• Bilgi Çağı'nın Endüstri Devrimi'nden hemen sonra gelmesi planlamıştı. Sonra Postmodern Çağ başlayacaktı. Sonra da Mahşerin Dört Atlısı. Kıtlık. Tamam. Salgın. Tamam. Savaş. Tamam. Ölüm. Tamam. Ve büyük olayların, depremlerin ve medcezir dalgalarının arasında, Tanrı bana bir konuk oyuncu rolü ayarlamıştı. Belki otuz yıl sonra, belki de seneye Tanrı'nın ajandasındaki görevim son bulacaktı.
  • Tanrı nın her yerde olduğunu söylemek kolaydır, ölümün de her yerde olduğunu söylemek kolaydır, ama bu iki varlığın her zaman ve her yerde bulundukları takdirde ister istemez bulundukları her yerde, görülecek her şeyi de görmek zorunda kalacaklarını göz ardı ederiz. Olaya Tanrı açısından bakarsak görevinin gereği olarak aynı anda kainatın her yerinde olması gerekir,bu böyle olmasaydı, zaten kainatı yaratmış olmasının da bir anlamı kalmazdı, Tanrı nın yalnızca küçücük ve adına dünya denilen bir gezegenle uğraştığını düşünmek gülünç olur, bu konuda kaydedilecek bir husus daha var, bu husus belki de kimsenin aklına gelmemiştir, Tanrı dünyaya dünya demez ona bambaşka bir isim aftetmiştir;ölümün durumu ise daha farklıdır, bu ölüm yalnızca insanlara ayrılmıştır ve gözlerini bir an bile bizden ayırmaz, öyle ki ölüm zamanı henüz gelmeyenler bile onun gözlerini üzerlerinde hissederler.
  • - Mısırlılar Hristiyanlığı kabul ettikten sonra bile ölülerini mumyalamaya devam ettiler ve uzun bir süre kendi Tanrılarının özellikleri ile Yüce Tanrı'nın ve İsa'nın özelliklerini birleştirmeye devam ettiler. Eğer ölen kişinin sonsuz yaşama ulaşması isteniyorsa, bedeninin mumyalanması gerektiği fikrinden Mısırlılar hiç bir zaman vazgeçmediler; fakat Hristiyanlar, her ne kadar Mısırlılar gibi diriliş fikrini vaazlarında benimseseler de, bir adım daha ileriye gittiler ve ölüleri mumyalamaya hiç gerek olmadığını iddia ettiler. (...). Bu fikrin yayılması mumyalama sanatı için öldürücü bir darbe oldu. İçerlerinde derinlerde bir yerde var olan muhafazakarlık ve çok sevdikleri kişilerin cesetlerine yakın olma isteği nedeniyle Mısırlılar bir süre, daha eskiden yaptıkları gibi ölülerini korumaya devam ettiler. Fakat bu sanatla ilgili olarak bilinenler yavaş yavaş kayboldu, cenaze merasimler kısatıldı, dualar ölülere yazılan mektuplar halini aldı ve mumyalama geleneği geride kaldı. Bu sanatın yok olması ile birlikte Osiris inancı ve onun kutsallığı fikri de kayboldu. Osiris ölülerin tanrısından ölü bir tanrıya dönüştü. En azından Mısır'da ki Hristiyanlar için onun yeri, diriltme ve sonsuz yaşam bahşetme gücü, o dönemde dünyanın her yerinde öğretilen İsa tarafından doldurulmuştu. Hristiyan Mısırlılar Osiris'te İsa'nın ilk örneğini buldular, oğlu Horus'u emziren İsis'i gösteren resim ve heykellerde Bakire Meryem'i ve onun oğlunu gördüler. Hristiyanlık dünyada hiç bir yerde, Mısırlılar gibi, zihinleri onun öğretilerini benimseyen bir halk bulamadı.
  • - Farklı dönemlere ait dini metinleri yorumlayan editörler, vahşi ya da yarı vahşi atalara ait olduklarını çok iyi bildikleri pek çok batıl inançtan ya da yanlış bilgiden kendilerini kurtaramamışlardır. Bunun nedeni bu batıl inançlara inanmaları ya da hizmet ettikleri halkın bunları kabul edeceklerini düşünmedikleri değil, miras olarak kendilerine kalan geleneklere saygı duymalarıydı. Dünya üzerinde ki tüm büyük dinlerin müritleri, atalarından kuşaklar boyunca kendilerine miras olarak kalan batıl inançlardan hiç bir zaman tam olarak kurtulamamışlardır. Bu durum geçmişte ki halklar için geçerli olduğu kadar günümüzde ki halklar için de geçerlidir. Doğu'da fikirler, inançlar ve gelenekler ne denli eskiye dayanırsa o kadar kutsal olarak kabul edilirler; fakat yine de bu durum buradaki insanların yüksek ahlaki ve ruhsal kavramlar geliştirmelerini ve onlara inanmaya devam etmelerini engelleyememiştir. Mısırlıların taptıkları kendi kendini doğurmuş ve kendi kendine oluşmuş tek Tanrı fikri de bu tür kavramlar arasında yer alır.
  • - İlkel Tanrı, ailenin asil bir parçasıydı ve Tanrı'nın kaderi ailenin kaderi ile birlikte değişiyordu. Halkın yaşadığı şehrin Tanrısı, o şehrin yöneticisi olarak görülüyordu ve o şehrin insanları Tanrı'nın konumu gereği onun ihtiyaçlarını karşılamayı en az kendi ihtiyaçlarını karşılama işi kadar ciddiye alıyorlardı.Aslında kentin Tanrısı o kentin toplumsal dokunun merkezi durumundaydı ve o kentte yaşayan herkesin doğal olarak ona karşı bazı görevleri vardı. Bu görevlerin ihmalleri sonucunda acı çekme ve ceza görme kaçınılmaz oluyordu. Mısır dininin en önemli özelliği, ilkel Tanrı'nın kentte sürekli ortaya çıkıyor oluşudur. Bu nedenle, en yüce kavramların yanında yarı vahşi Tanrı fikirlerine rastlıyoruz. Aynı zamanda, Tanrıların kadın ve erkek özellikleri üstlendikleri efsanelerin temelinde bu fikir yatmaktadır. Mısırlı ve onun yarı vahşi devleti aynı düzeyde ki uygarlığa sahip diğer halklarınkinden daha iyi ya da daha kötü değildi; fakat mısırlılar,günümüzde ki kültürlü ulusların bir özelliği olduğu düşünülen gelişme, Tanrı ve öteki yaşam ile ilgili kavramlar geliştirme potansiyeli açısından diğerleri ile kıyaslandığında en ön sıralarda yer almaktaydı.
  • - Antik Mısır dini metinlerinin incelenmesi, araştırmacıyı, Mısırlıların tek bir Tanrı'ya inandıkları konusunda ikna edebilecektir. Bu Tanrı kendi kendine var olan, ölümsüz, görünmez, ebedi ve ezeli, her şeye gücü yeten, yüce ve sırrına erişilemez bir Tanrı'dır. Cenneti, yeryüzünü ve yer altını, her şeyi o oluşturmuş; gökyüzünü, denizi, erkek ve kadınları, hayvanları ve kuşları, balıkları ve sürüngenleri, ağaçları ve bitkileri ve onun iradesini ve emirlerini ileten ulaklar olan tinsel yaratıkları o yaratmıştır. (...). Mısırlıların edebiyatında ne kadar geriye gidersek gidelim, bu önemli inancın olmadığı bir döneme rastlamayız. Onların zaman içinde bazı çok tanrıcı fikirler ve inançlar geliştirdikleri de bir gerçektir. Bu fikirleri ve inançları kimi zaman öylesine büyük bir hevesle savunmuşlardır ki, etraflarında ki uluslar ve hatta ülkelerinde ki yabancılar onların eylemlerini yanlış yorumlamış ve onları çok tanrıcı putperest olarak nitelemiştir. Fakat tüm bu yanlış yorumlamalara rağmen, yukarıda bahsettiğimiz yüce fikir onların bilincinde hiç bir zaman kaybolmadı; tersine, her dönemde, o döneme egemen olan dini edebiyat tarafından pekiştirildi. Mısırlıların bu önemli özelliğinin çıkış noktasının ne olduğunu kimse bilemez ve bazılarının iddia ettiği gibi, Doğu'dan gelen göçmenler tarafından Mısır'a getirildiğini, ya da başka bir grubun iddia ettiği gibi, on bin yıl kadar önce Nil vadisinin nüfusunu oluşturan yerli halkın doğal bir ürünü olduğunu kanıtlamaya yetecek kadar bilgimiz yoktur. Bilinen tek şey, çok uzun zamandır bu inancın varlığını sürdürdüğü ve bu inancın halkın zihninde oluşmasından ve onların zihnine yerleşmesinden bu yana geçen zamanı yıllarla ölçmeye çalışma girişiminin faydasız olduğudur. Ayrıca, bu ilginç nokta hakkında ileride de kesin bir bilgiye sahip olacağımız da son derece şüphelidir. Fakat Mısır'da tek bir yüce Tanrı'nın varlığına olan inancın ortaya çıktığı döneme ilişkin hiç bir şey bilmesek de, yazıtlar bize bu varlığın Neter, ismine benzeyen bir isimle adlandırıldığını gösterir.
  • Onun önünde
    O kutsal günün mutlu ölüm saatinde
    Tanrı attı örtüsünü
    Işık ve yeryüzü sevdi onu, ruh
    Dünyanın ruhu, uyandırdı onun ruhunu.

    -Hölderlin
    Stefan Zweig
    Sayfa 115 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016