• Şu dünyada yamalı hırkayla yaşamaktan yüksünmeyen zatın yamalı bir hırkası dahi, tarih boyu, en büyük padişahın en ziyade mücevher işlemeli kaftanindan daha fazla değer taşımış, kuşaktan kuşağa altın mahfazlar içinde aktarılmıştır.

    Dünya, dünyayı isteyene değil, dünyayı Rabbi adına terkedene musahhar kılınmıştır.
  • Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarından, bugün bu topraklarda, kendi devletimizde özgürce yaşıyorsak bunu borçlu olduğumuz bir avuç Kuvayi Milliyeci'nin en önde gelenlerinden ve her şeyimizi borçlu olduğumuz Ata'mızın can dostu; günümüzde kendilerine yakıştırılan çirkin ifadeyle, "İki Ayyaş" dan ikincisi İsmet Paşa'nın bir rüzgar gibi geçen fırtınalı hayatını 15 gün gibi bir sürede okudum.
    Üç ciltten oluşan kitabın birinci cildi İsmet Paşa'nın doğumu, okul yılları, birincilikle bitirdiği Harp Akademisi sonrası asker olarak Osmanlı Ordusu'nda görev yaptığı yıllar, katıldığı savaşlar ve sonrasında başrolünü oynadığı ulusal kurtuluş savaşımız, yıkılan imparatorluğun yerine kurulan genç cumhuriyetimiz ve Atatürk'ün ölümüne kadar olan sürede katıldığı Lozan Anlaşması mücadelesi ve başvekil olarak görev yaptığı yılları kapsıyor.
    Günümüz siyasetinden bakıldığında milliyetçi-muhafazakar-dinci kesimin pek hazzetmediği ve yoldaşı Atatürk ile beraber din düşmanı, din karşıtı gibi gösterilmeye çalışılan, dönemin gereği tek partili dönemlerin yaşandığı genç cumhuriyetimizin emekleme yıllarında, “Ebedi Şef”, “Diktatör” olarak yaftalanan İsmet İnönü’nün yaşadığı fırtınalı yılları okumayanların ne kadar yanıldığını anlatmaya kalksam buradaki satırlar buna yetmeyecektir. Nitekim aynı kesim Atatürk için de putlaştırılıp tanrısal özellikler yüklenmesi ve yine o dönemleri gereği olarak vatan hainlerinin cezalandırıldığı İstiklal Mahkemeleri nedeniyle, “Eli kanlı diktatör” demeye varacak kadar haksız yakıştırmalar yapmıştır. Bu yakıştırmaların hiçbiri zerre kadar umurumda değildir, olmayacaktır.
    Kitabı okumaya başlayıp sayfalar ilerledikçe bu insanların yaşadıkları yıllardaki teknoloji, ulaşım ve iletişim imkanlarını da düşününce ne kadar zor bir başardıklarını ve o dönemin okuma yazma dahi bilmeyen cahil bırakılmış bir avuç insanıyla nasıl bir destan yarattıklarını çok daha iyi anlıyorsunuz. Hele ki kendi içlerinden muhalefet yapan vatan hainlerine karşı yaşadıkları zorlukları da katınca işin zorluğu katbekat artmaktayken.
    Kitabın ikinci cildi Atatürk’ün ölümü sonrası “Milli Şef” in devlet başkanlığına gelişiyle süregelen tek parti dönemiyle ülkeyi yönetirken Avrupa’da patlayan İkinci Paylaşım Savaşı ile birlikte ülkenin girdiği sıkıntılı durumlar ve savaşa girmemek için dönemin Nazi yanlısı hainlerine karşı verdiği direnç ve mücadele çok güzel anlatılmış. “Hiç bir millet yoktur ki içinden bu kadar hain çıkarsın” lafını da bu dönemde söylemiş olsa gerek. Yakasına yapışıp, savaşa girilmediği için “Bizi ekmeksiz bıraktın!” diye feryat eden bir vatandaşa, “Sizi belki ekmeksiz bıraktım ama çocuklarınızı babasız bırakmadım” diye verdiği cevabı tarih altın harflerle yazmıştır. Kitabın bu cildinde İsmet Paşa’nın kafasında oluşmaya başlayan çok partili hayata geçiş ve tek parti döneminin sona ermesine dair görüşleri ve girişimleri de veriliyor.
    Üçüncü ve son cilt, artık emekleme aşamasını geçirmeye başlayan cumhuriyetimizin İsmet Paşa’nın girişimleriyle çok partili hayata geçişi, serbest seçimler, Demokrat Parti’nin doğuşu, ülkeyi 27 Mayıs İhtilali’ne götüren siyasi iklim ve elbette bu fırtınalı dönemin baş aktörü İsmet Paşa’nın verdiği mücadele anlatılmaktadır. Demokrat Parti’nin ezici üstünlükle kazandığı 1950 seçimleri sonrası Türk toplumunda oluşan değişim, askerin konuya bakışı, 27 Mayıs’la birlikte başlayan ihtilaller dönemi ve artık yaşlanmış olan Paşa’nın ölümüne kadar kendi partisi içinde de verdiği mücadele ortalama bir insanoğlunun kaldırabileceği bir hayat değil; satırları okudukça nefes nefese kalıyorsunuz.
    Şevket Süreyya Aydemir 1950 yılında Demokrat Parti’nin seçimi kazanması sonrası başlayan dönemi “Kahramanlar döneminin sonu” olarak niteler. Türk milletinin değişmez iki kahramanı Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’yü birbirinden ayrı düşünmek imkansızdır. Sayfalar ilerledikçe, milletin “Tek Adam”ı ile onu bütünleyen “İkinci Adam”ın ortak serüveni birinci cilt ile sona ererken sonraki ciltlerde yola tek başına devam eden Paşa’nın Atatürk ilke ve inkılaplarından asla şaşmadığını ve o ilkelerin oluşmasında -beraber bir ülke kurma çabasını da düşünürsek- neredeyse eşit emek verdiklerini görüyor, hissediyorsunuz.
    Yaşadığımız dönemde yaptıkları siyaset ve iktidarda kalma çabaları gereği sürekli din satan tüccarların yönettiği ülkemizde, hala Türkçe ezan konusuna ve Atatürk’ün içtiği iki duble rakıya takılıp kalmış bu güruha Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün yıllarca verdiği mücadelenin değerini elbette ki anlatamazsınız. Zaten anlamazlar, anlasalar da yine siyasetleri gereği anlamazdan gelirler. Bu bakış açısı da umurumda değildir, hiçbir zaman da olmayacaktır.
    Kitabın dili yazıldığı yılları düşünürseniz günümüz okuruna biraz ağır gelebilir. Şevket Süreyya Aydemir edebi bir eser oluşturma çabasında olmamış. Devrik cümleler, bir takım deyimlerin o dönemde kullanım farklılıkları, oldukça fazla dipnot, yine o dönemi anlayabilmek için ihtiyaç duyulan tarihi bilgi altyapısı kitabı okumayı zorlaştıran diğer unsurlar ama bunlara ilk cildin ortalarına doğru alışıyor kendinizi tarihin içine bırakıveriyorsunuz.
    Yazarın CHP milletvekilliği yapması kitabın üçüncü cildindeki Menderes-İnönü kavgalarını anlatırken tarafsız kalmamasına neden olmuş. Her konuda İnönü yüzde yüz haklı, Menderes yüzde yüz haksız diye bir durum elbette mümkün değildir. Bu nedenle özellikle yakın tarihimize meraklı okurların bu kitabı okurken farklı kaynaklardan da yararlanması tavsiyemdir. Ayrıca yıllar önce Mehmet Ali Birand tarafından hazırlanan “Demirkırat” belgeselini de eş zamanlı olarak izledim. Belgeselin hazırlanmasında bu kitaptan da faydalanıldığı o kadar belli ki kitaptaki bazı cümleler neredeyse aynı şekliyle alınmış ve kullanılmış.
    Son olarak; İsmet Paşa’nı hayatı ekseninde yıkılan bir imparatorluğun küllerinden doğan cumhuriyetimizin demokrasiye geçme çabalarını da içine alan yaklaşık 80 yıllık bir bölümünü merak edenlere, öncesinde yazarın “Tek Adam” adlı eserini okumaları kaydıyla “İkinci Adam” adlı bu eşsiz eseri şiddetle öneriyorum.
  • Tolstoy'un beş yıl aralıksız büyük emekler vererek ortaya çıkardığı Savaş ve Barış bir klasik değil sadece.. Sadece tarih kitabı değil.. Fransa-Rusya Savaşı'nı anlatan basit bir kitap hiç değil.. Napolyon ve Aleksandr'ın ihtiras veya iktidar savaşı da değil..Gelin bakalım Tolstoy ne demiş şaheseri için; "Savaş ve Barış nedir? Bir roman değil, bir manzume de değil, bir vakayiname hiç değil. Savaş ve Barış'ın biçimi yazarın ifade etmek istediği ve elinden geldiğince ifade ettiği şeydir."
    Orijinal adı Rusça'da 'Voyna i Mir' olan kitabın asıl adı 'Savaş ve İnsanlar' imiş. Türkçe'ye 'Savaş ve Barış' olarak tercüme edilmiş. Savaşın insanlar üzerine etkisini tüm gerçekliği ile gözler önüne sermiş Üstat.. Savaşın insanlardan neler götürdüğü, hayatlarında ne gibi değişmelere sebebiyet verdiğine tanık olacaksınız okurken.. Savaşın sadece "tesadüf" ve "deha" olmadığı aslında bu iki kelimenin sadece kaçış-çıkış kapısı olduğunu anlamak pek güç olmayacak bu romanı okuduktan sonra. .
    Zengin ve dolu dolu karakterleri ile Tolstoy'un başka bir özelliğine tanık oluyoruz; insan sarraflığı.. Sadece birbirinden farklı, değişik ve zıt karakterleri tanımak için bile okunur. Prens Andrey, Piyer, Nataşa, Prenses Marya, Nikolay, Sonya, Denisov ve daha niceleri...
    .
    Klasik severlerin kesinlikle okumaları gerektiğini düşünüyorum

    .
  • İtalyan araştırmacı yazar Riccardo Mandelli, İtalyan Devlet Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi ve Sanremo Belediyesi Arşivi'ne girerek Son Sultan Vahdeddin'in son 3 yılını araştırıp yazdığı “Son Sultan/ Osmanlı İmparatorluğu'nun Sanremo'da Ölümü” adlı eseri çok ilginç bilgileri barındırıyor. Tarihin en çok burasını seviyorum. Okudukça derine dalıyorsun :) Elbette bilinmeyenlerin sayısı artıyor ve başka bir kaynağa ihtiyacın oluyor. Ve haliyle de zincirleme tarih okumaları devam ediyor.
  • D. 15 Ekim 1844 Almanya
    Ö.25 Ağustos 1900 Almanya

    "Normal insan sadece maddi tatminkarlıklar peşinde koşar. Üstün insan eylemleri uğruna hayatını feda etmeye hazırdır. Üstün insan iyinin ve kötünün ötesinde durur.
    "İnsan bir iptir ki hayvanla üstün insan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış." (Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt, sf13)
    "Çünkü insanlar eşit değildirler. Gerçek budur. Ve benim istediğim şeyi onlar istemezler." (Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Sf:121)
    "Ey üstün insanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür." (Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Sf:271)"

    Nietzsche 15 Ekim’de, Lützen yakınlarındaki Röcken’de doğdu. Babası Karl Ludwig papaz annesi Fransizka ise papaz ailesinden gelmektedir.

    Nietzsche henüz beş yaşındayken babasını kaybeder. Bir yıl sonra ise erkek kardeşinin ölümü üzerine, annesi ve kızkardeşiyle birlikte Naumbourg’daki büyük annesinin yanına taşınır.

    İLK KOMPOZİSYONU 10 YAŞINDA YAZDI

    1851 yılında Weber Enstitüsü’nde, eğitimine başlar. Annesinin ona piyano hediye etmesiyle ilk müzik derslerini alır. 10 yaşında ilk kompozisyon denemelerine başlar. Ortaöğrenimi sürecinde birkaç deneme çok sayıda şiir ve kompozisyon kaleme alır.

    1864 yılında Bonn Üniversitesi’nde ilahiyat eğitimine başlar. Ancak bir yıl sonra kararını filoloji eğitimi yönünde değiştirir.

    FELSEFEYE İLK SCHOPENHAUER İLE BAŞLADI

    1866 yılında Schopenhauer okumalarına başlar bir yandan da Yunan filolojisi üzerine denemeler kaleme alır. Felsefeye olan ilgisinin giderek arttığı bir dönemde Richard Wagner’le tanışır.

    1869 yılında henüz 24 yaşında ve doktorasını dahi tamamlamamışken Ritschl’nin kendisini tavsiyesi üzerine Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji profesörü seçilir.

    1870 yılında Fransa ve Almanya arasındaki savaşa hastabakıcı olarak katılır. Bu esnada yaralanır ve hastalanır. Bale’aya geri döndüğünde tragedyanın doğuşu’ nun ana temalarını yerli yerine oturtmaya çalışır.

    1872’de Müziğin Ruhundan Tragedyanın doğuşu adlı eseri yayınlanır. Bu sırada derslerine devam etmektedir. Yunan felsefe ve tragedyası üzerine dersler verir.

    İLK BAŞ AĞRILARI BAŞLADI

    1873 yılında Zamana Aykırı Düşünceler’in birincisi yayınlanır. Aynı yıl Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’yi kaleme alır. Bu dönemde Nietzsche’nin şiddetli migren krizleri baş gösterir. Görme bozukluğu nedeniyle düşüncelerini yazdırmak zorunda kalır. Bu süreçte başağrıları mide ağrıları giderek artar ve iki yada üç haftada bir yatağa düşmesine sebep olur.

    1874’de Zamana Aykırı Düşünceler’in ikincisi yayınlanır. 1876’da artan sağlık problemleri nedeniyle bazı derslerinden muaf tutulur. 1876 yılında Zamana Aykırı Düşünceler’in sonuncusu olan ‘Richard Wagner Bayreuth’ta’yı yayınlar. Sonbaharda Paul Ree ile İtalya’ya yolculuk yapar. Sorrente’de bulunan Wagner’lerle son kez burada görüşür.

    F. NİETZSCHE'NİN ESERLERİ

    1877’de Nietzsche İnsanca, Pek İnsanca’nın elyazmasını Köselitz’e yazdırmaya başlar. Bu dönemde Voltaire, Dİderot, Michelet,Ranke, ve Mark Twain okumaları gerçekleştirir.

    1878 yılında Nietzsche sağlık problemleri nedeniyle derslere son vermeyi düşünür. Cenevre ve Nice seyehatlerini gerçekleştiri. Bu yıl aynı zamanda Wagner’le aralarındaki kopukluğun gerçekleştiği yıldır. 1879’da şiddetli baş ağrıları nedeniyle derslerine son verir.

    1880’de sağlık durumu ciddileşir. ve her şeyi dostlarına yazdırmak zorunda kalır. Bu dönemde yalnızca Chopin’nin müziğine katlanabilmektedir.

    1880 yılında Nietzsche Tan Kızıllığı’nı yazmaya başlar. Sağlık durumu nedeniyle dostlarına yazdırmaktadır. Bu yıl İtalya ve Naumbourg arasında gidip gelmektedir.

    1881’Tan Kızıllığı yayımlanır. Cenevre’ye gider bu esnada Şen Bilgi’nin hazırlıkları gerçekleştirilir.

    21 yaşında sorunları nedeniyle annesi ile beraber Roma’ya gitmek zorunda kalınca annesinin çok yakın arkadaşı olan dönemin ateşli devrimcilerinden Malwida von Meysenbug’un evinde kalmaya başladılar. Malwida, Paul Ree’nin ve Nietzsche’nin arkadaşı idi ve 1882 yılında Lou, Nietzsche ile arkadaşlık yapmaya başladı. Özellikle din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. O dönemde 37 yaşında olan tarihin en karamsar filozofu, insanoğlunun büyük acılara sürükleyen zevklerden uzak durması gerektiğini savunan öğretilerden kurtulmaya çalışıyor, geç de olsa hayatında ilk defa mutluluğu arıyordu. Belki de Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasına neden olan en önemli etkenlerden birisi de buydu…

    Nietzsche Ağladığında isimli kitapta şöyle bahseder:

    “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

    ☆Nietzsche’nin sevgilisi Lou Salome’ye gönderdiği bir mektuptan :

    "Öyle bir hayat yaşıyorum ki ,
    Cenneti de gördüm , cehennemi de
    Öyle bir aşk yaşadım ki
    Tutkuyu da gördüm ,pes etmeyi de.
    Bazıları seyrederken hayati en önden,
    Kendime bir sahne buldum oynadım.
    Öyle bir rol vermişler ki ,
    Okudum okudum anlamadım.
    Kendi kendime konuştum bazen evimde,
    Hem kızdım hem güldüm halime,
    Sonra dedim ki "söz ver kendine"
    Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
    Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
    Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
    Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
    Öyle bir hayat yaşadım ki ,
    son yolculukları erken tanıdım
    Öyle çok değerliymiş ki zaman,
    Hep acele etmem bundan, anladım...

    1883 Nietzsce için oldukça zor bir yıldır. Kızkardeşinin Yahudi düşmanı Bernhardt ile nişanlanması kızkardeşi ve annesiyle olan ilişkisini giderek daha gergin bir hale sokar. Aynı yıl Paul Rée ile de arası açılır. Artık ailesiyle kalmak istemez ve Nice’ye yerleşir. 1884 Böyle Buyurdu Zerdüşt ve Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap yayımlanır.

    1885 Yılı kızkardeşinin evliliği ve yaşadığı derin çöküşler. Editörüyle yaşadığı sıkıntı ve onu mahkeme verişi.1886 yılında yeni bir editör tarafından İyinin ve Kötünün Ötesinde, Gelecek Felsefesine Giriş basılır. 1889’da durumu ağırlaşan Nietzsche’nin bakımı annesi tarafından üstlenilir. İyi olduğu nadir anlarda piyano çalmakta ve gezintiler yapmaktadır.

    NİETZSCHE'NİN ÖLÜMÜ

    1894 yılında kızkardeşi Nietzsche’nin tüm eserlerinin yayımına girişir ve onun sorumluluğunda Naumbourg’da Nietzsche Arşivi’nin temelleri atılır. 1897'de annesinin ölümünden üç yıl sonra 25 ağostos 1900’de Nietzsche geçirdiği inme sonucu hayatını kaybeder.

    ☆Nietzsche’nin Türkçeye tercüme edilmiş olan eserleri şunlardır:

    + Tragedya’nın Doğuşu (çev:İsmet Zeki Eyüpoğlu)
    + Ecce Homo (çev: Can Alkor),
    + Böyle Buyurdu Zerdüşt (çev: A.Turan Oflazoğlu),
    + Tan Kızıllığı (çev: Hüseyin Salihoğlu- Ümit Özdağ),
    + Nietzsche Wagner’e Karşı-Wagner Olayı (çev: M.Osman Toklu),
    + İyinin ve Kötünün Ötesinde (çev: Ahmet İnam),
    + Gezgin ile Gölgesi (çev: İsmet Zeki Eyüboğlu),
    + Gelecekteki Felsefe (çev: Emel Tan), Yönelim , Ankara, 1997
    + Ecco Homo (çev: Emel Tan),
    + Dionysos Dithrambosları (çev: Oruç Aruoba),
    + Deccal (çev: Hüseyin Kahraman), Yönelim, Ankara, 1992
    + Ahlakın Soykütüğü Üstüne (çev: Ahmet İnam),
    + Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Aydın Öz), 1996
    + Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Nusret Hızır),
    + Putların Alacakaranlığı (çev: Hüseyin Kaytan),
    + Tarih Üzerine (çev: Nejat Bozkurt),
  • BİZLER ASÂKİR-İ OSMÂNİ’YİZ...

    Çanakkale Harbi'nin dehşetli günlerinden birinde, Tayyar Paşamız; ordunun içinde sesi güzel ne kadar asker varsa, sabah namazından önce hep birden ezan okumaları emrini verir. Emri alan onlarca asker, şafak kızıllığı ile birlikte, davudî sadalarıyla o lahutî nağmeleri Çanakkale'nin kanla karışık soğuk sularına kadar dinletirler.

    Çok geçmeden düşman mevzilerinden taşa sarılmış kağıtla bir mesaj gelir. Açıp bakarlar, Farsça yazılmış bir not:"Bizler Hindistanlı Müslüman askerleriz. İngilizler bize, Almanlar'a karşı Osmanlı'nın yanında savaşacağımızı söylediler. Fakat biraz önce bir ezan sesi duyduk, siz kimsiniz?

    "Mehmetçiğin kanı donar adeta... Tarih, kandırılmışlığın böylesine pek az şahit olmuştur.

    Hemen cevap verilir: Burası Osmanlı payitahtının kapısı... Bizler de asâkir-i Osmanî'yiz (Osmanlı askerleriyiz)....

    "Evet, aynı Allah'a inanan ve aynı kıbleye yönelen nice din kardeşimiz. İngilizler tarafından işte böyle kandırılmış, dünyanın öbür ucundan karşımıza getirilerek kardeşi kardeşe kırdırmak için kullanılmaya çalışılmıştı.

    - Vehbi Tülek
  • Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.