• "Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilâflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Bütün övgüler Allah’a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamaktadır."603

    Allah, bizlere esasen şunu buyurmaktadır: Eğer O’na ibadet etmezsek, başka şeylere ibadet etmek durumunda kalırız. Bu şeyler bizi esir yapar, köleleştirir ve efendilerimiz haline gelirler. Kur’an’daki misal bizlere Allah’ı Rab kabul etmez isek, bizden bir şeyler talep eden çok sayıda ‘efendilere’ köle olacağmuzı gösteriyor. Onlar birbirleriyle hep bir “anlaşmazlık içerisindeler’, böylece bizi sefalet, keşmekeş ve mutsuzluk içerisinde bırakırlar. Fakat bizim arzulanrmz dahil her şeyi bilen, herkesten çok merhamet sahibi olan Allah, bize, O’nun bizim Rabbimiz olduğunu ve ancak sadece O’na ibadet ederek O’nun yerini alan sahte'tanrıların esaretinden kurtularak özgürleşebileccğimizi buyuruyor.

    Evet, Allah’a severek ibadet etmek ve O’na gönül hoşluğu de teslim olmak, sizi gelip geçici dünyaya ve insanın şehevi, nefsî hallerine teslim olmaktan özgürleştiriyor. Şark’ın şairi Muhammed İkbal, şiiriyle ne de güzel özetliyor:

    "Şu senın çok zahmetli gördüğün bir secde var ya! Seni, başkalarına karşı bin secdeden kurtarır.“
  • 352 syf.
    ·6 günde·10/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
    https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

    "Her şey yenilikten pırıl pırıldır, ve insan, dünyanın gerçekten daha mı kötüleştiğini, yoksa sadece kendisinin mi daha yaşlandığını sonunda bilemez olur. Bu noktaya varıldığında, kesinlikle yeni bir zaman gelmiş demektir." (s. 146) Niteliksiz Adam 1

    Bu inceleme 20 kitap, 10 makale ve 1 tezin salt özüdür. Okunma süresi ise sadece 5 dakikadır. Senden sadece ama sadece 5 dakikanı ayırmanı istiyorum sevgili okur, eminim ki sen de Proust'un kitaplarını okuyup zamanı yakalamak için istek duyacaksın. Gün içinde sahip olduğun 1440 dakikandan sadece 5 dakikanı talep ediyorum. Evet, biliyorum bu insanlık için çok küçük bir adım ama emin ol ki hayatı hastalıklarla geçmiş olan Marcel Proust için büyük bir adım olacaktır. Gel, zamanı beraber yakalayalım senle...

    Aylardır Marcel Proust okuyorum ve doğal olarak aylardır da zamanımı yakalayabilmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Zaman, tam da şimdiki zamanken, geçmişe dönüşmemişken nasıl verimli bir şekilde farkında olunarak yaşanır hale getirilebilir? Kayıp Zamanın İzinde ne demektir? İnsan, bir insana mı aittir yoksa zamana mı? Aylardır bu sorular denizinin medcezir yapmasıyla yıkanan sonsuz cevaplar sahilimde, yine sonsuz sayıda sıradan olan kumlarıma zamanı öğretmeye çalışırmış gibi hissediyorum.

    Peki, Marcel Proust bana tam olarak neyi öğretti? Onun kitaplarını bir bir aklımdaki raflara kaldırdıktan sonra yine aklımla baş başa kaldığımda, onunla birlikte bu zaman denen belirsizliği cüzi irademle çözebilecek hale geldim mi?

    Yürüdüğüm sokakları artık Marcel Proust ve izlenimci cümleleriyle anlamlandırarak yürüyorum, etrafımda gördüğüm farklı yüzlerin perspektiflerini onun cümleleriyle betimliyorum. Bir ağaç görüyorum ve hemen Proust'un ağaçlar için yazdığı uzuncasına betimlemeler aklıma geliyor. Bir sevgiliye bakıyorum ve hemen Proust'un serisinde Albertine için yazdığı, farklı perspektiften görünen yüzler için yaptığı benzetme olan Doğu dinlerindeki Tanrıların farklı farklı yüzleri andırması geliyor. İnsanların uykularına ve uyanmalarına bakıyorum, belleklerini, alışkanlıklarını ve zamanı nasıl yönettiklerine bakıyorum. Zamanı yakalamanın tikel bir süreçten ibaret değil tam tersine etraftaki gereksiz insanların aptallıklarına maruz kalarak ve bundan sonra da şimdiki zamanımızda tek bir dakikayı bile verimsiz geçirmememiz gerektiğini anlayarak gerçekleştiğini çözümlüyorum.

    Çözümlüyorum, çünkü Marcel Proust bir denklem gibidir. Ve Beckett'ın da dediği gibi "Proust'gil denklem hiçbir zaman basit değildir." Ben, hiçbir zaman basit olmayan bu denklem içinde başka bilinmeyenlerle birlikte yine bir bilinmeyen olarak yaşadığım birkaç ay geçirmiş gibi hissediyorum. Fakat şunu da öğreniyorum, bir denklemde ne kadar çok bilinmeyen olursa onu çözmek için de, onu bilinir hale getirmek için de o kadar çok uğraşırsın. Ve anlıyorum ki Kayıp Zamanın İzinde denklemini çözebilmek ve hayatıma hakkıyla katabilmek için epeyce uğraşmışım. Tüm bunların hepsi, yatağında sadece kitabını bitirebilmek için savaşan, yorgun düşen ve bizden sadece anlaşılmayı bekleyen Proust'un, mezarında rahat uyuyabilmesi için!

    Kayıp Zamanın İzinde serisindeki bütün karakterlere aslında sokağa adımımızı attığımızda biz de maruz kalıyoruz. Hayatımızın bir döneminde maruz kaldığımız bir sevgili Albertine, bir sosyete Guermanteslar, bir kibirli ve itibar düşkünü Charlus, bir sanatıyla tanınmak isteyen Vinteuil, Elstir, Berma ve Bergotte görüyoruz. Peki onları ne kadar görebiliyoruz, onların kendi şimdiki zamanlarında ulaştığını sandıkları saf sanatsal zevke, biz kendi şimdiki zamanlarımızda gerçek olarak ulaşabiliyor muyuz?

    Bugüne kadar okuduğum bunca kitapta mekan ve zamanın ayrı olarak tasarlandığının farkındaydım. Fakat Proust denilen bu adam zamanı mekanlaştırmayı nasıl başarabilmişti? Zaman, kendi imparatorluğuna ve kronolojik oyunlarına nasıl bu kadar ustalıkla hakim olabilirdi? Yoksa Proust, Kant’ın, zamanın mekâna dönüştüğü ve içsel hissin dışarıya yansıtıldığı şemalara verdiği isim olan monogramları mı kullanmıştı? Dünyanın zaman skalasına değemeyecek kadar aciz ve verimsiz olarak yaşadığımız hayatlarımız bir monogramlar bütününden mi ibaretti? İçsel hislerimizi dışarı samimi olarak yansıtmayı bize kim, nasıl öğretebilirdi? Proust yaşamımızı nasıl değiştirebilirdi?

    Bugüne kadar ellerimi ve ayaklarımı sürekli normal bir yaşam yaşamak için kullandım. Oysaki şu an Dostoyevski'nin Budala kitabındaki idam mahkumunun aklından 3 saniyede geçen onlarca sahneyi yazmaya çalışıyormuş gibi hissediyorum. Dostoyevski sarasıyla birlikte hazza ve varoluş acısına ulaşırdı, Proust ise hayatı boyunca bir astımlı olarak gezdi. Bunun üstüne bir de gidip kitaplarında onlarca çiçek ve bitkiyle içselleştirmeler yaşadı, yani bunun adı astım hastalığına sahip olup da etnobotanik ile uğraşmaktı. Ben de misal olarak uzun yıllardır bronşit hastalığımı geçirmek için uğraşıyorum ve 1-2 kere hapşırdığımda acizce hemen bir hapa başvuruyorum. Oysaki Marcel Proust için hapları, yazdığı kitaplardı, onlarla iyileşirdi, onlar ona bağışıklık kazandırabilirdi, sadece onlarla zamanı yakalayabilirdi. Çünkü kitapları, yazdıkları ve ardında bırakacağı izler dışındaki insanların hepsi onun için çoğu zaman bir vakit kaybıydı, onun zamanı ve hakikati arayışına panzehir olamazlardı.

    Vakit kaybıydı çünkü vakit kaybı olması gerekiyordu. Proust'un zaman hiyerarşisi böyle işliyordu. Yani, zamanı yakalamak için onu kaybetmen gerekir. Dış dünyaya ne kadar maruz kalıp zamanını ne kadar boşa harcarsan, içinde onu kaybettiğinin farkına varacak bir delilin olur. Onu kaybettiğinin ne kadar farkına varırsan onu ele geçirmek için hırslanma kıvılcımın olur. Onu ele geçirmek için de ne kadar hırslanırsan onu yakalamaya o kadar yaklaşabilirsin. Çünkü Gilles Deleuze'un da dediği gibi, biz bu hayata çıraklar olarak gelmişizdir ve bizden pek çok konuda ustalık göstermemiz bekleniyordur. Ve hayat boyunca o kadar çok aşka, aptal insana ve bizi yanıltan maddi nesnelere maruz kalırız ki, esas olanın saf manevi ve sanat hazzı olduğunu unutuyoruzdur.

    Ben unuttum, sen unuttun, o unuttu... Ama Proust unutmadı. Proust, sadece bir madlen ile istemsiz belleğini canlandırdı. İstemsiz belleğin verdiği o beklenmeyen haz ise istemli belleğin isteyerek hatırladığı şeylerden kat kat üstün bir hazdı. Hatta o sadece bir yazar değildi, o aynı zamanda bir sinirbilimciydi de:

    "Proust, keki tattığında, kekin tadının ulaştığı nöronlar, yani Combray ve Leonie Hala'yı kodlayan nöronlar yanar. Hücreler kopmaz bir şekilde iç içe geçmiş, bir anı meydana gelmiştir."
    (s. 111) Proust Bir Sinirbilimciydi

    O sadece bir sinirbilimci değil, aynı zamanda bir sanatçıydı da:
    "Berma'nın bir jesti bir heykelin duruşunu çağrıştırdığı için güzeldir. Aynı şekilde Vinteuil'ün müziği, Boulogne Ormanı'nda bir gezintiyi çağrıştırdığı için güzeldir." (s. 44) Proust ve Göstergeler

    O sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda bir astronottu da:
    "Proustçu evren, parçalar halindeki bir evrendir, parçaları da parçalar halindeki başka evrenleri içerir." (s. 130)
    Proust ve Göstergeler

    O sadece bir astronot değil aynı zamanda filozoftu da. Çünkü yakaladığı zamanda kullandığı karakterler ve zaman kurgusu da Leibniz'in monadolojisini hatırlatıyordu. Sanki bütün karakterler bir monaddı, her biri dünyayı ifade ettikleri bakış açısına göre tanımlanırdı. Marcel, hakiki bir monaddı. Charlus farklı bir monaddı. Albertine, Guermanteslar, Vinteuil, Elstir, Bloch, Saint Loup, Verdurin, Villeparisis gibi isimlerin hepsinin üstüne çekilmiş bir monad battaniyesi vardı. Ve bu battaniyenin ısıttığı boş bir ceviz gibi yuvarlanan ve soğumuş dünyanın altında başlıbaşına bir zaman mefhumu vardı. Zaten Leibniz'in monadları da başka monadları anlamlandırırdı. Aynı, hayatta yaptığımız eylemlerin, baktığımız sevdiklerimizin, maruz kaldığımız dünyevi rutinlerin bizim farklı yönlerimize ışık tutması gibi Proust da bizim duygulanımlarımızın olabildiğince çeşitlenebilmesi ve sanata yaklaşabilmesi için uğraşırdı.

    Hatta sevdiği filozoflardan biri olan Bergson'ın dediği “Her zaman, bir sonraki an, önce gelen anı içerdiği gibi, bu anın kendisine bıraktığı anıyı da içerir.” gibi bir zincirleme zaman tamlamasında yaşıyorduk. Bir sonraki anımızda maruz kalacağımız anının merakında ve arkamıza attığımız zamanın içindeki anıların özleminde, tam anlamıyla bir bellek tahterevallisinin üzerinde bulunan zaman kurtlarıydık. Zaten yine Bergson'ın dediği gibi "Bizim zaman ölçümüzde geçmiş, şimdi ve gelecek sonsuz bir şekilde yanyana olabilme eğilimi taşır." Kayıp Zamanın İzinde serisindeki kronolojik iç içe geçmeler gibi bizler de bu üç zamanı aslında fark etmeden aynı anda yaşıyorduk, fark edebilen ise zaten zamanı yakalamış oluyordu. Marcel Proust aynı zamanda bir zaman lorduydu!

    O, bunların hepsinin yanında mitolojiye de derinden bağlı bir adamdı. Belki de bunun için Orpheus'un Eurydike'yi kovalamasından etkilenmiş olacak ki, Marcel'in Albertine'i ile yaşadığı çıkmaz sokak misali aşkı anlattı. Ama Orpheus arkasına bakarsa Eurydike'yi kaybederdi. Ve insan, maalesef ki arkasına bakmadan yaşayamazdı. Ben de arkama bakmadan yaşayamıyorum. Geçmiş zamanda farkına varmadan kaybettiğim şeyleri o anda kaybetmemem gerektiğini anca şimdi anlıyorum, evet acı duyuyorum. Ama Proust acıyı severdi, acının, kıskançlıkların, hayal kırıklıklarının, rahatsız oluşların bizi insan yapacağını savunurdu ve sadece kitaplarındaki seslere kulak verdi. Büyük adamdı Proust, büyük adamdı...

    Her şeye rağmen Marcel Proust ve onun kurguladığı zamanı yakalayabilmek için bu inceleme özelinde Marcel Proust'çu eleştiri yöntemini kullandım. Yani, onun sadece kitaplarına bağlı kalarak bir inceleme yazmak istedim. Eğer Sainte-Beuve'cu bir eleştiri yöntemi kullanarak Kayıp Zamanın İzinde'yi anlatmak isteseydim, onun babası olan Adrien Proust'un başarılarını kıskanmasından, kardeşi olan Robert Proust'un fiziksel gücü ile Marcel'ın onunla tam olarak zıt olmasından, hastalıklarından, arkadaş çevresinden, Dreyfus taraftarlığından, Balzac, John Ruskin ve Vermeer hayranlığından, hizmetçisi olan Celeste Albaret ile yaşadığı o küçük ama dünyanın en uzun romanının çıkabildiği odanın düzeninden bahsetmem gerekirdi. Oysaki ben bunu yapmadım, kendi gözlerimle Proust'un dünyasına bakmak yerine Proust'un gözlerini kullanarak kendi dünyama baktım. O, dünyanın en uzun kitabı için bütün hayatını verdi, ben ise bu inceleme için sadece 2 saatimi verdim. Sen ise okumak için sadece 5 dakikanı... Zamanı ben ya da sen değil, sevgili okur, kesinlikle o yakaladı ve yakalamış olarak da bu dünyadan göçtü.

    Marcel Proust okumak için bir okuma rehberi ve okunması gereken farklı yazarlara ait referans kitapların Kayıp Zamanın İzinde serisinden önce mi sonra mı yoksa ortasında mı okunması gerektiği, hangi makalelerin seriyi aydınlattığı konusunu merak ediyorsan paylaştığım şu ileti sana çok yardımcı olabilir: #53777622

    Onun hakkında 20 paragraf yazı yazmak yetmiyor, keşke saatlerce Marcel Proust hakkında konuşabilsek, keşke saatlerce onun hastalıklar içinde azimle çabaladığı, acılarıyla başa çıktığı ve yatağından ayrılmadan kahvesiyle birlikte tamamlamaya çalıştığı bu mucizevi seriyi konuşabilsek...

    Ben diyorum ki, ne olursa olsun zamanını kaybetmemek için yaşa. Çünkü en sonunda ya da belki de her şeyin en başlangıcında, sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldığımızı sanacağımız bu yaşamda zamanı yakalayabilmekten önemli başka hiçbir şey yoktur.
  • 524 syf.
    ·9 günde·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
    https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

    "Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorra'yı bulamadı." Ernest Wright, National Geographic

    Eski Ahit'in Tekvin Kitabı'nda sözü edilen günâhkâr kentler, Sodom ve Gomorra. Lut Kavmi'nin yaşadığı ve helak olduğu yerler. Peki yok olan ve kimsenin bulamadığı bu şehirleri biz nasıl bulabiliriz? Kayıp Zamanın İzinde serisi işte tam da bu noktada devreye girer.

    İnsan, daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sever. Sevdiğiniz insanın size elini kaldırıp mütevazı bir selam vermesi, dudaklarındaki en ufak bir oynamanın bile yanaklarındaki yumuşak çizgiyi değiştirmesi, salon ve sosyete hayatındaki gösteriş silüetiyle başkalaşmış bulutların hep üzerinizde gezmesi aslında sizin sevginizin de meteorolojik durumunu belirler. Bunu en iyi kendimden bilirim. Çünkü bilsek de bilmesek de bizler de Sodom ve Gomorra'nın misafirleriyizdir.

    Hayatımız boyunca çeşitli erkeklere ve kadınlara gerek sempati gerekse de antipati duyarız. Bunların dozunu ise samimiyet doktoru belirler. Etrafınızdakilerin sahte ve yapay düşüncelerine ne kadar bağışıklık kazanırsanız doktorunuz da sizi o kadar kolay tedavi eder. Duygusal tezatlıklar arasında ne kadar gidip gelirsek, bir tren yolculuğunun birbirini anca ufukta görebilen iki şehir arasında mekik dokuduğu kadar da insanların içindeki saf aşkı trenin içindeki sohbetlerin maneviyatlarıyla değil, trenin fiziksel hareketinin bize cinsel mekanizmaları hatırlatmasıyla yorumlama isteği duyarız. Hiç kimse şimdiye dek yok olan bu şehirleri bulamamış olabilir. Fakat sevgi de kimin kesin olarak bulduğunu bilemediğimiz sonsuz bir olgudur.

    İçinizdeki manevi acıyı, özlemi, sevgi tohumlarını bir anatomi uzmanıymışcasına vücuduna haşretmek istediğiniz insan, girmek için zar zor izin alabildiğiniz bir heykel müzesinde anlamsız gözüken ama pek çok sanatçıya ilham olmuş bir heykel gibi durur. Bu heykele pek çok kişi sadece bakıp geçmektedir. Siz ise sadece ona odaklanmışsınızdır, yontulmuş bütün detaylarına, çukurlaşmasına sebep olmuş bütün yaşanmışlıklarına, hormonlarının salgıladığı bütün stimülasyonlara hayatınız boyunca maruz kalmak istersiniz. Ona yazgılı olmak istersiniz. Yazgının skalası, cinsiyettir. Homoseksüel, heteroseksüel, transeksüel gibi etiketlerle doğmayı seçemediğiniz hayatta seçmeye zorlandığınız tercihlerle başbaşa bırakılmışsınızdır. Bir zamanlar Lut Kavmi'nin tam ortasında helak olma ihtimaliniz varken, siz, duyduğunuz sevginin cinsiyetsizliğiyle helak olmayı çoktan göze almışsınızdır. Aşk da zaten başlı başına bir helak olmadır.

    Sevginin konuştuğu dil kıskançlıktır. Fakat tam da bu noktada Yunan mitolojisindeki "Arkana bakma!" tabusu önünüze kocamaaan bir duvar gibi çıkar. Çünkü Orpheus'a Eurydike'yi kovalarken "Arkana bakmayacaksın, asla bakmayacaksın arkana Orpheus. Dönüp bakarsan, Eurydike'yi bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedersin." denmiştir. Oysaki geçmiş, insanın şimdiki zaman tarlasını süren en iyi arkadaştır. Duygular zaman çiftçisiyle nadasa bırakılır. Kendimden örnek veriyorum, geçmişimizdeki kadınlarla yaşadığımız duygulanımlar aslında bir Doğu dininde yüzleri bambaşka biçimlere bürünebilen Tanrıların aldığı yüz ifadeleri gibidir.

    Durmayan şimdiki zamanınızda aradığınız kayıp kadınlar, kayıp yaşanmışlıklar, kayıp duygulanımlar sizin önünüze beceriksiz bir eskizmişcesine çıkarılır. Geçmiş, şimdiki zamanken size pek çok şey vaat eden manevi ihtiyaçlarınız, sanal olmayan şimdide sadece birer kuklaya dönüşmüştür. Kukla ustasının adı ise bilinçaltıdır. Önünüze sürekli buruşturup atmalık eskiz kağıtları atılır. Kıskançlık öyle bir şeydir ki, kendinizi bu yırtıp attığınız düşünce eskizlerinin bile yanyana gelip sevgi bağı kurmasından işkillendiğiniz bir girdabın içerisinde buluverirsiniz.

    Göz bebekleriniz anneleri için ağlar, maruz kaldığınız anlık hayat kesitleri, kimya deneylerindeki tüplerin içinde bilinmeyen ve her an patlamaya hazır bekleyen reaksiyonların ruhunuzun kıskançlık haznelerini doldurmasıyla birlikte adımlarınıza karışır. Onlarla birlikte alnınızın yerçekimine yenildiği nafile secdelerde, inandığınız Tanrı'ya yakarırsınız, onlarla birlikte gece kulübünde günahı dost edinirsiniz, onlarla birlikte rulet masasında Hegel'in diyalektiği üzerine kırmızı-siyah renklerle kanka olursunuz. Fakat hayat da zamanın alışkanlıklarla dolup taştığı kadar vardır ya, işte hayata hologram ellerinizle dokunmak istediğiniz her düşünce parçacığında karşınıza pek çok kez çıkacak olan 0 sizin esas sentezinizdir. Bu yüzden O ile 0 arasında bu kadar benzerlik olmasına da şaşılmaması gerekir. 0, O’nun çocuksu yanaklarından biraz sıkılmış versiyonudur. Biz, O’nu ne kadar seversek, 1’e değil daha çok 0’a ulaşırız.

    İnsan, arkasına bakmadan duramaz. Çünkü insan bilmediğine bakmayı sever. Bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedeceğini bilmesine rağmen arkasına bakmaya devam eder. Çünkü insan Tanrı değildir. İnsanın önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilen bir Tanrı varken, insanın cüzi bakışları Proust'un zaman hiyerarşisine -yani boşa geçirilen zaman, kaybedilen zaman, ele geçirilen zaman ve yakalanan zaman- takılır. Engelli bir koşu gibidir zaman, her engelde insan bir dahaki engeli nasıl aşacağını daha iyi öğrenir. Gözyaşlarıyla doğmuştur, gözyaşlarıyla ölecektir. Yediğim çiğköftelere bile avucumun içi kadar acı koyulurken, 25 yıllık acısız hayatımda en sevdiğim kitap olan Robert Musil'in Niteliksiz Adam 1'ında
    "Modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyordu: O halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalıydı!" şeklinde bir alıntı vardır. İşte, modern insanın kliniği de aşk çıkmazıdır. Aşk çıkmazında doğup aşk çıkmazında ölüyor, aynı zamanda da aşk çıkmazında yaşıyordu insan. Herkese göre bir aşk vardı ortada fakat insan önüne bakmayı bilemediği için arkasından da kurtulamıyordu. Kayıp zamanın izinde tamlamasına kayıp aşkın izinde, kayıp paranın izinde, kayıp günahın izinde, kayıp başarının izinde koyduğu için insan, insanlığından çıkıyordu. Birileri için yaşıyor, başka birilerine zeki görünüyordu. Kendisini ararken zamandan oluyordu. Cenneti arzularken cehennemi giyiyordu. Yozlaşıyor, izole oluyor, sahteleşiyordu.

    Yıllarca birbirini göremeyecek olan insanlar, anılarının ortaklığından ötürü birbirinden vazgeçemez. Beraber gezilmiştir deniz kıyıları, beraber bakılmıştır tablolara, beraber doğa yürüyüşleri yapılmıştır. Artık ellerdeki epiteller dost olmuştur. Parmak çizgileri, aşıklara göre, tez ile antitez, adenin ile timin, siyah ile beyaz gibidir. Anlamı birbirlerini tamamlamakta ve senteze ulaşmakta arayan fakat birbirlerini tamamlamadan da çelişkili bir anlam arayışına sürüklenen de yine, nitelikli dış uyaranların niteliksizleştirdiği insanların boş ve hayal kırıklığıyla sonuçlanacak olan heveslerinden başka bir duygulanım değildir. Beyhude olduğu aşikardır. Zaten insan, zamanını boşa geçirdiği kadar da onu yakalamak ister. Kederlerin için ne kadar derin bir kuyu açarsan sevgi susuzluğuna ilaç olabilecek derin bir potansiyel su kuyusu sahibi olman da o kadar kolay olur. Her şey senin için be insan. Sadece acı çekmen yeterli, çünkü Proust da acıya karşı boynunu heybetli bir Yunan Tanrısı'na eğermiş gibi sunmuştu:

    "Sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz." (s. 145)

    "İnsanların sevgisinden ne kadar az şey beklenebileceğini görüyordu, buna boyun eğmişti. Bundan ötürü acı çektiği oluyordu tabii." (s. 346)

    "Hayata hala bağlıydım, ama hayattan artık acıdan başka şey bekleyemeyeceğimi biliyordum." (s. 510)

    Biliriz ki Marcel Proust da bir zamanlar kendi ruhunun epitellerine uyabilecek bir kadın arayışındadır. Ama isteklerine bir türlü cevap alamadığı için latent eşcinselliğe kadar giden bunalımlar yaşamıştır. Nedendir bilmem fakat atan bir kalbi, düşünen bir beyni, seven bir mizacı olan herkesin Proust okuması gerektiğini düşünürüm. Çünkü Proust da zamanınızı boş geçirmenizi istemez. Kendi gözlerinizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyanıza bakabildiğiniz sürece siz de geçmişinizde o unutamadığınız ve uğruna kıskançlıklar yaşayıp ortamlarda sevginizi sakındığınız, birilerine yaranmaya çalıştığınız, Eurydike için Orpheuslaştığınız kadar "zaman" olursunuz. Seçim ise size ait, bir insana mı ait yoksa zamana mı ait olmak istiyorsunuz?

    Kim bilir... Sodom ve Gomorra'yı bulduk mu bilinmez. Fakat belki Proust da aşkının sarhoşluğuyla helak olmak isteyen bir adamdı. Olabildiğince cinsiyetsiz, olabildiğince sahtelikten uzak, bir elektrik akımı gibi ani ve gerçek bir sanatın karşısında olduğunuzu bildiğiniz zaman hissettiğiniz, hayatınız boyunca etkisinin geçmeyeceğini düşündüğünüz kısmi bir manevi felç gibi:

    "İnsanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı; onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım." (s. 519)

    Eğer bu klibi de izlerseniz Sodom ve Gomorra'nın ne anlatmaya çalıştığını anlayabilirsiniz:
    https://youtu.be/UBDjTtLdgkg
  • Ulu Zeus’un kızı, berrak sesli Musa, tüm tanrıların ve insanların
    Ana’sına söyle bana; o, zillerle teflerin çın çın örmesinden, flütlerin uğultusundan, kurtlarla parlak gözlü aslanların sesinden, yankılanan dağlardan ve ormanlık vadilerden zevk alır. Selam sana ve şarkıya katılan tüm tanrıçalara.
  • Antolojinin hazırlıklarına ilk başladığımda bu kadar çok yazar ve eserle karşılaşacağımı düşünmemiştim. Çoğu insanın kafasındaki yanılgılardan bazıları bende de vardı. Ancak listeyi hazırlarken son ana kadar adını daha önce bilmediğim pek çok yazarla karşılaştım. İleride bu antolojiyi sözlük olarak daha gelişmiş ve detaylı bir şekilde yazmayı da düşünüyorum. Bu çalışmayı da, “Türkler bilimkurgu yazamaz,” diyenlere ithaf ediyorum.

    Listeye basılı ya da elektronik dergilerde çıkan, çeşitli elektronik ortamlarda yayımlanan yazarları dâhil etmedim. Ele aldığım kriter en az 1 basılı yapıtının olmasıydı. Yazarların bütün eserlerini listeye almadım, sadece külliyatları içindeki bilimkurgu yapıtlarını değerlendirdim. Öyküleri seçki içinde yayımlanan yazarlar için * işaretini kullandım.

    Bütün dikkatime ve çabalarıma rağmen elbette bu antolojinin eksiksiz bir sunuma sahip olduğunu düşünmüyorum. Gözden kaçan yazar ve eserleri yorumlarda belirterek siz de bu seçkiye katkı sağlayabilirsiniz.

    Abdülkadir Doğanay
    Yerli Bilimkurgu Yükseliyor – Bilimkurgu Öykü Seçkisi (2018)*

    Adam Şenel
    Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı (1968)

    Ozmos Kronos (1993)

    Afşin Kum
    Sıcak Kafa (2016)

    Ahmet Avcı
    Mars’a Yolculuk (2018)

    Ahmet Doğru
    Işığın Oğulları (2015)

    Reptilian (2017)

    Ahmet Tural
    Uzay Çocukları(1980)

    Akın Başal
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Poyraz’ın Gelecek Öyküleri Serisi (2018)

    Alev Alatlı
    Schrödinger’in Kedisi (Kâbus) (2011)

    Ali Demirel
    Ya da (2001)

    Zamanın Kaçak Yolcuları (2002)

    Acun 2 (1996)

    Ali Nar
    Uzay Çiftçileri (2002)

    Arzu Eylem
    Çok Çağı (2018)

    Aşkın Güngör
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)

    Gohor Serisi: Cam Kent (2003)

    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Kurtlar Yolu (2011)

    Mesih’in Klonu (2012)

    Gohor: Kıyametten Sonra (2009, Gohor serisi tek cilt)

    Atilla İlhan
    Yengecin Kıskacı (2002, yalnızca Dr. Cemile Ceyda adlı öyküsüyle)

    Aydoğan Yazıcı
    Sonsuzluğun Sırrı (1997)*

    Ayhan Yıldırım
    C-4000 Ufkun Ötesi (2013)

    Aysun Bitir
    Excido (2011)

    Ayşe Acar
    Yüzyıl: Bay Binet (2017)

    Yüzyıl 2: Yeşil Adam (2018)

    Ayşegül Engin
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003, Robot ile Söyleşi)

    Badahan Canatan
    Adsız İnsanlık (2009)

    Bahadır İçel
    Benim Adım Z (2015)

    Bahar Korçan
    Gelecek Öyküler(2003)

    Barış Müstecaplıoğlu
    Osmanlı Cadısı: Bir İstanbul Bilimkurgusu (2016)

    Beyazıt H. Akman
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Burak Eldem
    Seni Tılsımlar Korur (2004)

    Fraternis: Kayıp Kitaplar (2006)

    Günbatımı Fandango (2007)

    2012 Mardukla Randevu (2008)

    Kozmik Okyanus (2011)

    Burak Özdemir
    Yıl 2binyüz2 (2002)

    Burhan Can Ahıpaşaoğlu
    C-4000: Ufkun Ötesi (2013)

    Bülent Kayran
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Bülent Özden
    Sonsuz Gençlik Tröstü (2007)

    Kozmik Tayyare (2012)

    Bülent Tanyolaç
    Sonsuzluğun Sırrı (1997)*

    Coşkun Hepyonar
    Geçmiş Olsun (e-kitap)

    Herşeyi Bilen Adam (e-kitap)

    Gümüş Kemikler(e-kitap)

    Sinek İkilisi (2018)*

    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Cüneyt Gültekin
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Cüneyt Uçman
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Çağdaş Bozkurt
    Bağlantı (2017)

    Çağıl Yaman
    Güneş Makinesi (2015)

    Doğu Yücel
    Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları (2000)

    Güneş Hırsızları (2014)

    Dost Körpe
    Zaman Sona Ermeli (1993)

    Günah Yiyen (1997)

    Kıyı (1998, şiir)

    Nötralizör (2010)

    Efekan Efeoğlu
    Gerçeğe Alınan Yol (2014)

    Efsun Önder
    9 (2009)

    Ege Görgün
    Gelecek Öyküler (2003)*

    Engin Eryıldız
    Temas (2010)

    Ölüm Adası (2012)

    Sabaha Karşı Öyküleri (e-kitap)

    Erdoğan Ekmekçi
    Londra İnekleri (2005)

    Eren Sezen
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Esin Kıroğlu
    Nessehira (2013)

    Esra Avgören
    İlya’nın Sırrı (2013)

    Ethem Kocabaş
    Bir (2014)

    Fatih Çatallar: Evrenin Kapısı (1997)

    Dönüşüm (1995)

    Fatih Emre Öztürk
    Mut (2012)

    Andromedan-Bumerang’ın Ölümü (2013)

    Funda Özlem Şeran
    Dünyalılar (2016)*

    Yüksek Doz Gelecek (2017)*

    GÖZ ATIN Bilimkurgunun Kısa Tarihi
    Gamze İstanbulluoğlu
    Omartha (2015)

    Giovani Scognamillo
    Dünyamızın Gizli Sahipleri (2007)

    Gökcan Şahin
    Düşlerin İzinde Seçkisi (2015, yalnızca Metal Fareler Kenti öyküsüyle)*

    Yüksek Doz Gelecek (2017, Karavanlar Çağı öyküsüyle)*

    Yeryüzü Müzesi (2018, A-T-G-C öyküsüyle)*

    Gurur Asi
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Yerli Bilimkurgu Yükseliyor- Bilimkurgu Öykü Seçkisi (2018)*

    Cam Dünya (1998)

    Gülten Dayıoğlu
    Işın Çağı İnsanları (1984)

    Gürhan Öztürk
    Varoluş (2013)

    H. Mükremin Barut
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Hakan Alpin
    1001 Soruda Çizgi Roman (2002)

    1001 Soruda Bilimkurgu ve Fantastik (2005)

    Çizgi Roman Ansiklopedisi (2007)

    Hakan Yılmaz Çebi
    Kara Divan: Yeraltının Gizli Tarihi (2006)

    3.Dünya Savaşı (2013)

    Haldun Aydıngün
    2000’li Yılların Öyküleri (1991)

    Başkan Oyunu: 2000’li Yılların Öyküleri (1991)

    Dağın Ötesi (1996)

    Boğaziçi ve Ötesi (1999)

    Planımız Katliam (2001)

    Gelecekten Öyküler (2003)*

    Toso: Dağın Ötesi (2006)

    Koyun Paradoksu (2009)

    Halil Gökhan
    Gelecek Öyküler (2003)*

    Halil İbrahim Balkaş
    Yıldızlar Işıyacak (2001,aynı eseri 2002’de bir de yayınevinden bağımsız olarak kendisi yayımlamıştır.)

    Halil Kocagöz
    Uzaya Kaçış (2012)

    Hüseyin Tuğrul Atasoy
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)

    İhsan Oktay Anar
    Puslu Kıtalar Atlası (1995)

    İlknur Uğur
    Yansıma (2012)

    Karanlık Fısıltı (2016, Yansıma romanının tekrar yayımı)

    İmren Mutlu
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003,Yosun Kokusu adlı öyküsüyle)*

    Gelecek Öyküler (2003)*

    İskender Fahrettin Sertelli
    Makineli Kafa (1928)

    Kaan Arslanoğlu
    Sessizlik Kuleleri 2084 (2007)

    Kadir Özden
    Bir Başlangıç (e-kitap)

    Kazım Çende
    Andromeda’ya Dönüş-Durkonlar (2011)

    Kudret Alkan
    2080 (2017)

    Lami Tiryaki
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Levent Caşka
    Astera Kaşifleri: İçdünya Destanı (2015),

    Astera Kaşifleri: Türlerin İttifakı (2017)

    Levent Şenyürek
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Çıldırtan Kitap (2007)

    İsa’yı Beklemek (2013)

    Levent Tuğrul
    Ay Koruyucuları (Vigilante Lunaris)

    1. Kitap: Somata Et Gezegeni (2017)

    M.H. Kan
    Umay (2017)

    M.İhsan Tatari
    Yitik Öyküler Kitabı (2011)

    Yitik Öyküler Kitabı 2: Bilekbüken (2012)

    M. Ömer Nayır
    Türk Bilimkurgu Öyküleri (2003)*

    Mazlum Akın
    Türk Çocuk Edebiyatında Bilimkurgu (2009)

    Mehmet Açar
    Siyah Hatıralar Denizi (2000, ikinci baskısı 2005, üçüncü baskı 2018)

    Mehmet Barış Albayrak
    Kırmızı Top (2018)

    Mehmet Emin Arı
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Mehmet Mutlu
    Uzay 3981 (1999)

    Mehmet Sağbaş
    Barbar Yeni Dünya (2018)

    Mehmet Zaman Saçlıoğlu
    Kader Yıldızı Pars (2017)

    Meltem Özkaya
    Yeni Dünya-Ametist (2016)

    Metin Atak
    Gezegenler Savaşıyor (1970)

    Arena (1971)

    Metin Güçlü
    Evrenin Türk Bekçileri (2007)

    Hedef Dünya (2017)

    Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi
    Rüyada Terakki ve Medeniyet-I İslamiyeyi Rüyet (2012)

    Morpheus
    Beyaz Kelebek: Kopya Hayatlar (2017)

    Murat Kaya Beşiroğlu
    Aşk Algoritması (2018)

    Anlam Satan Android – Dünyalılar (2016)*

    Onsekiz – Bilimkurgu Öykü Seçkisi (2018)*

    Ogox (2016)

    Murat Yılmaz
    Zenar’ın Geleceği (2012)

    Murathan Mungan
    Şairin Romanı (2011)

    Mustafa Ali Targaç
    Ölüm İlahları (1970)

    Arılar Tarikatı (2015)

    Mustafa Öncel
    7 Gezegenin Sırrı 2: Sır Açığa Çıkıyor (2014)

    Mustafa Resul Yalçınkaya
    Ambrosia Laneti (2012)

    Mustafa Semih Arıcı: Uluğ Bey
    Ganimid Savaşçıları (2002)

    Müfit Özdeş
    Asker Kaçağı (1991,Krrciysk adlı öyküsüyle)*

    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Son Tiryaki (1996, yeni baskısı 2018)

    Nevra Bucak
    Gelecek Öyküler (2003)*

    Nihan Sarı
    Benek’in Masalı-Tuhaf Yolculuk (2011)

    Benek’in Masalı-Issız Gezegen (2011)

    İki Dünya Arasında (2016)

    Nurcihan Doğuç
    Hayalet Kentin Kadınları (2009)

    GÖZ ATIN Türk Edebiyatında Vampirler Dizini
    Olcay Şeker
    7 Pencere (2016)

    Hiçbir Zamana Ait Olmayan Adam (2017)

    Orhan Duru
    Yoksullar Geliyor (1982)

    Sarmal (1996)

    Fırtına (1997)

    Düşümde ve Dışımda (2003)

    Boğultu (2011)

    Orhan Seyfi Şirin
    Cennet Atları (1993)

    Orhan Yüksel
    Merihe Yolculuk (1966)

    Orkun Uçar
    Kızıl Vaiz: Derzulya (2002)

    Kült (2019)

    Ömer Faruk Yazıcı
    Pezevenk Gömleği – Âlemlerin Çöpçatanı (2018)

    Deux Ex Kaynata – Âlemlerin Çöpçatanı (2018)

    Ömer Serkan Turan
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Öner Çayırlı
    1. Kâinat Savaşı 2050 (2012)

    Özcan Güler
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Özgen Biçgin
    Kayıp Rota (2018)

    Özgün Özerk
    Relorya (2011)

    Özlem Ada
    Fafa ile Mimi-Fafa Bilgisayarda (1995)

    Embriyogenesis (1997)

    Özlem Alpin Kurdoğlu
    Son Cephede Şafak (1996)

    Karanlığı Taramak (1998, Philip K. Dick çevirisi)

    Sıfır Noktası (1999, William Gibson çevirisi)

    Robot Öyküleri Antolojisi (2002, çeviri)*

    Yüreğin Zafere Çağrısı (2000)

    Alacaşafağın Rengi (2002)

    Gelecek Öyküler (2003)*

    Karanlık Uykusu (2006)

    Son Cephede Şafak (2003) 2.baskı

    Son Cephede Savaş (2000)

    Zamanda Kuşatma (2014)

    Yerli Bilimkurgu Yükseliyor- Bilimkurgu Öykü Seçkisi (2018)*

    Çemberkıran (2018)

    Pia
    GriTopya (2017)

    Rafet Arslan
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Refik Halid Karay
    Hülya Bu Ya… (1921, hikaye)

    Refik Özdek
    Uzaylı Bargan’ın Dönüşü (1979)

    Sabri Gürses
    Boşvermişler: Bir Bilimkurgu Üçlemesi (1996)

    Sadık Yemni
    Hayal Tozu Gölgecisi (2009)

    Akisfer (2011)

    Zaman Tozları (2011)

    Ağrıyan (2012)

    Sokaklar Benim Yeniden (2011)

    Arafor (2012)

    Korkulobin (2012)

    Ela (2016)

    Selim Erdoğan
    Denizatı Vadisi (2012)

    İkibinseksendört: Bir Dijital Kara Ütopya (2013)

    Trinidad’ın Dönüşü (2015)

    Gofer Ağacı (2014)

    Selma Mine
    Uzay Yolu(1973)

    Renkli Ülkeler(1976)

    Tarihin Başladığı Gün(1979)

    Obi JS 927(1980)

    Unutulan Gezegen: Dunia (2002)

    Tanrıların Kenti- A’bab’ilu (2002)

    Ben Robot: Mekanik Adam Devri (1983, Isaac Asimov çevirisi)

    Semih Bulgur
    Düş Mühendisi 2123 (2018)

    Seran Demiral
    Hayat Üretim Merkezi (2015)

    Karanlıktaki Kadınlar (2018)

    Sercan Leylek
    Cydonia (2012)

    Piri Reis ve Nostradamus (2015)

    Yerli Bilimkurgu Yükseliyor- Bilimkurgu Öykü Seçkisi (2018)*

    Serdar Hamdi Semiz
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Serdar Yıldız
    İllet (2013)

    Karanlık Gökkuşağı (2014)

    Yüksek Doz Gelecek (2017)

    Sinem Ataklı
    Proje 2417 (2018)

    Soner Işıksal
    En Gerçek Dünya(2014)

    Suat Başkır
    Mekanik (2015)

    Biz Diğerleriyiz (2017)

    K-X İnsanın Vedası (2018)

    Süleyman Akdoğan
    Küller-Nayakun (2011)

    Ş. Yüksel Yılmaz
    M4Y4: Tehlike Yaklaşıyor (2016)

    M4Y4: Nesil (2017)

    Yerli Bilimkurgu Yükseliyor- Bilimkurgu Öykü Seçkisi (2018)*

    Şükran Tunç
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Şükrü Soydaş
    Gerçek 1.0: Geçmişe Dönüş (2017)

    Taner Güler
    Supra: Bir Parçacık Sonsuzluk (2015)

    Tevfik Uyar
    İz Odası (2011)

    GİO Ödülleri Seçilmiş Öyküler (2013)*

    Galaktik Tiyatro (2014)

    CCLXXX (2015)*

    Dünyalılar (2016)*

    Tek Kişilik Firar (2016)

    Yeryüzü Müzesi (2018)*

    Tolga RA
    İsyankâr (2016)

    Diktatör (2017)

    Ufuk Ata Bora
    Zaman Kaptanı (2012)

    Umut Altın
    Metal Fırtına 5-Tengri (2015)*

    Yüksek Doz Gelecek (2017)*

    Ümit Yaşar Özkan
    Bilimkurgu Öyküleri (2005)*

    Vedii Bilgin Hataylı
    Rüya mı Hakikat mi? (1943)

    Yeşim Demir
    GriTopya (2017)

    Yiğit Kulabaş
    Zamanya (2006)

    Yusuf Eradam
    Gelecek Öyküler (2003)*

    Zübeyir Tokgöz
    Küre (2006)

    Ongay (2007)

    Jüpiter’den Kaçış (2018)

    Zühtü Bayar
    Filler Mezarlığı (1991)

    Geyşa Android Şirketi (1999)

    Sahte Uygarlık (1999)

    Bilimkurgu ve Gerçeklik (2001)

    Kıyametten Sonra (Jack London çevirisi)


    Derleyen: Emrecan Doğan
  • Vardım eteğine,secdeye kapandım;
    Koşup bir koluna sımsıkı abandım.
    Karlı başın yüce dedikleyin yüce,
    Sükûn içindeki heybetin gönlümce.
    Devce yapında ilk rahatlığı duydum.
    Şifası mı ne ki ruha bu ilk yudum
    Hayâl arkasında boş çırpınışların
    Sen uygun bir vakti gelince rüzgârın
    Sonsuzluğa doğru kalkacak sihirli
    Bir gemisin göklerde demirli
    Ve ben rıhtımında bekleyen tek yolcu...
    Düşüncemizin en haksız, en korkuncu;
    Açan o ağulu çiçek delilikte,
    Gir sır mezara cesetle birlikte,
    Şüphe; o bin çeşit çilenin yemişi,
    Yılan ağzındaki elma... Ey, ateşi
    En derin yerinde gizli gizli yanan!

    Seyrediyor ruhum kar balkonlarından
    İnsanın göresi olmaz manzarayı
    Ve aklın o uçsuz bucaksız sarayı
    Yıkılıyor... Duygu bir kartal hızıyla
    Fırlıyor engine sevinç avazıyla
    Bulutlar ne güzel bulutlardır onlar,
    Hep öyle başımın üstünde dursunlar
    Menekşe rengi, kan rengi, toprak rengi...
    Asılı kalsın hep bu yağmur hevengi.
    Dünyayı saran bu gece ne gecedir,
    Yıldızlardan yağan ışık ne incedir!
    Yansın o yıldızlar, bitinceye kadar
    En derin uykular, en tatlı uykular.

    Ey, gökperdelere şahlanan tanrısal!
    Eteklerindeyiz işte. Ve bir masal
    İçinden gelmişiz sana, atlı yaya,
    Attığımız okta kısmeti bulmaya.
    Yitik, perişandır elbet bencileyin
    Pişmanlığın ırgat olup geceleyin
    Günle bahtın çağrısına koşan kişi.
    Ah, iç sıkıntısı! sen ettin bu işi.
    Zevk, o yosma kadın eski bir bahçede
    Ayaküstü günah işlenen gecede
    Bir susuzluk kadehi sunmuştu bana:
    Yüzümü maskesiz gösteren ilk ayna.
    Yel alsın götürsün bütün o geçmişi,
    Büyülü kadehin zehrinden içmişi
    Serin yalanında kandırmaz her pınar.
    Dindirir miydi ki en tatlı rüzgârlar
    Bende gizli gizli başlamış ağrıyı:
    Bu, rüzgâr ve gemi uğramaz bir kıyı
    Ya da bir teknede açılmış bir delik;
    Hangi pencereye koşarsan ahretlik
    Bir gökyüzü, siyah, güneşten habersiz,
    Her adım attığın yeri basan bir sis.
    Hangi yana baksam onu görüyorum:
    İnancın kaydığı bir dipsiz uçurum;
    Günah kapılarının aralandığı,
    Tanrıların bile avaralandığı
    Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince.
    Güneş! güneş! güneş! ey, ölümsüz ece!
    Sana tapınanlar kardeşimdi benim;
    Güneş! güneş! ben sana doğru gelenim,
    Kucakla beni, tanrıça, sev, sar beni,
    En yırtıcı, en aç hayvanların ini
    İçimin göz görmez mağaralarıma gir
    Senin girmediğin yerde haset, kibir
    Dert, kin, yalan, ölüm, korku ve işkence,
    Çakal seslerinden örülmüş bir gece,
    Teneşir başında oynaşan çirkinler
    Engerek düğümü doğuran gelinler,
    Zina şöleninde beynin nöbet nöbet
    Cehennem halayı çeken bin iskelet
    Ve yaprak indiren ağaçlar baharda...
    Senin bağışından yoksun kucaklarda
    Çocuklar kertenkeleyle bir biçimde.
    Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde
    İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,
    Daha her yer geceyken sarardın, gümrah
    Sarı saçlarınla benim varlığımı,
    Kendimde taşırdım kendi taptığımı...
    Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde
    Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!
    Kaplamış gözümün gördüğü her ufku
    Umutsuz, zifiri bir gece, bir korku.

    Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz.
    Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz!
    Bu yalnız inilti esen manzaradan
    Bir çaresiz ay'dır sallanan aradan;
    Işık tuttuğu her şey bir taze yara.
    Onmaz bu gece. Bırak karanlıklara!
    Can yiğitliği yitirmiş, kalp aşkı
    İlenişlerinden insanın bir şarkı
    Tutmuş dört yanı, bir çirkin ağıt, eski...
    Ah güç de değildi bahtiyarlık belki;
    Üstümüzde deniz gibi bir gökyüzü
    Altında her kalbe esenlik payı var;
    Bizimdir, yelken açmış giden bulutlar,
    Vurup alnımıza serin gölgesini,
    Bizimdir bu koku, bu renk dolu sini
    Üstünde seslerle ışıklar kamaşan;
    Bizimdir bu zafer, bu beste ve bu şan.
    Şu aydın, ferah ve rahat gök altında
    Her kazazedenin müjdesi bir ada,
    Her gülüşe ayna bir gölek kenarı;
    Koparırken elin taze meyvaları
    Öyle kolaydı ki yaşıyorum demek;
    Soframıza konmuş bu doyulmaz yemek
    Niçin bir zehirli kaşıkla yenmede?
    Ağrı! başına boz bulutlar inmede.
    Ne ki bu cendere, ne ki bu sonsuzluk,
    Kim bu vurulmuş yatan, ova boyunca,
    Bir kan çeşmesine açık durup avcu?
    Çile pazarında cana pey sürümü
    Çözmek mi istemiş o çetin düğümü?
    Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış
    Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış,
    Ölümsüz barışa gülen şafakları,
    Lezzet ve esenlik tüten ocakları,
    Ömre öpüş tadıyle uyandığımız,
    Tanrısal bir çıra gibi yandığımız?..
    - Dağ! senin yandığın gibi bir vakitler-
    Vuran bir toz parçası değilse eğer
    Küçük gövdesine budur giren ölüm,
    Onun yüzünü bizden çeviren ölüm...

    Sen ey, oyununu en güzel oynayan!
    Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan
    Bir gün söndürdüğümüz kutsal ateşi?
    Ey sen! ölümden çok hayatın kardeşi
    Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar
    Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar
    Ve geri getirdin o sürgünlerini?
    Nerde buldun tekrar eski günlerini
    Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin
    Ve en güzelini sönmüş ateşlerin,
    Kalbimin o kadar sevdiği o gülü,
    Ölüm ötesinin mutlu tahayyülü
    Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini,
    Bizden gidenlerin bir gün en yakını
    Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi,
    O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?..
    Ey boş gecelerin dadı ayışığı!
    Salla, salla hüzün uyuyan beşiği
    Söğütlerin nazlı dalları içinden
    Ki o altın saman yolları içinden
    Bir sabahı özleyen şu taze kadın
    Yatsın başyastığına anılarının;

    Bir makine sesiyle işleyen kalbi
    Alıp gezdirsin onu bir gemi gibi
    Düşlerinin durgun, mavi denizinde.
    Beni de hep kendi kendimin izinde
    Fenerinle yolumu aydınlatarak
    Barış çeşmesini aramaya bırak,
    Budur yaşadığın sürece görevin;
    Gecelerin birinde, solgun alevin
    Güne yenilmeye başladığı zaman
    Üstüne başımın düştüğü kitaptan
    Eser Mevlânâ'nın üflediği rüzgâr...
    İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar
    Rüzgârından gördüğüm ova boyunca.
    Bu bir düştür belki, insan uyanınca,
    Gözlerinde kalır serabı bir ömür,
    Her şey bu ışıltı ardından görünür
    O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm.
    Seni uykuya çekip götüren elim
    Kadınım, ayışığı içinden şu anda
    Aldanış diye ne varsa bir insanda
    O daldan tutuyor...Böyledir bu. Kader
    Kavuşur sabaha en uzun geceler
    Ve serin durur her avunuş testisi.

    Rüzgârlar başladı. Sonsuzluk gemisi
    Önünde köpürüp şahlanmada engin;
    Yolcusu olduğun nihayetsizliğin
    Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu.
    Başlıyor serüvenlerin en korkuncu:
    Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü,
    Barıştıran sınır geceyle gündüzü;
    Ey sonuca doğru ilkuçtan gelen Dağ!
    Göğü perde perde delip yükselen Dağ!

    Ahmet Muhip DRANAS