• Sovyetlerin bundan Timuçin'in seçkinleri, Camuka'nın halkı temsil ettiği sonucunu çıkarmış ve XII. yy Moğolistanında sınıflararası gerçek bir çatışma olduğunu hayal etmişlerdir.
  • ... İkincisi de, Sir Julian Corbett'in daha 1921 yılında İngiliz resmî tarihini yayınladığını göz önünde tuttuğumuz zaman, Genelkurmay'ın ancak 57 yıl sonra kendi tarihini yayınlayabilmiş olması düşündürücü. 1978'e kadar geçen zamanda artık Çanakkale muharebelerinin tarih yazımında İngilizlerin egemenliği pekişmişti. Dolayısıyla, Türklerin resmî tarihi de İngilizlerin yazdıklarının kötü bir karikatürü oldu. Üçüncü olarak, yakın zamana kadar askerî arşivlerde çalışma izni almak için doldurulan formda "referans" isteniyordu. Tarih yazımı üzerinde kurulan "askerî vesayet" sayesinde, arşivleri ancak "sen-ben-bizim oğlana" açıp, diğerlerine kapatmak toplu cehaletimizin altyapısını oluşturmuştur.
    Kolektif
    Sayfa 77 - Prof. Dr. Ayhan Aktar
  • Kürdistan’ın kuzeyindeki toponimi terörü sadece Türklerin kendilerine bir tarih yaratmak veya var olan tarihi kendileri için devşirme girişimlerine dayanmıyor. Bu, aynı zamanda Kürtlerin de bilinçli ya da bilinçsiz olarak ortağı olduğu bir köksüzleştirme, iz kaybettirme, geçmişten ve daha kötüsü bağlamından koparma girişimidir.

    Şemseddin Sami, 1889-1898 yılları arasında 6 ciltlik ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamûs’ul-A’lam’ı yayınlar. Şemseddin Bey, dünyanın birçok muhitinden bahsettiği gibi bu ansiklopedik sözlüğünde Kürdistan’dan ve Kürtlerin tarihi şahsiyetlerinden, mıntıkalarından, şehirlerinden bahseder.

    Emin Bozarslan, bu sözlüğün Kürtler ve Kürdistan ile ilgili maddelerini büyük bir emek vererek ve yaklaşık altı yüz not ile çevirir ve Tarihteki İlk Türkçe Ansiklopedide Kürdistan ve Kürdler adıyla yayınlar (2001, Deng). Bu kitabın yayınlanmasından itibaren Antep şehrinin ismi Kürtçe kaynaklarda, Kürt TV’lerinin bültenlerinde, Kürt ajanslarının haber bildirimlerinde ve hava durumu raporlarında Dılok, Dilok ve Dîlok olarak görülmeye başlanır.

    İsimdeki bu değişimin hikâyesi epey ilginçtir. 

    Şemseddin Sami, Ayntab maddesinde “Bu şehir yeni olup, İslâm fetihlerinde adı geçmiyor. Yakut-ı Hamewi, ‘Ayntab’ adıyla Haleb ve Antakya arasında müstahkem bir kale olduğunu ve eskiden ‘Dılok’ adıyla ünlü olduğunu, önemsiz bir biçimde belirtiyor” diyor (sayfa 60).  Yani Şemseddin Sami, Anteb’in eski adının Dılok olduğu bilgisini 1179-1229 yılları arasında yaşamış olan ve Mu’cemü’l-Büldân (Beldeler Sözlüğü) adlı yapıtıyla bilinen Yakut el-Hamevî’den aktarıyor. Bozarslan da bu madde için yazdığı notta “Burada da belirtildiği gibi kentin asıl ve eski Kürdçe adı ‘Dılok’tur. Bu adın anlamı, ‘ona buna gönül veren, ona buna âşık olan’ demektir” diyor (sayfa 257). Oysa yine Bozarslan’ın çevirdiği Şerefname’de (1971, Ant Yay.) Anteb ismi Ayntab şeklinde geçiyor (sayfa 318).

    Dahası o güne kadarki bütün Kürt/çe kaynaklarda şehir Ayntab, Entab ve ‘Entabê olarak geçmekte. Örneğin Musa Anter’in Ferhenga Khurdî-Tirkî adlı sözlüğünde Antep şehrinin Kürtçe adı Antabê, Dengbêj Huseynê Mûşî’nin en çok bilinen klamlarından birinin adı ise Şerê Entabê’dır. Şakiro’nun Wey Dil’ında sevgili “cotek qonderê ‘Entabê” giymiştir ve Kürt delegasyonunun 29 Kasım 1948’de Birleşmiş Milletler’in Paris oturumuna gönderdiği muhtırada yer alan ve Kürtlerin talep ettiği sınırları gösteren haritada bu isim Antabolarak geçer (Mémorandum sur La Situation des Kurdes et Leur Revendications, Paris, 1948,  sayf 48- 49).  Sürgünde Kürt Parlamentosu’nun ve Paris Kürt Enstitüsü’nün 1990’lı yıllarda hazırlamış olduğu tüm Kürdistan haritalarında da durum aynıdır. Ne var ki Dılok ismi Kürtçe yazımı olan “Dilok” sebebiyle yanlış bir okumayla “Dîlok” şeklindeki telaffuzu ile yayılmaya başlamıştır.

    Oysa Antepli Kürtlerin dahi bilmediği Dilok ismi Antep’in değil, şehrin yaklaşık 15 km. kuzeybatısında bulunan bir köyün “adıdır” ve Antep, Hıristiyan Roma tarafından zaten bu köyün önemini yok etmek için yapılmış bir kaleşehirdir. Türk Devleti’nin isim değiştirme mantığında, eğer tarihi isme yakın bir Türkçe kelime varsa isim olarak o seçilir. Bu yüzden de köy 1968’de Düllük olarak kayda geçer. Düllük, Türkçe’de oyuncak düdüklere verilen isimmiş (TDK, Derleme Sözlüğü, C. 4). Buranın 1968 öncesi isminin ne olduğu ise TBMM kayıtlarında görünmüyor. Fakat bu isim üzerinde yeterince durulmadan yapılacak tüm yorumlarda köyün Kürtçe isminin Dılok olduğu varsayılabilir. Çünkü Kürtçe’den Türkçe’ye geçen tüm kelimelerde sürekli olarak “i” (Türkçe telaffuzla ı) harfleri “u-ü” harflerine dönüşür (Bilind-Bülent, Zirne-Zurna gibi).

    Tarihi kaynaklar bu ismin peşinden gitmek isteyenler için çok fazla şey biriktirmiştir. Örneğin 1827 tarihli Philippe Vandermaelen’ın La Turquie d’Asie başlıklı Asya haritasının 51. Nolu paftasında Halep ile Maraş sancağını ayıran sınır tam olarak Doluc adıyla kaydedilen yerden geçiyor. 1751 tarihli Robert Didier’in Asya Minor haritasında ise Dolucha göze çarpar. 1697 tarihli Rahip Bourguignon’un Latince kaynakları tarayarak çıkardığı Minör Asya’nın Suriye bölümü haritasında ise Komagene’de, Zeugma’nın hemen kuzeyinde Doliche ismini görürüz. Bu bizim açımızdan önemli çünkü buranın Strabon dahil antik kaynaklarda geçen ismi Doliche / Dolikhe (Ch sesi Hint Avrupa dillerinde kuzeyde Ç olarak telaffuz edilirken güneye indikçe X’ye dönüşür).

    http://kurdistan24.blob.core.windows.net/...-2018/harita%201.jpg

    1907 yılında Belçikalı araştırmacı Franz Cumont, Doliche’yi ziyaret etmiş ve burada antik döneme ait mimari kalıntılara denk gelmiştir. Bu erken dönemde önemli bir tespit yapan Cumont, buranın Juppiter Dolichenus Tapınağı olabileceğini belirtmiştir. Bu tespit ancak yaklaşık yüzyıl sonra 2001 yılında Münster Üniversitesi burada arkeolojik kazılara başlayınca ispat edilebilmiştir. Evet, bizim Dilok, Doliche kültünün kabesidir ve M.Ö. 1. binde burada ortaya çıkan dinin merkezidir.  
    İlginç olan ise bu köyün zaten kutsal bir alan olarak halen de ziyaret ediliyor olmasıdır. Hellenistik ve Roma döneminde kutsal bir merkez olan burası, Hıristiyanlıkla birlikte 4. ve 12. yüzyıllar arasında piskoposluk olarak işlev görür. İslam’ın Kürdistan’a gelişinden sonra bir kez daha biçim değiştiren kutsal alan, Alevi Kürtler için ocak kabul edilirken halen faal olan Dülük Baba Türbesi ise her yıl binlerce ziyaretçi alır. Antep Valiliği’nin tanıtımlarında burası için “Dülük Baba, Antep’in İslam orduları tarafından fethinde şehit düşmüş bir sahabedir. Asıl adı Davud Ejder’dir ve kardeşi Malik Ejder de Maraş’ta şehit düşmüş ve orada gömülmüştür” diyor… Yunan mitolojisinde Jupiter’in simgelerinden birinin ejder oluşu ve onun “iyilik ejderi” olarak tariflendirilmesinden daha ilginci bilinen Dolichenus tapınaklarından birinin de Maraş’taki Germanikia (Gurgum) tapınağı olmasıdır.

    Jupiter Dolichenus, Hitit-Hurri tanrılarından biridir ve Mithra kültüründe büyük bir yer kaplar. Bir dönem Ahura Mazda ile yani evrenin tek tanrısı özdeşleştirilmiş ve Mithraizm’in Romalı askerler arasında yayılmasıyla birlikte batıya doğru gelişmiş ve Zeus niteliği kazanmıştır. Halen Kürdistan’dan İngiltere’ye kadar aynı hat üzerinde yeri tespit edilebilmiş onlarca tapınağa sahiptir. Urartu kazı alanlarından da Kürdistan’ın diğer bölgelerinde de bir boğanın üstünde duran Dolichenus’un bir elinde balta diğerinde yıldırım tutan öfkeli kabartmaları çıkmaktadır. En son Karkamış kazılarında bir boronz heykeli bulundu.

    http://kurdistan24.blob.core.windows.net/...ey/Tr-2018/foto1.jpg

    Peki Kürtçe’de bu köyün ve tarihsel kültün adı nedir?

    Bozarslan, Şemseddin Sami’den, Şemseddin Sami de Hemavî’den aktardığı için Dılok buranın Kürtçe değil Arapça ismidir. Hamevi, uzun süre Hama’da köle olarak kalmıştı ve hem Minbic’te hem de Bekaa’da birer Dolichenus tapınağı var ve bu isim onun dönemine ait bir Arap telaffuzudur.

    Burada yaşayan köylülerle yaptığım görüşmelerde köye Dülük denilmeden önce Kürtlerin buraya Dolix - Dolixê dediklerini kayıt altına aldım. Dülük Baba yerine de Delê ve Şêx Dolê isimleri kullanılıyormuş. Doliche / Dolikhe isminin doğal olarak bizdeki karşılığı zaten Dolixê şeklindedir. Tıpkı Grekçe’de Kürt anlamına gelen Karduch’un modern Yunanca’da Kardokh olması ve bizde Kardux olarak telaffuzu gibi.

    Kürt aşiretlerinin isimleri çoğu zaman Kürt kültürünün ve tarihinin derin izlerini taşır. Bu yüzden Dolixê çevresindeki aşiretleri de gözden geçirmekte fayda vardır. 1904 yılında Mark Sykes ve arkadaşlarının tuttuğu haritalarda Antep, İslâhiye ve Maraş üçgenindeki en büyük Kürt aşiretinin adı Delikan’dır (Kürtçe diğer kullanımları Delikî, Delkan; Osmanlı belgelerinde Dellikanlu). Mihemed Emin Zeki Bey ile Izady’nin aktardığı ve benim 2004 yılında güncellediğim aşiretler listesinde Delikan aşireti için “Halep’in kuzeybatısında yaşarlar” notunu düşmüşüz. Yani antik haritalarda Doliche’nin bulunduğu yer.


    http://kurdistan24.blob.core.windows.net/...r-2018/harita002.PNG

    Fakat Delikan aşireti bir de İran’ın Zencan-Xalxal bölgelerinde karşımıza çıkar. Komşularının Canpolat, Kilîsxanî, Şadran ve Dinaî aşiretleri olması bizi 1605 senesine götürür. Halep başkentimiz olmak üzere bağımsızlık ilan eden Êzdî Canbolatların, 1607’de Kuyucu Murat tarafından Oruç Ovası’nda bozguna uğratılmaları ve akabinde buradaki aşiretlerin dağıtılarak İran’a sürgün edilmesine…

    Hasılı, Antep’in ismi Kürtçe Ayntab, Entab, Eyntab’tır. Dilok başka bir yerdir ve Kürtçesi Dolix / Dolixê’dır. Medler ile Asurlular arasında Dolixê üzerine çok sert savaşlar olmuş. Yakın dönem Kürtler ve Araplar ile Tükler arasında da Antep’e kimin hakim olacağına dair çok büyük çatışmalar var. Örneğin 1792’de Antep’in Kürt eşrafından Mihemed Betalî, Antep Kalesi’ni ele geçirmiş, 75 günlük direniş sonrası yenilmiş ve 36 adamıyla birlikte başı kesilmiştir.

    Eyntab’ı Dilok ve dahası Dolixê’yi Dılok yaparsanız geçmişle bağının kurulmasını zorlaştırır ve belki o bağlamın tümünükaybettirirsiniz. Jupiter Dolichenus’u da Delikan aşiretini de kaybetmemek gerekir. Kürtçe olsun ya da olmasın Kürdistan’daki her yerin ismi kıymetlidir ve beraberinde bize bir tarih taşımaktadır.
  • İngiliz edebiyatı profesörü ve dilbilimci J.R.R. Tolkien’in, çocuklarına güzel bir masal yazmak için kalemi kağıdı ilk eline aldığı an, edebiyat tarihinde yepyeni bir dönemin açıldığı ana denk düşer. Bugün kabul ettiğimiz anlamda fantastik edebiyatın kurucusudur Tolkien ve yine kabul etmek gerekirse henüz onun yapıtını gölgede bırakacak, onu aşacak bir eser verilmemiştir. Ama açılan yol öylesine geniş öylesine zengindir ki, pek çok farklı bakış açısını, türü kucaklar ister istemez. Tolkien’in Hobbit’le başlayıp Yüzüklerin Efendi’siyle süren, Silmarillion ve Güç Yüzüklerine Dair adlı kitaplarıyla derinleşen anlatısının en belirleyici özelliklerinden biri, normal bir dünyada baş gösteren olağanüstülükleri anlatmak yerine tamamen olağanüstü bir dünyaya ve o dünyada geçen olaylara dair olmasıdır. Günümüzde fantastik anlatıları tanımlamak için konulmuş genel geçer bir kural haline gelen bu özellik yine bugün bize pek sıra dışı gelmese de eserin yayımlandığı 1950’li yıllar için kendi çapında bir sansasyon anlamına da gelir. Yapıtın ikinci başat özelliği ise insanı bir “tür” olarak ele alması ve hikaye içinde ona ikincil hatta daha da aşağı sıralarda bir yerlerde yer vermesidir. Yüzüklerin Efendisi’nin başkahramanları tartışmasız hobbitler ve Orta Dünya’yı terk ettikleri için hüzünlendiğimiz elflerdir. Tolkien, insanı, “türlerden, bir tür” olarak ele alırken, varoluşumuzdan bu yana aklımızı ve yüreğimizi kurcalayan, evrendeki başka akıllı varlıklara olan özlemimizi, ihtiyacımızı vurgular. Diğer yandan da “dünya sadece bize ait değil” düşüncesine yönlendirir okurlarını.

    Yüzüklerin Efendisi, güce ve iktidara karşı verilen büyük bir savaşımın hikayesidir. Yazarına göre ise başlı başına bir tarih kitabıdır. Yazımı on yedi yıl süren, yazarının ölümüyle yarım kalan Orta Dünya tarihi… Lehçeleriyle birlikte kendine ait dilleri, koskocaman bir tarihi, kendine özgü türleri olan, tıpkı bizim yaşadığımız dünya gibi karmaşık ve zorlu bir yerdir Orta Dünya ve Yüzüklerin Efendisi Orta Dünya’da geçen en dramatik, en görkemli epik hikayedir. Fedakarlık ve dostluk, doğa sevgisi ve barış üzerine yazılmış bir yolculuk, bir büyüme hikayesi.

    Tolkien, kovuğunda oturan basit bir hobbitin 111’inci yaşgünü kutlamasının hazırlıklarını anlatmaya başladığı daha ilk anda, belki de romanın daha ilk satırında, bize büyük, tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük bir hikayenin içinde olduğumuzu sezdirir. Bu sezdiriş, roman ilerledikçe artarak devam eder, heyecanımıza heyecan katar. En şahanesi ise yazarın bizi bir kere bile hayal kırıklığına uğratmayacak olmasıdır. Hikayenin hiçbir yerinden eli boş dönmeyiz ve belki de yüz milyonlarca insan sırf bu sebepten Yüzüklerin Efendisi’ni böylesine çok severiz. Boşluk kelimesi, Tolkien’in literatüründe yok gibidir. Bir büyücünün her zaman tam vaktinde olması gereken yerde olduğunu, her altının parlamadığını ve her gezginin yolunu yitirmediğini çok iyi biliriz.
  • Siz yazımı yanlış yorumluyorsunuz. Olağanüstü insanların istedikleri her kötülüğü yapabileceklerini savunmuyorum. Bence her toplumda zaman zaman önemli kişiler çıkabilir. İnsanlığa iyilik yapmak ve önlerine çıkan adaletsizliği düzeltmek adına önlerine çıkan engelleri kaldırmak için birşeyler yapma hakkına sahiptir. Tarih böyle yüce insanlar ile doludur. Büyük İskenderi, Soloyu, Hz İsayı, Hz Muhammedi hatırlayın. Onları eğer cesur davranmasalar, karşılarına cahillerle, kötülerle, yalancılarla mucadele etmeselerdi amaçlarına ulaşamazlardı. Ama onlar davalarından vazgeçmeyerek yaşadıkları toplumdaki yanlışlıkları düzelttiler. Bu insanlar kendilerini değil, toplumun iyiliğini düşündükleri için herkes onların ardından gitti.
  • Henüz bu tarz yazıların eleştirisini yapacak çok fazla birikimim yok. Araştırma ve öğrenme aşamasındayım ama diyalektik ile ilgili bulduğum bir makaleyi olduğu gibi paylaşayım:

    DİYALEKTİK NEDİR?
    Cihan Dura

    30.8.2013

    Kitap, gazete okurken, bir konuşmacıyı dinlerken, biriyle tartışırken, zaman zaman rastlarız, duyarız: Diyalektik, diyalektik metot… Nedir acaba bu diyalektik, diyalektik metot dedikleri? Ne anlama gelir, kimler ileri sürmüştür, işlevleri nedir? Bunları da bilmemiz gerekir. Çünkü her yeni bilgi bizi olgunlaştırır, daha güçlü kılar. Okuduğunuz yazının konusu budur, olabildiğince basit bir anlatımla, bu soruları yanıtlamaktır[i].

    İnsan emeğinin tarihine baktığımız zaman görürüz ki, insanoğlu başlangıçta yalnızca kaba işleri yapmayı becerebiliyordu. Çok sonraları, edindiği deneyimler, bilim ve tekniklerde sağlanan ilerlemeler; ona daha ince işleri de yapabilme imkânı sağladı. Süreç, düşünce tarihinde de böyle olmuştur. Örneğin iki temel düşünme yöntemini ele alalım: Metafizik metot, diyalektik metot… Metafizik, parmaklarımız gibi ancak kaba hareketleri mümkün kılan bir düşünce metodudur. Diyalektik ise daha büyük bir inceliğe imkân verir. Taraftarlarına göre “Metafizik düşünce metodunun yükü, ağırlığı üzerinde iken, birinin, diyalektik metodun esnekliğini ve inceliğini görüp kavraması zor olabilir. Ancak gayret gösterirse, bunun üstesinden gelecektir.”

    ‘***’

    Diyalektiğin temelinde yatan olgu, bizi çevreleyen her şeyde var olan hareket ve değişmedir. Doğada, tarihte, düşüncede, her tarafta hareket ve değişme görürüz.

    Doğayı veya insanlık tarihini ya da kendi zihin faaliyetimizi gözlemlediğimiz zaman, karşımıza ilk çıkan olgu şudur: Hiçbir şey olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmıyor. Her şey hareket halinde: Her şey dönüşüyor, oluşuyor, göçüp gidiyor. Ve bütün bu hareket ve değişimler; sonsuz bir ilişkiler, etkiler ve tepkiler ağı içinde gerçekleşiyor.

    Bizler, her birimiz hep aynı kaldığımızı sanırız. Oysa kendi kendimizin aynısı, özdeşi kaldığımızı düşündüğümüz anda bile değişmişizdir. Şimdi ben kendi kendime bakıyor ve diyorum ki: bundan on yıllarca önce bir “çocuk-ben”dim, bugünse bir “ihtiyar-ben”im. Nasıl da değişmişim! Ve bu birdenbire olmadı, yetmiş üç yıl süren, sayısız ve saniyelik değişimler sonucunda oldu!

    Gerçekten de öyle… Her şey kımıldayıp değişiyor: Gerçek olan, hareket!… Durağanlık ise bir yanılmadan ibaret... Doğada, tarihte, düşüncede, her tarafta gördüğümüz şey değişmedir, harekettir. Diyalektik, işte bu temel olgunun gözlemiyle başlıyor.

    Tarih, nesnelerin hep aynı kalmadığını gösteriyor bize. Örneğin, toplumlar hiçbir zaman durağan değildir, hep bir halden başka bir hale geçer. İlkçağda, köle emeğine dayanan toplum vardı; bunu feodal toplum, daha sonra kapitalist toplum izledi. Toplumların incelenmesi, bize, yeni bir toplumun doğmasına imkân veren faktörlerin, bu toplumların içinde, özünde olduğunu ve bunların devamlı olarak ve doğrudan hissedilip gözlemlenemeyen bir şekilde geliştiğini gösterir. Buna göre, kapitalist sistemin de değişimlere uğrayıp başka bir sisteme, örneğin “sosyalist toplum”a yerini bırakacağı ileri sürülmüştür. Ancak değişmekten hiçbir şey masun olmadığına göre, kurulacağı ileri sürülen yeni sistem, sosyalist toplum da değişimlere uğrayarak yerini başka bir topluma bırakacaktır.

    ‘***’

    İnsanlar; doğayı, tam bir bilgisizlik içinde inceledi başlangıçta. Zamanla, gözlemledikleri olayları sınıflandırmaya başladılar. Bu, çok önemli!... Çünkü böylece “sınıflandırma” şeklinde bir düşünme alışkanlığı edindiler. Kesin kategoriler kurup olayları, bilimleri (fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji,…) birbirinden kesin şekilde ayırdılar. Aralarında hiçbir ilişki yokmuş gibi davrandılar. Bu, metafizik metodun ilk karakteristik özelliği oldu. Bundan başka, nesneleri hareket halinde değil de durağan durumda anlamaya yöneldiler. Çünkü durağan olanı gözlemlemek daha kolaydı. Bu tutum günümüze kadar gelmiştir: Örneğin iktisat biliminde olgular önce durağan (statik) halde incelenir. Sonra, hareket halinde iken (dinamik durumda) gözlemlenir, anlaşılmaya çalışılır.

    İnsanlar başlangıçta neden böyle bir yola gitmiştir? Yukarda değindim: Çünkü durağan nesnelerin gözlemlenmesi daha kolaydır. Bir fotoğrafı incelemek mi daha kolaydır, akıp giden bir filmin görüntülerini mi? Pozitif bilimler içinde ilk gelişeni, mekanik bilimi olmuştur. Günlük dilde mekanik, “makine bilimi” anlamına gelir; bilim dilinde ise “yer değiştirme olarak hareket”in incelenmesidir. Mekanik’in ilk gelişen bilim olmasının sebebi, mekanik hareketin en basit hareket olmasıdır. Ağaçta rüzgârın salladığı bir elmanın hareketlerini incelemek, elmanın, olgunlaşma sürecinde uğradığı değişiklikleri incelemekten daha kolaydır. Aslında nesnelerin durağan halini incelemek, diyalektik düşüncenin de içerdiği, zorunlu bir andır. Ancak diyalektik metot bununla yetinmez, daha ileri aşamalara gerek duyar.

    ‘***’

    Diyalektiğin üç büyük düşünürü; Heraklit (M.Ö. 576-480), Wilhelm F. Hegel (1770-1831) ve Karl Marx’tır (1818-1883).

    Heraklit, karşıtlığı Evren’in temel özelliği saymış, karşıtlığın değişmezliğini göstermeye çalışmıştır. Ona göre, Evren’de sürekli bir karşıtlar çatışması vardır. Evren aynı zamanda sürekli bir değişim içindedir. Heraklit bu gerçeği “Bir nehirde iki defa yıkanılmaz” sözü ile ifade etmiştir.

    Bununla birlikte diyalektiğin, esas itibariyle idealist Alman filozoflarından Wilhelm F. Hegel tarafından geliştirildiği kabul edilir. Hegel, Heraklit’in görüşünü yeniden ele alarak, bilimsel ilerlemelerin de yardımıyla, her şeyin hareket ve değişiklikten ibaret olduğunu, her şeyin birbirine bağlı olduğunu ileri sürmüş, bu temel düşünceye dayanarak diyalektik anlayışı geliştirmiştir. Hegel’in ilk kavradığı şey “düşüncenin hareketi” olmuş, bu harekete “diyalektik” adını vermiştir. Hegel'in kurduğu sistem bugün “diyalektik mantık” adıyla anılıyor. Hegel'e göre dünya demek, mantık demektir. Biricik felsefe de çelişmelerin - karşıtların- felsefesidir: Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gerekir. Ölüm de hem bir ortadan kalkıştır, hem yeniden doğuşun koşuludur.

    Bununla birlikte Hegel idealisttir: Maddedeki değişmeleri, Ruh’taki değişmelerin tahrik ettiğini kabul eder. Ona göre Evren, maddeleşmiş düşüncedir. Evren’den önce, onu meydana getiren Ruh vardı. Ruh ve Evren sürekli değişmeler içindedir. Ruh’taki değişmeler maddedeki değişmeleri belirler. Örnek: Mucidin bir fikri vardır, fikrini gerçekleştirince, düşünce maddeleşmiş olur. Demek ki maddedeki değişikliklerin sebebi düşüncedir.

    Sonra, Hegel’in tilmizleri geliyor, özellikle K. Marx (1818-1883) ile arkadaşı F. Engels (1820-1895)... Ancak Marx ve Engels -idealist olan Hegel’in tersine- materyalist, yani önceliğin maddede olduğuna inanan filozoflardır. Onlara göre Hegel’in diyalektiği kısmen doğrudur, çünkü ters kurulmuş bir yapıya benzer. Başka bir deyişle sistem baş aşağı durmaktadır. Onu yeniden ayakları üstüne oturtmak gerekir.

    Marx ve Engels; bu düzeltmeyi, düşüncenin hareketini başlatan sebebin, madde olduğunu kabul ederek yapıyor ve şöyle diyorlar: Hegel düşüncenin ve evrenin sürekli bir değişme halinde olduğunu söylerken, haklıdır. Ancak nesnelerdeki değişmeleri fikirlerdeki değişmelerin yarattığını ileri sürerken yanılmıştır. Doğru olan, bunun tersidir: Bize fikirleri veren Evren’dir, nesnelerdir. Nesneler değiştiği içindir ki düşünceler değişmektedir.

    Yazımı değerli felsefecilerimizden Afşar Timuçin’in bu son konudaki açıklamasıyla bitirmek isterim: “Marx’çı düşünceye göre dünyayı fikirler yönetmez. Fikirler ancak iktisadi koşullara bağlı olarak gerçekleşir. Düşüncenin temelinde madde vardır, diyalektik ilişki maddede gerçekleşir. Bununla birlikte Marx’çılık … katı belirlenimci (determinist, cd) bakıştan uzaktır. … Dünya yalnızca, maddesel gelişimin fikrî gelişimi belirlediği bir dünya değildir.”

    Konuya devam edeceğim.



    [i] Makaleyi kaleme alırken, G. Politzer’in ünlü Felsefenin Başlangıç ilkeleri (Sol Yayınları, Ank., 1966) kitabından geniş ölçüde faydalandım. İkinci kaynağım Afşar Timuçin’in Felsefe Sözlüğü ( İnsancıl Yayınları, 2.B., İst., 1998: ‘Diyalektik’ maddesi) oldu.
  • “Yunanlılar edebiyatı, ama Romalılar askerliği ve savaşı severler.”