• Tanrısız ahlâk meselesi, büyük ihtimalle ebediyyen tatbikatta tet-
    kiki mümkün olmayan veya herhangi bir tarihî tecrübeye dayanmayan
    nazarî bir tartışma mevzuu olarak kalacaktır. Çünkü tarih boyunca ta-
    mamen dindışı bir tek toplum bilinmediği gibi, benzerî durumla ilgili
    tecrübemiz de yoktur. Kuşaklan, resmen kabul edilmiş ateist ideolojiye
    istinaden, dine karşı tamamen ilgisiz ve hatta nefret içinde eğitilen toplumlar bile, dindışı ahlâk var mı veya sırf ateist kültür ve ateist toplum
    mümkün mü sorusuna itimada şayan bir cevap olamazlar.
  • Tanrının ölümünün ilanı da beklenenin aksine toplumu çöküşe götürmedi. Tarih boyunca peygamberler ve felsefeciler, büyük kozmik plana duyulan inanç olmazsa düzen ve birliğin yok olacağını iddia etmişlerdi. Bugünse kozmik bir tasarıya inanmaya devam edenler, küresel düzen karşısında ki en tehditkar unsurlardır. Allahtan korkan Suriye, seküler Hollandadan çok daha şiddet dolu.
  • Friedrich Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinden beri 134 yıl geçti ve bu söylemiyle 19. yüzyıl’dan günümüze kadar felsefe öğrencilerine baş ağrısı olmaya devam etti. Belki de felsefede en iyi bilinen fikirlerden biridir, hatta “Şen Bilim (the gay science)”in bir kopyasını eline bile almamışlar tarafından bile; kaldı ki kitap buradan türemiştir. Fakat tam olarak ne demek istedi biliyor muyuz? Ya da belki de daha da önemlisi, bize ne ifade etmekte?

    Nietzsche, yaşamının olgunluk çağında bir ateistti ve bizim bildiğimizin dışında, gerçekten ölen bir Tanrı var demedi. Aydınlanma Çağı’ndan sonra evren fikri, ilahi takdire göre değil fizik kanunları tarafından yönetiliyordu. Felsefe, artık hükümetlerin, ilahi adaletin meşru olma fikri etrafında değil yönetilenlerin rızası ve rasyonalite etrafında organize olunmasını söylemiştir – yani bu geniş ve tutarlı ahlaki teorilerin Tanrı’ya referans olmadan var olabileceğini. Avrupa artık evrendeki tüm ahlak, değer, ya da düzen için kaynak olarak Tanrı’yı gerekli görmez; felsefe ve bilim bizim için bunu yapacak yetenektedir. Bu dünyevileştirme düşüncesindeki yükselme filozoflarını, yalnızca “Tanrı öldü” düşüncesine yönlendirmemiş, aslında onu bizim dünyamızı daha iyi anlayabilmemiz için büyük bir tutku ile öldürdüğümüzü düşündürtmüştür.

    Tanrı’nın ölümü Nietzsche’yi tamamen iyi bir şey olarak etkilemedi. Bir Tanrı olmadan, Batı Avrupa inanç sistemi tehlikedeydi: “Putların Alacakaranlığı”nda yazdığı gibi: Biri Hristiyanlık inancından vazgeçtiğinde diğerinin ayağının altından Hristiyanlık ahlakını alma hakkı doğar. Bu ahlak hiçbir şekilde apaçık değildir. Hristiyanlık, birlikte düşünülmüş şeylerin bir arada olduğu bir sistemdir. Bunun içindeki ana kavramlardan birini yıkmak, Tanrı’ya inanç gibi, tamamını yıkar.

    Nietzsche bunun sadece bazı insanlar için iyi olabileceğini düşündü, “eski Tanrı’nın ölmüş olduğu haberlerini duyup, biz filozof ve ‘özgür ruhlar’ yeni şafakla aydınlanmış hissediyoruz.” diyenler için. Eski sistemin gidişi ile yenisi oluşturulabilirdi ama risklerle. Bu sistemin kaldırılmasının insanların çoğunu anlamsızlığın umutsuzluğu riskine itecek diye düşündü. Tanrısız bir yaşamın anlamı ne olabilirdi? Eğer varsa bile, batı evrenin merkezine bizim yerleştirilmediğimizi biliyordu, insanın evrildiğini aşağı kökenden öğreniyordu. Evren artık bizim için yapılmamıştı. Nietzsche dünyanın bu anlayışının karamsarlığa neden olacağından korktu: “Hiçliğe bir istek” ki bu Nietzsche’nin yaşam felsefesine tezattı.

    Onun nihilizm korkusu ve bizim buna tepkimiz “Güç İstenci”nde gösterildiği gibi şöyle yazılmıştır: “İlgilendiğim, gelecek iki yüzyılın tarihidir, neyin geldiğini tarif ettim, neyin artık farklı gelemeyeceğini: Nihilizmin doğuşu… Bir süredir Avrupa kültürümüz bir afete doğru sürüklenmektedir.” 20.yüzyılda Avrupa’da olan felaketlerden ötürü şaşırmadı. Komünizm, Nazizm, Milletçilik ve diğer ideolojiler Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kıtada ilerlerken insanlığa değer sağlayanın peşinde koşan bir işçi, bir Aryan ya da başka bir şey olarak, aynı Hristiyanlığın Tanrı’nın çocuğuna verdiği anlam, cennetle ilişkisinden dünyaya verdiği hayatın değeri gibi bir anlam sağlamaya çalıştı. Bu ideolojileri reddedebilirdi; ama bu arada hiç kuşkusuz onların sağladığı anlam ihtiyacını kabul ederdi.

    Tabii ki, Nietzsche bunun geldiğini gördüğünden bize bir çıkış yolu sundu. Bireyler olarak kendi değerlerimizin yaratımı. Yaşayanlar tarafından oluşturulan yaşamın anlamı. Bunu yapabilen bireyin, popüler üstbilince ulaşmış arketipinin bir ismi var; üstün insan (Übermensch).

    Nietzsche bunu uzak hatta çoğunun ulaşılması mümkün olmayan bir hedef olarak gördü. Henüz yeryüzünde olmadığını hissettiği üstün insan, hayata sadece kendi istekleri ile anlam katacaktı, ve seçimlerinden kendi sorumlu olduğunu sonunda anlayacaktı. Onun dediği gibi; “yaradılış oyunu için, kardeşlerim, kutsanmış bir ‘evet’ gereklidir: ruh şimdi onun iradesini ister”. Böylesi cesur biri böyle bir dogmaya ya da popüler düşünceye, yaptıklarına neden değer verdiklerini ifade ederek, altını çizemeyecektir.

    Üstün insanı yaratmadaki zorluk ve nadirliğine istinaden Nietzsche, Nihilizme alternatif bir cevap önerdi; en seçilesi olarak gördüğü; Son Adam. “En aşağılık şey” konforlu sessiz bir hayat sürüp, bireysellik düşüncesi olmadan, kişisel gelişim gibi; “mutluluğu keşfettik” der ve göz kırpar. Nietzsche’nin sözcüsü, Zerdüşt’ü hayalkırıklığına uğratan şey, Son Adam’ın yaşam tarzı için ona dilenenler ve Tanrı’nın ölümünü ele alış biçimindeki karamsarlığı düşünmesidir.

    Fakat, Tanrı’nın bu kadar uzun süredir mi ölmüş olduğunu sorabilirsiniz, bunu biliyor olmamızdan ötürü acı çekiyor olmalıydık, tüm ateistler nerede? Nietzsche’nin kendi cevabı: “Tanrı öldü, fakat insanların yolu göz önüne alındığında hala gölgesinin görülebileceği bin yıllık mağaralar olabilir.” Belki, sadece şimdi Nietzsche’nin bildiriminin etkilerini görüyoruz.

    Aslında, Amerika genelinde yeni büyümeye başlayan ve Avrupa ülkelerinin birçoğundaki benzer azınlıklarla ateizm yayılmakta. Ateistlerin komünist uluslarca desteklenmesinden farklı olarak, Tanrı’nın olmamasını desteklenmeyen bir görüş de gereklidir, sadece yok. Gerçekten de, İngiliz filozof Bertrand Russell, Bolşevizmi de neredeyse kendi başına bir din gibi görür; tamamen yetkin ve bir nüfusa anlam ile değer sağlamaya hevesli. Çoğu ateistin bildiği gibi, anlam sağlayan ek bir felsefik yapının olmaması varoluşsal korkuya neden olabilir. Kendi anlamsızlığımızla savaşan bir toplum olma riskinde miyiz? Toplum olarak Nihilizm riskinde miyiz? Şimdi ideolojilere ve Tanrının bizim ve toplum için yaptığını yapmaya söz veren sahtekarlara karşı daha mı savunmasızız? Amerikalılar gelecek için gitgide daha da karamsarlaşırken dinsizler dindarlara göre daha az karamsar. Görülen o ki, Nietzsche uzun vadede Tanrı’nın ölmüş olma fikri ile bizim baş etme kapasitemiz hakkında yanılmış gözüküyor.

    Alain De Botton’un değerlerimiz hakkında dediği gibi; ”Tanrı’nın ölümü ile Nietzsche’nin tahmininden daha rahat başa çıktık, ne Son Adamlarız, ne de ahlakı tamamen göreceli ve anlamsız olarak görülen bir durumun içine düşürenleriz. Görünen o ki, bir kısım için toplu umutsuzluk ve kaosa düşmeksizin Tanrı’ya daha az ihtiyaç duyulan bir dünya yaratmayı becerdik.”

    Biz bireyler, kendi değerlerimizi yaratma görevinde miyiz? Tanrı’dan yardım almadan, popüler tercihler ve dogmalar olmadan kendi başımıza yaşamı anlamlandırıyoruz. Belki de bazılarımız, eğer Tanrı’nın ölümü içermesini anlarsak, bunu yaparken daha iyi bir şans yakalarız. Tanrı’nın ölümünün umutsuzluğu hayatlarımızda yeni bir anlama yol açabilir. Jean Paul Sartre’nin dediği gibi; “hayat umutsuzluğun diğer tarafında başlar.”

    Yazan: Scotty Hendricks
    Çeviren: Esra Nazlı Ercan
    Kaynak: Bigthink
    (Düşünbil Dergi)