• “ İnka İmparatorluğu'nun, İspanya tarafından fethi ve yağmalanmasının ardından Kızılderililer ‘El Dorado’ efsanesini yarattılar. Amazon nehrinin memba kesimlerindeki bataklıklarda bulunan bir altın diyarını.” (1)

    Peki, İspanyollar ya da diğerleri neden buna inandılar ve El Dorado’ya ulaşmak için seferler düzenlediler. Mesele Hume’un dediği kadar basit mi: “Bize nakledilen her şeye inanma yönünde çarpıcı bir eğilim gösteririz, hatta günlük deneyimle ve gözlemle karşıtlık içinde olan hayaletler, büyülü şeyler ve mucizeler konusunda bile.” (2)

    El Dorado her seferinde yer bile değiştirdi, asla ulaşılamayan yer olarak. Yeryüzünün sınırsız bir genişliği çağrıştırdığı zamanda ya da sınır denen mefhumun gözlenemeyenin dışına hesaplanabilir olarak atfedilemediği bir zamanda tıpkı yeryüzü gibi Amazon nehri de ucu bucağı olmayan bir sonsuzluk sayılabilirdi. Fetheden beyaz adamın karşısına dikilen bir efsane, bu kez nereye gideceğini tam olarak bilmese bile ve üstelik ne kadar gitmesi gerektiğini kestiremese bile bir kez yola çıkmış olmak daima El Dorado’ya yaklaşmış olmaktır. Tutkuyla istenen bir şeye yaklaşmış olmaktan ise ona ulaşmadan geri dönmekten mümkün olduğunca imtina edecektir.

    Bu seferde gitmek daima dönmeyi de içinde barındırır, muzaffer olarak dönmek, çünkü sonsuz bir dünyada insan başladığı merkez noktasına saplanıp kalmıştır. Çünkü aslında muzafferliğinin bilineceği asıl yer başlangıçtır çünkü insan henüz var olduğu yerin dışına yayılımla hükmeden değildir. Hüküm sembolleriyle ve sembollerinin haberdar olunduğu yerlerde geçer akçedir. Hükmün bilinen olmakla eşanlam taşıdığı zaman, insani hükümler göstergelerle taşınır ya Tanrı’nın hükümleri?

    Kulağını kutsal kitaba dayayıp, orada konuştuğu söylenen Tanrı konuşmayınca yere fırlatan kızıl derilinin hüküm tanımazlığı mı demeli yoksa Tanrı’nın da tıpkı tavuklar, domuzlar, kraliyet sembolleri gibi taşınabilir bir şey olduğu gerçeği mi? Tanrı henüz taşınmadı buraya iyi mi? Bütün kâinatı yaratan yüce varlıktan haberi olmadı buranın, onun buradan haberi var mıydı sahi? O bütün acziyetiyle elimize sığınmıştı, İbrahim’in elinden acziyetleri açığa çıkarılan Tanrıların yerine geçen muktedir Tanrı’nın sözü duyulmamış ve üstelik yere atılabiliyor. Gerçi Tanrı da bilmiyordu zaten buraları, Tanrı’nın habersiz kulları ya da Tanrı’dan habersiz kullar, geçelim. Ama taşıyoruz elimizde onu, bizim olmadığımız yerde bulunmaktan aciz Tanrı’yı…

    Artık dünyanın sınırlı bir yer olduğu ve sonsuz olmadığı yıllarda beyazlar artık dönmemek üzere gittiler yenidünyaya, o zaman bile El Dorado henüz keşfedilmemiş olarak varlığını sürdürdü. Ancak nu kez gidenler bir hükümdara bahşetmek ya da geri dönmekten azade biçimde kendi cennetlerine koştular. Hükümsüz coğrafyaya hükümdar taşımak için değil, kendilerini taşımak ve cennetlerini inşa etmek için.

    Yeni imparator Don Fernando de Guzman’ın İspanya’dan ayrılış bildirgesi ya da Kralı tahtından indiren açıklamadan her ne kadar anakaranın haberi yoksa da tıpkı taşınabilir bir Tanrı’nın varlığı gibi ancak bir hükümdarın varlığında bir hüküm söz konusu olabilir; bir yasanın varlığı, bizi hükmedenler ve hizmet edenler olarak bir arada tutan sözleşmenin varlığı.
    Alışageldiğimiz yol bu bizim. Bir yasa olmak zorunda ve bizi toplum olarak bir arada tutan, yaşamımızı idame ettirmemizi mümkün kılan yasanın varlığıdır, tıpkı Tanrı gibi, o yüzden taşıyoruz onu ve asalet sembollerini de bu yüzden. Oysa yeni hükmedenimizin sesini bizden başka duyan yok, tıpkı bize hükmeden Tanrı’nın sözünü burada kimsenin duymadığı gibi. Hüküm kendisinden uzaklaşıldığı zaman gücünü yitirir ve biz en uzaktayız bu Tanrısız yerde. Taşınabilir bir Tanrı’ya sığınarak haberi olmadan eski hükümdarı tahtından indirdik. Yeni hükümdara eski usullere göre bağlılığımızı bildirdik. Bunun işe yarar bir yol olduğunu düşündük bir toplumun refahı için, yükümlülükler toplum refahını inşa ederdi. Ancak ne hükmedilecek bir zemin vardı ki suların üstünde gezinmekteydik, ne de hükmettiğimizden bir başkasının haberi vardı ve üstelik yeni kral da zar zor bulduğumuz yiyeceği tıkınırken açlıkla bekleşmekteydik. Kralın bize ne yararı var, sözleşmenin, Tanrı’nın ya da mürekkebin. Bizi bir arada tutan yasa mı yarar mı? Birbirimizin işine yaramayacaksak neden bir aradayız. Ne kolay devrilmekte tüm kutsallar üstelik yıkıldıklarına olağanüstü bir şey de olmamakta.

    Yasa düşmanlarımız olduğunda işe yarayabilirdi. Bizi alt edecek düşmanlarımıza karşı yükümlülüklerimizi bilerek bir arada bulunmalıydık. Ancak düşman görünmemekte ve bizi de öldürmekte. Üstelik en sessiz zamanda gelmekte düşman bu kez, haber denen şeyin tüm biçimlerine aykırı, nerede takip edeceğimizi de bilmiyoruz ama ölüyoruz ve açız.
    Artık verdiğimiz sözleri tutmayabiliriz çünkü verdiğimiz sözleri tutmamız için sözün tutunduğu bir yer ve bir şey olmalı. Ayaklarımız suyun içinde, Tanrı bizden daha aciz ve tuz daha değerli. Taşımaya çalıştığımız her şey ilerlemekten alıkoyuyor bizi. Üstelik bir kral suyun üstünde gereksiz ağırlıktır sadece, toprakta oturmalı, onu taşıyabilecek bir toprağa hükmetmeli. Burada zapt edecek bir şey yok, zapt olunmayan yerde hükümdarın işi ne? Üstelik hangi yükümlüğü verecek ki bana yerine getireyim, kafasını çevirse uzattığı kupanın suyunun nereden geldiğini görecek. Öyleyse ne önemi ar yine kafasını çevirmediği bir anda sofrasını yağma etmenin.

    Nereye gidiyorduk biz? El Dorado’ya elbette…

    Terk edilmiş bir şehri mülk edinmek için kargıyı o şehrin kapılarına saplamak yeterli olur mu olmaz mı? (3)

    “Denize ulaşınca daha büyük bir gemi yapıp Trinidad'ı İspanyol hükümetinden almak üzere kuzeye açılacağız. Oradan, seferimize devam edip Cortez'den Meksika'yı alacağız. Ne de büyük bir hainlik olacak!
    İşte o zaman, bütün Yeni İspanya elimizde olacak ve tarih yazacağız tıpkı, diğer sahne oyunları gibi.

    Ben, Tanrı'nın Gazabı, kendi kızımla evlenip dünyanın göreceği en saf hanedanlığı kuracağım. Birlikte bütün kıtaya hükmedeceğiz. Ve var olacağız.

    Ben Tanrı'nın Gazabı'yım! Kim benimle birlikte?” (4)
  • Tanrının ölümünün ilanı da beklenenin aksine toplumu çöküşe götürmedi. Tarih boyunca peygamberler ve felsefeciler, büyük kozmik plana duyulan inanç olmazsa düzen ve birliğin yok olacağını iddia etmişlerdi. Bugünse kozmik bir tasarıya inanmaya devam edenler, küresel düzen karşısında ki en tehditkar unsurlardır. Allahtan korkan Suriye, seküler Hollandadan çok daha şiddet dolu.
  • Friedrich Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinden beri 134 yıl geçti ve bu söylemiyle 19. yüzyıl’dan günümüze kadar felsefe öğrencilerine baş ağrısı olmaya devam etti. Belki de felsefede en iyi bilinen fikirlerden biridir, hatta “Şen Bilim (the gay science)”in bir kopyasını eline bile almamışlar tarafından bile; kaldı ki kitap buradan türemiştir. Fakat tam olarak ne demek istedi biliyor muyuz? Ya da belki de daha da önemlisi, bize ne ifade etmekte?

    Nietzsche, yaşamının olgunluk çağında bir ateistti ve bizim bildiğimizin dışında, gerçekten ölen bir Tanrı var demedi. Aydınlanma Çağı’ndan sonra evren fikri, ilahi takdire göre değil fizik kanunları tarafından yönetiliyordu. Felsefe, artık hükümetlerin, ilahi adaletin meşru olma fikri etrafında değil yönetilenlerin rızası ve rasyonalite etrafında organize olunmasını söylemiştir – yani bu geniş ve tutarlı ahlaki teorilerin Tanrı’ya referans olmadan var olabileceğini. Avrupa artık evrendeki tüm ahlak, değer, ya da düzen için kaynak olarak Tanrı’yı gerekli görmez; felsefe ve bilim bizim için bunu yapacak yetenektedir. Bu dünyevileştirme düşüncesindeki yükselme filozoflarını, yalnızca “Tanrı öldü” düşüncesine yönlendirmemiş, aslında onu bizim dünyamızı daha iyi anlayabilmemiz için büyük bir tutku ile öldürdüğümüzü düşündürtmüştür.

    Tanrı’nın ölümü Nietzsche’yi tamamen iyi bir şey olarak etkilemedi. Bir Tanrı olmadan, Batı Avrupa inanç sistemi tehlikedeydi: “Putların Alacakaranlığı”nda yazdığı gibi: Biri Hristiyanlık inancından vazgeçtiğinde diğerinin ayağının altından Hristiyanlık ahlakını alma hakkı doğar. Bu ahlak hiçbir şekilde apaçık değildir. Hristiyanlık, birlikte düşünülmüş şeylerin bir arada olduğu bir sistemdir. Bunun içindeki ana kavramlardan birini yıkmak, Tanrı’ya inanç gibi, tamamını yıkar.

    Nietzsche bunun sadece bazı insanlar için iyi olabileceğini düşündü, “eski Tanrı’nın ölmüş olduğu haberlerini duyup, biz filozof ve ‘özgür ruhlar’ yeni şafakla aydınlanmış hissediyoruz.” diyenler için. Eski sistemin gidişi ile yenisi oluşturulabilirdi ama risklerle. Bu sistemin kaldırılmasının insanların çoğunu anlamsızlığın umutsuzluğu riskine itecek diye düşündü. Tanrısız bir yaşamın anlamı ne olabilirdi? Eğer varsa bile, batı evrenin merkezine bizim yerleştirilmediğimizi biliyordu, insanın evrildiğini aşağı kökenden öğreniyordu. Evren artık bizim için yapılmamıştı. Nietzsche dünyanın bu anlayışının karamsarlığa neden olacağından korktu: “Hiçliğe bir istek” ki bu Nietzsche’nin yaşam felsefesine tezattı.

    Onun nihilizm korkusu ve bizim buna tepkimiz “Güç İstenci”nde gösterildiği gibi şöyle yazılmıştır: “İlgilendiğim, gelecek iki yüzyılın tarihidir, neyin geldiğini tarif ettim, neyin artık farklı gelemeyeceğini: Nihilizmin doğuşu… Bir süredir Avrupa kültürümüz bir afete doğru sürüklenmektedir.” 20.yüzyılda Avrupa’da olan felaketlerden ötürü şaşırmadı. Komünizm, Nazizm, Milletçilik ve diğer ideolojiler Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kıtada ilerlerken insanlığa değer sağlayanın peşinde koşan bir işçi, bir Aryan ya da başka bir şey olarak, aynı Hristiyanlığın Tanrı’nın çocuğuna verdiği anlam, cennetle ilişkisinden dünyaya verdiği hayatın değeri gibi bir anlam sağlamaya çalıştı. Bu ideolojileri reddedebilirdi; ama bu arada hiç kuşkusuz onların sağladığı anlam ihtiyacını kabul ederdi.

    Tabii ki, Nietzsche bunun geldiğini gördüğünden bize bir çıkış yolu sundu. Bireyler olarak kendi değerlerimizin yaratımı. Yaşayanlar tarafından oluşturulan yaşamın anlamı. Bunu yapabilen bireyin, popüler üstbilince ulaşmış arketipinin bir ismi var; üstün insan (Übermensch).

    Nietzsche bunu uzak hatta çoğunun ulaşılması mümkün olmayan bir hedef olarak gördü. Henüz yeryüzünde olmadığını hissettiği üstün insan, hayata sadece kendi istekleri ile anlam katacaktı, ve seçimlerinden kendi sorumlu olduğunu sonunda anlayacaktı. Onun dediği gibi; “yaradılış oyunu için, kardeşlerim, kutsanmış bir ‘evet’ gereklidir: ruh şimdi onun iradesini ister”. Böylesi cesur biri böyle bir dogmaya ya da popüler düşünceye, yaptıklarına neden değer verdiklerini ifade ederek, altını çizemeyecektir.

    Üstün insanı yaratmadaki zorluk ve nadirliğine istinaden Nietzsche, Nihilizme alternatif bir cevap önerdi; en seçilesi olarak gördüğü; Son Adam. “En aşağılık şey” konforlu sessiz bir hayat sürüp, bireysellik düşüncesi olmadan, kişisel gelişim gibi; “mutluluğu keşfettik” der ve göz kırpar. Nietzsche’nin sözcüsü, Zerdüşt’ü hayalkırıklığına uğratan şey, Son Adam’ın yaşam tarzı için ona dilenenler ve Tanrı’nın ölümünü ele alış biçimindeki karamsarlığı düşünmesidir.

    Fakat, Tanrı’nın bu kadar uzun süredir mi ölmüş olduğunu sorabilirsiniz, bunu biliyor olmamızdan ötürü acı çekiyor olmalıydık, tüm ateistler nerede? Nietzsche’nin kendi cevabı: “Tanrı öldü, fakat insanların yolu göz önüne alındığında hala gölgesinin görülebileceği bin yıllık mağaralar olabilir.” Belki, sadece şimdi Nietzsche’nin bildiriminin etkilerini görüyoruz.

    Aslında, Amerika genelinde yeni büyümeye başlayan ve Avrupa ülkelerinin birçoğundaki benzer azınlıklarla ateizm yayılmakta. Ateistlerin komünist uluslarca desteklenmesinden farklı olarak, Tanrı’nın olmamasını desteklenmeyen bir görüş de gereklidir, sadece yok. Gerçekten de, İngiliz filozof Bertrand Russell, Bolşevizmi de neredeyse kendi başına bir din gibi görür; tamamen yetkin ve bir nüfusa anlam ile değer sağlamaya hevesli. Çoğu ateistin bildiği gibi, anlam sağlayan ek bir felsefik yapının olmaması varoluşsal korkuya neden olabilir. Kendi anlamsızlığımızla savaşan bir toplum olma riskinde miyiz? Toplum olarak Nihilizm riskinde miyiz? Şimdi ideolojilere ve Tanrının bizim ve toplum için yaptığını yapmaya söz veren sahtekarlara karşı daha mı savunmasızız? Amerikalılar gelecek için gitgide daha da karamsarlaşırken dinsizler dindarlara göre daha az karamsar. Görülen o ki, Nietzsche uzun vadede Tanrı’nın ölmüş olma fikri ile bizim baş etme kapasitemiz hakkında yanılmış gözüküyor.

    Alain De Botton’un değerlerimiz hakkında dediği gibi; ”Tanrı’nın ölümü ile Nietzsche’nin tahmininden daha rahat başa çıktık, ne Son Adamlarız, ne de ahlakı tamamen göreceli ve anlamsız olarak görülen bir durumun içine düşürenleriz. Görünen o ki, bir kısım için toplu umutsuzluk ve kaosa düşmeksizin Tanrı’ya daha az ihtiyaç duyulan bir dünya yaratmayı becerdik.”

    Biz bireyler, kendi değerlerimizi yaratma görevinde miyiz? Tanrı’dan yardım almadan, popüler tercihler ve dogmalar olmadan kendi başımıza yaşamı anlamlandırıyoruz. Belki de bazılarımız, eğer Tanrı’nın ölümü içermesini anlarsak, bunu yaparken daha iyi bir şans yakalarız. Tanrı’nın ölümünün umutsuzluğu hayatlarımızda yeni bir anlama yol açabilir. Jean Paul Sartre’nin dediği gibi; “hayat umutsuzluğun diğer tarafında başlar.”

    Yazan: Scotty Hendricks
    Çeviren: Esra Nazlı Ercan
    Kaynak: Bigthink
    (Düşünbil Dergi)