Abdullah İhsan Yörük, bir alıntı ekledi.
21 May 18:43 · Kitabı okuyor · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

...Evet, Enver Paşa iyi bir askerdi ama Osmanlı tarihinin gördüğü en kalabalık orduyu başarıyla yönetebileceği anlamına gelmiyordu. Ordunun iaşesi sağlanamadı, konaklamayı düzenlemek konusunda beceriksiz kalındı. Bir milyon askere uygun organizasyon, kışla, sevk edecek demir yolu yoktu ve bu orduyla harbe girip, bu kışta da bu askerleri Sarıkamış'a sevk etmek zorunda kalındı. Dona dona gittiler, kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı. Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler. Elbette orada bütün ordu donmuş değildir. 18-19 bin kadar Rus kaybı vardı. Donan bir ordu bunları yapabilir mi? Deyim yerindeyse, o orduyu "General Kış" götürdü. Eğer hazırlıksız yakalanırsa doğunun kışı çok kötüdür, muharebe alanındaki askerlere düşmandan daha çok zararlar verebilir...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)
Hasan HAKAN, bir alıntı ekledi.
21 May 17:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

...Sarıkamış'a sevk etmek zorunda kalındı. Dona dona gittiler, kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı. Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler. Elbette orada bütün ordu donmuş değildir. 18-19 bin Rus kaybı vardı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107 - Kronik)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107 - Kronik)
Beyza Gültekin, bir alıntı ekledi.
11 May 00:22 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Doğrusu biz Türkler tarih yapan ama tarih yazamayan bir milletiz, çünkü tarih yazımı çok ayrı bir sanattır.

Türklerin Serüveni, Cansu Canan Özgen (Sayfa 76 - Kronik)Türklerin Serüveni, Cansu Canan Özgen (Sayfa 76 - Kronik)

Hocayım Ben!
Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

– “Merhaba, akademisyenim ben!”
– Yani?
– Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
– Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
– Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
– Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
– Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
– Yav he he…

“Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşka bir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak, kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur.

Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak… Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

LEVENT ÜNSALDI,

Duvar dergisi, sayı: 23

Mehmet Aldemir, Montaigne'yi inceledi.
 16 Nis 23:51 · Kitabı okudu · 5 günde · 9/10 puan

"Biyografi yazanlar, benim için gerçek şölenlerin hazırlayıcısıdır." Montaigne’in bu sözüne karşılık yüzyıllar sonra da olsa Stefan Zweig’in hazırladığı biyografi çalışması: "MONTAIGNE"

Sevdiğim iki başarılı yazarı buluşturan bu eseri okumak; benim için hem büyük bir zevk, hem de iki yazarı da tanıma açısından bir fırsat oldu. Zweig’in hikaye ve roman türü dışında okuduğum ilk eseri, yine yakın zamanda okuduğum Amerigo’ydu. Zweig’in tarih ve biyografiyi birleştiren okuduğum ikinci eseri de "Montaigne" oldu. Bu eserde Zweig’in akıcı üslubunun yanında geniş bilgi kültürünü, araştırmacı, koleksiyoncu yönünü de görebiliyoruz.

Kitapla ilgili görüşlerimi yazarken elbette Zweig ve Montaigne’den bolca alıntı yapmış olacağımı, kitapla ilgili de ayrıntı bilgi – “spoiler” verebileceğimi baştan belirteyim.

Montaigne’in hayatını anlatan bir sinema filmi var mı, bilemiyorum. Fakat bunu düşünen yapımcı varsa, bu yaşam öyküsünü senaryolaştırmakta pek zorluk çekmeyecektir. Çünkü Zweig bu eserde, Montaigne’i duru, net ve sanki elinde büyütmüş gibi tüm detaylarıyla anlatmış ve gerçekten bir şölenin hazırlayıcısı olmuş.

Denemeler’i okuduğumda Montaigne’i kusursuz bir kişi olarak düşünmüştüm. Verdiği mesajlar, düşünceleri, fikirleri adeta mükemmeldi. Bu eseri okuduktan sonra ise sadece mükemmel bir yazar olduğunu düşünmeye başladım. “Kusursuz bir insan” ise, anlatım bozukluğu olan bir sıfat tamlaması. Hepimiz bir insanız sonuçta, hatalarımız elbet olacak. Montaigne’in de zaafları, kusurları, hataları olmuştur. Zweig, Montaigne’in biyografsini bizlere sunarken olumlu, olumsuz yönlerini ve yaşadığı tarihi de önümüze sererek geniş boyutlu düşünmemizi sağlıyor.

Çoğu ünlü kişinin hayatına baktığımızda zor geçen çocukluk, ekonomik sıkıntılar, yoksulluk gibi şartların nüksettiğini görürüz. Bunların aksine Montaigne, yani küçük Michel, babasının ekonomik gücünün gölgesinde, bir şatoda doğup büyümüştür. Gençliğinde de önemli mevkilere gelmek, siyasette yer edinmek istemişse de hep babasının gölgesinde kalmıştır. “İktidar sahiplerine öğüt vermeye, bağnazları yatıştırmaya çalışmış, buna karşılık onunla ilgilenen çıkmamıştır” (Sayfa 87) Yaşam keşmekeşinde hepimiz gibi sürüklenip gitmiş, sesini duyurmaya çalışmıştır. Ta ki 38 yaşına kadar…

Montaigne'in 38 yaşında ailesinden ve insanlardan kendisini soyutlayıp şatosuna hapsettiğini bilirsiniz belki. Ama bu hapsoluş, aslında özgürlüğe bir uçuştur. Bilgiye, hayat ve en önemlisi kendisine, kendini tanımaya doğru yol alan bir özgürlük yolculuğuna çıkar Michel. Kendisi ile birlikte “insanoğlu”nu arama yolculuğu…Kütüphanesinde, yani kendi krallığında hükmetmeye başlar. Kitaplar insanlar gibi değillerdir çünkü. Kapağını kapattığımızda susarlar. Sıkıldığımızda konuyu değiştirme şansımız da vardır. Yaşamın tüm olanaklarından kendini soyutlayıp “kendi”ni arama yolculuğu tam 10 yıl sürer Michel’in… On yılın sonunda anlar ki, insanı tanımak ve anlamak insanla iç içe olmaktan geçer. Soyut yolculuğu bırakıp gerçek yolculuklara atıverir kendisini. Ülke ülke, coğrafya coğrafya gezerek insanı müşahhas olarak keşfe çıkar. “Bu yolculukta görülmeye değer yerler arama peşinde değildir; çünkü farklı olan her şey, ona göre görülmeye değerdir. Tersine herhangi bir yer çok ünlüyse eğer, Montaigne orayı görmekten kaçınmayı yeğler; çünkü orayı zaten çok kişi görmüş ve anlatmıştır.” (Sayfa96) Fakat o da bir insandır ve bu uzun yolculuklarda hastalıkları da onun bedeninde yolculuğa çıkacaktır.

Basılan kitapları vesilesiyle herkes tarafından bilinmeye başlamıştır elbette. Babasının gölgesinde kalmaktan çıkmış, Michel de Montaigne olmuştur artık… İnsanlar ona makam ve mevkiler sunmuş, kendileri onun fikirlerine muhtaç olduklarını anlamışlardır. “Montaigne, genç bir insanken resmi mevkilere talip olmuş, ama talip oldukları kendisinden esirgenmiştir. Şimdiyse bunlar ona zorla kabul ettirilmektedir.” (Sayfa 104) Ve o da siyasete girmeyi kabul etmiştir. Ama dedik ya kusursuz bir yazar olan Montaigne, kusursuz bir insan değildi ki. Belediye başkanlığını ifa etmiş; fakat o yıllarda ortaya çıkan veba salgını sonrası şehrini terk edip kaçmıştır. “Hayatın kitabını sanki son sayfaya gelinmişçesine kapatabilmek olanaksızdır.” Kendisi yaşayamazsa, nasıl fikir babası olabilir ki? “Montaigne, güzeli belirgin kıldığı için çirkini sever; erdemi vurguladığı için de kötüyü, budalalığı ve suçu sever.”

Salgın sonrası tekrar şehre dönmüş, tekrar başarılı eserler yazmış ve fikirleriyle aydınlatıcı olmuştur. Aile olmayı, başarılı bir ebeveyn olmayı yazılarında kusursuzca anlatmış; ama kendi hayatında çocuklarıyla çok da ilgilenen bir baba olamamış… Eğitimle ilgili parlak düşüncelerine karşın kendi çocuğunun ismini dahi hatırlamadığına dair söylentiler olan bir Montaigne…“Evet, doğrudur: Montaigne, yaşamı boyunca “Nasıl yaşıyorum” diye sormaktan başka bir şey yapmamıştır. Ancak Montaigne’in hayran olunacak ve insanlara yararlı yanı, bu soruyu hiçbir zaman buyruğa dönüştürmemiş, “Nasıl yaşıyorum” sorusunu”böyle yaşamalısın”a çevirmemiş olmasıdır.” (Sayfa 79)

Başarılı bir yazarın hayatını başarılı bir yazar anlatırsa biz okurlar da okurken mest oluruz. Zweig’in farklı türden bu eserini okumamda aracı olan Yasemin A. - (bkz: 1K Stefan Zweig Okuma Etkinliği) ve incelememi okuyan tüm 1k ailesine teşekkürlerimi sunarak bu kısa yazımı burada noktalandırıyorum:)))

“Savaşta ve barışta yalnızca benim olanla yaşadım; hiç kimseden karşılığını yeterince vermeksizin bir hizmet istemedim. Çünkü benim, yargılarına boyun eğdiğim kendi yasalarım ve kendi mahkemem var.”
MICHEL DE MONTAIGNE

Mehmet Y., bir alıntı ekledi.
22 Mar 18:11 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

İmparatorluk tarihi bir ortak yazgıdır. Bu ortak yazgı, ortak tarih yazımı ile çözülüp anlaşılır. Bunun için, Ortadoğu ve Balkan milletlerinin birbirlerinin tarih yazımına ilgi duyması gerekir.

İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı (Sayfa 7 - Kronik Kitap)İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı (Sayfa 7 - Kronik Kitap)
CEYLAN, bir alıntı ekledi.
18 Mar 15:16

Sarıkamış
'.. Dona dona gittiler, kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı. Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler. Elbette orada bütün ordu donmuş değildir. 18-19 bin kadar Rus kaybı vardı. Donan ordu bunları yapabilir mi? Ama çok sayıda askerin telef olduğu da doğrudur. Deyim yerindeyse, o orduyu "General Kış" götürdü.'

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)
Seher Şahin, bir alıntı ekledi.
16 Mar 17:12 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Enver Paşa iyi bir asker olsa da büyük bir strateji uzmanı,büyük bir kumandan,imparatorluk ordularını yönetecek bir mareşal değildi.Kaldı ki rütbesi de o mertebede değil.Evet Trablusgarb'ta savaşmış,başarılı olmuş,Edirne'yi istirdad etmiş,Makedonya'da komitacı kovalamıştı.Tercüme-i hali başarı ile doluydu,fakat bu,bir imparatorluk ordusunu,Osmanlı tarihinin gördüğü en büyük en kalabalık orduyu başarıyla yönetebileceği anlamına gelmiyordu.Ordunun iaşesi sağlanamadı,konaklamayı düzenlemek konusunda beceriksiz kalındı.Bir milyon askere uygun organizasyon,kışla,sevk edecek demir yolu yoktu ve bu orduyla harbe girip,kışta da bu askerleri Sarıkamış'a sevk etmek zorunda kalındı.Dona dona gittiler,kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı.Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler.Elbette orada bütün ordu donmuş değildir.18-19 bin kadar Rus kaybı vardı.Donan ordu bunları yapabilir mi?Ama çok sayıda askerin telef olduğu da doğrudur.Deyim yerindeyse,o orduyu ''General Kış'' götürdü.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)
leylâ, Yaralı Bilinç'i inceledi.
 14 Mar 14:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Uzun zaman önce okuduğum ve beni oldukça etkileyen bu kitabın incelemesinin olmadığı bir profil benim için eksik kalırdı. Bu yüzden kolları sıvadım. Bu kitap nasıl olur da bir kitapta altı çizilmiş satırlar, çizilmemiş satırlardan daha fazla olur sorusunun cevabı olabilir. Hayatımda ilk defa daha kitabın ilk sayfasındaki ilk paragrafı nerdeyse komple çizdim, kitabın vurucu olduğu daha ilk satırlarından kendini belli ediyor. Shayegan(bu arada isminin yazımı ile ilgili dil bilimcileri arasında tartışma olduğunu okumuştum, nasıl okunduğunu kestiremiyorum:) )ın gerçekten fevkalade bir derdini anlatma, eleştirme, kavramları yerli yerinde kullanma(bunu en çok cioran okurken hissediyorum, kıyaslanamaz olsa da benzer bir tat bıraktı) ve okuyan kişinin zihnini satırlar arasındaki anlamı anlamaya zorlayan yetenek var. İranlı bir yazar olan bu adamın kitabı her şeyden önce müthiş bir özeleştiri. İslam, Batı, gelenek, monarşi ve modernlik kavramlarının toplumsal bazdaki yansımalarını, getiri ve götürülerini; bu kavramların birbiriyle olan ilişkileri ve bu ilişkilerden doğan çatışma ve çatlaklardan bahsetmiş. Ona göre modernite varlığı yadsınamayacak bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Modernlik "hristiyanlığın eleştirisidir" der ve eleştirisinin yönelteceği noktayı tayin eder ki bu da dindir yani İslam. Bu kaçınılmaz gerçekliğe ayak uydurmanın yegane çözümünü eleştirel bir bakışta, geleneğin bağlayıcılığından sıyrılmasında bulur. Bunun devamı olarak genel olarak geleneksel zihinlerden, mollalardan, karşıt grup olan entelektüellerden ve lokal olarak da İran'ın durumundan bahseder. Benim için en can alıcı nokta ise bu durumun kişisel düzeyde işlendiği kısımlar. Ustalıklı bir anlatımla her yönüyle ve tüm ihtişamıyla önümüzde duran modernliğe maruz kalan geleneksel zihinlerin yaşadığı travma, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Batı'ya ait olan bu mevhumun benlikte bıraktığı çukur alanlar, terminolojik yabancılık, kültürel birleşememe... Bu durumun zamansal değil ontolojik bir sorun olduğunu söyleyerek şöyle devam eder "Okulda, modern insanın entelektüel bagajını oluşturan bütün klasik konuları görürüm. Matematik, fen, tarih, coğrafya ve edebiyat okurum; geleneğin kültürel kaideleriyle görünürde organik bağı olmayan, bağlamının dışında öğretilen bu bölük pörçük bilgiler nerden çıkmaktadır? Dekartçı cogito, transsendental ego, zaman içinde cisimleşen Varlık’ın hareketi ve bilimsel yöntemin övündüğü o yansız nesnellik nereden gelmektedir peki? Hâlâ Ortacağ’da mıyım? Klasik Çağ’ı ve Modern Zamanlar’ın bilgisel kopmalarını yaşadım mı? Eleştirel çağın eritici kükürtüyle dağıldım mı? Kapitalizmin burjuva değerleri tarafından biçimlendirildim mi?”

Benim bir zamanlar manifestom yaptığım bir kısım vardı kitapta, muazzam etkilemişti beni. Biraz uzunca olduğu için buraya yazmaya üşeniyorum, bu merakın da belki bir ihtimal bu incelemeyi okuyanları motive edebileceğini varsayarak bahsettiğim kısmın sayfa numarasının 21 olduğunu şuraya ekleyerek incelemeyi bitiriyorum. Keyifli okumalar.