• Gazeteci Avni Özgürel, Radikal gazetesinde 7 Aralık 2005'te yayımlanan "Amerikancı Sol" adlı yazısında Alparslan Türkeş'e özel bir sohbet sırasında, "1944'te tutuklanıp idamla yargılandınız, size yönelik suçlama devlet aleyhine işlenen cürümler faslındandı. Tabutlukta yattınız, işkence gördünüz. Çok daha basit sebeplerle hakkında disiplin soruşturması açılan subayların orduyla ilişiği ke­silirken siz tahliye olduktan sonra normal terfilerinizi alıp kurmay sınıfına geçirildiniz. Türk ordusunda sizin durumunuzda ikinci bir subay var mı? Bunun izahı, varsa sırrı nedir?" diye sorduğunu, ancak aldığı cevabı yazmayı sürekli ertelediğini işin içine biraz da gizem katarak anlatıyordu. Buradaki "gizem" nedir peki? Bu sorunun yanıtını bilmek "gizem"i de çözmeye yardımcı olacaktır ve yanıt Türkiye'nin 1945 sonrası tarihinde gizlidir. Bu tarih, Türkiye akademisine ve entelek­tüel yaşamına hakim olan ve liberalizmden mülhem devlet-toplum, merkez-çevre, Batıcı elitistler-mütedeyyin kitleler ikilikleri üzerin­den okunursa söz konusu "gizem"i çözmek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu ikilikler üzerinden yapılan okumalar açıkça sınıfları, sı­nıf mücadelesini, emperyalizmi analize dahil etmemekte, sınıflar ve tarih üstü bir "devlet"le, yani "merkez"le, yine sınıflar ve tarih üstü "demokrasi güçleri"ni, yani "çevre"yi ve bunların temsilcisi olan si­yasal özneleri Türkiye' deki siyasal ve toplumsal mücadelelerin iki ana aktörü olarak görmekte ve esas çelişkinin bu ikisi arasında ol­duğunu iddia etmektedir. Uzunca bir alıntı yapmak pahasına, bu paradigmaya dair Türkçü Faşizmden "Türk-İslam Ülküsü"ne adlı kitabımda söylediklerimi burada bir kez daha hatırlatmak isterim: "Bu paradigma, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecini, kapita­lizm ve emperyalizmle, dolayısıyla da üretim ilişkilerinin evri­miyle, sınıf mücadeleleriyle, emperyalist sistemden kaynaklanan bağımlık ilişkileriyle ve bunların siyasal alana farklı dönemlerde farklı şekillerde yansıma biçimleriyle okumaz. Bir tarafta, tarihin "normal" şablonuna göre aktığı Batı, öbür tarafta ise "nevi şahsına münhasır" Osmanlı/Türkiye vardır. Normal şablona uygun olarak Batı'da burjuvazinin mücadelesiyle feodalizmden kapitalizme ge­çilmiş, bu geçiş beraberinde "sivil toplum"u getirmiş, sivil toplum ise burjuvazinin öncülüğündeki demokrasi mücadelesiyle devleti sınırlandırmıştır. Batı burjuvazisi devletin kucağında büyümemiş, bizzat devlete karşı mücadele vermiş, işçi sınıfı da burjuvaziye ve devlete karşı mücadele edip kendi çıkarları peşinde koşarken de­mokratikleşmeye katkıda bulunmuştur. Oysa Osmanlı/Türkiye modernleşmesi tepeden başlamıştır, demokratik niteliği yoktur, sivil toplum, burjuvazi, proletarya ve sınıf mücadelesi burada mevcut değildir, dolayısıyla her şeyin belirleyicisi devlet ve onu yöneten bürokrasidir. Devletin tepeden Batılılaşmasına direnç gösteren kesimler ise çevredekiler, mütedeyyinler, muhafazakar halk kitleleridir ve bu nedenle de buradaki esas mücadele sınıflar arasında ve artığa nasıl el konulacağı düzleminde değil, kültürel düzlemde, yani Batılılaşma yanlısı elitlerle, dindar halk kitleleri arasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türkiye tarihi, sınıflar müca­delesinin değil, iki kültür, iki medeniyet, iki yaşam biçimi arasın­daki mücadelenin tarihidir. Mücadelenin bir tarafında devlet, yani aynı anlama gelmek üzere merkez, diğer yanında ise mütedeyyin­muhafazakar halk kitleleri yani çevre bulunmaktadır. Kemalizm ise Cumhuriyet'in ilanından sonra bu Batılılaşma sürecinin ideolo­jisi olma niteliğini taşımış, Kemalist elitler o zamandan bu zamana Kemalizm adına mütedeyyin kitlelere zulüm ve baskı politikaları uygulamışlardır. (Yaşlı, 2016: 11-12) Bu paradigmanın karşısında konumlanan "tarihsel materyalist" bakış açısı ise Türkiye'nin yakın tarihini sınıflar, sınıf mücadeleleri ve "antikomünizm"in belirleyiciliği altında, kapitalist bir ülkenin dünya kapitalist sistemi ve emperyalizmle ilişkisini merkeze alarak, perspektifini buradan kurarak okur. Aynı çalışmaya tekrar başvur­mam gerekirse; Türkiye egemen sınıflarının emperyalist sistem içerisinde konum­lanma biçimleriyle antikomünizm arasında ve antikomünizmle de milliyetçileşme ve dinselleşme arasında doğrusal bir ilişki bulun­maktadır. Bunun siyasete yansıması ise devletle Türk sağı ve dinsel yapılanmalar arasındaki ilişkilerdeki dönüşüm üzerinden okun­malıdır. Türkiye'nin yakın tarihi, devletle toplumun ya da mer­kezle çevrenin mücadelesinin tarihi olarak değil, kapitalist dünya sistemiyle ve emperyalist merkezlerle kurulan ilişki doğrultusun­da, devletle Türk sağının "komünizmle mücadele" adına yaptıkları dönemsel ittifakların tarihi olarak, buradan yola çıkarak okunma­lıdır. (Yaşlı, 2016: 15) İşte "gizem''i çözecek olan, bu okuma biçimidir. Türkeş'in "1944 Irkçılık-Turancılık davası"nda yargılanıp ceza aldıktan kısa süre sonra yüksek yargı tarafından suçsuz bulunması da, orduya dön­mesi de, askerlik ve siyaset kariyeri de, antikomünizmle ve antiko­münizmin 1945 sonrası Türkiye siyasetindeki ana belirleyen olma­sıyla doğrudan ilgilidir. Örneğin Türkeş'in orduya döndükten sonra ABD'ye eğitim için gönderilen ilk subay grubunun içerisinde yer alması ve orada aldığı "gerilla" eğitimi de, antikomünizmin 1945 sonrası Türkiye siyasetinin ana belirleyeni olduğu kabul edilmeden anlaşılamaz. 1950'lerde NATO'da görev yapmasını ve 1960'lar ve 70'ler Türkiye'sinde komünizme karşı mücadele eden paramiliter örgütlenmenin lideri olmasını da, yine bu bakış açısı olmadan an­layamayız. Tam da bu nedenle, Türkeş'in politik yaşamına yakından bak­mak, onun politik serüvenini yazmak, ülkücülüğün ve Ülkücü Hareket'in tarihini yazmak anlamına gelecektir ve bu çalışmada ya­pılmaya çalışılacak şey tam olarak budur. Ama bunun aynı zaman­da, Türkiye'nin Soğuk Savaş tarihini, Soğuk Savaş boyunca Türkiye siyasetinin seyrini ve o seyrin ana belirleyeninin, yani komünizmle mücadelenin tarihini yazmak anlamına geleceği de açıktır.
  • 164 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    “Herkes keyfine, fantezisine, kendi maksadına, menfaatine, aldatacağına, ve aldatıldığına göre yazar.” Dr. Rıza Nur, I. Baskı, Sayfa 523, Hayatım ve Hatıratım

    Bu hatıratta okuduklarımızın temel özeti işte Rıza Nur’un kendi ifadesinde bize sunulmuştur. Yani okuyacağımız hatırat için bize şunları demektedir;

    Bu hatırat, benim keyfime, benim fantezime yani hayal dünyama, kendi maksadıma yani kişisel hırs ve amaçlarıma, kendi menfaatime, okuru aldattığım ve aldatacağım kadar yazılmıştır.

    Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” kitabında "1913’de bir Mustafa Kemal, yüzyıl sonrası için bile hayaldi, fantazi romanlarında bile yeri yoktu." demiştir. #31744296

    Lakin, 1960 yılından sonra yayınlanacak bu hatıratı nereden bilebilirdi? İşte böyle bir fantezi romanında Mustafa Kemal kendisine yer bulmaktaydı, tamamen yazanın hayal gücüne ve sövgüsüne maruz kalmaktaydı, baş kahraman ise Rıza Nur idi…

    Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının ana materyallerinden birisi Rıza Nur’un “Hayatım ve Hatıratım” adlı kitabıdır. Bu kitap, Kadir Mısıroğlu (Fesli), Mustafa Armağan (Çukur Tarihçi), Yavuz Bahadıroğlu, Ayşe Hür ve türevindeki yazar adını alan kişilerin baş ucu kaynağı, dayanağıdır. Yalnız bu kaynak temelsiz ve vesikasız olmakla birlikte, hezeyan dolu hatalı bilgiler içermektedir. Bu hatıratta yazanlara göre alternatif tarih üretimi yaparak, “Resmi Tarih” olgusunu yıkmak, Cumhuriyet değerlerine saldırıp, bu değerleri değersiz kılmaya çalışarak kendilerince başarıya ulaşmayı hedeflemektedirler.

    Dünyada tek bir tarihçi yoktur ki, tarihi gerçekten yazabilsin ya da aktarabilsin. Birincil elden kaynak dediğimiz vesikaların dahi, devleti müşkül duruma düşürecek değil de onu zaten haklı gösterecek materyallerden oluştuğu bilmek gerekir. İster Cumhuriyet olsun ister Osmanlı olsun, tarihçinin ya da tarihi yorumlayanın; güncel siyasi görüşü, ideolojisi, bakış açısı ve düşüncesi, anlattığı döneme sempatisi ya da antipatisi yazdığı metne direkt etki edecektir. İşte bu durumlar göz önüne getirildiğinde, kim yazmış olursa olsun, hatıratlar ve günlükler asla tarihi öğreneceğimiz metinler olamaz. Günlükler veya hatıratlar asla anı anına yazılamaz, unutulan ya da eklenen birçok konu olabilir. Bir odanın içine beş kişi koyalım, konuşmalar, tartışmalar ve birtakım olaylar olsun, beşi de yaşananları farklı anlatacaktır.

    Tarihi ne kadar öğrenmeye çalışırsak çalışalım, asla gerçeği öğrenemeyiz. Günümüzde dahi gerçeklerin kimin gerçeği, yalanların da kimin yalanları olduğu konusunda ortak bir birleşme olmadığına göre, yüz sene öncede böyle olduğunu anlamanız gerekiyor. Tarihçi bir yalanı rahatlıkla satabilir, kendi yalanını doğru gibi aksettirebilir, binlerce belgeden tek bir belgeyi amaçlarına uygun olduğu için kullanabilir, tarihçi olmasına bile gerek yoktur; hatıratlarda bunun için kullanılabilir, tıpkı Rıza Nur’un hatıratı gibi…

    Paylaştığım alıntılara karşılık birçok okurun şaşırdığını, bu saçmalıkların -yazılmış olmasının- gerçek olup olmadığını sorguladığını, bazılarının ise bu alıntılara yorumlar yazarak şaşkınlıklarını dile getirdiğini gördüm.

    İncelemede şu soruları sorup yanıtlamaya çalışacağım. Dilerseniz soruları okumadan da incelemeye başlayabilirsiniz.

    1- Rıza Nur kimdir, neden belirli bir kesim tarafından bu kadar önemli bir hale gelmiştir?
    2- Rıza Nur neden böyle bir hatırat yazdı ve neden kendisi değil de 1960 yılında yayınlaması için “British Museum” a verdi. Bu hatıratı kendisi mi götürüp verdi, yoksa başkaları mı onun adına verdi?
    3- Hatıratı Türkiye’de ilk kim haber yaptı, üzerine ilk kim yazı yazdı ve ilk hangi yayınevi bastı, yayınevinin sahibi kimdir? Hatıratın içeriğinde vesikalar bulunuyor mu?
    4- Hatıratın iki farklı kopyası neden var? Üzerinde sonradan oynandı mı?
    5- Hatıratın yazım şekli, üslubu ve içeriğindeki hakaret dolu ifadeler, Rıza Nur’un yayınlamış olduğu 12 ciltlik Türk Tarihi kitabı ile benzer mi, farklı mı? Rıza Nur’un kayıtlara geçen meclis konuşmaları ile benzerlik içeriyor mu, yoksa farklı bir üslup mu bulunmaktadır?
    6- Yukarıda belirttiğim alternatif tarih yazma peşinde koşan kişiler, hatıratın içeriğinden hangi kısımları alıp, hangi kısımları bırakıyorlar?
    7- Rıza Nur’un Osmanlı ve padişahları hakkındaki genel görüşü nedir?
    8- Yurt dışına kaçmadan önceki Rıza Nur fikirleri ile Hatıratta ki fikirler benzerlik gösteriyor mu?
    9- 1932 yılında yayınlanan ve içeriğinde Atatürk’e iftiralarında bulunduğu Bozkurt Mustafa Kemal kitabı ile benzerlikleri var mı?
    10- 1932 yılında yurt dışı teması olan bir yayınevi, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay ‘ın hatıratlarının peşine neden düşmüştür, Rıza Nur 1932 yılında neden İngiltere’ye gitmiştir?
    11- Rıza Nur hatıratını kendi orijinal metinde 1930’da bitirdiğini söylemesine karşın neden 1932,33,34 yıllarında devam ediyor ve bu hatırata ekleme yapılıyor mu?
    12- Fransız Kütüphanesinde “Hayatım ve Hatıratım” dışında Rıza Nur’a ait başka bir kitap var mı?
    13- Bu hatırat yazılırken Rıza Nur’un ruh hali ve sağlığı yerinde miydi? Rıza Nur nasıl bir kişilikti, hayatı kendi anlatımı ile nasıldı?
    14- Rıza Nur’un Kuvayı Milliye, Milletvekilliği, Lozan Görüşmelerine katılması nasıl gerçekleşti?

    Bu ve benzeri soruları sorarak bu inceleme siz okurlara sunulmuştur. Okuyacağınız her şey hatıratın içinde olmakla birlikte, Cengiz Özakıncı’nın yayınlanmış olan programında da irdelenmiş konuların birer özeti olacaktır.

    Rıza Nur’un daha önce yayınlamış olduğu ve Atatürk’ün de okuduğu kitapların içerisinde olan 12 ciltlik “Türk Tarihi” adlı eseri bulunmaktadır. Bu eser, kurtuluş mücadelesini ve sonraki durumu anlatan detaylı bir kitaptır. Bu kitapta yazılanlar elbette bir tarihçinin elinden çıkma bir eser olmamakla birlikte, günümüzde okuduğumuz bilgilerin çoğunu içermektedir. Bu 12 ciltlik eserde ne Cumhuriyet, Ne Atatürk, ne İsmet İnönü, ne rejim ne de diğer paşalar ile ilgili herhangi bir sövgü içermemektedir, tam tersi bu mücadeleyi anlatan, döneminde derslerde okutulan bir içeriğe sahiptir. Bu satırları okuyan sizler nasıl yani sorusunu sorabilir ve haklısınız, çünkü Rıza Nur iki farklı kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hatırat yayınlanana kadar tekrar edeyim ne Cumhuriyet ne de kurucuları üzerinden herhangi bir sövgüsü ya da eleştirisi bulunmamaktadır.

    Nasıl oluyor da böyle bir hatırat ortaya çıkıyor, nasıl oluyor da ülkemizde yayınlanıyor, nasıl oluyor da bu hatıratı yayınlayan yayınevi tarihe hizmet ettiğini söyleyerek bu küfrü bizlere ulaştırıyor.

    Rıza Nur 8 Eylül 1942’de vefat etmiştir. Yazmış olduğu söylenen hatırat ise 29 Şubat 1949’da Fransız Milli Kütüphanesine veriliyor. Yani bu hatıratı veren kişi Rıza Nur değil, araştırıldığında, sorulduğunda, bu hatıratı kim verdiyse bir kayıt çıkması gerekiyor lakin bizzat kütüphaneye bu durumu soran Cengiz Özakıncı cevap alamıyor, hatıratı kimin bıraktığı bilinmiyor, yani ANONİM! Böyle bir şeyin izahı var mıdır, elbette yoktur. Bir Milli Kütüphane, bünyesine aldığı eserin kaydını tutmaz mı, tutar ama bu hatıratı kimin bıraktığına dair herhangi bir belge yok.

    Fransız Milli Kütüphanesi bu eseri çevirmek istiyor ve çevirmen olarak kimi buluyor dersiniz? 150’liliklerden, Vahidettin’in İstanbul Polis müdürü Hasan Tahsin İşkora. İlginç değil mi, dünyada çevirmen yok, böyle bir isim çevirmen olarak bu hatıratı Osmanlı yazısından çeviriyor. Hadi çevirsin, bu hatıratın içerisinde boş sayfalar var, bazıları ardı ardına bazıları ile farklı farklı. Siz boş kağıda ya da deftere yazdığınız bir yazıyı bitirdiğinizde, boş sayfalar bırakır mısınız? O boş sayları ya yok eder ya da doldurursunuz, bir hatırat yazıyorsanız böyle mi yaparsınız? Hatıratın Fransız Milli Kütüphanesi kopyasının kenarlarında farklı el yazısıyla notlar bulunuyor. Bu yazılar Rıza Nur’a ait değil ve latin harfleri ile yazılmış, farklı renk kalemler kullanılmış. Rıza Nur hatıratını bitirdim dediği tarihten sonra hatıratını bırakıyor ise -ki bunu kendisi yazıyor, bu sayfa kenarlarında bulunan yazılar neden Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine ilişkin sövgüler barındırıyor? Orijinal metinde bu sövgüler neden yok? Bu notlar ve eklemeler kim veya kimler tarafından yapılıyor?

    Bibliothèque nationale de France ile British Museum’a ait kopyalar neden birbirinden farklı, Fransa Milli Kütüphanesi kopyalarından üzeri çizilmiş yani hatıratı yazan kişi tarafından çizildiğini varsaydığımız metinler, neden Fransız kopyalarında neden çıkarılmış, İngiltere de yayınlanan kopyalarından neden olduğu gibi bırakılmış?

    Sorular sormaya devam edelim. British Museum’a 1960 yılında yayınlanması için verilmiş olan bu hatırat nasıl ülkemizde ortaya çıktı ve kim, hangi gazete yayınladı?

    Türkiye’de ilk kez Cumhuriyet Gazetesi yazarı Cavit Orhangil bu hatırattan bahsediyor ve birkaç sayfasını yayınlıyor. Daha sonra 1964 yılında Milliyet Gazetesi yazarı Mustafa Ekmekçi iki sayfa yayınlıyor. Başlığı ise “Patrikhanenin Kalması Rıza Nur”un sayesinde imiş. Bu iki yazarın görüşleri tahmin ettiğiniz gibi sağ ya da islami yazarlar çizgisi değil, sol, sosyalist görüşte insanlar. İşte bu iki yazar ülkemizde bu hatıratları ilk ortaya çıkarıyor. Peki nasıl ellerine geçti?

    Cavit Orhangil birgün British Museum’da araştırma yaparken, bir görevli gelir, ya bizde Rıza Nur’un hatıratları var, 1960 yılında yayınlanması için bize vermişti der ve hatıratları alır. Yalnız bu hatıratın British Museum’a verilişi, belgesi vs. yoktur, birisi vermiştir ve 1960 yılında yayınlanması istenmiştir. Siz bir kütüphaneye gidiyorsunuz, ve birisi size diyor ki falanın bizde hatıratı var, sizde aaa ne güzel verin bana yayınlayalım diyorsunuz. Yahu böyle bir saçmalığa kim inanır, hangi kütüphane görevlisi kime gelip böyle bir hatırat verir, bırakın hatıratı tek sayfa kopya bile vermez.

    Bu yayınlardan sonra Dursun Satılmışoğlu’nun sahibi olduğu Altındağ Yayınları tarafından basılır. Bu baskıda Cavit Orhangil’e methiyeler vardır, Satılmışoğlu bolca teşekkür eder ve Yayınevi bu kitabı şu şekilde okuyucusuna sunar;
    Osmanlı sövgülerinin olduğu kısımlar için şu uyarıda bulunur;
    “Mesela Sultan Abdülhamid, Sultan Vahidettin, son Halife Abdülmecit Efendi, saltanat ve hanedan-ı al-i Osman hakkında söyledikleri KISMEN YETİŞME ŞARTLARI ve KISMEN de haber kaynaklarının çürüklüğü yüzünden UMUMİYETLE YANLIŞTIR.”

    İşte yanlış olduğu düşünülen kısımlardan birkaç alıntı;
    #79140003
    #79139463
    #79139232
    #79138523
    #79138304
    #79094207
    #79093859
    #79093585

    Ama Mustafa Kemal sövgülerine ise sahip çıkar ve der ki;
    “yakın tarihimizin bakir gerçekleri üzerine ışık tutan MÜTHİŞ ifşaat ve vesikalar.”dır der.
    Aynı şekilde, gerçekleri saklamanın yanlış olduğunu, Mustafa Kemal’in su götürmez bir İngiliz Ajanı olduğunu, belgeli ve delilli olarak Kurtuluş Savaşı’nın bir savaş değil karşılıklı danışıklı dövüş olduğunu aktarır.

    Yani Abdülhamid sövgüleri bir yanlış ama Mustafa Kemal ve Cumhuriyet ve diğer Paşalara yapılan sövgüler tarihe ışık tutan müthiş ifşaatlardır.

    Sözde hatıratı nereden tutarsanız tutun elinizde kalıyor, bir hatırat kin ve nefret, kıskançlık içerebilir, o günkü döneme ilişkin kıskançlık kaynaklı veya istediği konuma gelemediği için hezeyan dolu olabilir lakin ben böyle bir kurmacayı ne fantastik ne de bilimkurgu kitaplarında okudum. Yazarın akli dengesini sorgulamak bizim işimiz değildir, bu konuya yorum yapmak dahi görmediğimiz, bilmediğimiz bir kişi hakkında yorum yapmamız gerçekten mantıktan uzaktır lakin söylemleri ve yazdıkları kendisini ele vermektedir. Kitabın sonunda hatıratı inceleyen Ruh ve Sinir Hastalıkları Uzmanı Dr. Hasan Behçet Tokol’un tetkiklerini okuyacaksınız, kitabın sonunda olması çok yerinde olmuş, eğer dikkatli okursanız bu hatıratı, doktorla aynı fikirde olduğunuzu göreceksiniz sadece Tıp terimlerinin adlarını bilmediğiniz içinde kendinizce hastalık adlarını zikredeceksiniz.

    Rıza Nur’un Atatürk veya İsmet İnönü aleyhinde tek bir görüşü yoktur bu hatırat ortaya çıkana kadar, yazmış olduğu 12 Ciltlik Türk Tarihi kitapları bolca övgü ve kahramanlık doludur. Bu kitaplar Atatürk’ün kütüphanesinde bulunmaktaydı ve kendisi tarafından okunmuştur. Demek ki Kurtuluş Mücadelesine katılan Rıza Nur, Lozan heyeti içinde bulunan, milletvekili olan, bakan olan Rıza Nur gayet keyfi yerinde bir kişiymiş lakin daha sonra böyle bir hatırat yayınlamış ve şerh koymuş, 1960’da yayınlansın! Neden? Çünkü o yıllarda iftira attığı kim varsa ölmüş olacak ve cevap veremeyecekti, peki öyle mi olmuştur, tabii ki olmamıştı, hala hayatta olanlar vardır. En başta İsmet İnönü 1973’te vefat etmiştir.

    Hatırat ile ilgili yayınevi vesikalardan bahsetmiştir, yıl olmuş 2020 hala o vesikalar ortaya çıkmamıştır.

    Rıza Nur Hatıratı yazarken kendi duyduklarını ya da gördüklerini değil, cümlelere şu şekilde başlayan hezeyanlarla doldurmuştur ve bu hezeyanların tarihleri asla yoktur;

    “(Lord Curzon) bir gün beni çağırmıştı.”
    “Bir akşam İsmet’in yanına girdim.”
    “Bir sabah beni uykumdan uyandırdılar. Polis memuru gelmiş.”
    “Yahya Kemal bir akşamüzeri bana dedi ki.”
    “Baktım, bir gün İsmet’le görüşüyor.”
    “Bir sabah.”
    “Bir gün.”
    “Bir gün Mustafa Kemal.”
    “Bir gün Lozan’da.”
    “Bir gün Meclis’te Mustafa Kemal’in yanındayım.”

    Hangi gün, hangi tarih, hangi saat, bu nasıl tarihe ışık tutan bir hatırat, nasıl bir tarihi vesikadır?

    Vesikaların olduğu söylenen hatıratta 666,688 ve 770 vb. sayfalarda şöyle demektir;
    “Hatırımda kaldığına göre…”

    Yani hatırında kaldığına göre, fantezi ile bezediği hatırat, gerçekten uzak, hatırında kaldığına göre süslediği bir masal.

    “Galiba hatırımda iyi kalmamış…” (380)
    “…zabitin adı hatırımda kalmadı.” (810)
    “İsmet birkaç kelime söylemeye başladı. Hatırımda tutamadım.” (1151)

    İki bin sayfaya yakın olan bu hatıratı “hatırımda kalmadı” diyen Rıza Nur yazmıştır.

    Rıza Nur kendisini tarif ederken hatıratının 47’inci sayfasında “Boyum 1 metre 69 cm” diyor. 134’ncü sayfasında ise “Bir metre 74 santim boyundayım” diyor.

    134’üncü sayfa da “Babam mavi gözlü idi. Ben de öyleyim” derken, 1528’inci sayfada ise “Sarı gözlü bir adamım” diyor.

    Daha kendisini bile tarif edemeyen bir adamdan bahsediyoruz, tarihe nasıl ışık tutacak?

    Rıza Nur hatıratı yazarken, nasıl yazdığını da itiraf ediyor;

    “Bundan böyle yazacağım şeyler, gazetelerde gördüğüm ve Paris’e gelen bazı kulağı delik kimselerden işittiğim malumattır.” (1398/1399)

    Devam edelim, hayali kişilerden, hayali havadisler alıyor,

    “Bazı zabitler diyorlar ki..” (563)
    “Bunu bana orada hazır olan biri anlattı.” (753)
    “Bazıları dediler ki..” (947)
    “Mühim yerden haber aldım..” (1286)
    “Hikaye ettiler ki..” (1341)
    “Herkes bunu diyor..” (1361)
    “Biri..” (1370)
    “Yine bir havadis: Mustafa Kemal Müslümanlığı kaldıracakmış. Bunu Falih Rıfkılar, Y. Kadrilerle filan konuşuyormuş.” (1373)
    “Mustafa Kemal birine söylemiş..” (1374)
    “Ağızlarda türlü havadis.” (1380)
    “ORADA BULUNAN BİRİ, BİRİNE ANLATMIŞ, o da bana anlattı. M. Kemal …” (1446)
    “Birine rastgeldim, dedi ki..” (1640)
    “İstanbuldan biri gelmiş, anlattı..” (1645)

    Devam edebiliriz ya da kendiniz okuyabilirsiniz, 4 ciltlik hatırat incelemenin sonunda sizlere sunulacaktır.

    Şimdi, kimin dediği belli olmayan, ne dediği belli olmayan, tarihi olmayan, gerçekliği olmayan, hayalen uydurulmuş bu birileri, dediler ki takımını ciddiye alıp, bu hatıratın tarihe ışık tuttuğunu söyleyenler hangi ışığa maruz kalmışlardır?

    Bu kitabın iç yüzü yukarıda anlattığım kadar değil, daha fazlasıdır, yazarın fantezileri üzerine kurgulanmış bir metindir. Bu metin gerçekten Rıza Nur’a mı aittir, işte o kısım şüphelidir, birileri öyle olduğunu iddia ediyor, kitabı yazanın üslubuna uygun bir yorum oldu sanırım.

    Kitap ile ilgili paylaştığım onca alıntıyı kenara bırakırsak, paylaşılmayan ve okuru şaşkına uğratacak iki bine yakın hezeyan dolu yazılar vardır.

    Bu hatırata deli saçması demek yerine okumak, ona cevap vermek, onu ciddiye alıp savlarını çürütmek önemlidir, bunu ilk yapanda Turgut Özakman’dır, daha sonra ise Cengiz Özakıncı bu konuya eğilmiş ve hala araştırmaya devam etmektedir. 2018 yılında yapmış olduğu programı izlerseniz burada anlattığım bir çok konunun o programda işlendiğini göreceksiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=EmHSzU9jpmE


    Şimdi biraz toplayalım, hatıratta ne var, ne yok?

    1. Tarih yok,
    2. Vesika yok,
    3. Birincil elden kaynak yok,
    4. Gerçeklik yok,
    5. Havadis var,
    6. Fantezi var,
    7. Ego var,
    8. Kıskançlık var,
    9. Nevrotik bozukluk var,
    10. Travma var,
    11. Şehvet düşkünlüğü var,
    12. Tacize uğramış bir yazar var,
    13. Cinsiyeti ile ilgili kafa karışıklığı var, (bir dönem kadın olmak istediğini söylüyor)
    #79093689
    14. Masal uydurma var,
    15. Kendine hayran olma var,
    16. Yalan söyleme var,
    17. Kişilik bozukluğu var,
    18. Kadın düşmanlığı var…

    Yukarıda aktardığım var ile yoklar, hatıratı okuyan her aklı başında okurun ya da kişinin varacağı sonuçlardan sadece bir kaçıdır.

    Nasıl oldu da, gerçekliğe aykırı bir şekilde inşa edilmiş bu hatırat ülkemizde bu kadar merak uyandırdı ve belirli bir kesimin işte gerçek dediği yol haritasını oluşturdu.

    Cevabı oldukça basit, yıllarca Atatürk ve Cumhuriyet ve onun ilkelerinin, paşalarının içleri boşaltılmaya çalışıldı, Atatürk’ü herkes kullandı ve her şeyde ona sığındı, iyi olanda kötü olanda ona sarıldı, kullanmayanı kalmadı, hal böyle olunca neredeyse unutulmaya yüz tutmuş tarih; bu hatıratla beraber islami kesimin ilgi odağı oldu. Amaçları gerçek değil, yalan olduğu için kendi içlerindeki toplantılarda, kendi yayınlarında -yazılı ya da görsel- kullanıldı, ücretsiz dağıtıldı, kara propaganda yapıldı.

    Bu hatırat yayınlandıktan 1 yıl sonra tüm kopyaları toplatıldı, basımı yasaklandı. Ülkemizde yasaklı olan bu kitap 1982 yılında SANSÜRSÜZ adını alan baskısıyla tekrar yayınlanıyor. Almanca değil, Türkçe olarak yayınlanıyor.

    1987 yılında Uğur Mumcu bu hatıratın İslami Örgütler tarafından satıldığını ve kendilerine finansman sağladığını yazıyor. O tarihte, yayınlanan bu hatırattan 756 Milyon TL gelir elde ediliyor, kitabın fiyatı 40 Mark civarında. Aynı yıl Suudi Arabistan da “Put Adam” kitabı yayınlanıyor, aynı masal onda da var, ülkemizde hala yasaklı bir kitap.

    Bu hatıratın dışında “Hatıratımın Özeti” adında bir Rıza Nur kitabı daha var ama ona ulaşamıyoruz. Kitabın bulunduğu yer Bibliothèque nationale de France.

    https://archivesetmanuscrits.bnf.fr/ark:/12148/cc94564p

    Arşiv linki yukarıda ama hiçbir şekilde inidirilemiyor veya ulaşılamıyor, neden? Bu özet ortaya çıkarsa, orijinal metin gerçekten kendisine mi ait yoksa değil mi bir karşılaştırma yapılabilir ama Rıza Nur’un yazdığı eserlere eklediği bu kitap, henüz ortalarda yok, neden sorusunu tekrar soruyoruz neden yok?

    Rıza Nur’un tutanaklara geçen birkaç meclis konuşmasına baktığımızda hatıratın dilinden çok uzaktadır,
    Aynı şekilde 12 ciltlik “Türk Tarihi” kitaplarına bakarsak aynı şekildedir,

    Bir üslup bu kadar değişebilir mi? Bir insan birden başka bir üslupla, savunduğu hatta üzerine 12 cilt kitap yazdığı görüşleri bir anda reddedip, herkese sövgüler dizer mi?

    Rıza Nur bu hatıratı yazarken bütün her şeyi üzerine almıştır,

    Padişahlığı kaldıran kendisidir,
    Laikliği getiren, Hilafeti ve Saltanı kaldıran kendisidir,
    Latin Harflerine geçen kendisidir,
    Cumhuriyet fikri kendisine aittir,
    Kurtuluş Savaşı esnasında Ordu’yu idare eden odur,
    Alkış kıyamet kopan konuşmalar yapan yine kendisidir…

    Peki bütün her şeyi Rıza Nur yaptıysa, neden günah keçisi Atatürk ilan edilmektedir? : )

    Gülsek mi ağlamasak mı bilmiyoruz ama bu soruları soruyoruz, cevabı da basittir, Atatürk’e olan Sövgüler Tarihe ışık tutarken, Osmanlı’ya yaptığı sövgüler yayınevi tarafından tamamen gerçek dışı olarak nitelendirilmiştir.

    Bu hatıratı tarihi bir vesika kabul edip, ölene kadar savunan, keşke Yunan galip gelseydi diyen Kadir Mısıroğlu ve yandaşları Atatürk ve Cumhuriyet sövgülerini alıp, Osmanlı sövgülerine hiç dokunmamışlardır.

    Aslında ortada kabak gibi gözüken, hatıratta sadece tek bir konu Rıza Nur’un önceden savunduğu ve söylediği konularla paraleldir, onlarda Osmanlı ve Padişahlarına, yönetimlerine olan sövgülerdir, bir tek bunlar tutarlılık gösterirken, diğer hiçbir konu tutarlı değildir.

    Lakin buna rağmen Lozan bir hezimettir, ama Lozan’ı da Rıza Nur’a borçlu olduğumuzu kendisi söylemektedir, madem öyledir neden Lozan eleştirileri Rıza Nur’a değil de, İsmet İnönü’ye yapılmaktadır, cevap yine yukarıdakilerle aynıdır.

    Hezeyan dolu bir hatıratın ve biraz geçmişine göz attığımız incelemenin sonuna geldik. Değindiğim konudan daha fazlası bulunmaktadır, bunları da okuyan kişilerin keşfetmesi ve paylaşması önemlidir.

    Rıza Nur hakkında Cihan Oktay çok önemli bir araştırma yapmıştır. Bu araştırma Düşünce ve Tarih dergisinde 2015’te 1 bölüm, 2016’da 2 bölüm olmak üzere 3 bölüm olarak yayınlamıştır. Bu dergileri henüz bulamadım ama yakın zamanda temin edeceğim.

    Rıza Nur’un kendisi hakkında belirttiği görüş ve anılar ilginçtir. Cinsel eğilimi, tacize uğraması, kadınlar hakkında ki olumsuz görüşleri mevcuttur. Daha önce başka bir erkek tarafından tacize uğradığını kısa kısa belirtmektedir, bu bizim için önemli değildir elbette ama bunu yaşayan bir kişinin hayata normal bir şekilde devam etmesi pek normal olamayabilir.

    Son olarak diyeceğim şudur, anıları ile ilgili geçmişe dönüp, onları kendi kafasında tekrar oluşturduğu ve bunlar üzerinden bir hatırat yazdığı söylenebilir. Bunu yaparken de savunduğu ne varsa alaşağı etmeye çalıştığı gözlemlenmektedir. Bu ve benzeri hatıratların, anıların, günlüklerin tarihe hiçbir şekilde ışık tutması söz konusu değildir. Sadece hezeyan dolu bir metin olarak önümüze çıkmakta, Atatürk’e saldırmak isteyen kişi veya kurumların hayallerini süsleyen yazılar olması nedeniyle kullanılmaktadır. Bunların önem arz eden hiçbir yere gideceği yoktur, gideceği tek yer çöptür.

    Bu çizgide yayın yapan tarih dergileri ve yayınevleri hala vardır. Bu hatıratlardan yola çıkarak Zübeyde Hanım hakkında iftiralar atan kişilerde yakın zamanda ortaya çıkmışlardır, mahkemeye çıkınca da kuzu kesilmişlerdir. Yalan ve iftira hiçbir zaman sonlanmaz, iç veya dış düşman asla bitmez, minnet duymayıp hakaret edenler de bitmez… İlber Ortaylı Rıza Nur’un hatıratı ile ilgili şu yorumu yapmıştı,
    “Bu gibi olaylar balkanlara, bizlere mahsustur. Dışarıda böyle iftiralar olmaz, atılmaz.”

    Onca yabancı asker anısı, hatıratı okudum ve okuyorum. Hitler hakkında sövgü dolu olana rastlamadım. Yapılan onca şeyi sonradan öğrenenler dahi bunu yapmamıştır, yargılamayı tarihe bırakmıştır. Ama bizde bu böyle değildir, din devreye girdiği için, kendi düşmanlarımızı yaratmaktayız, yaratmaya da devam etmekteyiz.

    Neye inanıp, neye inanmayacağınız sizin bileceğiniz iştir, tarih dipsiz bir kuyudur, her araştırma bir başkasını ortaya çıkarır, bazen de kaynak yetersizliği ile çamura saplanırsınız, tarihçi dediğimiz kişi size ne sunuyorsa, sizin öğrendiğiniz tarih odur, neyi gizliyorsa bilmediğiniz tarihte odur. Tarihçi isterse yalancı çoban, isterse de hakikat çizgisinde olabilir, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz çünkü herkes kendi düşünce yapısına yakın şekilde yazar. Objektif tarihçilik zor iştir, sübjektif olması da çok doğaldır. Herkes öyledir demek elbette çok ciddi bir ithamdır ama büyük bölümü böyledir.

    Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak ve niceleri, eleştirilemez asla değildir, birlikte gittikleri ve ayrıldıkları yollar zaten ortadadır, lakin Cumhuriyet’in var olabilmesi için yapılan onca şeyi, yalan ve iftiralar ile temelsiz bir şekilde çürütmeye çalışmak gerçeklikten kopmaktır, bu bir yanılsamadır, hayallerinde verdikleri bir savaştır. Tıpkı bu hatırat üzerinden yapmaya çalıştıkları gibi. Kazım Karabekir'in hatıratlarına göz atanlar da benzer kıskançlıkları ve benciliği rahatlıkla görebilecektir.

    Ahmet Taner Kışlalı şu şekilde ifade etmiştir;

    "Mustafa Kemal 'i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık:
    Hangi koşullardaydı?
    Ne yapmak istiyordu?
    Ne yaptı?
    Sonuç ne oldu?” #35304135

    Tarihi okuması ve öğrenmesi kolay iş değildir, her dönem farklı farklı ele alınıp okunmalı her dönemin kendisine has üslubu ve dili olduğunu anlaşılmalıdır. Tek bir kitap veya yazardan alacağınız bal sizin için yeterli değildir.

    Rıza Nur'un kurmayı palnladığı partinin parti programını okurken şok geçirip bayılmanız içten bile değildir. Yapacağı şeylerin en başında, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'nün cezalandırılması, derhal halifeliğin geri getirilmesi, eski harflere geri dönülmesi, kadınların kapanması ve evden dışarı çıkmaması, çalışmaması, Nutuk'un toplatılması, İzmir Suikasti'ni yapanların affedilmesi, Mustafa Kemal'in heykellerinin acilen kaldırılması, Cumhuriyet bayramlarının yasaklanması ve kaldırılması, dalkavuk diye adlandırdığı gazetecilerin cezalandırılması ve dalkavukluğun kaldırılması...

    Bu parti programına Falih Rıfkı Atay "Bir Hasta" başlıklı köşe yazısında şöyle cevap vermiştir; "

    "Mütareke günlerinde, ortaklarından olduğum Akşam gazetesindeki odamda oturuyordum. 'Rıza Nur Bey geldi!'dediler. Meşrutiyet Meclislerinden adını bilirdim. Hürriyetve İtilaf soysuzlarıyla birlikte Ulah, Bulgar, Rum. Sırp, Ermeni ve istiklalci Arnavut ve Arap mebusları ile işbirliğiederek Osmanlı İmparatorluğu bütünlüğünü parçalamaya çalışanlar arasında idi. Böylelerinden bir haylısı İttihatçıların listesinden seçilerek Meclis'e gelmişler, aradıkları ikbali bulamayınca 1908 devrimcilerine karşı Türklüğün bütün yıkıcıları ile elbirliği etmişlerdir. [ .. ] Biz Türkçüler için o bir Türk düşmanı idi. Akşam gazetesinden ne isteyeceğini merak ettim. İçeri girdi. Sinop'tan adaylığını koyacakmış. Bize bir kitap yazmış, getirmiş. Yazdığı eser Hürriyet ve İtilaf Partisinin İçyüzü ve bütün dedikoduları idi. Anadolu'da Kuva-yı Milliyecilik geçtiği için bu yazılar onun seçim propagandasında işine yarayacaktı. Mütareke hükümetlerini durmadan tenkit eden bir gazete için eski bir Hürriyet ve İtilafçıdan, kendilerinin rezalet hikayelerini öğrenmek pek işimize geldi.
    Onu böyle tanıdım.
    İngilizlerin o Meclis'ten birtakımını Malta'ya sürmeleri üzerine Ankara'ya giderek Mustafa Kemal'e sığınanlar arasında idi. [ .. ] Bakanların Meclis'te milletvekilleri tarafından seçildiği rejimde ikinci grubun işbirliği ile hükümet koltuklarından birine oturdu. [ .. ] Eski arkadaşları arasında akılsızlığı ile, arasıra hırsından gösterişçi atılganlıklar da bulunuşu ile, deli saçması fikirler ortaya atması ile, hiçkimse ile uyuşmazlığı ile tanınmıştır. Doğrusunu isterseniz bu bir ruh hastası idi. [ .. ] Sonra kaybolup gitti. Avrupa'da vermiş kendini ırkçılığa. [ .. ] [Programı] hangi tarafından, neresinden tutar da tenkit edebilirsiniz. Düşününüz, biz hilafeti geri getireceğiz de Araplar ve Asya Müslümanları, Türkiye Türklerinin halifesini tanıyacaklar. Yahut Sovyetler Birliği'nin Türkler oturan bütün ülkelerini, Irak'ın, Bulgaristan'ın Türk vilayetlerini geri almak davasını güdeceğiz. Sonra da öz Türkiye Türklerini bile Anadolucu, Rumelici diye ikiye ayıracağız. [ .. ] Türkü ve Türkiye'yi kurtaranlar, Türkçülük ve Türkçeciliği kuranlar Türk değil de, son Türk imparatorluğunu dağıtıp batıranlar, Osmanlı geleneğini ve müesseselerini hortlatmak isteyenler Türk!" 22.03.1694, Falih Rıfkı Atay

    Gerçeklerden değil de, hayallerden feyz alanlar kurgudan öteye gidemeyeceklerdir.

    "Bu ülkede Atatürk'ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgıyı yaşadıklarını sanıyorum." #35304724

    Sağlıcakla…

    Faydalandığım Kaynakçalar;
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...-ve-hatiratim-cilt-i
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...ve-hatiratim-cilt-ii
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...e-hatiratim-cilt-iii
    http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/...ve-hatiratim-cilt-iv
    https://www.youtube.com/watch?v=EmHSzU9jpmE
  • "Tarih, içinde çiğ soğan olan bir sandviçtir, hocam."
    "Ne sebeple?"
    "Kendini sadece yineler, hocam. Geğirtir. Bunu bu yıl tekrar tekrar gördük. Aynı eski hikâye, tiranlıkla başkaldırı, savaşla barış, refahla yoksulluk arasında aynı eski gidip gelme."
  • 308 syf.
    Sevgili Saramago sevenler, sevmeyenler, sevmeye çalışanlar ve yalnızca okuyanlar.
    Yeni bir Saramago kitabı ile karşınızdayım. Uzun ve detaylı bir yazı olacak. Aslında bu yazıyı kendim için yazdım; okuyup da sevdiğim bir kitabı unutmamak için, detaylarını hatırlayabilmek için. Anladığımı kendime anlatabilmek için.
    Epey de gevezelik ettim, uzun yazdım. Baştan söyleyeyim de sonra ş'oolmasın.

    İnceleme iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısmında kitabın değerlendirmesi, ikinci kısmında ise kitaptan uyarlanan filmin değerlendirmesi yer almaktadır. İsteyen istediği kısmı okusun. Bu yazı elbette ki spoiler içermektedir. Kitabın içeriğinden bahsetmeden onun incelemesi yapılmaz arkadaşlar. Bunu en fazla “Çok güzel kitaptı, çok beğendim, çok güzel yazmış” şeklinde yapabiliriz ki bu da inceleme değildir. Hemfikirsek incelemeye geçelim.
    Değilsek, siz kalın burada ben devam ediyorum.

    Saramago deyince benim aklıma gelen ilk kavram kaos. Zaten bu kitabına da “Kaos, çözülmesi gereken bir düzendir.” Diyerek başlıyor.
    Saramago, romanlarında genellikle tek bir değişkeni değiştirerek bu değişim ile meydana gelen olayları izler ve anlatır. Misal ölümü ortadan kaldırır ya da bir anda herkesi kör eder. Bu romanında da bir karakteri, kendisinin bir kopyası ile karşılaştırır.
    Yani bize der ki; Bir gün tıpatıp sana benzeyen bir insan görsen ne yaparsın? Ne hissedersin? Ne düşünürsün?”
    Sevinir misin? Şaşırır mısın? Üzülür müsün? Kıskanır mısın? Öfkelenir misin? Korkar mısın? Merak mı edersin? Görmezden mi gelirsin? Ne yaparsın sevgili okur?

    Bizim kahramanımız önce şaşırıyor, sonra meraklanıyor. Kendi halinde, sıradan, dümdüz bir insan olan kahramanımız Tertuliano Maximo Afonso bir lisede tarih öğretmenidir. Bir gün bir öğretmen arkadaşı ona bir film tavsiye eder ve o günün akşamında kahramanımızın hayatı değişmeye başlar. İzlediği filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir oyuncu görür. Şaşırır. Çok şaşırır. Sonra meraklanır. Ve merak duygusuna yenik düşerek o oyuncuyu araştırmaya başlar.

    Kitabın hangi zaman diliminde, hangi ülkede geçtiğine dair bilgi vermez yazar. Ama belli ki hikaye internetin yaygın olduğu, cep telefonlarımızdan uzayı bile seyredebildiğimiz bugünlerde geçmiyor. Çünkü kahramanımız Afonso’nun, bu oyuncu arkadaş hakkında bilgi edindiği sahneye gelene kadar kitabı yarılamış oluyoruz.
    Peki bu süreç neden bu kadar uzun? Kimileri için hem uzun hem de sıkıcı. Tam da burada araya girmek istiyorum. Saramago bu romanını karakter üzerinden kurmuştur. Bu uzun ve sıkıcı denilen kısım boyunca kahramanın iç dünyasını anlatır bize. Ana karakterimiz olan Maximo Afonso’nun zihninin içini en kör noktalarına kadar görürüz. Onunla birlikte hareket ederiz, arka arkaya onlarca film izleriz, isim listeleri tutarız, araştırma yaparız, onun da sıkıcı bulduğu günler geçirip sıkılırız. Süreç boyunca onun bütün duygu ve düşüncelerine nüfuz ederiz. Onunla birlikte merak eder, kaygı duyar, endişelenir ve heyecanlanırız. Saramago’nun burada yaptığı karakter tasviri ve analizi o kadar kuvvetlidir ki okurken “o” olup çıkarız.

    Ayrıca uzun ve sıkıcı denilen bu süreç içerisinde bir şey daha görürüz; Afonso’nun kendisine çok benzeyen bu adama karşı duyduğu merak duygusu zamanla bir saplantıya dönüşür. Onu aklından çıkaramaz ve kim olduğunu öğrendikten sonra ona ulaşabilmek için neler neler yapar. Bu saplantı onu ele geçirir; ona mektup yazar, ev numarasına ulaşır, arar, görüşmek ister. Bu süreç içerisinde de kendi gerçekliğini sorgulamaya başlar.
    Bkz: “Ben sahiden de bir hata mıyım, diye kendine sordu, peki, bir hata olduğumu varsayalım, bir insanın kendisinin bir hata olduğun bilmesinin anlamı ve sonucu nedir.”
    Artık aynaya baktığında gördüğü yüzün bir başkasına ait olduğunu bilmenin verdiği sancı ile boğuşur. Kendi gerçek midir? Gerçek kimdir? Hangisi kopyadır?

    “Bilmek, bilmek dediğimiz şey nedir ki, ben bilmiyorum.”

    Bu sorgulamalarla birlikte karakterin kişiliğinin çözülmesini sayfa sayfa, gündelik hayatın rutin olayları ile birlikte okuruz. Çünkü bu tür çözülmeler “bir sabah uyandım ve şöyle oldu” şeklide gerçekleşmez. Kafka’nın Dönüşüm’ünü okuduktan sonra anlarız ki dönüşüm dediğimiz şey o sabah böcek olarak uyanmasından çoook daha ötede, çok daha öncede ve zaman içerisinde gerçekleşmiştir. Burada da öyle, karakterimiz saplantıya dönüşen merak duygusunun peşinde bir kimlik bunalımı yaşamaktadır. Kopyasına ulaşmaya çalıştıkça, onunla iletişim kurdukça, onu izledikçe kendine yabancılaşır. Olayların da ilerlemesiyle birlikte işler değişir. Kahramanımız Afonso, kopyası olduğunu düşündüğü diğer karakter ile görüşür. Onun da adını analım artık çünkü işler epey kızışacak; oyuncu olduğunu bildiğimiz bir diğer karakterimizin adı ise Daniel Santa-Clara’dır.

    Afonso kendisine ulaştığı andan itibaren tedirgin ve rahatsız olan sevgili karakterimiz Daniel, Afonso ile buluşup da gerçekten birbirlerinin tıpatıp aynısı (öyle ki doğum lekeleri ve kaza izleri bile aynı) olduklarını gördükten sonra ise tedirginlikten ziyade merak ile dolmaya başlar. Tıpkı kahramanımızın ilk günlerde hissettiği o derin merak ile...

    Burada küçük bir detay vermek istiyorum, çünkü bu detay Afonso’nun kimlik bunalımının kırılma noktasını oluşturmaktadır. Kahramanımız, Daniel ile buluştuğunda, onun kendisinden yarım saat önce doğduğunu öğrenir.
    Bkz: “Ben yarım saat önce doğdum, dedi, kesin bir zaman birimi belirtmek gerekirse, başımı dünyaya saat on üçü yirmi dokuz dakika geçe uzatmışım, üzgünüm, sevgili dostum, fakat siz doğduğunuzda ben çoktan buradaymışım, kopya sizsiniz.”

    Bu andan itibaren Afonso’nun sorgulamalarının yönü değişir ve kendi gerçekliğinden iyiden iyiye şüphe etmeye başlar. O şiddetli merak duygusu onu pişmanlığa ve kedere sürüklemiştir. Bunca yıldır bildiği kimliği, ben dediği o şey dağılmıştır.
    Daniel ise merak ile dolar. Üstelik kışkırtılmıştır da. Çünkü kahramanımız Afonso, kendisinin daha sonra doğduğunu öğrendikten sonra sırf meydan okumak için Daniel’a, onunla buluşmaya giderken taktığı takma sakalı kargolar. Evet bu bir meydan okumadır. Bu, bir daha kılık değiştirmek zorunda kalmayacağım demektir. Normalde alaycı bir gülüş ile geçiştirilebilecek bu hareket Daniel’ı kışkırtır ve tıpkı Afonso’nun kendisine ulaşmaya çalıştığı gibi, o da Afonso’ya ulaşmaya çalışır. Onun hayatını merak etmeye başlar. Bir kız arkadaşı olduğunu öğrenir. Onları gizliden gizliye izler.

    Bu arada kahramanımız Daniel evlidir. Olan biteni karısına söyler; o adamla görüştüğünü, gerçekten çok benzediklerini ama olayın kapandığını ve bir daha hiç görüşmeyeceklerini anlatır. Fakat daha sonra merakına yenik düşer ve gizliden gizliye Afonso’nun hayatını izlemeye başlar ve karısının bundan haberi olmaz.
    Daniel kafayı Afonso’nun kız arkadaşına takmıştır. Evinin adresine ulaşır ve kadını görmek ister. Kendini, kadını düşünmekten alamaz. Tıpkı Afonso gibi, o da bu durumu saplantı haline getirir. Nihayetinde kadını görür, ondan etkilenir. Afonso’ya bir sesli mesaj bırakıp, görüşmek istediğini söyler fakat karşılık alamaz. O da kapısına dayanır.

    Hani bir daha asla görüşmeyecektik faslını geçtikten sonra Afonso ile Daniel tartışmaya başlar. Çünkü saplantılı merakına esir düşmüş olan Daniel Afonso’ya, bir geceliğine onun yerine geçmek istediğini, kız arkadaşı ile bir gece geçirmek istediğini söyler. Afonso çılgına döner fakat yer yer şiddet, yer yer tartışma ile Daniel’a yenilir ve onun bu isteğini kabul etmek zorunda kalır. (Nasıl olur ya, bir insan bunu nasıl kabul eder demeyin, ediyor işte, üstelik sevgili Saramago bu süreci o kadar güzel anlatıyor ki “nasıl” olduğunu görüyorsunuz.)
    Velhasıl Daniel serserisi, tarih öğretmenimiz Afonso’nun kıyafeti, kimliği, arabasının anahtarı ile evden çıkarken kendi kimliği, kıyafeti ve arabasının anahtarlarını evde bırakır ve gider Afonso’nun kız arkadaşını evden alır.

    Afonso yenilmiş bir halde öylece oturur. İntikam duygusu ile dolup taşmaya başlayınca kalkar ve Daniel’ın kıyafetlerini giyer, evden çıkar.
    E sonrası malum ahali. Gidip film çekmeyeceğine göre, Daniel’ın evinin yolunu tutar ve karısının karşısına çıkar. Size demiştim işler kızışacak diye. Ki hikayenin burasından sonrası çokomelli o yüzden daha fazla anlatmayacağım.

    Ki göstermek istediğim şey de şuydu; merak duygusunun karakterleri saplantıya nasıl sürüklediği, yaşadıkları kimlik bunalımları, kişiliklerinin çözülmesi, kendilerine yabancılaşmaları ve “ötekinin” yerine geçme arzusu. Eminim bu noktada Lacan üzeriden enfes bir inceleme yapılabilir fakat o benim harcım değil, Lacan sevdalılarını alalım :) ve biz işimize bakalım.

    Buraya kadar kurgu ile birlikte karakterlerin yaşadığı zihinsel kırılmalar ve dönüşümlerden bahsettik. Kitabın büyük bir bölümü bunu anlatmaya ayrılmış durumda, o yüzden ben de uzun tutmak istedim. Değinmek istediğim birkaç şey daha var. Bunlardan birincisi kurgu boyunca kahramanımız Afonso’nun kendi “sağduyusu” ile yaptığı konuşmalar. Kritik anlarda sağduyu ortaya çıkıp kahramanımıza öğüt vermektedir. Aralarında geçen konuşmalar kahramanımızın içinde bulunduğu durumu anlamamız bakımından oldukça önemlidir. Sağduyunun ilk ortaya çıktığı an da şahsımca kritik bir an olarak değerlendirilmiştir. Kahramanımız izlediği filmde kendisine tıpatıp benzer birini gördükten sonra yaşadığı dehşet, panik, korku, endişe duyguları ile boğuşurken sağduyusu ortaya çıkıp ce-ee der.

    Bkz: “Tertuliano Máximo Afonso'nun sağduyusu, resepsiyon görevlisi televizyonda belirdiğinden beri eksikliği hissedilen öğüdü vermek için sonunda vücuda geldi, öğüdü şu şekildeydi, … ,benim sana tavsiyemse diline hâkim olman, sözlerine dikkat etmendir, elinde sıcak bir patates tutuyorsun, yanmak istemiyorsan onu bırakmalısın, kasedi hemen bugün videocuya geri ver, böylece konuyu kapatmış ve esrara daha başlamadan son vermiş olursun, böylece bu esrar bilmeyi, görmeyi veya yapmayı istemeyeceğin şeyleri su yüzüne çıkaramaz”
    Fakat hepimiz biliyoruz ki Afonso sağduyusunu dinlememiştir. Hikaye boyunca sağduyusu Afonso’yu güvende tutacak öğütler verir fakat Afonso onların hiçbirini dinlemez. Neden peki? Çünkü merakının esiri olmuştur ve sağduyusunun söylediği her şey merakı ile ters düşmektedir.
    Biz de öyle yapmaz mıyız? Bazen? Bazılarımız? Hadi hadi…

    Afonso’nun sağduyusu ile konuşmalar yaptığı bölümler, okuyucuya içe dönme ve kendini sorgulama fırsatı sağlıyor kanımca. Ben bu bölümleri okurken içimdeki o sesi duyduğum anları düşündüm. O anlarda o konuşmaları yapan Çaça ve sağduyusuna, dışarıdan üçüncü bir kişi olarak baktım ve şapşal Çaça’nın sağduyusunu dinlemediği vakitlerde verdiği kararların onu ne kadar üzdüğünü bir de dışarıdan bir göz olarak gördüm.

    Karakterin sağduyusu ile konuşmalar yaptığı bölümlerin haricinde bir de yazarın araya girerek okuyucu ile konuştuğu bölümler var. Bazı okurlar bundan hoşlanmıyormuş. Olabilir. Bazı okuyucular ise bunu çok sevmiş. Bkz: ben.

    Yazarın bu tavrı bir okuyucu olarak bana nefes aldırdı. Saramago’yu çok sevmeme rağmen onu okurken zorlanıyor olduğum gerçeğini inkar edemem. Bu araya girmeler, direkt okuyucuya seslenmeler sanki romanın akışına bir mola vermek gibi geliyor bana.

    “Sevgili okurum, gel biraz nefes alalım, pencereyi açalım. Hikayemiz şuracıkta dursun, nasıl olsa biz yazmadığımız/okumadığımız sürece kendi kendine akamaz, o yüzden endişelenme. Gel biraz konuşalım seninle” şeklindeki konuşması beni tavlıyor açıkçası. Canım Saramago.
    Hepimiz okuduk gördük; şu oldu, bu oldu... Peki ya bunların ötesinde bir şeyler olmuş olabilir mi? Sadece soruyorum.
    Yazarın anlatıcı ses olarak, karakter hakkındaki şu düşüncelerine bakalım bi’ (bakın burası çokomelli kısım 1)

    “Tertuliano Máximo Afonso'nun mükemmel görünümlü bir adam olduğunu iddia etmiyoruz, ne o böyle kendini beğenmişliklere kapılır, ne de biz böyle hayalciliklere, ama birazcık yeteneği olsaydı tiyatrolarda başrol oyuncusu olabilirdi. Ve tiyatroda rol alabiliyorsa, filmlerde de oynayabileceğine şüphe yoktu.”

    Tiyatro oyuncusu mu olabilirdi? Nasıl yani? Bizim karakterimiz? Afonso? Hani tarih öğretmeni olan? Hımm.

    Peki bir de şuna bakalım, ne demiş yazar:
    “Tertuliano Máximo Afonso'nun başına gelen de tam olarak buydu. Aynaya, uykusuz geçirilmiş bir gecenin yüzünde bıraktığı hasarı ölçmek istercesine bakıyordu, aklındaki tek düşünce buyken, aniden, anlatıcının kendisinin dış görünümü ve gelecekte, gerekli yeteneğe sahip olduğu ortaya çıktığı takdirde görünümünün tiyatro veya sinema sanatının hizmetine sunulabileceği hakkındaki uğursuz düşünceleri sonucunda dehşetengiz diye sınıflamanın abartılı kaçmayacağı bir tepki verdi.”

    Kendini tiyatro ve sinema sanatının hizmetine sunmak… hımm…

    “Tertuliano Máximo Afonso tek kelime etmeden, dikkatle sakalını çıkardı ve içeri girdi. İşte tiyatro sezgisine sahip olmak diye buna derim.”

    Bunu arttırabiliriz de gerek yok.
    Acaba Saramago bize alttan alta, tarih öğretmeni olarak bildiğimiz Afonso’nun bir oyuncu olabileceğini mi söylemek istiyor? Olamaz mı? Olabilir mi? Neden olmasın ki?

    Şimdi sevgili arkadaşlar kitabın içeriği hakkında çok gevezelik ettim. Değinmek istediğim tek bir nokta kaldı, o son neydi öyle ya?
    Bu yazar kişisi ne yapmak, nereye varmak istemektedir? Bize ne anlatmaya çalışmıştır? Biz bunca şeyi neden okuduk? Ne düşündük de okuduk? Ne umduk ne bulduk?
    O niye öyle oldu ki ya?

    Acaba genel kurguya bu ihtimali içeren bir bakış açısı ekledikten sonra, özellikle de son sahne ile birlilkte düşündüğümüzde, kitabın farklı bir okumasını yapabilir miyiz?
    Bunu merak edeniniz, buna ihtimal vereniniz varsa onları şöyle alalım. Bundan sonra kitaptan uyarlama olan film hakkında konuşacağız.
    Filmle ilgili halihazırda yazılmış güzel bir inceleme var, ama link koymak yasak olduğu için (?!) koymuyorum. Zor değil ya arayan bulur :)


    Filmin incelemesinde yazan şeyleri tekrar yazmanın alemi yok, ben film ile kitabın temas ettiği ve farklılaştığı noktalara değinmek istiyorum.

    Tarih öğretmeni, film izlemesi ve benzeri ile karşılaşması, ona ulaşma çabası, onunla görüşmesi ve sonrasında benzerinin aynı çaba ile tarih öğretmeninin hayatına merak salması ve olayların gerçekleşmesi bağlamında kitap ile örtüşen film; konuyu, kitaptan ayrı ve çok daha belirgin bir şekilde çift karakterli kişilik üzerinden işlemiş.

    Kitapta karakter tasviri ve analizi çok kuvvetliyken, filmde bu biraz daha sönük kalmış. Kitapta daha çok “bilinç” üzerine odaklanılırken, filmde ise “bilinçaltına” atıflar yapılmış.
    Kitapta ana duygu merak iken, filmde daha çok korku hakim. Filmin başlangıç ve son sahneleri, karakterin korkularının sergilendiği sahneler olarak gösterilmiş.

    Filmde değinmek istediğim bir sahne var; karakterimiz annesi ile bir buluşma gerçekleştiriyor.(burası da çokomelli kısım 2)
    Bu sahnede annesi oğluna, ikinci sınıf oyunculuk hayallerini bırak da işine bak tarzında bir cümle kuruyor.
    Saramago’nun da kitapta dış ses olarak söylediği şu cümleler vardı ya hani, karakterin oyunculuk yeteneği ile ilgili, hani…
    Acaba diyorum? Olabilir mi öyle bir şey?

    İşte yönetmen kişisi demiş ki "valla neden olmasın. Ben yaptım oldu."
    Uyarlama filmlerden keyif alamayan Çaça kişisi bu filmi birden fazla kez izlemiş, sevdiklerine izletmiş, önerebileceğim filmler listesine de eklemiştir. Filmden sonra kitabı bir kez daha elden geçirdim ve bu bana oldukça keyif verdi. Bildiğin bir yolda, bilmediğin patikalara rastlamak gibi. Ya da o patikaları açmak gibi.
    Neyse işte, sabredip okuyana çay,kahve, dondurma ikramımız vardır. Tabi salgından sonra.
    Esenlikler dilerim, teşekkürler.