• “Yunanlılar edebiyatı, ama Romalılar askerliği ve savaşı severler.”
  • İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR YORUM DAHA. :)

    Amerika’nın başkenti Washington DC’de çok dikkatle, özenle korunan bir sır ve gerekirse bu sır için öldürmeye hazır bir adam. Fakat bu şahsın emellerine ulaşabilmesi için ona asla gönüllü olarak yardım etmeyecek bir kişinin desteğine ihtiyacı vardır. Harvard profesörü ve gizemli sembollerin deşifre edilmesi ve yorumlanması konusunda uzman olan Robert Langdon ise tamda ona bu konuda yardımcı olacak bir kurbandır. Güzel ve zekice düşünülmüş karanlık bir plan, Robert Langdon'un hikâyeye sürüklenmesini mümkün kılacaktır. An itibariyle, profesörümüz hikâyenin gelişim sürecinde başkentin meşhur ve görmeye değer tarihi yerlerini gezecektir. Ancak gerçek sırlar karanlık odalarda, tapınaklarda ve tünellerde gizlenmektedir. Daha evvel neredeyse hiç kimsenin girmediği yerler beklemektedir biz okurları. Sırların ve avının peşinde olan Langdon, yeri geldiğinde kendisi de bir av olarak maceradan maceraya atılacaktır. Sadece kendisinin çözebileceği bu gizli mesajlar, kötüleri olduğu kadar birçok iyi nüfus sahibi inşaları da ilgilendirmektedir. On iki saat! On iki saat içerisinde bu görevi yerine getirmesi ve çözmesi gerekiyor. Aksi taktirde bizim bildiğimiz ve tanıdığımız dünya bundan sonra çok daha farklı olacaktır.

    Kayıp Sembolde Geçen Yerler: Lincoln Anıtı, Washington Anıtı ve Washington DC'deki Capitol

    Dan Brown'ın, Melekler ve Şeytanlar - Da Vinci Şifresi sonrasında Robert Langdon’un bir kez daha dünyayı kurtarması için kaleme aldığı bu seferki eseri “Kayıp Sembol”ün yazımı altı yıl sürdü. Dan Brown’un bu kitabının Masonlar ile ilgili olduğu gerçeği ve kitabın içeriğinin "iyi, eski Avrupa" yerine Washington DC'de geçmesi, kitap yayınlanmadan çok zaman önce, internet ortamında hararetli bir şekilde hayranları arasında kulaktan kulağa dolaşıyordu. Resmi yayınlanma tarihi öncesinde: “Kitabım tatlı gibi tatlı tadında, ama sebze kadar da beyin için sağlıklı!”, diyordu utangaç genç yazar. Peki, o zaman: biz okurlara afiyet olsun. Ama unutmayalım ki: Biz ne yersek beyinde bizimle birlikte yer.

    Langdon, sabah gelen bir telefon ile uyanır ve telefondaki sekreter kendisine eski bir arkadaşı olan Mason Peter Solomon’un onu Washington DC'ye davet ettiğini iletir. Gelirken muhakkak şu notu da kendisine iletir; “Gelirken lütfen Bay Solomon’un size yıllar önce saklamanız için size verdiği paketi de unutmayın! ”. Langdon, eski akademik meslektaşları için kongre binasında küçük bir konferans verecektir. Arkadaşının daveti üzerine geldiği kongre binasında olan konuşmasına başlamadan kısa süre öncesinde kendisini korkunç bir oyun ve komplonun içerisinde bulur. Salona vardığında salonda hiçbir katılımcının olmadığını görür. Arkadaşı kaçırılmıştır ve o esnadan telefonuna gelen bir aramadaki gizemli ses ona Solomon’u tekrar görmek istiyorsa, gece yarısına kadar Washington’da saklı bir şeyi bulmasını istemektedir. Kötü niyetli bir hain arkadaşını kullanarak Langdon’a şantaj yapma çabasındadır. Kongre binasında, Amerika’nın kurucusu, Mason George Washington’ın tasvirinin yer aldığı kubbenin arasında bırakılmış olan arkadaşının kesilmiş elini hemen tanır. Antikçağ zamanında da kullanılan bu sembolik çağrı, daveti alan kişinin kendisini ezoterik bilgeliğin hakim olduğu, çok eskilerden kalma kayıp bir dünyaya sürükleyeceğini bilmektedir. Ucu bucağı belli olmayan bu mistik daveti ne pahasına olursa olsun arkadaşını kurtarmak için kabul eden Langdon, bir anda gizem dolu Masonik sırların, saklı kalmış eski tarihin ve o güne dek hayatında görmediği yerlerin gizli dünyasında bulur ve inanılmaz bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

    Langdon, apar topar geldiği bu yerde kendisini nelerin beklediğini ve daha ne olduğunu anlamaya çalışırken, işin içine her zaman olduğu gibi CIA’de girer ve şantajcıya isteklerini vermemeleri halinde ulusal çapta bir krizin yaşanacağını ima etmektedirler. Langdon, tek bir şantajcının bir gizem ile ne tür bir kriz yaratacağını pek anlayamamıştır. Aslına bakacak olunursa, bahse konu bu gizemin tamamen bir uydurma olduğunu kanısındadır.

    Çok eski zamana dayanan ve inanmışların gizlemiş oldukları bir sırrın insanı Tanrı’ya dönüştürebildiği düşünülmektedir. Rivayete göre, bu gizlenmiş büyük sırrı bulmak için Washinton’da saklı olan bir piramitin bulunması muhakkaktır. Bulunması gereken bu piramit aslında amaca giden bir haritadır ve bu büyük sırrın nerede saklı olduğunu açıkça gösterir. Bu yaşananların üzerine Profesör Langdon ilk olarak bu piramiti bulmaya çalışır ve bunun için çok fazla çaba sarf etmesi de gerekmeyecektir. Ama gele gelelim aranan piramit tamamlanmamıştır ve dahası üzerindeki şifreli mesaj çok ama çok basittir. Langdon daha sonrasında ona saklaması için verilen paketin aslında bu piramiti tamamlayan parçası olduğunu fark eder, fakat piramiti daha da derinden analiz ettikçe bu haritayı ortaya çıkartmanın ne kadar zor olduğunu anlar.

    Yüzyıllar boyunca saklanmış bu sırlar bir gün muhakkak açığa çıkarılacaktır. Bu sırlar Amerika’da yaşayan tanınmış ve nüfuzlu simalarını alaşağı edecek ve daha pek çok nüfuzlu kişinin ortadan kaybolmak istemesine neden olacak türden sırlardır. Bunların dışında, bilimsel araştırmalar doğrultusunda bir insanın gerçek potansiyelini açığa çıkaracak kadar güçlü ve kötü niyetli kişilerin eline geçtiğinde ise insanlık adına vahim sonuçları olacak kadar da tehlikelidir bu sırlar.
    Kısacası kayıp Sembol, Katolik Kilisesi'nin Da Vinci Şifresi’ne karşı olan tüm suçlamalarından sonra ortaya çıkmıştır, ancak biz okurlara yine de şu sorulara işaret etmektedir: Yazar, gerçekten kitaplarında bahse konu olaylar hakkında bizlere bir şey söyleyebilir mi? Kitaplarında bahse konu olayların gerçeğe dayalı bir açıklaması var mı? Ya da Dan Brown’un kitabını kaleme aldığı o zaman diliminde Başkan Obama’nın kilere benzer iyi PR danışmanları vardı.

    Kitaptan daha fazla tüyo verip okuma şevkinizi kırmak istemem ve şimdi sizlere kısaca ana karakterleri tanıtayım:

    Robert Langdon: Harvard Simgebilim Profesörü. Da Vinci Şifresi’nde çok önemli sırları açığa çıkartmıştır. Dini inançları olmayan, Vatikan ile yıldızı asla barışmayan bir Profesördür. Simgebilimi, şifreler, tarikatlar, tarihte saklı kalmış gerçekler konusunda uzman ileri derece uzmandır. Tüm bu sırları açığa çıkarmak için ondan daha iyisi düşünülemezdi diyorum.

    Mal’akh (Zachary Solomon): Zengin bir aileden gelen kötü karakterimizdir. Uzun süre zevk-sefa içinde yaşadıktan sonra ruhani bir dönüşüm sonrasında karanlık örgütlere, gizli bilgilere aşırı merak duyar. Amansız bir şekilde kayıp bilgeliğin ve gücün peşine düşer. Bu yolda acımasız bir şekilde gözünü kırmadan pek çok kişiyi öldürmekten de geri kalmaz. Kendi babası da dâhil pek çoğuna da işkence etmiştir. Kitap içeriğinde kısmen başarılı olsa da sonunda hakkettiğini layıkıyla buluyor.

    Katherine Solomon: SMSC isimli bilim-tarih müzesi ve araştırma merkezinin en önde gelen önemli bilim kadınıdır. Soyadında da anlayacağınız üzere (Peter Solomon) kız kardeşidir. Kötü adamımız Mal’akh yeğeni olur. İnsanın potansiyeli konusunda önemli deneyler icra etmektedir. Çalışmaları süresince birçok psikolojik buluşa imza atmıştır. Dokunmayla hastaları iyileştirme, düşünce gücüyle nesneleri hareket ettirme gibi alternatif tedavi yöntemleri sayesinde çok başarılı olmuştur. Robert Langdon gibi o’da bizler ile birlikte sırları peşinde oradan oraya koşuşturacaktır.

    ARKA KAPAK BİLGİSİ
    Dan Brown; Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlardan sonra Kayıp Sembolde insanlığın yüzyıllardır beklediği bir gerçeğin peşinde… Harvard Simgebilim Profesörü Robert Langdon, Kongre Binasında konferans vermesi için yakın bir arkadaşından davet alır. Ancak, Washingtona varır varmaz oldukça garip bir durumla karşı karşıya kalan profesör, kendini korkunç bir oyunun ortasında bulur. Kongre Binasna bırakılmış olan bir sembolün -yakın arkadaşı Peter Solomonın kesik eli- varlığını haber veren bir telefon, Langdonı hiç de yabancısı olmadığı bir dünyaya davet etmektedir. Antikçağlarda kullanılan bu sembolik çağrı, daveti alan kişiyi ezoterik bilgeliğin hüküm sürdüğü, çok eskilerde kalmış kayıp bir dünyaya sürükleyecektir. Sonu belli olmayan bu mistik daveti arkadaşını kurtarmak için kabul eden Langdon, bir anda masonik sırların, saklı kalmış tarihin ve o güne dek görmediği yerlerin gizli dünyasında inanılmaz bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Artık cevaplanmas? gereken sorular vardır: İnsanlığın Altın Çağı, açılmaması gereken bir kapının aralığından sırlarıyla birlikte yok mu olacak, yoksa hikmetin ışığında tüm soruların cevapları mı bulunacaktır?…

    Dan Brown’un diğer kitapları gibi Kayıp Sembol’de sürükleyici ve akıcı bir eserdir. Şahsi tavsiyem; eğer hala okumadıysanız, Dan Brown hayranı olarak kısa zaman içerisinde okumanızı tavsiye ederim.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • ...Evet, Enver Paşa iyi bir askerdi ama Osmanlı tarihinin gördüğü en kalabalık orduyu başarıyla yönetebileceği anlamına gelmiyordu. Ordunun iaşesi sağlanamadı, konaklamayı düzenlemek konusunda beceriksiz kalındı. Bir milyon askere uygun organizasyon, kışla, sevk edecek demir yolu yoktu ve bu orduyla harbe girip, bu kışta da bu askerleri Sarıkamış'a sevk etmek zorunda kalındı. Dona dona gittiler, kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı. Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler. Elbette orada bütün ordu donmuş değildir. 18-19 bin kadar Rus kaybı vardı. Donan bir ordu bunları yapabilir mi? Deyim yerindeyse, o orduyu "General Kış" götürdü. Eğer hazırlıksız yakalanırsa doğunun kışı çok kötüdür, muharebe alanındaki askerlere düşmandan daha çok zararlar verebilir...
  • ...Sarıkamış'a sevk etmek zorunda kalındı. Dona dona gittiler, kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı. Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler. Elbette orada bütün ordu donmuş değildir. 18-19 bin Rus kaybı vardı.
  • Doğrusu biz Türkler tarih yapan ama tarih yazamayan bir milletiz, çünkü tarih yazımı çok ayrı bir sanattır.
  • Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

    – “Merhaba, akademisyenim ben!”
    – Yani?
    – Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
    – Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
    – Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
    – Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
    – Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
    – Yav he he…

    “Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşka bir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

    Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

    Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

    Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

    Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak, kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur.

    Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

    Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

    Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

    Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak… Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

    Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

    LEVENT ÜNSALDI,

    Duvar dergisi, sayı: 23
  • "Biyografi yazanlar, benim için gerçek şölenlerin hazırlayıcısıdır." Montaigne’in bu sözüne karşılık yüzyıllar sonra da olsa Stefan Zweig’in hazırladığı biyografi çalışması: "MONTAIGNE"

    Sevdiğim iki başarılı yazarı buluşturan bu eseri okumak; benim için hem büyük bir zevk, hem de iki yazarı da tanıma açısından bir fırsat oldu. Zweig’in hikaye ve roman türü dışında okuduğum ilk eseri, yine yakın zamanda okuduğum Amerigo’ydu. Zweig’in tarih ve biyografiyi birleştiren okuduğum ikinci eseri de "Montaigne" oldu. Bu eserde Zweig’in akıcı üslubunun yanında geniş bilgi kültürünü, araştırmacı, koleksiyoncu yönünü de görebiliyoruz.

    Kitapla ilgili görüşlerimi yazarken elbette Zweig ve Montaigne’den bolca alıntı yapmış olacağımı, kitapla ilgili de ayrıntı bilgi – “spoiler” verebileceğimi baştan belirteyim.

    Montaigne’in hayatını anlatan bir sinema filmi var mı, bilemiyorum. Fakat bunu düşünen yapımcı varsa, bu yaşam öyküsünü senaryolaştırmakta pek zorluk çekmeyecektir. Çünkü Zweig bu eserde, Montaigne’i duru, net ve sanki elinde büyütmüş gibi tüm detaylarıyla anlatmış ve gerçekten bir şölenin hazırlayıcısı olmuş.

    Denemeler’i okuduğumda Montaigne’i kusursuz bir kişi olarak düşünmüştüm. Verdiği mesajlar, düşünceleri, fikirleri adeta mükemmeldi. Bu eseri okuduktan sonra ise sadece mükemmel bir yazar olduğunu düşünmeye başladım. “Kusursuz bir insan” ise, anlatım bozukluğu olan bir sıfat tamlaması. Hepimiz bir insanız sonuçta, hatalarımız elbet olacak. Montaigne’in de zaafları, kusurları, hataları olmuştur. Zweig, Montaigne’in biyografsini bizlere sunarken olumlu, olumsuz yönlerini ve yaşadığı tarihi de önümüze sererek geniş boyutlu düşünmemizi sağlıyor.

    Çoğu ünlü kişinin hayatına baktığımızda zor geçen çocukluk, ekonomik sıkıntılar, yoksulluk gibi şartların nüksettiğini görürüz. Bunların aksine Montaigne, yani küçük Michel, babasının ekonomik gücünün gölgesinde, bir şatoda doğup büyümüştür. Gençliğinde de önemli mevkilere gelmek, siyasette yer edinmek istemişse de hep babasının gölgesinde kalmıştır. “İktidar sahiplerine öğüt vermeye, bağnazları yatıştırmaya çalışmış, buna karşılık onunla ilgilenen çıkmamıştır” (Sayfa 87) Yaşam keşmekeşinde hepimiz gibi sürüklenip gitmiş, sesini duyurmaya çalışmıştır. Ta ki 38 yaşına kadar…

    Montaigne'in 38 yaşında ailesinden ve insanlardan kendisini soyutlayıp şatosuna hapsettiğini bilirsiniz belki. Ama bu hapsoluş, aslında özgürlüğe bir uçuştur. Bilgiye, hayat ve en önemlisi kendisine, kendini tanımaya doğru yol alan bir özgürlük yolculuğuna çıkar Michel. Kendisi ile birlikte “insanoğlu”nu arama yolculuğu…Kütüphanesinde, yani kendi krallığında hükmetmeye başlar. Kitaplar insanlar gibi değillerdir çünkü. Kapağını kapattığımızda susarlar. Sıkıldığımızda konuyu değiştirme şansımız da vardır. Yaşamın tüm olanaklarından kendini soyutlayıp “kendi”ni arama yolculuğu tam 10 yıl sürer Michel’in… On yılın sonunda anlar ki, insanı tanımak ve anlamak insanla iç içe olmaktan geçer. Soyut yolculuğu bırakıp gerçek yolculuklara atıverir kendisini. Ülke ülke, coğrafya coğrafya gezerek insanı müşahhas olarak keşfe çıkar. “Bu yolculukta görülmeye değer yerler arama peşinde değildir; çünkü farklı olan her şey, ona göre görülmeye değerdir. Tersine herhangi bir yer çok ünlüyse eğer, Montaigne orayı görmekten kaçınmayı yeğler; çünkü orayı zaten çok kişi görmüş ve anlatmıştır.” (Sayfa96) Fakat o da bir insandır ve bu uzun yolculuklarda hastalıkları da onun bedeninde yolculuğa çıkacaktır.

    Basılan kitapları vesilesiyle herkes tarafından bilinmeye başlamıştır elbette. Babasının gölgesinde kalmaktan çıkmış, Michel de Montaigne olmuştur artık… İnsanlar ona makam ve mevkiler sunmuş, kendileri onun fikirlerine muhtaç olduklarını anlamışlardır. “Montaigne, genç bir insanken resmi mevkilere talip olmuş, ama talip oldukları kendisinden esirgenmiştir. Şimdiyse bunlar ona zorla kabul ettirilmektedir.” (Sayfa 104) Ve o da siyasete girmeyi kabul etmiştir. Ama dedik ya kusursuz bir yazar olan Montaigne, kusursuz bir insan değildi ki. Belediye başkanlığını ifa etmiş; fakat o yıllarda ortaya çıkan veba salgını sonrası şehrini terk edip kaçmıştır. “Hayatın kitabını sanki son sayfaya gelinmişçesine kapatabilmek olanaksızdır.” Kendisi yaşayamazsa, nasıl fikir babası olabilir ki? “Montaigne, güzeli belirgin kıldığı için çirkini sever; erdemi vurguladığı için de kötüyü, budalalığı ve suçu sever.”

    Salgın sonrası tekrar şehre dönmüş, tekrar başarılı eserler yazmış ve fikirleriyle aydınlatıcı olmuştur. Aile olmayı, başarılı bir ebeveyn olmayı yazılarında kusursuzca anlatmış; ama kendi hayatında çocuklarıyla çok da ilgilenen bir baba olamamış… Eğitimle ilgili parlak düşüncelerine karşın kendi çocuğunun ismini dahi hatırlamadığına dair söylentiler olan bir Montaigne…“Evet, doğrudur: Montaigne, yaşamı boyunca “Nasıl yaşıyorum” diye sormaktan başka bir şey yapmamıştır. Ancak Montaigne’in hayran olunacak ve insanlara yararlı yanı, bu soruyu hiçbir zaman buyruğa dönüştürmemiş, “Nasıl yaşıyorum” sorusunu”böyle yaşamalısın”a çevirmemiş olmasıdır.” (Sayfa 79)

    Başarılı bir yazarın hayatını başarılı bir yazar anlatırsa biz okurlar da okurken mest oluruz. Zweig’in farklı türden bu eserini okumamda aracı olan Yasemin A. - (bkz: 1K Stefan Zweig Okuma Etkinliği) ve incelememi okuyan tüm 1k ailesine teşekkürlerimi sunarak bu kısa yazımı burada noktalandırıyorum:)))

    “Savaşta ve barışta yalnızca benim olanla yaşadım; hiç kimseden karşılığını yeterince vermeksizin bir hizmet istemedim. Çünkü benim, yargılarına boyun eğdiğim kendi yasalarım ve kendi mahkemem var.”
    MICHEL DE MONTAIGNE