin bir türüdür.
    Hamilelikte ve emzirme döneminde karı-koca ilişkileri kesilirdi,şimdi buna aldırış eden yok.Bu kadının hem bedensel hem de ruhsal gücünün yok olmasına neden olur.
    Gerek evlilikte,gerek evlilik dışında iki sevgilinin birleşmesi,istediğimiz kadar şiir havasına bürüyelim,insana layık değildir.Bir insanın amacını gerçekleştirmesine,insanlığa,vatana,bilime,sanata ya da Tanrı yolunda hizmetine ister yasal,ister yasal olmayan aşk hayatının ve cinselliğin hiçbir etkisi yoktur.
    Kadının yetiştirilmesi insanlığın onu doğru anlamasından temel almalıdır.Oysa kadınlar erkekler tarafından sadece zevk aleti olarak görülmektedir.Wein,Weiber und Gesang...Şarap,kadın ve şarkı...Bu şiirlere bile girmiştir.Ona özgürlüğünü bağışlamak,erkeklerle aynı haklara sahip olmasını sağlamak bir işe yaramaz.Çocukluğundan beri zevk aleti olarak yetiştirilen kadın ileride de toplum gözünde böyle kalır.Erkekler onu daima öyle bir telkin altında bıraktığı için kadın,hep aşağılık bir mahluk olarak kalacaktır.Değişiklik ancak erkeklerin kadınlar üzerindeki görüşlerinin değişmesiyle mümkün olabilir.Bunu sağlamak için kadın bakireliğin yüksek değerini anlamalıdır.Bu gerçekleşmediği sürece,çoğu kızın tek ideali,seçimi kolaylaştırmak için mümkün olduğu kadar çok erkeği ağa düşürmek olacaktır.
    Gebe kadın doğaya karşı gelerek aynı zamanda hem sütanne,hem sevgili olur.Kısacası hiçbir hayvanda rastlanamayacak bir duruma düşer.Etrafımızda isteri krizlerinin,sinir illetinin,halk arasında cin çarpmışların eksik olmaması hep bu yüzdendir.Bakirelere havale gelmez,buna yalnızca kocalı kadınlarda rastlarsınız.Hastaneler,doğanın yasalarına karşı gelenlerle doludur...
    Uzmanlar erkeklerin,gebelik ve emzirme döneminde bunsuz duramadıklarını savunur.Bu da sahte bilim savunucularının sözleridir.Bir adama votkaya,tütüne ihtiyacı olduğunu telkin ederseniz,onsuz yapamaz.Dikkat ettiyseniz hayvanlar ancak üreme zamanlarında çiftleşirler,doğanın kötü ruhlu hakimi ise her aklına esişte dişisinin yanına koşar.Temiz ahlâklı kız bundan her zaman nefret eder.
    Kadınlar Yahudilere benzer.Yahudiler ezilmelerinin intikamını para yoluyla alırlar.Bize yalnız ticareti bıraktınız, biz de sizi tüccar olarak vururuz derler.Kadınlar ise'Bizi sadece şehvet aleti olarak mı görmek istiyorsunuz,öyleyse size şehveti kullanarak hükmedeceğiz.'derler.Sorun cinsel ilişkilerde erkekle eşit olabilmektedir.O zaman kadın da erkek gibi arzu ettiği insanı ayıplanmadan seçebilecek ve şehvet ağlarını gerekli görmeyecektir..."
  • Albert Caraco uzun zamandır dikkatimi çeken bir yazardı. Basılı okuduklarımla birlikte telefondan da okuduğum bazı kitaplar var. Sayfa sayısı 32 olunca, hemen e-kitap olarak başladım. İyi ki de okumuşum.

    Yazarda hissettiğim en kuvvetli duygu yabancılaşmaydı. Hüznünde dahi, sanki bir başkasından bahseder bir sakinlik ve kayıtsızlık vardı. Misal, ''... fikirlerim beni hislenmekten men ediyor, hatta üslubum hislenmenin yakınına yanaşmamı bile yasaklıyor.'' Bir başka örnek: ''Köklerimi acının olduğu kadar zevkin de reddi içine salıyorum, sevgim ermişçe bir ilgisizliğe varıyor, artık bu ilgisizlikle kaynaşmışım, bütün yaşamım bir ölüm okulu, aslında pek bir meziyetim yok ve çocukluğumdan beri kendimi asla rahat hissetmedim, kalıcı rahatsızlıkların eline düşmüşüm ve ancak deva buldukça varlığımı sürdüyorum.''

    Kaleminde insanı oldukça şaşırtan bir etki var. Bazen sarsıcı diyebileceğimiz, bazen de şaşırtıcı bu kısa kitap, yazarın bütün hayatını ve bilhassa ölümünü öğrendiğimizde bir nevi kanıt niteliğinde. [Osman Y.'nin incelemesi benzer bir cümle yüzünden silinmişti değil mi? :)] Yazar annesi ve babasına, evlat acısı yaşatmamak için, ölmek kararını çoktan vermişken, intihar etmemiş. Önce annesini, kısa zaman sonra babasını kaybetmiş. Babasını kaybettikten 2 saat sonra da intihar etmiş. Yaşamak için değil, ölmemek için bir sebebi kalmamış. Zaten yaşamak için hiç sebebi olmamış.

    İçinde hep bu tuhaf yabancı hisle yaşayan yazar, anladığım kadarıyla çok da kibar bir insanmış. Dünya neredeyse umrunda olmamasına rağmen, hatır onun için hep önemli olmuş. Aslını isterseniz düşünceleri neredeyse tutarsız, aynı paragraf içinde birbiriyle çelişen cümleler kurmuş. Tutarlı düşüncesi bir tek ölümden yana olmuş. Eylem olarak da anne ve babasına davranışları hep tutarlıymış. Bunun dışında içindeki garip zihin çalkantıları, vurduğu kayayı hiç aşındırmamış gibi.

    Kadınlarla ilgili oldukça ilginç ve belki de kızacağınız türde cümleler kurmuş. Misal, kadınlar aşağılık varlıklardır. Fakat ben yazara kızamadım. Çünkü derdi hakaret etmek değil. Peşi sıra gelen cümle, erkekler daha da aşağılıktır. Kimi yerde kadınların erkekleri kullandığını, dertlerinin sadece kendi dış güzellikleri ve beğenilmek olduğunu ifade etmiş. Sonra erkeklere dönüp, kadınları üreme aracı olarak gördüklerini belirtmiş. Kadınlara bunu yaparak onları bu doğum düşüncesiyle sınırlandırıp şartlandırdıklarını belirtmiş. Kendi ifadelerinden birisi şu: ''Ben kendimi erkeklerin de kadınların da uzağında hissediyorum, birleşmeleri bana oldukça gülünç geliyor, evliliktense yalnızlığı, babalıktansa hiçliği tercih ediyorum, kadınlar bizim için teselliden ziyade tehdittir, tersi bir yanılsamadır, ama onların büyülerini bozmak için nefse hakim olmak gerekir.'' Kadınlar, erkeklere göre daha az akıl yürütüyormuş, acınacak haldelermiş. (?????) Daha az akıl yürütmeye tekme ve yumrukla zorlanıyor olabilirler mi Sayın Caraco? Mesela kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. Neydi bir de kadının aklı kısa, saçı uzun olur. Bu sözler acaba hangi zihnin ürünüdür? 

    Kadınlarla ilgili kurduğu çok fazla olumsuz cümle var. Lakin bir yerde de övüyor. Bu yüzden düşüncelerini tutarsız buldum. Kadın erkeğin dengi değildir, kadın olarak kadın eşitsizdir, derin nitelikleri kişisellikten yoksundur gibi düşünceleri var. Bir yandan da her erkek değilse de birçok başarılı erkeğin arkasında kadın vardır düşüncesi de var.  #32399784

    ''Yumuşamayı reddediyorum, kendimi çileci yaptım'' demiş. Bu cümlesinde dahi çok sakin bir reddediş var, lakin bir o kadar iradeli ve kararlı bir insan. Kısa ama tok bir kitap. Benim gibi birçok fikrine katılmasanız dahi ifade tarzındaki kuvvet ve sakinlik, ilginizi çekebilir ve beğenebilirsiniz. Farklı ruhları dizilerde sadece izliyoruz ama kitaplarda sanki o insan oluyoruz. Bu da sıyrıksız tecrübe oluyor işte.

    Annesi onun hayatına en büyük etki eden kişi olmuş. Kitap boyunca ondan Sayın Anne diye bahsedilmiş. Kadınlarla ilgili düşüncelerinin yegane sebebi. Ona hem hayran hem de mesafeli, hem yakın hem oldukça uzak.

    Aşktan vazgeçmek, annesine göre şart. Bu, bir insanın sağduyulu olduğunun göstergesi. Kadın, kadınları sürekli kötülemiş. Kadınlar, ona göre bir canavar. Ayrıca, kendisi çok bakımlı ve güzel bir kadınmış. Akciğer kanserine yakalandığı için ömrünün son anları sıkıntılı geçmiş. O dönemde dahi makyaj yapmaktan ve takı almaktan vazgeçmemiş. Albert Caraco annesi için gidip takılar aldığını ifade ediyor. Bir erkek için oldukça ince bir davranış değil mi? Peki annesinin makyajsız halini oğluna gösterip, sonra kendisini iyice boyadıktan sonra oğluna, bu surata iyi bak ve kadınların ne kadar numaracı sahtekar olduklarını gör demesi? :) Kendisi hep ilgi odağı olmuş ve bunun için de çabalamış. Ama oğlunun kimseye ilgi göstermesini istememiş. Bunda da başarılı olmuş. Doğru mu yaptı tartışılır. Ama oğlunun düşünce dünyasındaki kuvveti yadsınamaz. 

    Annesi acı çekerken, yazar ötenaziyi tercih edeceğini söylemiş ve insanların zaten ölecekken ilaçlarla uyuşturulmasını, merhametin kurbanı olmak diye nitelendirmiş. Acı içinde yaşamaktansa fiziksel cinayet lütuftur düşüncesinde. Şöyle bir bakarsak, hepimiz en az bir kere intiharın eşiğine gelmiş ya da mutlaka geleceğizdir. Çünkü hayat gerçekten kaldırmakta zorlandığımız acılarla dolu. Üstelik fiziksel olarak acı çekmek de öyle kolay değil. Şahsen ben inançlı bir insan olmasaydım, beni bu dünyada hiçbir şey tutamazdı. Sevmiyorum bu dünyayı. İyilerle karşılaşmak, yaşamayı kolaylaştırıyor. Yaşamak çok zor geliyor bana.

    Albert Camus'nun Yabancı'sını bilirsiniz. O kitabı beğenenler, aynı tatta ama farklı türde bir eser okumak isterlerse bu kitap ideal.

    Konuya döneyim, annesiyle ilgili o kadar çok düşüncesi var ki. Hangi birine değinsek diğeri eksik kalır. Bütün dünya görüşü onunla şekillendiği için ona olan sevgisi ve nefretini ifade edişinde de yabancılaşma kuvvetle hissediliyor. Ben de düşüncelerimi ifade ederken tutarsızlaşacağım endişesine düşüyorum. Annesi onu yatılı okula göndermiş. Dahası dadılar ilgilenmiş. Kadın bir çocuğu olmasının sadece tasasız kısmıyla ilgilenmiş. Oğluna, onu boğacak kadar sıkı sarılırmış, Caraco yaşı ilerledikçe kimsenin onu öpmesini ve sarılmasını istememiş, bundan bıkmış çünkü. İşin diğer bir tuhaf yanı ise vakit geldiğinde, oğlunun sadece kendisiyle ilgilenmesini beklemesi ve oğlunun da büyük bir nezaketle ve of demeden annesiyle ilgilenmesi. Bence bilinçaltında biraz bu konuya tepki var. Sanki annesini hiç affedememiş gibi. Ama karakteri düzgün olduğu için, insanlığından asla vazgeçmemiş diyebiliriz. Ona hep saygı duymuş, onun hasta olmasına ve böyle ölmesine çok üzülmüş. Lakin daha evvel de değindiğim gibi bütün düşüncelerini, sanki bir başka insandan bahsediyor bir havayla anlatmış.

    Ölümü yaşamın diyeti olarak görmüş, ölecek olanı sevdiğimizi ve tehdit altında olana ilgi duyduğumuzu düşünmüş. Bir nevi haklı. Bu düşünceyi şöyle çevirsek, bir canlı zarar gördüğünde ona -normal insanlar- merhamet duyar. Çünkü ölmesi endişe verir. Ama ölmeyecek olsa, bu merhamet o kadar kuvvetli olur mu? 

    Annesi, Caraco 40 yaşını aştıktan sonra öldüğü için, oğlu ona müteşekkir. Çünkü yokluğuna alışmadan ölseydi sefil olurum demiş. Babam vefat ettiğinde, kardeşimi ben de benzer bir mantıkla teselli ettim. "Babamızı bilecek yaştayken öldü. Onunla birçok hatıramız var. Daha genç yaşta da vefat edebilirdi" dedim. Bu en hüzünlü meselelerden biridir bilirsiniz. Hepimizin ciğerinde türlü türlü izler var. Bardağın dolu tarafına bakmak zorundayız. Her türlü bu hayatı yaşayacağız. Sefil olmaya, derbeder olmaya karar vermek de, Rüzgar Gibi Geçti'deki Scarlett misal, eğilsek de devrilmemeye mecburuz. Düşsek de kalkmak zorundayız. 

    Garipsediğim bir şey var ki önsözde çevirmen şöyle bir not düşmüş: ''Albert Caraco 10 Temmuz 1919'da Konstantinopolis'te, dört yüzyıldır Türkiye'ye yerleşmiş Sefarad bir ailenin oğlu olarak doğdu.'' Bildiğim kadarıyla Konstantinopolis, 1453'ten beri İstanbul. :) Üstelik yazar Konstantinopolis demeyi tercih etmiş olabilir, kitapta da İstanbul yerine Konstantinapolis denilen bir cümle var. Ama önsözde de böyle geçiyorsa, bir art niyet ararım. 

    Yazar bir Yahudi. Tüm kitap boyunca Yahudiliğe değindiği hemen her an onları da eleştirmiş, daha doğrusu aşağılamış. İğrenç bir iyimserlikle hayata tutunduklarını, hayâsız yani utanma duygularının olmadığını, sefil insanlar olduklarını belirtmiş. İnanç noktasında da kendi ifadesiyle düşüncesi şu: "Tanrı bizi sevmiyor ve bir sevgi nesnesi de değil, Mistisizm özünde Narsisizmdir, kişisel Tanrı ise saçmalıktan başka bir şey değildir, yoksulların teselli bulma ihtiyacı kendi alçalmalarının kanıtıdır, yoksa varsaydıkları figürlerin gerçekliğinin değil... Filozofların Tanrı'sı bana yeter, ben de bir kişiyim ve kendi dışımda kimse aramıyorum, müebbet ölüme razıyım, kurtuluş fikri bana bir taşkınlık gibi geliyor, kurtulmak metafizik bir tecavüz yalnızca. Sayın Anne her türlü Mesihçiliğe karşı Klasisizmi tercih ediyordu; ermişler gibi haklıydı."

    Yazar, Cioran'la karşılaştırılan bir isim. Cioran çok daha insanı sıkan ama tok bir kaleme sahip. Onu okumak da gerçekten sabır işi. Zor ilerleyen bir kalemi var. Lakin Caraco'da ilerlemek onun kadar zor değil. Sıkılmadan, ilgiyle okunacak bir insan Caraco. Kaos'un Kutsal Kitabını da yakın zamanda okumak istiyorum. Düşücelerine neredeyse yüzde yüz katılmadığım bir yazar. Ama ifade ediş tarzını sevdiğim bir kalem oldu bile. Artık sıkmamak adına burada noktalıyorum. Okuyacak herkese keyifli ve ilgi çekici bir okuma dilerim, sevgiler.
  • Langdon bu ikilemi bir yerlerde okumuştu. Tanrı'nın "hiçbir şeyden bir şey" yarattığı fikri, modern fiziğin kabul edilen kurallarına aykırıydı ve bu yüzden bilim adamları Başlangıç'ın bilimsel açıdan saçma olduğunu iddia ediyorlardı.
  • Yahudi bir çocuk, “Baba neden domuz yememeliyiz?” diye sorduğunda, babası düşünceli bir biçimde uzun ve kıvırcık sakalını sıvazlar ve, “Doğrusu, Yankele, dünyanın düzeni böyle. Hâlâ çok gençsin ve henüz anlamıyorsun ama domuz eti yersek Tanrı bizi cezalandırır ve sonumuz felaket olur. Bunu ben söylemiyorum, haham da söylemiyor. Dünyayı haham yaratmış olsaydı belki de domuz yenmesine izin verilen bir dünya yaratırdı. Ama dünyayı haham yaratmadı, Tanrı yarattı. Ve nedendir bilmesem de tanrı dedi ki, domuz yememeliyiz. Demek ki yememeliyiz. Anladın mı?” diye yanıtlar.

    1943’te Alman bir çocuk, üst düzey SS subayı olan babasına, “Baba neden Yahudileri öldürüyoruz?” diye sorduğunda, parlak deri çizmelerini ayağına geçiren babası cevap verir: “Doğrusu Fritz, dünyanın düzeni bu. Henüz çok gençsin ve hâlâ anlamıyorsun ama Yahudilerin yaşamasına izin verirsek yozlaşmaya ve insanlığın sonunun gelmesine neden olacaklar. Bu benim fikrim değil. Bu Führer’in fikri bile değil. Dünyayı Hitler yaratmış olsaydı belki de doğal seçilimin işlemediği, Yahudilerle Aryanların beraber uyum içinde yaşayabildiği bir dünya yaratırdı. Ama dünyayı Hitler yaratmadı. O sadece doğanın kanunlarını çözerek bize bu kanunlar doğrultusunda yaşamayı emretti. Bu kanunlara karşı gelirsek sonumuz felaket olur. Anlaşıldı mı?”

    2016’da, İngiliz bir çocuk liberal parti üyesi babasına, “Baba Ortadoğu’daki Müslümanların insan hakları bizi neden ilgilendiriyor?” diye sorduğunda, elindeki çay fincanını bırakırken düşüncelere dalan baba yanıtlar: “Doğrusu Duncan, hâlâ çok gençsin ve henüz anlamıyorsun ama dünyada tüm insanlar, Ortadoğu’daki Müslümanlar bile aynı tabiata sahiptir; bu nedenle aynı doğuştan gelen haklardan faydalanmalılar. Bu ne benim fikrim ne de parlamentonun kararı. Dünyayı Parlamento yaratmış olsaydı evrensel insan hakları kuantum fiziğiyle beraber bir alt komitede kaybolup gidebilirdi. Ama dünyayı Parlamento yaratmadı, o sadece anlamaya çalışıyor. Bu nedenle Ortadoğu’daki Müslümanların doğal insani haklarına saygı duymalıyız; yoksa göz açıp kapayıncaya kadar bizim haklarımız da çiğnenir ve sonumuz felaket olur. Şimdi gidebilirsin.”
  • Felsefe çoğu zaman tehlikeli görülmüştür. Çünkü felsefe toplumsal varlığı ayakta tutan efsaneleri sarsabilir, politik topluluğu ve hukuki düzeni kollayan bireyselleşmiş bir Tanrı anlayışını (yani yasa koyan ve ona uyulup uyulmadığını gözeten Tanrıyı) yıpratabilir. Ortaçağda birçok filozof (mesela Maimonides veya İbni Rüşd) bu nedenle dinin açık/kamusal teolojisiyle felsefenin hakikat öğretisini keskin bir şekilde ayırmış ve bunların birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Bu karşıtlığı aydınlanmış elit kesimle (hakikat) cahil kitle (kanaat) arasındaki bir karşıtlık olarak görmek de mümkündür. Kitlenin maddi olmayan gerçekleri kavraması zordur, bu nedenle insani özelliklerden yoksun soyut bir Tanrı kavramını (hakikati) kitlenin diline tercüme etmek imkânsızdır. Ancak felsefenin bu üstünlüğü, Aydınlanma’nın seküler-hümanist ideolojisi kök salana kadar, politik teolojinin varlığını ve önemini tehdit edebilecek bir kuvvete dönüşememiştir. Çünkü geleneksel toplumlar sanı ve dinsel kanaatler üzerinde yükselir. Bu tür toplumlarda beşeri ilişkileri kuran ve devamını sağlayan dinsel ideolojidir. İnsani özelliklerle donatılmış (ödüllendiren ve cezalandıran) bir Tanrı fikri ile sosyo-politik düzen arasında sıkı bir bağlantı vardır: “Tanrı olmadan iktidar olamaz ve iktidar olmadan da düzen olamaz”.[7] Felsefe (hakikat) bu nedenle bizzat filozof tarafından geri çekilmiş ve kitleden uzak tutulmuştur. Bu durum hem felsefeyi hem de onun uzantısı olan politik felsefeyi giz ve esrara yaklaştırmış ve bu iki disiplini elit tabakaya seslenen ezoterik birer öğreti haline getirmiştir. Örnek:

    [F]ilozofların bütün bunları yeterince, hatta yeterinden de fazla bildiğini sanıyorum. Diğerlerine gelince, bu incelemeyi onlara önermek istemiyorum. Çünkü onda, hoşlarına gidebilecek bir şey bulunduğunu umut etmem için hiçbir neden yok. Gerçekten de, dine bağlılık görüntüsü altında insanların kucakladığı şu önyargıların zihne nasıl inatçı bir biçimde kazınmış olduğunu biliyorum. Sonra şunu da biliyorum: Yığınları hurafeden kurtarmak, korkudan kurtarmak kadar imkansızdır [...] Demek ki yığınları ve onlarla aynı duyguların tutsağı olanları, bu sayfaları okumaya davet etmiyorum. Dahası, alışık oldukları gibi onu tersine yorumlayarak kabalık etmektense ve bunda hiçbir yararları yokken başkalarına zarar vermektense, bu kitabı bütünüyle görmezden gelmelerini isterim.[8]

    Özet: Politik teoloji ve politik(a) felsefe(si) aynı konu üzerinde çalışan ve bu nedenle rakip kabul edilebilecek iki ayrı disiplindir. Konu politikadır, yani devletin doğası ve işlevi, egemenliğin kaynağı, iyi bir yönetimin koşulları, politik eylemin ayırt edici özellikleri ve anlamı, adalet vesaire. Politik teoloji konuyu açıklarken kutsal metinden, yani vahiy, mucize, inanç ve itaatten (teslim olma) hareket eder. Politik felsefe ise açıklamalarını seküler bir temele, mesela akla, diyaloga, tartışmaya ve ikna sanatına dayandırır.[9] Bu rekabette politik teolojinin zamanla mağlup olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Politik teoloji özellikle Aydınlanma’yla birlikte sürekli mevzi kaybetmiş ve sonunda hümanizme teslim olmuştur. Günümüzde varlığını sürdürdüğüne tanık olmak tabii ki hâlâ mümkün. Radikal İslamcı hareketlerde, kurtuluş teolojilerinde, teologların bazı politik değerlendirmelerinde ve muhafazakâr politikacılarda izine rastlamak çok da zor değil. Ancak bir paradigma olarak, yani günümüzün politik olgu ve olaylarını değerlendirmede hâkim bir başvuru kaynağı olarak yaşamadığı kesin. Bu durum hiç şüphesiz modern politikanın bir zaferi olarak görülebilir. Genel kanaat, modern politik kurumlarımızın kutsallıktan arındığını telkin eder bize. İddia odur ki politik dünyayı kuşatan kavramlarımız teolojiden kurtulmuştur. Teolojiyle bağını koruyan politik olgu ve olaylara hâlâ rastlanıyor olması bu durumda temelli bir değişiklik yaratmaz. Bu tür olgular çoğu zaman anakronik ve hatta patolojik birer unsur olarak değerlendirilir. Politik teolojinin günümüzde arızi veya istisnai bir konuma sahip olması zeminini ve dolayısıyla meşruiyetini büyük ölçüde kaybettiğini gösterir. En azından genel kanaat ağırlıkla bu yöndedir.

    Din Ve Devlet: Spinoza’nın Politik Teoloji Eleştirisi - Taner Yelkenci