• “İnançlı ve dindar olan bu insanlar, bütün ruhlarıyla Tanrı'ya seslenirken, aynı zamanda insanlık tarihinin en utanç verici suçlarını yine Tanrı adına işliyorlar.”
  • İnançlı ve dindar olan bu insanlar, bütün ruhlarıyla Tanrı'ya seslenirken, aynı zamanda insanlık tarihinin en utanç verici suçlarını yine Tanrı adına işliyorlar.

    İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig
  • Çocuklarımızın bizim bir parçamız olduğunu ve çocuğunu kaybeden bir annenin artık Tanrı'ya inanmadığını bilmiyor musunuz?
  • 432 syf.
    ·7 günde
    Kimi zaman çocuğum,
    Bir müzik kutusu başucumda
    Ve ayımın gözleri saydam.
    Kimi zaman gardayım
    Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
    Ne zaman bir dosta gitsem,
    Evde yoklar.

    Bekliyorum bir kapının önünde,
    Cebimde yazılmamış bir mektupla.
    Bana karşı ben vardım
    Çaldığım kapıların ardında,
    Ben açtım, ben girdim
    Selamlaştık ilk defa.

    Metin Altıok

    Olaylar nasıl başladı?

    2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı.

    "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti.

    Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00'de Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

    Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin kapatılmadan hemen önceki görüntüsü.
    Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

    Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte" diye sesleniyordu.

    Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-44677994


    Birimize bir şey olursa kalanlar ne yapar diye sorulduğunda, 'kalanlar, ölenler için şiirler yazar.' denilerek bekleniyordu ölüm.

    (Aziz Nesin 02.07.1993 Madımak)

    Ne zaman aklıma düşse Metin Altıok, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde oturmuş, elinde sapı kırılmış fırçayı tutmuş objektife bakar. Kararlı, biraz sert, belki bir miktar olup bitene bir türlü inanamayan.

    Hemen yanı başında bir şair daha, Uğur Kaynar; düşünceli, eli çenesinde. Ve iki basamak aşağıda bir başka şair Behçet Aysan; önüne bakıyor, biraz yorgun sanki.

    Belki dışarıdan gelen gürültüyü çıkaranların nefretinin nedenini anlamaya çalışıyor. Ayaklarının dibinde bir yangın söndürme tüpü; kırmızı, tehdit kokan. Yaklaşık beş saat sonra dışarıda toplanan katiller, ateşe verecek Madımak Oteli’ni. Tüm kelimeler gibi o kırmızı tüp de kifayetsiz kalacak.

    Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan’ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli’nin merdivenlerinde…

    https://imgyukle.com/i/o7wBcq

    (HALUK KALAFAT)

    ------------------------------------------------
    Bir düş gördüm geçenlerde
    Görmez olsaydım ah olsaydım
    İçime şeytan girdi sandım
    Keşke hiç uyumasaydım

    Birdenbire
    Ateş ve duman
    Feryad-ı figan
    Sanki elele
    Geliyor habire
    Üstümüze, üstümüze

    Canlar, sazlar
    Kan oldular
    Kesildi teller
    Durdu nefesler
    Ama hala
    Dimdik ayakta
    Ayaktalar

    Çığlık kalleş
    Sessizlik mi dost
    Ateş ve duman
    Hain düşman
    Issızlığın ortasında
    Issızlığın ortasında

    Moğollar

    https://www.youtube.com/watch?v=btafzpG7vdY

    Zülfü Livaneli Yangın Yeri
    https://www.youtube.com/watch?v=R0HlRdijGF0

    Edip Akbayram Türküler Yanmaz
    https://www.youtube.com/watch?v=iNs5atFK-uY

    Madımak Belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=rMpA-qFmOOE


    --------------------------------------------------------------

    Sonra geldin bir şeydin
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır
    Diye.

    Sonra geldin bir şeydin

    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
    Tutup indireceksin göğü
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.

    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.

    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,

    Kelime kelime,
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
    Ben düştüm yere,
    Oraya.
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
    Parmaklarımla kazdığım

    Mezarına Şerefine.

    Küçük İskender

    --------------------------------------------------------------------


    Metin Altıok’un emekli olduktan sonra Bingöl’den Ankara’ya taşınması 1990 yılına denk gelir. Enver Ercan da bu yıllarda Metin Altıok’la bir röportaj yapar.



    Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara‘ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok‘u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..



    – Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?



    Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..



    – Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..



    Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

    #MetinAltıok



    – Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..



    Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.



    – Bir de tabii “gezginliğiniz”. İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.



    Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..



    – Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.



    Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”



    – İçkiyi çok mu seviyorsunuz?



    Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçı değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.



    – Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?



    Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)



    – Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?



    Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.



    – Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.



    Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.



    – Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’ye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.



    Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..



    – Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?



    Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.



    – O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?



    Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

    Metin Altıok



    – Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.





    Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.



    – Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?



    Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.



    – Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masa başında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalanmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.



    Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle –tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”



    – Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.



    Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yenidünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.



    – İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?



    Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.



    – O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?



    Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojik bir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor.

    Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.



    – Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.



    Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu ve haklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır.

    Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.



    – Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..



    Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zamana insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..



    – Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?



    İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar.

    Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…
  • İnglitere’de 121 yıl önce yayınlanan bir roman 19. yüzyılın bitişinin işaretlerini veriyordu. Oscar Wilde’ın yazdığı Dorian Gray’in Portresi o günlerde çok tartışıldı. Ama Oscar Wilde yazdığı tüm eserlerden daha fazla konuşuldu. Gelin beraberce o yıllara gidip Wilde’ın hikayesine bakalım. Oscar Wilde hangi gizli örgüte üyeydi? Ağır ceza mahkemesi’nde neden yargılandı? Mahkemede Dorian Gray’in Portresi nasıl tartışıldı? Hangi kitabı yazmadığı halde yazmakla suçlandı? Ölürken halkına neden kızgındı? İşte Oscar Wilde’ın hikayesi.

    OXFORD’A GİDİŞİ

    Oscar Wilde 16 Ekim 1854’te Dublin’de doğdu. Babası Sir William Wilde göz ve kulak konusunda bilinen bir cerrahtı. Kulak ameliyatlarında adı geçen Wilde tekniğinin adı ondan geliyordu. Sir William aynı zamanda tarihi eserler ve balıkçılık konusunda uzmandı, bilimsel ve edebi konularda yazarlık yapıyordu. Annesi Francis Speranza ise daha ilginç bir kadındı. Bayan Speranza İngiltere’ye karşı İrlanda milliyetçiliğini savunan şiirler yazan devrimci bir şairdi. Oscar Wilde üzerinde büyük bir etkisi vardı. Oğlunun şairliğini destekleyen Speranza’nın sayesinde Oscar Wilde adını Bernard Shaw, W.B Yeats, John M. Synge, James Joyce gibi İrlandalı yazarlar ile beraber İngiliz edebiyatına soktu. Francesca Speranza oğlunun adını “Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde” koyarken herkes onu yalnızca Oscar Wilde olarak bilecekti. Tıpkı aynı uzunlukta isme sahip olmasına rağmen abisinin Willie Wilde olarak tanınması gibi.

    Oscar Wilde, o yıllarda Dublin’in seçkin okullarından Trinity College’da okudu. Wilde ünlü bir yazar olunca College’da adına büyük bir pirinç levha okulun baş köşesine asılacaktı. Eliot Engel’in anlatımına göre burada kendisini en çok etkileyen hocası Antik dönem tarih profesörü Reginald Mahaffy idi. Oscar Wilde Antik Yunan’ı, estetik zevkleri, gurmeliği Mahaffy’den öğrenecek; onun gibi şaraplara antika mobilyalara, tarihi aksesuarlara, eski gümüş tasarımlara ilgi duyacaktı. Wilde yaşıtlarından estetik merakı ile göze batan şekilde ayrılıyordu. Yirmi yaşında kendi odasını değişik tarz mobilyalarla dekore ediyor, seçme porselen çay takımları biriktiriyordu. Oscar Mahaffy’den hayatını değiştirecek bir bilgi de edinecekti. Mahaffy’nin 1874 yılında hazırladığı “Eski Yunan’da Sosyal Yaşam” isimli kitaba Oscar yardım ediyordu.Oscar Wilde Eski Yunan’da genç erkeklere duyulan aşkın teorisini bu çalışmada keşfetti.

    Oscar Wilde 1874 yılında Oxford Üniversitesi’ne kabul edildi. Dikkat çekici şekilde İrlanda aksanıyla İngilizce konuşuyordu. Atletik, uzun boylu, alımlı bir gençti. Yassı dudakları, koyu renk, uzun saçları dikkat çekiciydi.

    Oscar Wilde, ne kadar bastırmaya çalışsa da erkeklere ilgi duyuyordu. İlk karmaşık duygularını 16 yaşında çarpıcı bir olayla tatmıştı. Portora Kraliyet Okulu’ndan ayrılmak üzereyken en yakın dostu onu istasyona uğurlamak için gelmişti. Trene bindirdikten sonra Oscar’ın yüzünü ellerinin arasına aldı, “Aah Oscar” diyerek dudaklarından öptü ve ağlayarak hızla uzaklaştı. Yüzünde en yakın dostunun bıraktığı gözyaşları ile Oscar şaşkınlıkla “işte aşk bu” dedi. En sevdiği erkek arkadaşının bu duygusal davranışı onu sarsmıştı.

    Oscar Wilde Oxford’a geldiğinde erkeklere karşı romantik bir ilgi besliyordu. Bunun için “Eski Yunan Aşkı” tarifini kullanıyordu. Burada yazdığı şiirler Yunan tarihi ve mitolojisindeki erkek aşıklar üzerineydi. Oscar, Oxford günlerinde erkeklere karşı duyduğu romantik ilgiden erotik ilgiye geçiş yaptı. Tüm okulda onun hakkında eşcinselliğine ilişkin dedikodular dolaşıyordu. Oxford’da Oscar’ın erkek aşıkları konuşuluyordu. Wilde, bu yıllarda hem kadınlarla hem de erkeklerle birlikte oluyordu. 1875 yılında Fidelia ve Eva isminde iki kadınla da aşk yaşadı. 1876’da Florence Balcomlee ile 1878’e kadar sürecek ve neredeyse evliliğe giden bir ilişki yaşadı. Ancak Oscar Wilde aynı tarihlerde hemcinsi Frank Miles ile de ciddi bir beraberlik içindeydi.

    Wilde, o yıllardan başlayarak kendisini Estetikçi Akım içinde tarif etti. O dönem radikal bir sanat akımı olan estetikçi akımın üyeleri güzellik fikrinin devrimci gücü taşıdığını düşünüyordu. Oscar Wilde’ın o yıllarda söylediği “evimdeki mavi porselene layık olmakta zorlanıyorum” sözlerine St. Mary Kilisesi’nin papazı John Burgan “putperestlik” ile suçlayarak cevap veriyor, “bu düşüncenin başının ezilmesi gerektiğini” söylüyordu. Oscar Wilde’ın hem cinsel hem de sanat anlayışı erken yıllarda Kraliçe Viktorya döneminin ahlakı ile karşı karşıya geliyordu. Oscar Wilde Tanrı yerine “güzellik”i , din yerine “estetikçilik” i koymuştu. Oxford’u bitirdiğinde kendisini kimsenin ne olduğunu bilmediği “estetik profesörü” ilan etmişti.

    ZEHİRLİ MANTAR OSCAR WİLDE

    Oscar Wilde bu yıllarda yazdığı şiirler ve feminen görüntüsü ile tanınır hale gelmişti. 1878’de Rovenna adlı uzun şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazandı. İlk kitabı “Şiirler” ise 1881 yazında yayınlandı. Oscar Wilde’ın kitabı çok ağır eleştiriler aldı. Şiirler, ahlaksızlıkla suçlanırken, “zehirli mantar” ve “parazit” gibi ifadelerle Wilde adeta linç ediliyordu. Popüler mizah dergisi Punch onu feminen ve kendini beğenmiş bir şair olarak resmetmekle kalmıyor, derginin editörü Frank Burnand “Albay” isimli oyununda Lambert Streyke adında sahtekar bir şairi Wilde’a benzeterek onunla alay ediyordu. Kısa sürede kamuoyunda nefretle anılan “ahlaksız” Oscar Wilde’ın şiir kitabı, beş ay içinde beş baskı yaptı.

    SENDEKİ PARA BENDEKİ BEYİN

    Oscar Wilde’ın bu süreçte pek çok erkek sevgilileri oldu. Adının etrafında dedikodular dolaşıyordu. O dönemi pek çok eşcinselin yaptığı gibi bir kadın ile evlenerek isminin üzerindeki bulutları dağıtmak istiyordu. 1880 yılında arkadaşının kız kardeşi Charlotte Montefiore’ye evlenme teklif etti, reddedildi. Oscar ona neler kaybettiğini şöyle anlattı: “sendeki para, bendeki beyinle çok yol alabilirdik.” İkinci teklifini ressam Alfred Hunt’ın kızı Violet’e yaptı. Violet’in istemesine rağmen babası Oscar Wilde hakkındaki dedikoduları biliyordu, bu evliliğe izin vermedi. Son aday annesi aracılığıyla tanıştığı Constance Mary Lloyd’du. 1881’de tanıştığı Constance Oscar’dan üç yaş küçüktü, uzun boylu, güzel bir kadındı. 16 yaşındayken babasını kaybetmiş, akıl hastası annesinin kendisine kötü muamelesi nedeniyle dedesinin yanına sığınmıştı. Constance sosyal biri değildi ancak kültürlüydü. Fransızca ve İtalya’nca biliyordu Edebiyata meraklıydı. Kendisine kalacak mütevazi bir servet vardı. Tanışıklıklarının üçüncü yılında, 1884 yılının Mayıs ayında evlendiler. Constance gerçekten de Oscar Wilde’a deli gibi aşıktı. Oscar da herkese Constance’a aşık olduğunu söylüyordu. Evlendikten sonra Paris’e balayına gittiler. Oscar Wilde abartılı bir şekilde evliliğinin hatta gerdek gecesinin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyordu. Balayından New York’da bir arkadaşına yazdığı evliliğin güzelliklerinden söz eden mektup New York Times’a haber oluyordu. Oscar Wilde bir eşcinseldi. Buna rağmen bir kadınla evlenmişti. Ya erkeklerle ilişkisini sonlandırmaya çalışıyor ya da Constance ile ilişkisini cinselliğinin üzerine bir örtü olarak seriyordu. Constance ile ilişkisi gerçekten de Oscar hakkında dedikoduları engelliyordu. Nikahtan kısa süre sonra Constance’ın dedesinin ölmesi kendilerine refah içinde bir hayat sağladı. Evliliklerinin dördüncü ayında Constance ilk çocuğuna hamile kaldı. Cyril Wilde çiftin ilk çocuğu olarak 1885’de dünyaya geldi. 1886’da ikinci erkek çocukları Vyvan doğdu. Ancak tüm bunlar tek bir şeye neden oldu. Oscar evlilikten sıkıldı. İki çocuk doğuran karısının vücuduna karşı artık hiçbir arzu hissetmiyordu. Oscar ve Constance evliliklerini sürdürdüler ancak aralarındaki cinsellik bitti. Oscar’ın Constance’a sadakati de. Oscar’ın bundan sonra hayatının sonuna kadar hayatında hep genç erkekler olacaktı. Oscar Wilde’ın cinsel yaşamını merak edenler Neil Mc Kennan’ın yazdığı Oscar Wilde’ın Gizli Yaşamı isimli kitaptan ayrıntılı olarak bilgilenebilir.

    Oscar, Constance ile evliliğin iki yılında sanatsal olarak suskundu. Verdiği konferanslar ve gazetelere yazdığı yazılar ile hayatını kazanıyordu. 1886’dan sonra konferans vermeyi bıraktı. 1887 yılında Kadının Dünyası dergisinin yazı işleri müdürü oldu. Oscar için bu dönem özel hayatında sıkça sevgili değiştirdiği bir dönemdi. Cinsel tercihlerini de netleştirmişti. Bunu felsefi olarak da somutlamıştı. Oscar Wilde’a göre erkekler arası ilişki heteroseksüellikten daha üstündü. Bunu Antik Yunan’a dayandırıyordu. Oscar Wilde’ın sanatı da açıkça homoerotikti. Bunu açıkça ifade edemediği için dolaylı imgeler kullanıyor, şiirlerinde genç erkeklere aşkını anlatıyordu. “L’amour l’impossible” yani “imkansız aşk” ile kastettiği buydu. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek kastettiği de. “Hasat ayı” ya da “dolunay” erkek cinsel organını temsil ediyordu. Rusya’da eşcinsel erkekler için kullanılan “ay ışığı adamları”, New York’da kullanılan “peri” kelimeleri onun şiirlerinde yer buluyordu. Avrupa’da 19. yüzyılda eşcinsel erkeklerin yeşil renge zaafı olduğuna inanılıyordu. Oscar genellikle yeşiller giyiyorve kahramanlarını yeşil kıyafetler ile tasvir ediyordu. Paris’teki eşcinsellerin yakalarına taktıkları yeşil karanfil (beyaz karanfili yeşile boyuyorlardı) artık hergün onun yakasındaydı.Kısacası Oscar Wilde eşcinsel erkek özgürlüğünün savunucusu, yasak olan eşcinselliğin serbestliğini isteyen bir sembol olmuştu. Edward Carpenter, John Adddington Symond, Walt Whitman gibi isimler ile beraber bunu “dava” olarak adlandırıyorlardı. Oscar Wilde, bu davanın savunucusuydu. Wilde’a göre eşcinsel olmak yetmezdi, eşcinsel olduğunu söylemek de gerekiyordu. Bunun için yasaların değişmesi gerekiyordu. Oscar Wilde, cinsel özgürlüğü savunan İngiliz entelektüelleriyle beraber o yıllarda küçük bir hareket olan İngiliz sosyalizmine yakındı. Yüksek sınıfların muhafazakarlığını, orta sınıfın alçaklığını eleştiriyordu. Yoksulların senet yerine sevgiye dayanan kardeşlik anlayışının cinsellik de dahil toplumu özgürleştireceğine inanıyordu. 1891 yılında yazdığı “Sosyalizm Altında İnsan Ruhu” çalışmasında bireylerin ahlaki kısıtlamalar olmadan yaşamasını, insanın geleceğinde tek karar vericinin doğa olmasını savunuyordu. Sosyalizm ile “yeni bireyselcilik” diye tarif ettiği şeyi özdeşleştiriyordu. Oscar Wilde’ın ütopyası köleliğin olmadığı Antik Yunan’dı. Oscar Wilde ütopyacıydı, ona göre “Ütopyaya değer vermeyen hiçbir dünya haritası sahip olmaya değmez”di.

    MUHAFAZAKARLIĞIN GÖLGESİNDE EŞCİNSELLİK

    İngiltere o yıllarda ilginç bir çelişkiyi yansıtıyordu. En muhafazakar dönemlerinden birini yaşamasına rağmen okullarında ve sokaklarında eşcinsel ilişkiler oldukça yaygındı. İngiliz eşcinselleri yayınladıkları anılarında bu okullar hakkında dudak uçuklatan hikayeler anlatırken, İngiliz basını önde gelen eğitim kurumlarında yaşanan ahlaksızlıkları temizleme çağrısında bulunuyordu. Okullarda eşcinsellik cezaları arttırıldı, birçok öğrenci bu nedenle kolejlerden atıldı.
    Sokaklarda hafiyeler de eşcinsel avındaydı. Erkeklerin fahişelik yapması bir geçim kapısı haline gelmişti. Yasadışı pek çok erkek genelevi vardı. Polisin ortaya çıkardığı en önemli skandal Temmuz 1889’da en çok konuşulan Cleveland Sokağı skandalıydı. Bir telgrafçı çocuğun cebinde bulunan büyük miktardaki paranın izini süren polis, Cleveland Sokağı No:19’daki erkek genelevine ulaşmıştı. Evi gözetleyen hafiyeler sonunda büyük bir skandalı ortaya çıkarmıştı. Söz konusu erkek genelevinin müşterileri arasında en az iki parlamento üyesi ve Lord Arthur Someset vardı. Soruşturma derinleşince inanılmaz bir isme ulaşılıyordu: Galler Prensi’nin en büyük oğlu, Kraliçe Viktorya’nın torunu Prens Albert Viktor’a. Skandal bu boyuta ulaşınca kapatılması gerekiyordu. Yarım saatten kısa süren bir mahkemeyle evi işleten iki kişi hafif cezalar aldı. Olay kapatıldı.

    CHAERONEA YOLDAŞLIĞI

    Oscar Wilde bu iki yüzlü ahlak anlayışını eleştiriyordu. Bu kadar yaygın olmasına rağmen eşcinsellik İngiltere’de lanetleniyor ve yasaklanıyordu. İngiltere’de 1533 yılına kadar erkek erkeğe cinsel ilişki suçunun cezasını kilise veriyordu. Canlı canlı gömülme, ateşte yakılma, idam cezalardan bazılarıydı. 1533’den sonra devlet hukuku da erkek erkeğe cinsel birleşmeyi ölüm ile cezalandıran yasayı uygulamaya başladı.1861’de bu tür birleşmenin cezası müebbet hapse dönüştürüldü. Ancak birleşmeyi kanıtlamak için somut deliller gerekiyordu. Bu da kanıtlamayı zorlaştırıyordu. Yasalardaki boşluk, birleşme olmadan eşcinselliği mümkün kılıyordu. Liberal milletvekili Henry Labouchere’in verdiği yasa teklifi yasalardaki boşluğu ortadan kaldırdı. Cinsel birleşme yine en ağır şekilde cezalandırılırken, yeni yasayla erkek erkeğe “ahlaka uygun olmayan davranışlar” da iki yıl hapis ile cezalandırılıyordu. İfadenin muğlaklığı her türlü durumu yargılama konusu haline getirebilecekti.

    Oscar Wilde’ında aralarında bulunduğu eşcinseller 1983 yılında “Chaeronea Yoldaşlığı” adıyla bir örgüt kurdular. Örgütün önderi şair George Ives’ti. Örgüt adını eşcinsel savaşçıların öldüğü savaştan alıyordu. Bu savaşı milat kabul eden bir takvimleri hatta örgüte kabul yeminleri vardı. Örgüt kendisine hedef olarak baskı altındaki tüm toplulukların özgürleşmesini koymuştu. Hücre sistemi ile örgütleniyorlar ve her bir üye sadece iki kişiyle tanışıyordu. Örgütün eşcinsel erkek ve kadınlardan oluşan 200-300 civarında üyesi vardı. Oscar Wilde, örgütün teorik öncüsüydü. “Aşk demokratik olan tek şeydir”, “aşk dizler üzerinde yapılması gereken bir ibadettir” gibi Wilde’a ait sözler topluluğun metinlerinde sıkça geçiyordu. John Addington Symonds ve Edward Carpenter gibi sosyalist ve eşcinsel edebiyatçılar ise sınıfsız bir eşcinsel ütopya kuruyorlardı. Yine aynı yıl anonim bir şekilde yayınlanan “Teleny” ismindeki hikayenin söz konusu gruptan en az dört yazarı vardı. Bunlardan biri de Oscar Wilde’dı. Sadece 200 adet basılan bu isimsiz broşür o güne kadar yayınlanmış en cesur eşcinsel hikayesiydi.

    DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

    Oscar Wilde eserlerinde inandığı görüşleri savundu. Hemen her eserinde eşcinsellik düşüncesi vardı. 1889 yılında yayınlanan Bay W.H.’nin Portresi adlı öyküsünde İngiliz Edebiyatı’nın en önemli ismi Shakespeare’in genç oyuncu Willie Hughes’a aşkını ve ilişkisini anlatıyor, İngiliz muhafazakarlığını kızdırıyordu. Oscar Wilde, Shakespeare’i anlatırken aslında kendini anlatıyordu.

    Oscar Wilde’ın hemen her eserinde otobiyografik öğeler göze çarpıyordu.Wilde yalnızca ne olduğunu değil, ne olmak istediğini de çoğu zaman kahramanlarına söyletiyordu. Bunlardan en bilineni, Oscar Wilde’ın tek romanı Dorian Gray’in Portesi’ydi. Kitapta ressam Basil Halward’a ilham kaynağı olan yakışıklı Dorian Gray’in hikayesi anlatılıyordu. Dorian Gray, kendisine aşık olan Halward’ın evinde Lord Henry Wotton ile tanışıyor ve onun hazcı felsefesi hayatına yön veriyordu. Gray, gençliğinin kaybolmasına ilişkin endişeyle kendisinin yerine Hallward’ın yaptığı tablosunun yaşlanmasını diler. Dileği gerçek olur. Gray, günahtan günaha, zevkten zevke koşarken kendisi değil portresi yaşlanır. Kitapta Oscar Wilde, yerleşik ahlaka düşmanlığını, din eleştirisini, kadınlara ilişkin olumsuz düşüncelerini, sanat anlayışını kahramanlarına söyletir. Kitap otobiyografik öğelerle de bezenmiştir. Wilde, kitap için “Basil Hallward, benim olduğumu sandığım kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir-belki başka bir çağda…” der. Gerçekten Oscar Wilde’ın hayatından pek çok unsur kitabın içinde yer alıyordu. Dorian Gray, Oscar Wilde’ın erkek sevgilisi John Gray’di. Günaha teşvik eden Lord Henry Wotton ise Oscar’ın heykeltıraş dostu Lord Ronald Gower’dı. Gerçekten de Londra’da yer altındaki cinsel yaşantıyı pek çok kişiye öğreten isim Gover idi. Lord Henry Wotton’un, Dorian Gray’e vererek baştan çıkmasını sağlayan sarı kitap ise Oscar Wilde’ın Constance ile Paris’te balayında iken keşfettiği A Rebours isimli homoerotik romandı. Dorian Gray bunun gibi Oscar Wilde’ın yaşamından pek çok iz taşıyordu. Başta ise açıkça ifade edemediği erkeklere aşkını.

    Dorian Gray, o dönemin yandaş medyası tarafından tepkiyle karşılanıyordu. St. James Gazette, Başbakanlık Ahlak Kurumu’nun Oscar Wilde’a dava açması gerektiğini söylerken; liberal Daily Chronicle roman için “sıkıcı”, “pis”, “çöplük esintisi”, “mide bulandırıcı”, “şeytani” ifadelerini bir arada kullanarak eleştiri yapıyordu. Dağıtım şirketleri romanı yayınlayan Lippincott’s Magazine’i boykot ediyor, roman raflardan kaldırılıyordu. Observer’ın o zamanki adı Scot’s Observer, Oscar Wilde’ın cezalandırılması çağrısında bulunuyordu. O dönemin tartışmasında Oscar Wilde basın tarafından adeta linç edildi, yargılanma çağrıları yapıldı.

    EŞCİNSEL BAŞBAKAN

    Oscar Wilde Haziran 1991’de yaşamının aşkıyla tanıştı. Lord Alfred Douglas, Queensbury Markisi’nin küçük oğluydu. Lise yıllarından beri eşcinseldi. Lord Alfred Douglas, 20 yaşında Oscar Wilde ile tanıştığında Dorian Gray’i tam yedi kez okumuş ezberlemişti. Lord Alfred Douglas’ın ağabeyi politikacı Francis Drumlanrig’di. Ağabey Drumlanrig de eşcinseldi, onun sevgilisi ise İngiltere’de önce Dışişleri Bakanı ardından Başbakan olan Lord Rosebery’den başkası değildi.

    Lord Queensbury için iki oğlunun birden eşcinsel olması kabul edilebilir değildi. Küçük oğlu edebiyatın parlayan yıldızı Oscar Wilde ile büyük oğlu politikanın yükselen yıldızı Lord Rosebery ile birlikteydi. Queensbury, dengesiz ve kavgacı biriydi. Küfürbazdı. Çocuklarının annesinden ayrılmış, ikinci evliliğinde ise karısı ondan “iktidarsızlık” ve “üreme organlarında kusur” gerekçesiyle ayrılmıştı. Queensbury, oğullarını cinsel tercihlerinden vazgeçirmeyi gurur meselesi yapmıştı. Bunun için hem Lord Rosebery ile hem de Oscar Wilde ile mücadeleye başladı.

    Oscar Wilde, bu süreçte oldukça özensiz bir hayat sürüyordu. Lord Alfred Douglas’a gerçekten aşık olmuştu. Onunla sık sık tatile çıkıyordu. Çoğu zaman Constance ile yaşadığı evde değil, otellerde kalıyordu. Lord Alfred Douglas ile aşk yaşarken, sık sık başkaları ile de birlikte oluyordu. Lord Alfred Douglas’ın Oscar’a davranışı şaşırtıcıydı. Oscar, Douglas’ın bütün masraflarını karşılıyor, lüks isteklerini karşılıksız bırakmıyor, onun isteklerini karşılamak için kazandığından fazlasını harcıyordu. Oscar’ın tüm çabalarına rağmen, Douglas tıpkı babası gibi dengesiz hareketler yapıyordu. İlişkileri boyunca Oscar Wilde’ın anlayamayacağı kadar kaprisli, şımarık, kindardı. Sabah Oscar Wilde’a küçük sebepleri büyüterek hayatında duymadığı hakaretler ediyor, öğlen ise aşkla geri dönüyordu. Oscar Wilde, Douglas’ın bu gel-gitlerini anlayamıyordu. Sanki babasından oğluna sinirsel bir miras kalmıştı.Douglas, Wilde’ın hediyelerini yok pahasına satıyor, yazdığı mektupları kaybederek şantajcıların eline geçmesine neden oluyordu. Herkesin uyarılarına rağmen Oscar Wilde adeta kör olmuştu. Ailesini, edebiyatını, servetini Lord Alfred Douglas uğruna bir felakete kurban edecekti.

    OSCAR WİLDE’A HAKARET

    Yaklaşan felaket adım adım geldi. Queensbury önce büyük oğlu ile Lord Rosebery’i ayırmak için çabaladı. Yöntemi rezalet çıkarmaktı. Bakan Rosebery’e homofobik ve antisemitik mesajlar gönderiyordu. Bir kez de Rosebery’i dövmek için ona pusu kurmuş, saldırı engellenmişti. Büyük oğul Drumlanrig hem kendini hem de Rosebery’i kurtarmak için babasına ayrıldıklarını söyledi. Drumlanrig de dedikoduları ortadan kaldırmak ve babasının rezalet çıkarmasını önlemek için Alix Ellis’e evlenme teklif etti. Ancak Drumlanrig, bu mecburi evlilik nedeniyle o kadar mutsuzdu ki 18 Ekim 1894’te kendini silahla öldürdü. Ölümü intihar değil, kaza olarak açıklandı. Geleceğin politik yıldızı olacağı düşünülen Drumlanrig’in cinsel tercihleri, babasının baskısıyla bir araya gelince ölüm erkenden kapısını çaılmıştı.

    Sıra Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas’ı ayırmaya geldi.

    Oscar Wilde 1895 yılında en beğenilen tiyatro eseri Ciddi Olmanın Önemini yazdı. Ancak St. James Theatre’daki galanın bir sürprizi vardı. Queenbury, galayı basacak, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ve ahlaksızlığını herkese ilan edecekti. Planı duyan Wilde, tiyatro önüne diktiği polşsler ile Quennsbury’i engelledi. Ancak Queensbury durmadı, Oscar’a eşcinselliğini içeren mesajları rezillik çıkaracak şekilde yollamaya devam etti.

    Lord Alfred Douglas, babasından nefret ediyordu. Ondan intikam almak için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Oscar Wilde’ı babasına hakaret davası açması ve bu yolla hapse attırması için ikna etti. Eşcinsel ilişki suçtu, bu durumda bir kişiye “eşcinsel” demek de hakaretti. Oscar’ın ikna olarak dava açması hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecekti. Çünkü Oscar Wilde gerçekten de eşcinseldi.

    ŞİKAYETÇİYDİ SANIK OLDU

    Yargılama başladığında Queensbery hakaret davasının sanığı, Oscar Wilde ise şikayetçiydi. Queensbery açıkça hakaret etmişti. Kurtulmasının tek bir yolu vardı, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ispatlamak. 9 Mart 1985’te başlayan mahkemede Queensbery’nin tuttuğu avukat, tuttukları dedektiflerin bulduğu delilleri birer birer ortaya dökmeye başlayınca davanın seyri değişmeye başladı. Davada yargılanan Oscar’ın eşcinselliğiydi. Queensbery üstün gelmişti. Oscar Wilde, kendi eşcinselliğinin didik didik edildiği ve hergün gazetelere manşet olduğu durumdan sıkılmıştı, sinirleri bozulmuştu. Queensbery hakkında yaptığı şikayetleri geri aldı. Queensbery bir ileri adım attı. Tüm delilleri ve hazırladığı dilekçeyi Ağır Ceza Mahkemesi Başsavcılığı’na verdi.

    Bu yargılama sürecinde dikkat çeken bir başka ayrıntı ise olayın mahkemeye yansıması ile beraber Başbakan Lord Rosebery’nin sağlığının bozulmasıydı. Rosebery davayı yakından takip ediyordu ve sinir krizleri geçiriyordu. Queensbery onun eşcinselliğini ifşa edebileceğine dair imalarda da bulunuyordu. Birkaç kez istifa kararı aldı. Basının yakından takip ettiği bu yargılamada Başbakanın, kraliyet üyelerinin, milletvekillerinin adının geçmesi İngiltere için bir felaket olurdu. Queensbery’nin avukatları Başbakan ve önemli siyasi isimler ile ilgili delilleri Başsavcı vekiline göstermişti. O gün İçişleri ve Adalet Bakanı olağanüstü olarak bir araya geldi. Yapılacak tek bir şey vardı, Adalet Bakanlığı’nın kontrolünde Oscar Wilde’ı bir an önce yargılamak ve cezalandırmak. Olayın büyümesini de engellemek. Tehlike halinde adalet hızla ilerliyordu. Aynı gün saat 16:55’te Oscar Wilde hakkında tutuklama kararı çıktı.

    AHLAKSIZ OSCAR WİLDE

    Tüm gözler Oscar Wilde’ın yargılanmasına çevrilmişti. Basın Wilde’ı tutuklandığı anda suçlu ilan etti. Wilde, kamuoyunda linç edilmeye başlandı. Oscar Wilde ahlaksız, sapık bir eşcinseldi. Üstelik edebiyatı ile ahlaksızlığını halka yaymaya çalışıyordu. Daily Telegraph’tan Observer’a tüm basın toplumun ahlaksızlığının nedenini bulmuştu: “Oscar Wilde”. Çözümü de basitti, Oscar Wilde’ı hayatının sonuna kadar hapiste tutmak. Cılız bazı sesler yaşananlara karşı çıkıyordu. 16 Nisan 1895’de Star Gazetesi’nde Robert Buchanan yaşananlara şöyle tepki gösteriyordu: “Beylik Hıristiyan mesajları ve davalarıyla dolu bu ülkeye kaynağı ister Hıristiyanlık ister başka bir şey olsun, bir parça iyilik getirmenin dönemi gelmedi mi? Basın ve halk henüz yargılanarak suçu kesinleşmemiş bir insanı sonsuz cezaya mahkum edip, yerin dibine sokarkenaklı başında insanların büyük kısmı olanı biteni sessizce izliyor.”

    Oscar Wilde’ın tutuklanması ve ardından eşcinselliğe karşı oluşan kamuoyu, eşcinseller arasında bir korku dalgası yaratmıştı. Gazeteler, Oscar Wilde ile ilişkisi olan eşcinsellerin de yargılanacağını yazıyordu. John Gray, Andre Roffalovich, Robbie Rois gibi Osacr Wilde’ın eşcinsel aşıkları kendilerine gönderdiği mektupları yaktı. Wilde’ın kitapları çöplere atıldı. Eşcinselleri bulmak için gönüllü gruplar ortalıkta belirdi. Son olarak Oscar Wilde’ı hapise götüren aşkı Loer Alfred Douglas’da Fransa’ya kaçtı.

    ÖZEL HAYATI DİDİK DİDİK

    Oscar Wilde’ın yargılanması 26 Nisan 1895 Cuma günü başladı. Oscar Wilde’ın bir dönem ilişkisi olan ve ifade vermeyi kabul eden tanıklar mahkemede birer birer Oscar ile yaşadıklarını anlattılar. Oscar Wilde’ın erkeklerle cinsel yaşamı önce mahkemede sonra basın yoluyla tüm topluma duyuruldu. Sevgililerine yazdığı ele geçen mektupları ortaya döküldü. Mahkemede bu mektuplar birer birer okundu. Son olarak Wilde’ın yazdığı eserlerindeki temalar ele alındı. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek neyi kastediyordu, Dorian Gray’in karakterleri eşcinsel miydi, Dorian Gray’in ilk halini eşcinselliği çağrıştırdığı için mi değiştirmişti, Dorian Gray’e hediye edilen o sarı kitap hangisiydi, bir erkeğe “çılgınca öpüyorum” ya da “tapıyorum” yazmak ne demekti, Wilde’ın yazdığı Chaleleon gibi dergiler neden eşcinsellik edebiyatı yapıyordu? Tüm bu sorulara yanıt vermek zorunda kaldı.

    Ne kadar ilginçtir ki Oscar Wilde’a mahkemede yazmadığı bir kitap dahi soruldu. 15 Eylül 1894’te anonim olarak yayına çıkan Yeşil Karanfil kitabını Oscar Wilde’ın yazdığına inanılıyordu. Kitabın gerçek yazarı Lord Alfred Douglas’ın eşcinsel arkadaşı Robert Hickens’ti.
    Dört baskı yapan bu isimsiz baskılı kitap hayatından izler taşıması nedeniyle Oscar Wilde’a yakıştırılıyordu. Wilde, mahkemede söz konusu kitabı yazmadığını söyledi ve bunu bir gazeteye yaptığı Yeşil Karanfil eleştirisi ile kanıtladı. Yalnız bu kadar değil.

    Oscar Wilde’ın yatak çarşaflarındaki lekeler bile kaldığı otellerdeki hizmetliler tarafından anlatıldı. Sonuçta Oscar Wilde, hemcinslerine ilgi duyduğunu inkar edemedi ancak bir cinsel birleşme olmadığını söyledi. Zira bir türlü tam olarak ispatlanamayan bu durumun cezası müebbetti. Tanıklar da ceza almamak için bu kadar ileri gidemedi. Sonunda Oscar Wilde 22 Mayıs 1895’te iki yıl hapis cezasına mahkum oldu. Yargılamanın bitişi Başbakan Rosebery’nin sağlığını geri getirdi. Oscar Wilde cezasını almış, herkes rahatlamıştı.

    Oscar Wilde önce Pentonville Hapishanesi’ne götürüldü. Saçları kesildi. Mahkum elbiseleri giydirildi. Hücresinde 3 kova vardı. Biri yemek, biri su, biri de tuvalet için. Her gün bir değirmende çalıştırıldı. 4 Temmuz’da Wandsworth Hapishanesi’ne nakledildi. Kasım ayında da Reading Hapishanesi’ne gönderildi. Oscar’ın durumunun hızla kötüleşmesi dikkat çekiyordu. Sağlığı bozulmuş, zayıflamıştı. Wilde, hapise girdikten üç hafta sonra çok sevdiği annesini kaybetmişti. Ayrıca Queensbery’nin mahkeme masraflarını ödeyemediği için resmi olarak iflas etmiş, evindeki çok özel kitap koleksiyonu bile yok pahasına satılmıştı. Ağır bir depresyon geçiriyordu. Temmuz 1896’da hapishane müdürünün değişmesiyle rahatladı. Yeni müdür Oscar Wilde’ın okumasına ve yazmasına izin vermişti. Kendisini hapse sürükleyen ve hapse girince unutan sevgilisi Lord Alfred Douglas’a yazdığı “De Profundus” isimli mektubu hapiste tamamladı. Hapisten çıkmasına kısa bir süre kala karısı Constance’da onu tamamen terketti. Çocuklarını bir daha görmemesi, bundan sonra yurt dışında yaşaması ve yeni bir skandala bulaşmaması karşılığında karısının Oscar’a yıllık 150 sterlin ödemesi konusunda anlaştılar.

    18 Mayıs 1897’de tahliye olduktan sonra Oscar Wilde yurtdışına çıktı. İsmini Sebastian Melmoth olarak değiştirdi. Bu ismin de eşcinsel bir göndermesi vardı. Karısından af dilese de kabul edilmedi. 8 Nisan 1898 günü Constance’ın ölüm haberini alacaktı. Haksızlık ettiğini düşündüğü karısının ölümü onun acısını arttırmıştı. Constance, her şeye rağmen vesayetinde Oscar’a yıllık 150 sterlin verilmesini yazıyordu. Oscar Wilde, kendini içkiye verdi. Uğruna hapis yattığı Lord Alfred Douglas ile yeniden ilişki denedi ama aşkları bitmişti. Son olarak toplam yüz kıtadan oluşan Reading Zindanı baladı isimli epik şiirini yayımladı. Şiir, bir kıskançlık krizi sonucu karısını öldüren adamın cezaevi günlerini ve idam edilişini anlatıyordu. 13 Şubat 1898’de yayınlanan şiirini ölmeden önce Constance da okumuştu. Şubat 1899’da Cenova’da yatan Constance’ın mezarını ziyaret etti.

    Son günlerini alkol ve eski günlerdeki gibi sıkça değiştirdiği eşcinsel aşklarıyla geçirdi. Eskiye oranla mütevazi bir hayat sürdürüyordu. Zaman zaman uzaklara dalıp gidiyordu. İngiliz halkına kesinlikle öfkeliydi. Kendisini eşcinsellikten vazgeçirmek için genelevine alkışlarla sokan arkadaşlarına çıkınca hiçbir şey hissetmediğini söylüyor ve ekliyordu “Ama siz bir kadınla yattığımı İngiltere’de anlatın da itibarım artsın”. Ölümüne yakın yeni bir yüzyılda onun yaşamasına İngilizler’in tahammül edemeyeceğini söylüyordu. Gerçekten de 30 Kasım 1900’de ucuz bir otelde öldü.

    Eski sevgililerinden Andre Gide cenazesini şöyle anlatacaktı: “Cenazeye yedi kişi katıldı, üstelik hepsi mezarlığa kadar gitmedi. Tabutun üzerine konan çiçekler, çelenkler arasında yalnızca birinin üzerinde bir yazı varmış; otel sahibinin gönderdiği çelengin üzerinde şu söz yazılıymış: KİRACIMA.”

    Oscar Wilde’ın itibarı yıllar sonra iade edildi. Cinsel tercihleri nedeniyle ona yapılan yargılama ve linç lanetlendi. İngiliz Edebiyatı’nın önemli isimleri arasında yerini aldı. Onu mahkum edenleri ise bugün kimse hatırlamıyor.

    KUTU:
    De Profundis

    Oscar Wilde, Reading Hapishanesi’nde kendisini felakete sürükleyen aşkı Lord Alfred Douglas’a De Profundis, Eski Ahit’in Keturim bölümünde geçen Latince “de profundis clamavi ad te domine (yüreğimin derinliklerinden sana sesleniyorum ya rab)” dizesinden alınmıştı. “Derinliklerden” anlamına geliyordu.

    De Profundis, 50 bin kelimeden oluşuyordu. Hapishanede Oscar’ı unutan eski sevgiliye yazılan bir çığlıktı. Oscar Wilde, ardından giderek bütün hayatını yok ettiği sevgilisine seslenirken adeta içindeki iltihabı akıtıyordu. Ona neden aşık olduğunu, bu aşk için nelere göğüs gerdiğini, nasıl hatalar yaptığını ve sonunda nasıl bedel ödediğini anlatıyordu. Wilde’a göre Douglas ile babasının savaşında kendisi göz göre göre harcanmıştı. Oscar Wilde, mektubunda her şeye rağmen eski sevgilisini affedebileceğine dair açık kapı bırakıyordu.

    Mektup aynı zamanda Oscar Wilde’ın hapishane koşullarını ve ne kadar acı çektiğini de gösteriyor. Ancak Wilde mektupta acıy insanı geliştiren bir duygu olarak tarif ediyordu: “Güzel bedene haz, güzel ruha ızdırap gerekir”. Wilde şöyle der: “daha derin bir insan haline gelmek acı çekenlerin ayrıcalığıdır.” Gerçekten de Wilde’a özellikle acı çektirmek için yapılan uygulamalar vardı. Reading Cezaevi’ne trenle nakledilen Oscar Wilde, istasyonda yarım saat ayakta mahkum kıyafetleriyle bekletilmiş, etrafını saran kalabalık onunla bu süre boyunca alay ederek eğlenmişti. De Profundis’te anlattığına göre bu muamele Wilde’a o kadar ağır gelmişti ki bir yıl boyunca her gün o saatte ağlamıştı.

    Mektupta İsa önemli bir figür olarak Wilde tarafından ele alınır. İsa, bir din taşıyıcısı değil, kendisi gibi davranarak insan ruhunun mükemmelliğini ortaya çıkaran bir sanatçıdır. Bir kişinin İsa gibi olması için kendisi gibi olması yeterlidir. İsa’ya göre zenginlik ve zevk, yoksulluk ve kederden daha büyük trajedidir. Servetin ve nefretin ardına gizlenmiş ruh sakatlanmıştır. Wilde şu ilginç sözleri söyler: “İsa’dan önce de Hıristiyanlar vardı. Bunun için minnettar olmalıyız. Ne yazık ki İsa’dan sonra Hıristiyan çıkmamıştır.” Wilde’a göre kiliselerde İsa’nın heykeli vardır ama ruhu yoktur.

    Wilde gelecek konusunda ise karamsar değildir: “Bir güzel sanat eseri daha yaratabilirsem, kötülüğün zehrini, korkaklığın alaylarını etkisiz hale getirmiş, küçümsemenin çatallı dilini kökünden koparmış olacağım. Eğer yaşam benim için bir sorunsa, ki mutlaka öyledir, ben de yaşam için bir sorunum.”
    Mektup sevgiliye seslenen şu sözlerle biter: “Bana yaşamın zevkini ve sanatın zevkini öğrenmek için gelmiştin. Belki şans, sana çok daha olağanüstü bir şeyi, kederin anlamını ve güzelliğini öğretmek için seçmiştir beni”.
  • https://youtu.be/y9WyzRZ_oV4
    Bir çocuksu tatlılık
    almış sakin sabahı
    Ağaçlar da geriyor
    toprağa kollarını.
    Bir titrek buğu
    örtüyor ekinleri,
    ve örümcekler geriyor
    ipekten yollarını,
    -sarıyor yol izleri
    göğün parlak camını-
    Kavaklı yolda
    bir pınar durmuş şarkıya
    şarkısı otların arasında.
    Ve patikanın sakin
    efendisi salyangoz
    saf ve kendi halinde
    çevresini süzmede.

    Değerbilir ve
    yiğit kıldı onu
    doğallık içindeki bu ilahi sessizlik,
    unutup dertlerini
    bir gün babaocağının
    istedi görmek
    sonunu patikanın.

    Yola revan olur menzile doğru
    ısırganlı, sarmaşıklı
    bir ormanda.Derken yaşlı mı yaşlı
    iki dişi kurbağaya rastgelir;
    hanımlar güneşlenmektedir
    ortalık yerde
    sıkıntılı, hastalıklı.

    Şu yeni şarkılar da...
    diye biri homurdanmakta,
    bi şeye benzemezler.
    Boş geç hepsini, der
    yaralı ve handiyse körleşmiş
    öbür kurbağa doğrulayıp berikini:
    Ben gençken sanırdım ki,
    eninde sonunda Tanrı
    duyacak şarkımızı
    ve eriyecek yüreği.
    Ya benim görmüş geçirmişliğim,
    öyle ya bunca yaşadım ben,
    inancım sarsıldı bir kere,
    şarkı söylemiyorum nice...

    Kurbağalar sızlanıp
    dileniyorlardı bir sadakacık
    otları yara yara
    burnu havada geçen
    bir kurbağa gençten

    Gölgeli orman önünde
    bizim ürkek salyangoz,
    haykırmak ister, nafile.
    Kurbağalarsa iki adım ötede...


    Bu bir kelebek mi?
    der handiyse kör olanı..
    İki boynuzcuğu var,
    diye yanıtlar öbürü.
    Salyangoz bu.Nerden,
    a salyangoz, hangi diyardan?

    Evden geliyorum, ama
    çabucak dönsem iyi.
    İşte sana ödlek bir böcek,
    diye tıslar kör kurbağa.
    Hiç şarkı söylemez misin sen?
    Söylemem der salyangoz.Ya dua?
    Hiç mi hiç öğrenmedim.
    İnanmaz mısın sonsuz yaşama peki?
    O da nedir ki?

    O, en duru
    suda yaşamaktır hep,
    yakınında çiçeklenmiş kıyının
    ve bol yemli bir otlağın
    Ben küçükken, zavallı
    ninem demişti bir gün,
    ölünce gidermişim
    en yüksek dallardaki
    en körpe yapraklara.

    Ne zındıkmış şu ninen de.
    İşin aslını bizlerden dinle.
    İnanacaksın doğruluğuna,
    der kurbağa kızarak.

    Yolu görmek niye?
    diye inler salyangoz.Evet inanıyorum
    vaaz ettiğiniz o sonsuz yaşama...
    Kurbağalar,
    pek dalgın, çekilirler,
    salyangoz da yiter gider
    ormanda ürkek ürkek,

    Dilenci kurbağalar
    put gibi kalalalırlar.
    İçlerinden biri sorar:
    İnanır mısın sen sonsuz yaşama?
    Ben...hayır der üzgün üzgün
    yaralı ve kör kurbağa.

    Niçin attık ortaya bu lafı, hı,
    salyangoza inandırmacasına?
    Çünkü... Ne bileyim, niçin,
    der kurbağa.
    Kıvanç doluyum
    duydukları inançla
    seslenirken çocuklarım
    ark içinden tanrı'ya...

    Geri döner
    zavallı salyangoz.Yolda
    efil efil bir sessizlik
    fışkırır kavaklardan.
    Bir de bakar sokulmakta
    bir öbek kırmızı karınca.
    Giderler karışık kuruşuk
    sürükleyerek aralarında
    duyargaları kopuk
    başka bir karıncayı.
    Salyangoz haykırır:
    Karıncalarım, az durun,
    nedir bu ettiğiniz
    kendi yoldaşınıza?
    Olanı deyiverin bana,
    Sen, anlat bakayım, küçük.

    Ahı gitmiş vahı kalmış karınca
    başlar üzgün üzgün:
    Yıldızları gördüm ben.
    Yıldızlar da neymiş? der
    karıncalar usulca.

    Salyangoz da düşünceli,
    sorar: Ne yıldızları?
    Evet, der karınca tekrardan,
    gördüm yıldızları.
    Tırmandım da en yüksek
    ağaca karanlıkta
    Gördüm binlerce gözü
    şu kararan dünyamda.
    Salyangoz sorar;
    Anladım da, ne yıldızları?
    Onları söylüyorum, başımızın üstünde
    taşıdığımız ışıkları.
    Biz görmeyiz ama,
    der karıncalar devamla...
    Bense bir otları görürüm sereserpe,
    der salyangoz da.

    Duyargalar sallayıp
    çağrışır karıncalar:
    Öldüreceğiz seni,
    tenbelsin, baştan çıkmışsın sen,
    görevin çalışmakken,

    Yıldızları gördüm ben,
    der yaralı karınca.
    Salyangoz kestirip atar:
    Bırakın şunu gitsin,
    işinize bakın siz.
    baksanıza şimdiden
    çıktı çıkıyor canı.

    Derken bir arı geçer
    yumuşacık havadan.
    Can çekişen karınca
    dem alır sonsuz akşamdan.
    Götürmeğe geliyor
    beni bir yıldıza, der.

    Görünce üldüğünü,
    kaçışır öbürleri.

    İçini çeke çeke
    karmakarışık zihinle
    alır başını gider salyangoz;
    dert olmuştur içine
    sonsuzluk meselesi.
    Yok, diye sızlanır, bu yoldan nihayeti
    Yıldızlara varılır m'ola
    buralardan kalkınca.
    Ne desem, bu yavaşlık belası
    engel olur varmama.
    Boş şimdi düşünmek bunları.

    Her şey sis içindeydi,
    ölgün güneş ve bulut.
    Çağırırdı kliseye
    uzak çanlar herkesi.
    Ve patikanın bilge
    efendisi salyangoz,
    kafası karmakarışık, dinelmiş
    seyrederdi çevreyi.

    Garcia Lorca