• 336 syf.
    ·Beğendi·8/10
    2050 Yılında insan nerede olacak?Bu soru başka dünyalar anlamında değil,teknoloji olarak hangi nokta da olabiliriz?
    1050'de nerdeydik?Önümüzdeki 100-200 yıl içinde neler yapacağız?

    Harari'nin bu kitabı sanki bir üniversite öğrencisinin tezi gibi,yada bir akademisyenin ders notları gibi hazırlanmış.
    Neticede bir akademisyenin araştırması,ancak Sapiens gibi bir şaheser olmadığı yönündeki fikrimi de belirteyim.(tabi benim bu incelemeyi de Akademisyenler okumayacak neticede 3 kişiye kitabı okutsak kar ;) )

    Harari yine okullarda rahatlıkla ders kitabı yerine geçecek bir kitabı sunmuş bize,araştırmalarını diğer iki kitabın aksine sık sık bölüm başlıklarıyla kesip,ders anlatır gibi konulara bölmüş.Yine muhteşem bir çalışma olmuş.

    Harari'nin ilk üç kitabını yayınlanma sırasına göre okudum,daha önce de belirttiğim gibi Sapiens gibi bir lezzeti bir daha okura sunabileceğini sanmıyorum,tabi canı gönülden de yanılmayı diliyorum.O kadar büyük ihtiyaç var ki öyle kitaplara…

    Günümüz insanlarının sorunları,gelecekten neler bekledikleri ve en önemli kısım gelecekte yapılan seçimlerle insanların yaşayabileceği problemler veya çözümler konu başlıkları altında bir dünya soru sorarak(özellikle size sordurarak) okuru düşünmeye,sorgulamaya,değerlendirmeye itiyor.Harari'nin 3 kitabı da çok çok önemli ve hepside ustaca yazılmış.Kesinlikle ve kesinlikle hepsi de okunmalı.Ancak ne yalan söyleyeyim ben sıralama da tersten başlamak isterdim,çıta benim için bu sıralama da gittikçe düştü.

    Otomasyonun gelişmesi,yapay zekanın yaygınlaşması insanları işsiz bırakıp açlığa ve sefalete mahkum edebilir mi?Eğer olursa bunun getirileri ve götürüleri neler olabilir?Bütün hayatınızı bir yapay zeka ya teslim etmek istermiydiniz?

    -------------------------------------
    Bir düşünün Facebook veya benzeri bir çok platformu muhtemelen kullanıyorsunuz,şimdi şunu da bir düşünün o platformlarda herhangi bir yere yaptığınız her tıklama sizin hakkınızda,karşıdakine ipucu veren bir veri,eveetttt bir de şunu düşünün kendimizi her tıklamada karşıdaki veri tabanına biraz daha açıyorsak ve her tıklamamız bir yerlerde kaydediliyorsa,dünya üzerindeki milyarlarca insanın,neredeyse sonsuz sayıda ki tıklaması gelecekte bu verileri biriktirenler (Google,Facebook v.b.)için ne gibi avantajlar ve sizin içinde ne gibi dezavantajlar yaratabilir?
    -------------------------------------
    İnsanlar ve ülkeler arasında ki Din olgusu ne kadar değerli ve vazgeçilmez olabilir ki?Mesela vücuduna düzinelerce patlayıcıyı bağlayıp Amerikan veya İngiliz vatandaşı bir topluluğun içinde patlatmak mı daha zor,yoksa milyarlarca Amerkan Doları veya İngiliz Sterlini'ni ateşe vermek mi,sanırım iş ekonomiye dökülürse ki eninde sonunda mutlaka dökülüyor,ikinci şık daha zor.
    Yakın Örnek;IŞİD buldukları ve ele geçirdikleri bütün sanat eserlerini ve kendi dinleri dışındaki bütün insanları yok ettiler,ancak 1 Dolar bile yakmadılar ;)
    -------------------------------------
    Empati!Dünya neredeyse küreselleşme,Milliyetçi düşünce ve akımlara yenik düşecek,yine düşünelim ;) acaba yarın yaşayacağımız bir felakette milliyetçi düşüncelerimizle kendi kendimize yetebilirmiyiz?Yoksa sözünü şu son günlerde çok sık duyduğumuz 'Dış Güçler' den yardım almamız gerekir mi?Yada samimi bir şekilde küresel bir devlet olsak(AB benzeri bir yapılanma) bu daha mı yararlı olur?
    -------------------------------------
    Ortadoğu halkları kendi topraklarından kaçarken,sığınmacı oldukları Avrupa ülkerinde nasıl yaşamalı?O ülkenin kültürüne,adetlerine uymalımı?Yoksa kendi kültürlerini gittikleri yerde yaşatmalımı?İyi de kendi kültürleri zaten bir işe yaramış olsaydı onca insan sığınmacı olurmuydu?
    En güzel örnek;Türkiye ve Suriyeli sığınmacılar.
    -------------------------------------
    Terörizm uygulayıcıları ve uygulandıkları toplumlar için ne kadar korkutucu bir güç olabilir?Terörizm kişiler için ne ifade eder ve ne kadar etkili olur?En önemli soru da şu;Terörizm yeni bir savaşa 3.Dünya Savasına sebep olabilir mi?
    ------------------------------------
    Dinler her ne kadar kökenleri şüpheli olsa da,yaşadığımız bu çağda bile'bizimkinden başka her din ve tanrı geçersizdir'diyebilen radikal kişiler ve toplumlar var,Dinin öğretileri ve bu öğretileri bize dayatma şeklinde sunan kişiler ve toplumlardan kendimizi ayrı tutsak,sadece hoşgörü,Vicdan,Alçak gönüllülük göstersek ve cidden saf inançlarımız bu erdemler olsa dünya daha değişik,daha güzel bir yer olurmuydu?Ahlaklı ve Vicdanlı bireyler olmak için ille de Din ve Tanrı olguları gereklimi?Ahlaklı ve Vicdanlı davranmak için neden ille de doğaüstü bir varlığa gereksinim duyarız (Psikoloji için şart ancak yetersiz )
    ------------------------------------
    Yukarıda okuduğunuz konular Harari'nin kitabıyla birebir değil,Harari sizi bu konuları düşünmeye,kendinize bu soruları sormaya itiyor(en azından ben bunları sordum).
    Yine güzel bir kitap,yine Harari'den beklenebilecek çıkışlar ve çözüm arayışları bu kitap da.Değerli ve okunması gereken bir kitap.

    Dünya artık o kadar küçük ki,ekonomik ve siyasi ilişkiler birbirleriyle o kadar bağlantılı,o kadar içiçe ki bunları çözmek kişi bazında değil ama küresel bazda belki de mümkün olur.Cehalet ve umursamazlığı bırakırsak eminim ki İnsan hak ettiği yaşama,güzel bir geleceğe kavuşabilecek ve bunun için de düşünmeyi,öğrenmeyi,araştırmayı,sorgulamayı ve korkmadan özgürce fikirlerini diğer bireylerle paylaşabilmeyi (şu an yaptığımız gibi) hiç bırakmamalıyız.Öğrenme ve sorgulama açlığımız hiç bitmesin…

    Şunu da şuraya ekleyeyim Harari Kudüs Hebrew Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.Bize böyle araştırmacı,sorgulayıcı,öğretici,aydınlatıcı Öğretmenler gerek.

    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Teşekkürler…
  • 168 syf.
    ·10/10
    "Hayatta neden zevk alırsan, ya kanun dışıdır, ya ahlak dışıdır ya da şişmanlatır.."

    Biz insanlar zevklerimizin hiç kimse tarafından kontrol edilmesini istemeyiz çünkü özgürlük denen ah o doğru dürüst hiçbir tanımı olmayan o kelimeye aykırı olabilirdi.. Belki sizlerin özgürlüğü sayılırdı o zevkler lakin karşıdakini kısıtlayabilirdi.. Özgürlük çoğuna göre zevke hizmettir kimine göre bir başkasının özgürlüğünü kısıtlamadan, zihnen ve bedenen serbest olma durumudur..

    Alex'in on beş yaşında olması çok absürttü bence.. On beş yaşında usturayla yaşayan, tecavüze, uyuşturuculara ve şiddete aşırı düşkün olmak çok çok çok mühim bir şey..
    Alex'e göre o sadece böyle mutlu.. İnsanlar onu anlamıyor falan filan bok püsür (kitapta aşırı ilginç kelimeler bulabilirsiniz bu sadece biri)
    Evet kardeşlerim .. Kitapta şiddet manyağı, sadist, tecavüzcü sapık, uyuşturucu ve Beethoven bağımlısı on beş yaşında, dört kişilik kanka grubu olan bir genç adamdan bahsediliyor.. Daha doğrusu Alex kendisi anlatıyor hikayeyi.. Hikayeyi ilginç kılana geleyim çok geçmeden.. Kankalarının tuzağına düşen küçük Alex kendini kodeste bulur.. Burada da türlü türlü sıkıntılar peşini bırakmaz.. Yakışıklı bir genç adam olduğu için bazı mahkumlarca göz hapsinde olur falan filan bok püsür..
    Papazla arası iyi olan Alex aslında düşüncesel yönden hiç mi hiç değişmez.. Bir an önce çıkıp aynı eylemlere devam etmek için çabalar.. Bunun için dindar gibi davransa bile on dört yıl hüküm giymiştir ta ki Ludovico tekniğini duyana kadar.. Tekniğin ne olduğunu dahi bilmese de iki hafta sonra özgürlüğüne kavuşmak için bu tekniğin deneyi olmayı ister.. Papaza sorduğu zaman papaz ona: İyilik içten gelir 6655321. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar (...) “İyi bir insan olmak çok da hoş olmayabilir küçük 6655321. İyi bir insan olmak korkunç olabilir.
    Bunu sana söylerken, kulağa ne kadar çelişkili geldiğini biliyorum. Bu mesele yüzünden gecelerce
    gözüme uyku girmeyeceğini biliyorum. Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini
    mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün
    olabilir mi? Bunlar derin ve zor sorular, küçük 6655321 (...)" der..
    Bir adam öldürme olayına daha adı karışınca İçişleri Bakanı tekniği uygulamak için denek olarak Alex'i seçer.. Başlarlar tekniği uygulamaya..
    Başlarda sıkıntı olmasa da Alex baya baya zorlanır.. Aslında yine kötü biridir.. Hiç mi hiç değişmemiştir fakat ne zaman kötü bir eylemde bulunmaya başlasa hastalıklı hissetmeye başlar ve hastalığı durdurmak için hemen tam tersi davranmaya başlar.. İyiliği zorunlu olarak seçer kısaca.. İradesinden kötülük geçirmesi bir yana eyleme asla dökemiyor.. Burada papazın dediği Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? düşüncesi bizi düşünmeye sevk ediyor..
    Cezası bitince Alex tam bir kaosun içinde yer aldığını görür.. Cezasını fazlasıyla çekmiş olmasına rağmen birçok şey onu zorlar.. Eski kurbanlarından biri onu döver, pis kankalarından biri polis olmuştur ve o da döver.. Üstelik Alex elini dahi kaldıramaz.. Hemen hastalıklı hisseder tedavi yüzünden.. Daha önce tecavüz ettiği bir kadının evine sığınır.. Neyse ki adam onu tanıyamaz.. Gazetelerde gördüğü Alex'i hemen soru yağmuruna tutar.. Devlet karşıtı olan bir yazardır bu adam.. Alex'e yapılan tekniğin insanlık dışı olduğunu savunarak onu siyasi emellerinin içine çeker.. Alex'in birkaç potu yüzünden adam ondan fena şüphelenir.. Ölen karısının tecavüzcüsü olduğuna neredeyse emindir..
    Beethoven delisi olan Alex, tedavi sırasında izletilen videoların arka fonunda 9. senfoniyi duyduğu için artık ona karşı da hassasiyet kazanmıştır..Dinleyemez olmuştur.. Bunun farkına varan yazar, Alex'i bir odaya kapatır ve son ses 9. senfoni dinletir.. Kendisini kesmeyi düşününce bile hastalanan Alex, pencereden atlayarak intihar eder.. Hem siyasi hem de intikam hırsı birleştiğinden Alex'e bu konuda acımazlar.. Alex'in ölümü iki yönden de işine gelmiş sayılırdı tabi Alex ölseydi..
    Alex'e haftalarca başka tedaviler uygulanarak bu Ludovico'nun etkisini kaldırırlar.. Kısacası siyasi emeller uğruna Alex oratada bir denek olmuştur ve bunlar olduğunda yaşı on sekiz olmuştu.. İçişleri Bakanı seçimleri kaybetmemek için panzehir tedavisini yaptırdığı Alex'e iş ve bazı imkanlar sağlar..
    Alex eskisi gibi olsa da bir süre sonra çoğu şeyden sıkılır duruma gelir.. Esasen buna zihnen büyüme de diyebiliriz.. Bir kankasını bir kadınla görür.. Kadının kankasının eşi olduğunu öğrenince kendince birçok sorular sorar ve düşüncelerini değiştirir..
    Belki de mesele bu, diye düşünüp duruyordum. Belki de yaşadığım hayat için fazla yaşlanmıştım
    kardeşlerim. Artık on sekizindeydim, yeni bitirmiştim. On sekiz genç yaş değildi. Bizim Wolfgang
    Amadeus on sekizinde konçertolar, senfoniler, operalar, oratoryolar filan, bir sürü bok püsür
    yazmıştı, hayır, bok püsür değil, ilahi müzik. Sonra şu bizim Felix M. de Yaz Ortası Gecesi Rüyası
    Uvertürü’nü yazmıştı. Başkaları da vardı. Ayrıca şu bizim Benjy Britt’in elinden tuttuğu Fransız şair,
    en güzel şiirlerini on beşinde filan yazmıştı, ey kardeşlerim. Adı Arthur’du. Yani on sekiz, kesinlikle
    genç bir yaş değildi. İyi de ne yapacaktım peki? (...)
    Evet evet evet, işte buydu. Gençlik bitmeliydi, ah evet. Ama gençlik, hayvanmış gibi olmaktır zaten
    sadece. Hayır, sadece hayvanmış gibi olmak değil de hani şu sokaklarda satıldığını dikizlediğiniz
    minik oyuncaklardan biri olmak gibidir, teneke ve içi zemberekli ve üstünde kurma kolu olan ve gırr
    gırr gırr diye kurunca gitmeye başlayan, yürüyen filan minik heriflerden biri olmak gibidir, ey
    kardeşlerim. Ama dosdoğru gider ve bir şeylere çarpar bam bam ve yaptıklarını, elinde olmadan
    yapar. Genç olmak, bu minik makinelerden biri olmak gibidir. der ve artık olgunlaşır bizim küçük Alex.. Artık her şeyi çakozlayabiliyordur.. Yeni bir kız bulmayı, onun evlenmeyi ve bir çocuk sahibi olmayı diler..
    Açıkçası Otomatik Portakal bize daha çok bir insanın doğal olan evrelerinin her ne olursa olsun ne kadar değiştirilirse değiştirilirsin er yada geç aynı seyrinde olacağını gösteriyor.. Alex şiddet yanlılığından tedaviyle dahi olsa değişmedi sadece iyilik yapmak zorunda kaldı.. Sadece bir örnek gördü.. Kankasının evli olması onda birçok düşünceyi uyandırdı.. Belki de biz insanlar gençlere bir şeyleri öğretmek isterken çok daha farklı yollar kullanmalıyızdır.. Ceza bazen caydırıcı olsa da hiçbir zaman çözüm olmuyor.. Doğru yolun çözümü daha çok o iyiliği kavaratılması ve neden niçin yapılması gerektiğini akla uygun şekilde izah edilmesidir..
  • “Bütün belalar, kardeşler, bütün belalar şu okumuşlardan çıkıyor! Önce gelmiş parayla saadet olmaz, diyorlar, sonra köylü dediğin de insan evladıdır; sonra küfre varan maniler, peşinden ayaklanma...” “Hepsini asacaksın bunların, kardeş! Mesela ben olsam ne mi yapardım? Evvela sorardım: Okuman yazman var mı? Öyleyse doğru darağacına! Mani mi yazıyorsun? Darağacına! Çarpım tablosunu mu biliyorsun? Sen çok şey biliyorsun, doğru darağacına!”
  • 276 syf.
    "Nefes almak da zor gelecek miydi bir gün bana?"

    Evet öyle anlar gelirki nefesiniz bile sizi boğar. Her çektiğiniz nefes acı verir. Elinizden de bir şey gelmez o an. Mecbur almak zorundasınızdır o nefesi. Kendiniz için olmasa da başkaları için. Hep başkaları için olmadı mı zaten bu? Ne zaman kendimizi düşündük ki? Kendimizi düşünmeye başladığımızda ise iş işten geçmiş oluyor artık. Çünkü o kadar çok taviz vermişsinizdir ki kendinizden, artık geri dönüş de yoktur. Ya o nefesi bu şekilde almaya devam edeceksiniz ya da artık Sylvia gibi sonunda tükeneceksiniz.

    Tükene tükene yaşıyoruz, tükene tükene öleceğiz.
    Ya kendi isteğimizle olacak bu durum ya da adına ecel dediğimiz şeyin gelmesini bekleyerek. Kimisi bekler bunu nefesi acı verse de bekler, yapamaz cesaret edemez. Kolay değildir ölmek, nasıl ki yaşamanın da kolay olmadığı gibi. Ne ölebilidim ne de yaşayabildim diyor ya Becit, o hesap işte. Sırça Fanus içinde debelenip duruyoruz. Ya o fanusu kırıp çıkacağız ya da onun içinde ölüp gideceğiz.

    "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş."
    diyor ya Sylvia, o hesap işte bu dünya kötü bir düş. Yaşamak, görmek zorunda olduğumuz.
    Gerçi görmek zorunda mıyız, yaşamak zorunda mıyız bilmiyorum.

    Doğumumuz bizim isteğimiz dışında gelişen bir şey, sorsalar belki istemeyeceğiz. Peki istemsizce geldiğimiz bu dünyadan gitmek istediğimizde neden insanlar buna engel olmak için elinden geleni yapıyor.? Neden sizi sizle bırakmıyor? Yaşamak acı veriyor, sadece kendine değil herkese zararı varsa bu durumun neden devam etsin ki? Bir anlık gibi gözükse de bu olay öyle olmadığını çoğunuz biliyorsunuz. Adım adım gelir bu. Sylvia'ya da adım adım geldi. 8 yaşında babasını kaybetti.

    Ardından şu şiiri yazdı.

    Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya;
    Yeniden doğuyor açınca gözlerimi.
    (Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
     
    Yıldızlar dansediyor mavilerle, kırmızılarla.
    Dört nala geliyor keyfince karanlık:
    Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
     
    Beni büyüyle çektin yatağa, bunu düşledim,
    Şarkılar söyledin çılgınca, delice öptün.
    (Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
     
    Tanrı düşüyor gökten, sönüyor cehennem ateşleri:
    Çekip gidiyor melekler de, şeytanın adamları da:
    Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
     
    Söylediğin gibi dönersin demiştim,
    Ama yaşlanıyorum artık, unuttum adını.
    (Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
     
    Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin yerine;
    Bahar gelince gökyüzünü basarlar hiç değilse.

    Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
    (Kafamın içinde yarattım seni galiba.)

    Sonra ne annesi anladı onu, ne arkadaşları, ne de çok sevdiği eşi. Adım adım  gitti o mutlu sona.
    Sırça Fanus'ta dediği gibi;

    "Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?"

    Aslında hep biliyordu bunu, o sırça fanusun içinde boğulacağını ve sonunda da engel olamadı 30 yaşında, benim şu an olduğum yaşta tamamen boğuldu o fanusta.

    " Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkûm edecekti."
    Yaşamın neresinden dönülürse kâr demişti Nilgün Marmara, sanırım bu alıntıdan ilham aldı.

    18.12.2018
  • ...
    ''Neden ağlıyordun?''
    ''Peki sen neden böyle üzgünsün?''
    ''Hayır, önce sen söyle, neden ağlıyordun?''
    ''Sonra anlatırım. Gözlerin ne kadar yorgun görünüyor... Ne oldu?''
    ''Önce sen. Kim incitti seni?''
    ''Kimse incitmedi. Alıp götür beni buradan.''
    ''Götüreceğim.''
    ''Ne zaman gideceğiz?''
    ''Bilmiyorum, güzelim. Ama mutlaka gideceğiz.''
    ''Uzağa mı?''
    ''Çok uzağa.''
    ''Başkente mi?''
    ''Evet... Başkente. Benim yanıma.''
    ''Orası güzel mi?''
    ''Hem de çok güzel. Kimse ağlamaz orada.''
    ''Öyle bir yer olamaz ki...''
    ''Evet, doğru. Öyle bir yer olamaz. Ama sen orada bir daha asla ağlamayacaksın.''
    ''Peki oradaki insanlar nasıl?''
    ''Benim gibiler.''
    ''Hepsi senin gibi mi?''
    ''Hepsi değil. Çok daha iyileri de var.''
    ''Ama öyle bir yer de olmaz.''
    ''Hem de öyle bir olur ki!''
    ...
  • Artık hayatı terk etmiyor hiç kimse,
    Artık hayattan sürgün edilmiyor.
    Ve eğer biri çıkıp dese ki:
    ''Keşke başka türlü olsaydı işler,''
    Zayıf kollarını salıyor iki yanına,
    Bilmeden nerededir ejderhanın yüreği,
    Ve en önemlisi, bilmeden:
    Var mı ejderhanın bir yüreği...
  • Hiç kendi çocuklarınızı yakmanız gerekti mi sizin?