MEAL HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ ALMAK İSTEYENLERE
Takdim
Hakīkatler ve hikmetler menbaı olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ni‘metini, bizlere ihsân eden ve bizi Kur’ân hizmeti ile şerefyâb eden Mütekellim-i Ezelî, Rabbimiz, Hâlıkımız, Cenâb-ı Vâhibü’l Atâyâ Hazretlerine, nâzil oluşundan kıyâmete kadar okunacak ve yazılacak olan Kur’ân kelimelerinden ve harflerinden hâsıl olan sevablar adedince hamd ü senâlar olsun.

Bütün hâlleri, sözleri ve tavırları ile Kur’ân-ı Hakîm’in en büyük mu‘cizesi ve o hutbe-i ezeliyenin en parlak mazharı olan, peygamberler reîsi, evliyâlar seyyidi Hazret-i Fahr-ı Âlem Muhammed Mustafâ (asm)’a, hem sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına, hem âl ü ashâbına ve umum sâlih kullara salât ü selâmlar olsun.

Peygamberimizin da‘vâ-yı nübüvvetinin en büyük delîli olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allah’ın kelâmı olmakla, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Hem o semâvî kitab, belâğat, i‘câz ve îcâzıyla, herbir âyeti arasında kuvvetli irtibatlar bulunan ve âyetleri birbirini tefsîr eden, böylece bölünmesi mümkün olmayan bir “kelime-i vâhide” hükmünde mukaddes bir kütübhânedir.

Bu husûsiyeti i‘tibâriyledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in en iyi müfessiri, yine Kur’ân’dır. Onun gāye ve maksadlarını, ondan sonra bize en iyi öğretecek olan, pek çok âyâtın sarâhatiyle ifâde edildiği gibi, teblîğ ile birlikte tebyîn vazîfesiyle de muvazzaf olan ve vahyi bizzat telakkī eden Resûl-i Ekrem (asm)’dır. O zat (asm)’ın beyânı, bütün tefsirlerin aslı ve esâsıdır ki Kur’ân’ın ma‘nâ ve hakīkatlerini, ümmetine hâl ve kāl lisânıyla teblîğ etmiştir.

Fahr-ı Âlem (asm)’ın dâr-ı bekāya irtihâllerinden sonra, gerek sahâbe-i kirâm ve selef-i sâlihîn (radıyallâhu anhüm ecmaîn), gerekse arkalarından gelen nice güzîde insanlar, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ve sünnet-i seniyenin rûhuna muvâfık bir hassâsiyetle Allah kelâmındaki marzıyât-ı İlâhiyeyi anlamak ve başkalarına da anlatmak gāyesiyle, tefsir faâliyetlerinde bulundular.

Bütün bu nûrânî ve samîmî gayretler, Kur’ân hakīkatlerinin daha kolay anlaşılmasına hizmet etti. İslâmiyet’in cihanşümûl hüviyetiyle, Arab olmayan ve Arabca da bilmeyen insanların fevc fevc bu Hak Dîne dehâletleri netîcesinde, onların da Kur’ân’dan istifâde etmeleri ihtiyâcı ve böylece bu tefsirlerin sâir dillere çevrilmesi zarûreti hâsıl oldu. Binlerce cildlik eserler, bu maslahatla muhtelif lisanlara tercüme edildi ve istifâde umûmîleşti.

Bu tercüme zarûretine ve bu hizmetin güzelliğine rağmen, üzerinde hemfikir olunan hakīkat şudur: Bir eserin başka bir dile çevrilmesi esnâsında, o kelâmın, o metnin ma‘nâsını diğer bir lisanda aynı hacimde kalarak dengi bir ta‘bir ile aynen ifâde etmek zordur. Bu hâl bilhassa, ilmî ve edebî metinlerde iyice müşkillik arz eder.

Hattâ öyle metinler vardır ki, onun ifâdesindeki inceliğin, nüktelerin, vurguların kendi lisânındaki zenginliğiyle tercüme edilmesi pek mümkün değildir. O metin o hâliyle, sanki sâdece o lisâna has gibidir. Böyle ibârelerin diğer lisanlara çevrilmesi, artık birebir kelimelerle değil, daha uzun ve geniş veya daha farklı ifâdelerle tahlîl edilerek ancak yapılabilir ki, buna da uzunluğuna ve mâhiyetine göre artık tercüme değil, tefsir veya meâl denilmektedir.

Bilhassa îcâz ta‘bîr edilen, az sözle çok ma‘nâları ifâde eden; ve i‘câz denilen, beyânı ile dinleyenleri mest ederek taklîdinde âciz bırakan; ve herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde ve sükûnunda nihâyetsiz hikmetler bulunan; ve mübârek müdakkik nazarların ictihadlarına huccet olacak incelikler taşıyan; ve en mükemmel dînin esâsâtını vaz‘ eden Kur’ân’ın birebir hakīkī tercümesinin yapılması-nın mümkün olmadığı ve olamayacağı ise âşikârdır.

Bununla berâber, dînî hükümlerin mukaddes mahfazaları olan lâfızlarının yerine hiçbir şey ikāme edilemez, yerlerini tutamaz, vazîfelerini göremez. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın cihandeğer üslûb-ı âlîsinin yerini, kâinâttaki hiçbir ta‘bîrât dolduramaz.

Hakīkatte tercüme denilen şeyler ise, her ne kadar tercüme hassâsiyetiyle, olabildiğince metne bağlı kalarak yapılmaya çalışılsa da, bu noktada artık gāyet “muhtasar, nâkıs birer meâl” hükmündedir. Çünki, âyetlerin ma‘nâlarını biraz noksanı ile ifâde etmek ve tefsirlerde beyân olunan nice hârika nazarların serd edildiği ihtimâllerden zarûreten sâdece bir ihtimâli tercîh etmek, o metnin aynen tercümesi demek değildir.

Zîrâ Kelâmullah’ın ma‘nâsını ifâde ederken, beşer sun‘unun ve dahlinin olduğu her yerde, velev ki bu ifâde, yüzlerce cildlik bir tefsîr ile olsun, netîcede orada ‘bize göre’ kaydıyla bir hasr, bir tahsis ve o âyetin pek çok vücûhundan tek bir vechini tercih var demektir.

Bu böyle olduğu hâlde, nisbî bir istifâdenin ötesinde, meâlin Kur’ân ile denk olduğu fikrine kapılarak, o hakīkatleri geniş olarak açıklayan tefsirleri ihmâl etmek, hem münhasıran meâl ta‘lîm etmenin, “Kur’ân’ı ve dolayısıyla murâd-ı İlâhîyi gerçek vechiyle anlamak ve ondan şer‘î hüküm çıkarmak için kâfî olduğu” iddiâsında bulunmak, doğru bir düşünce değildir.

Hem ecdâdımızdan böyle bir hizmeti, hakkını vererek yapabilecek olan dirâyet sâhibi nice ehl-i ilim, bu mevzu‘da asırlardır sırf bu endişe ile hassâsiyet göstermişlerdir.

İşte mezkûr fâsid telakkī netîcesindedir ki Kur’ân, lâfzı ve ma‘nâsı ile mu‘cize olduğu hâlde, “Türkçe Kur’ân” veya “Kur’ân’ın Türkçesi” gibi yanlış ta‘bîrâtı ehl-i îman bilmeyerek kullanıyorlar.

Hâlbuki meâl metni, sû’-i niyet ve menfî bir kasıd ile yâhut gaflet ile mütâlâa edildiği vakit mahzurlu iken, Kur’ân metninin aslını ve onun tefsirlerinin yerini tutamayacağı bilindiği ve böyle kabûl edildiği takdirde, faydasının pek ziyâde olacağı ise muhakkaktır. Zîrâ o ezelî kelâmın mukaddes ma‘nâlarını insanların anlayışına bir derece yaklaştırmak, ulvî hakīkatlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmak, hergün okunan ve dinlenen Kur’ân âyetlerinin ma‘nâlarını, çok muhtasar, çok kısa da olsa anlamaya çalışmak elbette güzeldir.

İnsanlık, Kur’ân’ın feyiz ve bereketine her asırda muhtaçtır. Ancak, Kur’ân’ın etrâfındaki surların yıkılıp artık i‘câzının kendisine çelik bir zırh olarak kaldığı ve âhir zaman fitnelerinin sağanak hâlinde ehl-i îmâna hücûm ettiği, hem îmânı muhâfaza etmenin kor ateşi elde tutmak gibi zor ve müşkil bir hâle geldiği, bid‘a ve dalâletlerin şahsî ve ictimâî hayâtı istîlâ ettiği felâket ve helâket asrının bîçâre ve mütehayyir insanları, onun sönmez nûruna daha ziyâde muhtaçtırlar.

İşte böyle bir zamanda, her cihetten ve görülmemiş müfsid vâsıtalarla Kur’ân’a ve îmâna hücûm edildiği bir hengâmede; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez ma‘nevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya isbât edeceğim!” deyip Kur’ân’ı müdâfaa nâmına cihâna meydan okuyan, maddî ma‘nevî her türlü zorluklara göğüs gererek, Kur’ân ve îman hakīkatlerinin muhâfazası ve gönüllere nakşolunması, hem sünnet-i seniyenin ihyâsı için cansiperâne nûrânî bir hizmetle küfrün temel taşlarını zîr ü zeber eden, en mütemerrid ve muannid Kur’ân düşmanlarını ilzâm edip susturan ve Kur’ân’ın kırk vecihle mu‘cize olduğunu kat‘î bir sûrette isbât edip hak Kelâmullah olduğunu kör gözlere dahi gösteren, çilekeş Kur’ân dellâlı Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin beyân ettiği şekilde; asır marîzdir, ümmet ma‘nen hastadır ve millet de dehşetli rahnelerden mutazarrır ve illetlidir; reçete ise, İttibâ-ı Kur’ân’dan başka bir şey değildir.

İşte bu hâlis ve nûrânî gāyeye ma‘tuf olmak üzere, Bedîüzzaman Hazretleri, hem Kur’ân hattının muhâfazasına hizmet etmek; hem Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâlarında, hakīkatlerinde ve işâretlerinde olduğu gibi, lâfızlarında ve harflerinde dahi çok sırlar ve meziyetler bulunduğuna bir zemin ihzâr etmek ve nazar-ı dikkati Kur’ân’ın hattına çevirip, hakīkatlerine ehemmiyetle baktırmak; hem de, Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle, irşâdıyla, ilhâmıyla, feyziyle ve yalnız onun ta‘lîmiyle ve imlâsıyla yazılan Risâle-i Nûr’u, asıl menbaı olan Kur’ân’a rabtedip; ve onlar kimin malı olduğunu ve neye hizmet ettiklerini, ve neyin bürhanları olduklarını, onların meziyetleri nereden geldiklerini göstermek için yeni bir tarz ile Mushaf-ı Şerîf’i yazdırıp hâşiyelerinde, âyetlerin hakīkatlerinin hangi risâlelerde beyân edildiğini şifre nev‘inden rakamlarla işâret etmek, âdetâ hâşiyesinde dilsiz bir tefsir, şifreli bir şerh, rakamlı bir hâşiye, sükût ile bir beyânı yazmak ve o Sözler katrelerini (Risâle-i Nûr’u) o denize dökmek azminde ve niyetinde olduğunu yaklaşık yetmiş sene önce ifâde ediyor. (Rumuzât-ı Semâniye, 8)

Selef-i Sâlihîn’in, âyetlerin asıllarına herhangi bir şey karışmasın diye Kur’ân sahîfelerine hâşiyelerle îzahlar düşülmesindeki ictinâbından korktuğunu, fakat daha sonra gelen müteahhirîn ulemâsının buna fetvâ verdiğini yine Rumûzât-ı Semâniye adındaki eserinde beyân eden Bedîüzzaman Hazretleri bu niyetlerini: “Eğer reyiniz inzımâm ederse, Kur’ân’ın i‘câz-ı zâhir ve ma‘nevîsine medar bazı işâretlerle, hâşiyesinde hangi risâlede îzah ve isbât edildiğine işâret olunacaktır” diyerek, bu hizmeti bir nevi‘ zımnî muvâfakatle, içlerinde mühim âlimler de bulunan talebelerinin meşveretine havâle etmiştir.

İşte, “Kur’ân-ı Kerîm ve Karşılıllı Meâli” nâmıyla takdîm ettiğimiz bu çalışma, milletimizin îmânının selâmeti için yegâne yol olan Kur’ân’la merbûtiyetin te’sîsi gāyesiyle, yirminci asırda her cihetten Kur’ân’a hizmeti müsellem, nâdire-i zaman bir şahsiyetin, yetmiş sene önce niyet ettiği, fakat ömrü vefâ etmediği bu hizmeti, onun vasiyeti telakkī edip, îfâsını kendilerine gāye edinen ve onun bu asra damgasını vuran rahle-i tedrîsinde yetişen talebelerinin, üstadları gibi sırf Allah rızâsını esas tutmaya çalışarak, yine ondan aldıkları ders ile, feyiz ile yapmaya himmet ettikleri mütevâzi‘ bir gayrettir.

Neşriyâtımızın bünyesinde bulunan İlmî Araştırma Merkezi nezâretinde on yıla yakın süren bu çalışma, gerek yurt içindeki muhtelif İlâhiyât Fakültelerinden ve şark medreselerinden, gerekse yurt dışındaki Câmi‘ü’l-Ezher gibi dînî eğitim veren üniver-sitelerden ve medreselerden me’zun olan on kişilik bir hey’et tarafından yapıldı.

İstişâre esas tutularak, hey’et hâlinde hazırlanan bu nihâî metin, son olarak ilâhiyât, edebiyat, târih, psikoloji, pedagoji, eğitim, mühendislik, teknik eğitim, tıb, iktisad, hukuk, siyasal, güzel san‘atlar gibi çok farklı meslek ve ihtisaslara sâhib, ricâlen nisâen oldukça kalabalık bir hey’etin baştan sona ciddî tedkik ve iştirâkiyle, görüşlerinden istifâde edilerek bir yıla yakın bir süre içinde redakte edildi.

Bu samîmî çalışmamızın her safhasında her ne kadar Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın izzetine ve kudsiyetine yakışır bir tavr-ı hürmet ile a‘zamî bir ihtimam ve hassâsiyet gösterilmişse de, taksîrâttan ve noksanlıklardan hâlî olmadığımızdan, sehivlerimiz olmuşsa, bunların hüsn-i niyetimize hamledilerek tashih ve ikmâl edilmesine vesîle olmak üzere tarafımıza bildirilmesini bütün mü’min kardeşlerimizden ricâ ederken; tevbeleri kabûl eden, hatâları affeden, hem hîbe ve atiyyesi vâsi‘ olan, dilediği kullarının seyyiâtlarını dahi hasenâta çeviren Rabbimizden, tazarru‘ ve niyâzımız odur ki; hatâlarımızı affedip bizleri rızâsına mazhar eylesin! Hem kendisine sonsuz hürmet ve meveddetle bağlandığımız Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Fahr-ı Âlem ve Resûl-i Kibriyâ Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri bu hizmetimizden rûhen hoşnûd olsun!

Böyle bir hizmeti bizlere nasîb eylediği ve şu mihnet ve kürbet asrında bizleri kendi hâlimizde başıboş bırakmayıp, Kur’ân’ının nûrundan mahrûm etmediği için Rahmanü’r-Rahîm olan Hakk Teâlâ Hazretlerine nâmütenâhî medyûn u müteşekkiriz ve hâmidiz.

Kelâmullâh’ın anlaşılmasına müteveccih hizmetlerdeki şerâfet ve muvaffakıyet, ancak o mâide-i semâviye’nin misilsiz feyzindendir, hem o Furkān’a hizmetkâr kabûl edilip, hak bir da‘vâda istihdâm edilmenin alâmeti ise, ancak ihsân-ı İlâhî, kabûl-i Rabbânî mazharı olarak o hizmette muvaffak kılınmak olabilir, diye telakkī ediyoruz.

Rabbimiz, Hâlıkımız olan Cenâb-ı Hakk’dan niyâzımız odur ki; aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandırsın! Nefsimizi Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eylesin! Hem bizleri o nûr ile yaşatsın, o nûr ile huzûruna alsın! Âmîn.

Biz, Hakk Teâlâ’nın Mecîd Kur’ân’ına hizmetkârlık ihsânını ve lütfunu, münhasıran O’nun ikrâm, ihsan ve inâyeti bildik, öyle kabûl ettik ve yine O’nun kudretine istinâd ederek gayret ettik. Te’sir, terğib ve tevfik ise ancak Müfettihü’l-Ebvâb olan Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ Hazretleri’ndendir.

Mukaddeme
Bütün semâvât ve arzın yaratıcısı nâmına bir hitâb olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, her asra ve her tabaka insana en lüzumlu ihtiyaçlarını ve hisselerini eşsiz bir üslûb ile veren; anlayış ve zekâca muhtelif binler tabakalara feyzini dağıtıp, nûrunu neşreden ve mil-yonlar akılların tefekkür ettiği, dillerin tilâvet ettiği, kulakların dinlediği bir kitab olduğu hâlde, gençliğin-den zerre mikdar kaybetmeyerek, sanki yeni nâzil olmuşcasına taptâze kalan umûmî bir muallim ve hâs bir mürşiddir.

Beşeriyetin hakīkī mürşidi olan Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân’ın cihanşümûl bir hüviyet arz etmesinden ve âlem-i İslâm’da, muhtelif lisanlarla konuşan pek çok kavim ve milletlerin mevcûdiyetinden dolayı, ‘Rabbimiz bizden ne istiyor, hem marziyâtı nedir?’ diyen mü’minlere, Kur’ân hakīkatleri asırlardır, tenzîl buyurulduğu Arabca’nın hâricindeki lisanlarda da tefsir ve meâllerle ifâde ve îzah edilegelmiştir.

Meal ve Tercüme
Meâl, lügavî olarak; bir şeyin varacağı yer ve gāye ma‘nâsında mekân ismidir. Istılâhda ise, bir sözün ma‘nâsını her cihetten değil, biraz noksanı ile, yakla-şık olarak ifâde etmeye denir.

Tercüme kelimesinin lügat ma‘nâsı ise: “Sözü, bir lisandan başka bir lisâna nakletmek” demektir. Istılâh-taki ma‘nâsı ise, bir kelâmın ma‘nâsını, diğer bir lisanda dengi bir ta‘birle aynen ifâde etmektir.

Bir tercümenin, asıl lâfzın ma‘nâsına tamâmen mutâbık ve tam bir tercüme olabilmesi için; sarâhatte (açıkça ifâde edilen yerleri, aynı açıklıkta ifâde etme-sinde), delâlette (açıkça beyân edilmediği hâlde lâfzen delâlet edilen ma‘nâları, aynı incelikle göstermesinde) muvâfık olmak zorundadır.

Kezâ, icmâlde (bir gāyeye binâen tafsîl edilmeden hulâsa olarak beyân edilen yerleri, aynı kısalıkla ifâde etmesinde), tafsilde (genişçe açıklanan yerleri aynı ge-nişlikle beyânında), umumda (bir hükmü, umûmu ilgilendiren bir şekilde beyanda), hususda (bazı hü-kümleri ise husûsî tutmada) da ifâdeler denk olmalı-dır.

Ve kezâ, ıtlakta (kimi hükümlerin başka ma‘nâlara da hamlinin mümkün olabilmesi için sınırlarını çiz-meyerek belirsiz bırakmasında), takyidde (bazı hü-kümleri ise, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek şekilde, hudûdunu kesin olarak belirlemesinde), kuv-vette (kelâmın belli ma‘nâları tek bir kalıp ile değil, aynı ma‘nâya gelen fakat farklı incelikler taşıyan birçok kelimelerle vurgulamasında), isâbette (metinde kimleri ve hangi ma‘nâları muhâtab aldığının âşikâre bilinmesinde) de dengi bir ta‘bîrle ifâde edilmelidir.

Ve yine hüsn-i edâda (maksadı ifâde eden kelime-ler tek başına bile kaldığında, o ma‘nâyı aynı güzel-likle ifâde etmesinde), üslûb-ı beyanda (kendine has olan aynı üslûbla anlatmasında), hâsılı ilimde, (kulla-nılan edebî) san‘atlarda asıldaki ifâdeye denk olması lüzûmu vardır.

Hâlbuki muhtelif lisanlar arasında oldukça fazla müşterek bağlar bulunduğu hâlde, herbirini husûsî kılan ve diğerlerinden ayıran, o lisâna mahsus birçok farklılıklar vardır. Lisânî husûsiyeti olmayan veya az olan, yalnız akla hitâb eden bazı müsbet ilim ve fen-lerle alâkalı eserlerin tercümesi rahatlıkla mümkün olsa bile, kalbe ve hissiyâta hitâb eden ve lisan cihe-tiyle edebî kıymeti hâiz, az sözle çok ma‘nâlar ifâde eden bedîî eserlerin tercümelerinde, asıl lisandaki ma‘nâ ve maksad tamâmıyla ifâde edilemediği için, muvaffakiyet pek nâdirdir.

Tercümeler, harfî (lâfzî) ve tefsîrî (ma‘nevî) olmak üzere iki kısma ayrılır. Harfî tercüme, nazmına ve tertîbine dikkat ederek, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda misli bir ta‘birle ifâde etmektir.

Tefsîrî yâhut ma‘nevî tercüme ise; nazmına ve tertîbine dikkat etmeden, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda kendi üslûbuyla ifâde etmek demektir.

Kur'ân Tercüme Edilebilir mi?
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ma‘nâsı ve hakīkat-leri mu‘cize olduğu gibi, mukaddes ma‘nâların mah-fazaları olan lâfızları dahi mu‘cizedir. Kur’ân’ın lâfızları o tarzdadır ki, herbir kelâmının, herbir keli-mesinin, herbir harfinin, hattâ bazen herbir sükûnu-nun çok vecihleri, çok hikmetleri bulunur.

Her türlü noksanlıktan münezzeh ve müberrâ ve ehl-i dalâletin bâtıl fikirlerinden mukaddes ve muallâ olan Zât-ı Akdes’in kelâmının ma‘nâlarına zarf olabi-len bir lâfzın yerini, elbette hiçbir beşerî lisan tuta-maz.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın lâfızlarının âdetâ elbise değil, ondan ayrılmayan cild mesâbesinde olması bi’l-bedâhe ve bi’z-zarûre gösteriyor ki: Belâğatıyla asır-lardır edibleri, fasih konuşanları ve hukemâyı dize getiren Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri, kābil-i tercüme değildir.

Bununla berâber, çok cihetlerle mu‘cize olan ve İlâhî kelâmın kalıbı ve sûreti olan Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi, hem garîbdir, hem acîbdir, hem mukni‘dir, hem de câmi‘dir.

Kur’ân’ın üslûbu kendine mahsustur, gerek nüzûl-den önce gerekse sonra hiçbir beşerin ifâdesine ben-zemez. O Furkān’ın öyle bir üslûbu vardır ki, ne o başkasını taklîd etmiştir, ne de başkasının onu taklîde tâkati vardır.

Kur’ân’ın üslûbunun hârikulâde câmiiyetindendir ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan Kur’ân’ın engin denizini ihtivâ eder; bir tek âyet, o sûrenin hazînesini içine alır; âyetlerin her birisi birer küçük sûre, sûrele-rin çoğu küçük birer Kur’ân hükmündedir.

Hem Kur’ân’ın ma‘nâları öyle hârika lâfızlarla ifâde edilmiştir ki, aynı anda muhtelif zaman ve mekânlarda yaşayan, ilim, irfan ve an‘aneleri çok farklı bütün insanlara hitabda ve onların idrâk seviye-lerine uygunlukta zirvededir.

O, bu hüviyetiyle ve üslûbunda hiçbir sun‘îlik ese-ri bulunmamasıyla; bil‘akis fıtrî bir selâset, akıcılık arz etmesi sebebiyle, lisânına cihanda benzerine tesâdüf edilemeyecek bir letâfet vermiş olan eşsiz belâğat sâhibi bir kitâbdır.

Hem Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi o kadar hârikulâdedir ki; ne sâdece akla, ne de sâdece kalbe ve hissiyâta hitâb eder; akıl, kalb ve hissiyâtın hepsini birden muhâtab alıp zâhirî ve bâtınî her his, duygu ve kābiliyetlerin ayrı ayrı olan ihtiyaçlarının hiçbirini ihmâl etmeden ma‘nevî gıdâlarını vererek, hepsini en münâsib bir üslûb ile doyurur.

Sıradan bir kelâmın dahi birebir tercümesi çok müşkil iken, herbir kelimesinde, harfinde, hattâ sükûnunda, herbir detayında incelikler ve hikmetler bulunan, hem bütün efrâdıyla mu‘cize olan ve en büyük dînin temel kitâbı olan, hem ayrıca lisân-ı nahvî olarak çok zengin bir muhtevâya sâhib olup munta-zam kāidelere dayanan ve bu zenginliklere müsâid bir lisanla beşere hitâb eden Kur’ân’ın tercüme edilebil-mesi imkânsızdır.

Sâir lisanların çok ince ma‘nâları ifâde etmede Arabca ile mukāyese edildikleri takdirde kifâyetsiz kaldıkları bilinen bir gerçektir. Belki de kaderin cilve-si olarak insanlık târihiyle birlikte asırlardan beri ken-dini Kur’ân lisânı olmaya hazırlayan Arabca’nın bu zenginliği, Furkān-ı Hakîm’in lisân-ı Arabî ile indi-rilmiş olmasının hikmetlerinden biri olup, bu nükte, “Şübhesiz ki biz onu, anlayasınız diye Arabca bir Kur’ân olarak indirdik” (12/2) ve “Hiçbir eğriliği bulunmayan Arabca bir Kur’ân olarak (indirdik); umulur ki sakınırlar” (39/28) meâl-i icmâlîsindeki âyet-i kerîmelerin sarâhatiyle sâbittir.

Kur’ân’ın kırk vücûh-ı i‘câzını “Yirmi Beşinci Söz” nâmındaki eserinde câlib-i dikkat ve nev‘-i şahsı-na münhasır hârika bir üslûb ile isbât eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın camiiyetini îzâh sadedinde şöyle bir mîsâl vermektedir.

“Meselâ; elhamdülillah* bir cümle-i Kur’âniye-dir. Bunun en kısa ma‘nâsı, ilm-i nahiv ve beyan kāidelerinin iktizâ ettiği şudur:

Yani: ‘Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gel-se, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hâsdır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a ki, Allah denilir.’

İşte ‘ne kadar hamd varsa’, ‘el-i istiğraktan (lâm-ı ta‘riften)’ çıkıyor.

‘Her kimden gelse’ kaydı ise, ‘hamd’ masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umûmiyeti ifâde eder.

Hem mef‘ûlün terkinde, yine makām-ı hitâbîde külliyet ve umûmiyeti ifâde ettiği için, ‘her kime karşı olsa’ kaydını ifâde ediyor.

‘Ezelden ebede kadar’ kaydı ise, fiilî cümlesinden, ismî cümlesine intikal kāidesi, sebat ve devâma delâlet ettiği için, o ma‘nâyı ifâde ediyor.

‘Hâs ve müstehak’ ma‘nâsını ‘******’ deki ‘lâm-ı cer’ ifâde ediyor. Çünki o ‘lâm’, ihtisas ve istihkak içindir.

‘Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’ kaydı ise, vücûb-ı vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı zü’l-Celal’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, ‘Lâfzullah’ sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A‘zam olduğu i‘tibâriyle, delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor.

İşte, elhamdülillah* cümlesinin en kısa ve ülemâ-yı Ara-biyece müttefekun aleyh bir ma‘nâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i’câz ve kuvvetle nasıl ter-cüme edilebilir?

Hem elsine-i âlem içinde lisân-ı nahvî-i Arabî’den başka bir tek lisan var; o da hiçbir vakit Arab lisânı-nın câmiiyetine yetişemez. Acabâ o câmi‘ ve i’câz-dârâne olan lisân-ı nahvî ile mu‘cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur’âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrîfiye vâsıtasıyla, zihni cüz’î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki: Herbir harf-i Kur’ân, bir hakāik hazînesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verir.(Mektûbât, 29. Mektûb, 242-243)”

Netîce olarak; ulemâ-i İslâm’ın ittifâkıyla sâbittir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın lâfızlarının üzerinde i‘câz damgası bulunması, üslûbunun ulviyet ve şümûlü ve sarf ve nahiv lisânı olan Arabca’nın câ-miiyeti sebebiyle, Kur’ân-ı Hakîm’in harfî veya lâfzî tercümesi mümkün değildir, muhâldir.

Bundan dolayı Furkān-ı Hakîm’in âyetlerinin sâir lisanlardaki ifâdelerine, her ne kadar birebir metne sâ-dık kalınarak ve mümkün mertebe gerçek ma‘nâsını ifâde etmeye çalışarak yapılmış da olsa tercüme değil, temeldeki bu kifâyetsizlikten dolayı “meâl” denilmiş-tir.

Binâenaleyh, meâl ta‘bîri, “tercümenin çok altın-da, bir kelâmın başka bir lisandaki noksan ve kırık ifâdesi” ma‘nâsını yüklenmiştir. Hattâ Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın câmi‘ ve mukaddes lâfızlarının meâli diye takdîm edilen her ifâde, meâlin de muhta-sarı olduğu için, ancak “icmâlî, kısa ve noksan bir meâl” diye zikredilebilir.

Bu Meâl'de Dikkat Edilen Hususlar
Bu çalışmamızın her safhasında arkada takdîm etti-ğimiz mu‘teber tefsir kitablarından istifâde ettik. Bu kaynaklarda bulamadığımız hiçbir nükteyi, parantez içinde dahi olsa ifâde etmemeye ihtimam gösterdik. İ‘tikādî mes’elelerde ehl-i sünnet görüşlerini nazara vermeye, ve bu kaviller arasındaki önceliğe, hem aynı makamda daha tenzîhî bulduğumuz kavli tercîh etme-ye dikkat ettik.

Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’in değil cümle ve kelimele-rinin, herbir harfinin dahi, bir hakāik hazînesi hük-münde olduğunu, bazen bir tek harf bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verdiğini dâimâ göz önünde tutmaya ve elimizden geldiği kadar metne bağlı kalmaya, met-nin sarâhatinde olmayan bir şeyi yazmamaya, lüzumlu gördüğümüz îzahları ise parantezler içinde vermeye gayret ettik.

Ezcümle:

* Kur’ân’da geçen bütün tahkik edatlarına elden geldiği kadar dikkat edildi. Değişik endişelerle, ‘şu kadarı yeterli’ veya ‘şuna gerek yok’ gibi mülâhazalara gi-dilmedi. Murâd-ı İlâhînin tahsîs ettiği bu vurgular, artık asıl edatın ağırlığına göre, Türkçe’de karşılığı olan farklı tahkik edatları kullanılarak, metnin akıcılı-ğına da zarar verilmeden hissettirilmeye çalışıldı. Normal bir edebî metin olsaydı bu te’kid vurgularını yapmayacağımız hâlde, meâl metninde ‘Kur’ânî hiç-bir nükteyi gözardı etmeme’ ve ‘mutlakā bir hikmeti vardır’ prensibiyle, mümkün mertebe göstermeye çalıştık.

Bu sadedde Fahreddîn-i Râzî Hazretleri’nin de îzâh ettiği gibi, eşyâda aslolan onun devâm ediyor olmasıdır. Meselâ biz, ‘Zeydün muntalikun*: Zeyd gidicidir’ de-riz. Bu sözü duyan kimse bunu reddetme ihtiyâcı duyarsa, ‘Leyse zeydün müntalikan: Zeyd gidici değildir’ der. Bunun üzerine biz fikrimizde kararlı isek, ‘İnne zeyden müntalikun: Muhakkak Zeyd, gidicidir’ deriz. Karşı taraf buna da i‘tirâz edecekse, bu sefer ‘Leyse zeydün bimüntalikun: Zeyd, elbette gidici değildir’ der. Biz artık buna daha kuvvetli bir reddiyede bulunarak ‘İnnezzeyde lemüntalikun: Mu-hakkak ki Zeyd, elbette gidicidir’ deriz.(Râzî, c. 14/28, 242)

Yani her te’kid edatı, mukābilinde ısrarlı bir inkârı ve isbâtı nazara verdiğinden, makam cihetiyle bunları ihtar sadedinde gelen Kur’ânî tahkik edatlarına müm-kün mertebe riâyet etmeye çalıştık.

* Kezâ, bir metnin akıcılığına ve ma‘nâ bütün-lüğüne hizmet eden ve o metindeki kelime veya cüm-leleri şekil ve ma‘nâ cihetiyle birbirine bağlayan ta‘kīb edatlarını da, cümle başı veya kelime sonu edatları olarak aynı hassâsiyetle vurgulamaya dikkat ettik.

* İsim cümlelerindeki süreklilik ve sâbit bir se-ciye olma husûsiyeti ile fiil cümlelerindeki hudûs ve teceddüd nüktelerinin zâyi‘ olmaması için, meâl met-ninde böyle cümlelerin arasındaki farka dikkat etmeye çalıştık.

* Aynı maslahatla ism-i fâiller, bazı makamlar-da fiil-i muzârîlerle lâfız ve ma‘nâ cihetiyle benzer bir husûsiyet taşısalar bile, bu kelimelerin tahsîsindeki hikmeti nazara vermek için, isimlere fiil ma‘nâsı vermemeye, bilhassa dikkat ettik. Kur’ân metninde fiil sîgasıyla rahatlıkla ifâde edilebilecek bir ma‘nânın, isimle anlatılmış olmasındaki nükte farkını meâl met-ninde kendi ifâdelerimizle yok etmeyi doğru bulma-dık.

Bedîüzzaman Hazretleri, isim ve fiil sîgalarının arasındaki bu latîf farka şöyle işâret etmektedir: “(Mağdûb kelimesinin) istimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden, ism-i mef‘ûl olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanlarına devâm edip, tevbe ve af ile inkıta‘ et-medikleri takdirde kat‘îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.”(İşârâtü’l-İ’câz, 24)

“Zîrâ enyadribe fiildir. Fiil müstakil ve sâbit olmadı-ğından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı, onda dur-mayıp mef‘ûle geçiyor. Masdar olan ‘darb’ ise isim-dir. İsim müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesîftir.”(İşaratü’l-İ’câz, 220)

İsim ve fiiller arasındaki aynı farklılığa Fahreddîn-i Râzî Hazretleri de şöyle işâret etmektedir: “Fiil ba-zen devamlı olur, bazen kesilir. Cenâb-ı Hak, Yûsuf (as) hakkındaLeyescünehü(12/35) [Onu (Yûsuf’u), bir zamâna kadar zindana atmaları kendilerine uygun göründü] meâlindeki âyette, bu hapsin devamlı olma-yacağına dikkat çekmek için, buna işâreten fiil cümle-si getirilmiştir.

Hâlbuki Fir‘avun, Mûsâ (as)’a (26/29) [Yemîn olsun ki, benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlakā zindana atılanlardan ederim] derken, onun niyetindeki hapsin ise devamlı olduğunu göstermek için isim olarak ge-tirmiştir.

Keza âlimlerimiz bu mevzu‘da şöyle der: Cenâb-ı Hakk, Veasa****** (20/121) [Âdem, Rabbi(nin em-ri)ne karşı geldi de, şaşırdı] buyurmuştur. Fiil cümle-siyle zikredilen bu ‘âyetin ma‘nâsı, ‘Âdem âsîdir, azgındır!’ demek değildir. Zîrâ fiil sîgası, devam ifâde etmez, ama isimler sürekliliği ifâde ederler.”(Râzî, c. 10/20, 122)

* Kezâ bu Karşılıklı Meâl hazırlanırken kâinât-taki eserlerin fiillere, fiillerin isimlere, isimlerin sıfat-lara, sıfatların şuunâta, şuunâtın dahi zâta delâlet ettiği nüktesinin ışığında, fiil, isim ve sıfat vezninde gelen kelimeler arasındaki farkları nazara almaya husûsan dikkat ettik.

Bu çerçevede, isimle fiil arasındaki mezkûr farkı vurgulamaya çalıştığımız gibi, ‘yanan bir madde’ ile ‘yanıcı bir madde’ cümlelerinde de açıkça görüldüğü üzere isimle sıfat arasındaki farkı da hissettirmeye gayret ettik. Bu gāye ile, fiilden isim yapan -an, -en ekleri ile ism-i fâil, -ıcı, -ici ekleriyle de sıfat vurgu-suna, kezâ ism-i fâillerin hudûsu, sıfatların ise sübûtu, devamlı sâbit hâlleri gösterdiği husûsuna dikkat ettik.

Bu arada sıfat-ı müşebbeheler kadar, mübâlağalı ism-i fâil, ism-i tafdîl ve ism-i mensûb vezinlerinin birer sıfat isim olduklarını; ism-i fâil ve ism-i mef‘ûl-lerin normal isim fonksiyonlarının dışında birer sıfat isim olarak da kullanıldıklarını gözden uzak tutmadık.

* Fiillerin mâzî veya muzârî gibi husûsiyetleri-ne, bâhusus geçmiş zamânın hikâyesi tarzında olan âyetlere dikkat etmeye çalıştık. Bu gibi yerlerde bir muhâsebe için geçmişi canlandıran ve öteden beri yapılageldiğini nazara veren bu kalıblara, kezâ fiille-rin tekil, çoğul gibi hususlarına dikkat etmeye çalıştık.

* Değil tercümenin, meâlin dahi ne kadar müşkil olduğu ortada iken, tefsirlerde çok geniş olarak ve bütün vücûhuyla îzâh edilen Kur’ânî hakīkatlerin hiç değilse bir vechini, îzâha muhtaç gördüğümüz ma-kamlarda parantez içinde mümkün mertebe vermeye gayret ettik. Müfessirlerin reyini, âyetin sarâhatinde varmış gibi yazmayı yâhut parantezlerin azlığı veya yokluğu ile övünme cihetine gitmeyi doğru bulmadık.

Meâl metninde geçmeyen tefsîrî nükteleri îzâh et-mek için kullandığımız parantez içi ifâdeleri, bazen de Türkçe ifâde noktasında metnin akıcılığını te’mîn etmek için tercîh ettik. Zîrâ Arabca’nın kendine has yapısıyla Türkçe ifâdenin zorlandığı yerlerde, meâl metnini ‘asıl ibâre sanki öyleymiş’ gibi zorlamak ve ifâdeyi yuvarlamak yerine, kendi îzahlarımızı paran-tez kullanarak gösterdik. Asıl metnin, parantezler olmadan kendi bütünlüğü içinde (eklerdeki ses uyumu hâriç) düzgün olmasına ayrıca dikkat ettik.

* Sûre isimlerinin hangi âyetlerden geldiklerine işâret eden bir cemîle olsun diye, meâl metni içinde o âyetteki ilgili kelimeyi koyu yapmak sûretiyle gös-termeye çalıştık.

Meâldeki Hâşiyeler
Anlaşılması müşkil ve yanlış anlamaya müsâid ba-zı âyetlerin kısa îzahları, tefsirlerin asıl nüshalarından iktibâs edilerek hâşiyelere derc edildi ve herbirinin kaynakları gösterildi. Birtakım ıstılâhların ma‘nâları, hem tefsirlerden hem de ilmî eserlerden bil-istifâde hulâsaten verilmeye çalışıldı. Kezâ, nâsih ve mensuh âyetlerle, fıkha ve muâmelâta müteallik bazı âyetlerin kısa îzahları ihtiyaç nisbetinde kaynaklardan iktibâs edildi. Ayrıca zihni rahatlatıp, kalbe ferahlık verecek latîf nüktelerle hâşiyeler zenginleştirildi.

Hâşiyelerde asıl yekünü ise “tevhid”, “nübüvvet”, “ubûdiyet” ve “haşir ile adâlet”ten mürekkeb Kur’ân’ın dört temel esâsına müteveccih îmânî âyetle-rin îzahları sadedinde, son devrin büyük İslâm âlimi Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin te’lîf ettiği Risâle-i Nûr tefsîrinden yapılan iktibaslar teşkîl etti.

Bu iktibasların anlaşılmasına yardımcı olabilmek için, hâşiyelerde geçen ve günümüz gençliğinin anla-makta zorlanacağı kelimelere lügat ma‘nâları verildi ve bunlar parantezlerle gösterildi.

Kelimelerin açıklamaları yapılırken mücerred ma‘nâlarından ziyâde, metin içerisinde yüklendikleri ma‘nâlar hissettirilmeye çalışıldı. Ancak bazı ıstılâhî kelime ve mefhumların günümüz Türkçesinde tam karşılıkları olmadığı için, birkaç kelimeyle ma‘nâsı verilmeye gayret edildi.

Hem Risâle-i Nûr müellifinin beyân ettiği gibi: “Tefsir iki kısımdır: Birisi, ma‘lûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâ-larını beyan ve îzah ve isbât ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakīkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma‘lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları sus-turan bir ma‘nevî tefsirdir.”(Şuâ‘lar, 539)

Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın tefsîri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur’ân’ın semâvî ve ilhâmî bir tefsîridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.”(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 20)

İşte, Risâle-i Nûr’un kuvvetli hüccetlerle, Kur’ânî bir tarzda beyan, îzah ve isbât ettiği îman hakīkatleri-ne, zamânımız insanının pek muhtâc olması ve bu îmânî reçetelerin, asrın ma‘nevî hastalıklarına en fay-dalı, en te’sirli tiryakları ihtivâ etmesi, şifâyâb olduğu hadsiz insanın şehâdetiyle mücerreb bir hakīkat olması hasebiyle, Karşılıklı Meâl’in hâşiyelerinde Risâle-i Nûr’dan muktebes îzahlara ekseriyetle yer verildi. Bu iktibaslar, Bedîüzzaman Hazretlerinin sağlığında Ah-med Husrev Efendi’nin hattıyla yazılmış olan Osman-lıca esas nüshalardan alınmıştır.

Hâşiyelerdeki îzahların, mekânın sınırlı olmasın-dan dolayı oldukça az ve bütün ihtiyaçlara kifâyet edecek nisbette olmadığına dikkat çekmek istiyoruz. Binâenaleyh âyetlerin daha geniş îzahları için, hâşiye-lerde işâret edilen eserlere mürâcaat edilmelidir.

Lisan ve İmlâ
Lisan, hayat tarzının kelimelerdeki tezâhürüdür. Kur’ânî ve Nebevî hayat düsturlarını hayâtımıza ak-settirmekle mükellef olmamız hasebiyle, meâlde kul-lanılan lisânı, bizi muhteşem mâzîmizle, zengin irfânımızla ve İslâm medeniyeti ile bağlayan köprü-müz olan “Kur’ân’ın lisânı”na mümkün mertebe yak-laştırmaya çalıştık. Çünki bütün Türk dünyası ancak bu sûretle daha iyi anlaşabilir hâle gelecek ve unutul-maya yüz tutan nûrânî râbıtalarımız bu sâyede tekrar canlanacaktır. İşte bu düşünceden hareketle Karşılıklı Meâl’de kullanılan Türkçe’nin hem zengin hem de anlaşılır olmasına dikkat edildi.

Eserin lisan husûsiyetlerini “meâl metni” ve “hâşi-yeler” olmak üzere iki kısma ayırarak tahlîl edebiliriz. Meâl metni genç neslimiz düşünülerek açık ve an-laşılır bir Türkçe ile kaleme alındı. Bazı ıstılâhlar ay-nen muhâfaza edilmekle berâber, bilhassa bazı ta‘bir-lerin daha kolay anlaşılabilmesi için ağır ifâdeler kul-lanmamaya dikkat edildi.

Ayrıca hâşiyelerdeki kelimelere lügat verilirken, yaşayan Türkçe’de karşılıkları bulunduğu hâlde, son-radan kasıdlı zorlamalarla Türkçe’ye ilâve edilmek istenen kelimelerin kullanılmasından ictinâb edildi.

Her ne kadar günümüzde yerleşik bir imlâ kāidele-ri uygulaması yoksa da, meâl metninin latince imlâsında, en azından kendi içinde tutarlı bir usûl ta‘kīb etmeye çalıştık. Hem mümkün mertebe kelime-lerin doğru ve tekellüfe kaçmadan, aslına uygun telâf-fuz edilmesi ve okunması esas kabûl edildi.

Telâffuz esnâsında uzun okunan sesli harflerin üze-rine inceltme işâreti konularak (â) (î) (û) şeklinde ya-zıldı. İstisnâ olarak, Arabca’da bulunan kalın (k) ve (g) harflerini, ince sesli olanlarından ayırmak maksa-dıyla uzun sesli (kaf) ve (gayın) harflerinden sonraki sesli harfler, (ā) (ī) (ū) tarzında ifâde edildi.

Ayrıca Arabca’da bulunan ‘Ayın’ ve ‘Hemze’ harfleri, husûsan sâkin olduğu durumlarda gösteril-meye gayret edildi. ‘Ma‘lûm ve mü’min’ misâllerinde olduğu gibi aralarını tefrik için, ayın harflerinde ters olan kesme işâreti (‘) hemze için de normal kesme işâreti (’) tercîh edildi. İki sesli harf arasına “ayın” ve “hemze” geldiğinde ise terk edildi.

Eserde geçen özel isimlerin yazılmasında ismin as-lına uygun olarak telâffuz edilebilmesi için, orijinalle-rine dikkat edildi.

Eserin noktalama işaretleri yapılırken, hem doğru ve rahat okunmasını sağlamak, hem yanlış anlaşılma-lara mahâl vermemek, hem de âyetlerdeki vurguların hissettirilmesini sağlamak esaslarına, husûsan dikkat edildi.

Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câzı
İ‘câz, Fahr-ı Âlem (asm)’ın risâlet da‘vâsında göstermiş olduğu en büyük mu‘cizesi olan Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın, benzerini yapmaktan bütün insanların “âciz” olduklarını göstermek sûretiyle, hakkāniyetini ortaya koyması demektir.

İ‘câz, Kur’ân’ın üzerindeki İlâhî tuğra ve sikkedir, onun Mütekellim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’la olan alâka ve irtibâtını gösteren bir mühürdür.

İ‘câz, Kur’ân’ın câzibeli bir husûsiyeti, aynı za-manda onun Allah katından geldiğinin en büyük delîli ve Kur’ân’ın tahrîfine en büyük mâni‘dir.

Kur’ân’dan beslenmeyen ve Kur’ân’ın malı olma-yan bütün sözler toplansa, değil bütün Kur’ân’ın, en kısa bir âyetinin dahi benzerini getiremezler.

Zîrâ, her âyet farklı bir ma‘nâ ve sûrete sâhib olsa da, üzerindeki i‘câz damgasından dolayı hepsi birden lisân-ı hâlleriyle aynı hakīkati haykırıp, tevhîde işâret ediyorlar.

İ‘câz, belâğat nüktelerindeki inci gibi incecik pa-rıltıların karışıp toplanmasından meydana gelen hârika bir nûrdur. İksir gibi te’sirli olan i‘câzın en mühim ciheti ve esâsı ise, Kur’ân’ın nazmındaki belâğatıdır.

Kur’ân-ı Hakîm’in her ciheti ve sûrelerinden harf-lerine kadar istisnâsız her cüz’ü mu‘cizedir; beşer, taklîdinden âcizdir.

En Büyük Mu'cize Kur'ân'dır
Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiylerini ve dînin hükümlerini kullara teblîğ etmek; kâinât kitâbının sahîfelerinde nakşedilmiş olan hikmetli ma‘nâları okuyup, sâir insanlara okutmak ve yaratılış ile ölüm-den sonraki hayâtın sırrını ve hikmetlerini insanlara ders vermek için gönderilen peygamberlere, da‘vâları-nı tasdik için verilen ve insanların benzerini yapmak-tan âciz kaldığı hârikulâdeliklere, ma‘lûm olduğu üzere mu‘cize denir. Peygamberlerin mazhar oldukla-rı mu‘cizeler, gönderildikleri zamâna ve içinde bu-lundukları kavmin husûsiyetlerine göre farklılıklar arz etmiştir.

Meselâ, Hazret-i Mûsâ (as) zamânında sihir çok ileri gitmiş olduğundan mu‘cizeleri de sihirbazlara ga-lebe çalacak nev‘den gelmişti. Hazret-i Îsâ (as) zamânında tıb meşhur olmakla, gösterdiği mu‘cizeler de o cihetten gelmiş ve ölüleri Allah’ın izniyle dirilt-miştir.

Bunun gibi, belâğat ve fesâhatin, şiir ve hitâbetin, kâhinlik ve gaybdan haber vermenin ve geçmiş üm-metlerin hâlini ve bazı yaratılış hâdiselerini bilmenin revaçta olduğu bir zamanda kendisine risâlet vazîfesi verilen ve sözleri ve hâlleriyle Kur’ân’ın bir mu‘cizesi olan Resûlullah (asm)’ın da en büyük mu‘cizesi Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dır.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, nâzil olduğu zamandan beri cinlere ve insanlara, tam bin dört yüz senedir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân’)dan şübhe içinde iseniz, onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!” (2/23) ve “Eğer yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, öyley-se o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır.” (2/24) meâlindeki âyetler-le meydan okuyor.

Netîcede: Kur’ân, “(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Yemîn olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbir-lerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini geti-remezler’ ” (17/88) meâlindeki âyetinin de sarâhatiyle, hepsine birden diz çöktürdü ve hepsi hayretle dinleyip belâğatına secde ettiler.

Öyle ki, gurur kaynakları olan büyük şâirlerin al-tın ile yazıp, Kâ‘be duvarına astıkları Muallakāt-ı Seb‘a (yedi askı) adındaki en meşhur şiirlerini indirtti, hükümlerini kaldırdı.

O kadar ki, meşhur şâir Lebîd’in kızı babasının şii-rini Kâ‘be’nin duvarından indirirken: “Âyetlere karşı bunların kıymeti kalmadı” diye i‘tirâf ediyordu.

Hattâ Hazreti Ömer (ra)’ın da dâhil olduğu Ashâb-ı Kîrâm’dan pek çok zât (radıyallâhü anhüm ecmaîn) vardır ki, bunlar, Kur’ân’ın âyetlerini dinledikten sonra: “Bu kelâm, aslâ bir insan kelâmı değildir” di-yerek İslâm’ın nûrlu halkasına dâhil olmuşlardır.

Ebû Cehil gibi bazı müşrik ileri gelenlerinin ise, müşrik kaldıkları hâlde Peygamberimizin Kur’ân kırâetini gizlice ve hayranlıkla evinin penceresinden dinlediklerini, yine bazı müşriklerin âyetleri işitince secdeye kapandıklarını ve kendilerine: “Sen Müslü-man mı oldun?” diye sorulduğunda; “Hayır! Ben bu âyetin belâğatına secde ettim!” dediklerini târih nak-letmektedir.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, kâhinlere gaybdan haber veren cinleri semâdan kovdurdu ve onlara bu yolu kapadı.

İ'caz Cihetleri
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın kırk vech-i i‘câzı, bedâat (güzellikte misli olmamak), belâğat (kelâmın fasih olmasıyla berâber, muktezâ-yı hâle mutâbık olması), berâat (bütün meziyetlerde ve fazîletlerde yükseklik), cezâlet (dürüst konuşmak, rakik olmamak), selâset (ifâdede kolaylık ve düzgünlük), fesâhat (doğru ve hatâsız söylemek), garâbet (garib olmak, ifâdelerinde alışılmadık üslûb sâhibi olmak) üzere yedi menba-ı i’câzdan çıkmıştır.

Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’daki bu yedi ve-cihden, yalnızca bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mu‘cize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.

Hâlbuki Kur’ân def‘alarca: ‘Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz’ diye meydan okumuştur ve okuyor.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muâra-zaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz merte-bede şöylece îzâh ediyor:

“1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ih-tivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakīkatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!

2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!

3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamâ-mına değil, on sûresine benzer getiriniz!

4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresi-nin benzerini yapınız!

5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!

6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!

7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirini-ze yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâl-dekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!

8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâ-ğatçılarınız, hattâ taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hattâ bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!

Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhi-rette de büyük tehlikeye düşecektir.”

Taklit mümkün Değildir
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamânın insanla-rı susup mukābele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.

Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâ-raza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!

Bin dört yüz senedir Kur’ân-ı Hakîm’e nazîre ya-pılamaması, bir benzer getirilememesi, onun üzerin-deki “i‘câz” damgasını güneş gibi âşikâre gösteriyor. O Furkān’ın üzerindeki “i‘câz” mührü dahi, Kur’ân-ı Hakîm’in “Kelâmullah” olduğunu kat‘î bir sûrette isbât eder.

Hem Kur’ân’ın dostları olan mü’minler, Kur’ân’a benzemek ve onu taklîd etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukābele ve tenkīd etmek ve Kur’ân’ın hakīkatlerini çürütmek sevkiyle, nâzil oluşundan gü-nümüze kadar yazılan ve fikirlerin birikip birbirine güç katmasıyla terekküb eden milyonlarla Arabca kitablar ortada geziyor. Bu kitablarla Kur’ân’ı mukāyese edip insaf ile nazar eden herkes, hiçbirisinin ona yetişemediğini i‘tirâf edip elbette: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil” diyecek.

Hiçbirisine benzemediğine göre, ya onların altında veya umûmunun fevkinde olacak. Umûmunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ şey-tan dahi diyemez.

Demek ki belâğatının mertebesi beşerin yazdığı milyonlarca kitâbın fevkindedir.

Hadd-i zâtında beyânı mu‘cize olan Kur’ân, başka kelâmlarla kıyas dahi edilemez ve ona yetişilemez. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, derece-i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Çünki Kur’ân, bütün âlem-lerin Rabbi ve yaratıcısının hitâbı ve içinde hiçbir ci-hette taklîdi ve sun‘îliği hissettirecek bir emâre bulun-mayan eşsiz ezelî kelâmıdır.

Hem de iki cihan saâdetine ve kâinâtın yaratılışının netîcelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara âid mes’e-leleri beyan ve îzâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip çevirerek, onları yapan san‘atkârı ta‘lîm ve ta‘rif eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i‘câzına yetişilmez.

Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsinden anlaşılıyor ki, kâinâtı sonsuz kudretiyle yaratan Zât kim ise, bu Kitâb-ı Ak-des’i, ezelî kelâmıyla tekellüm eden de O’dur.

Kur’ân’da hiçbir cihetle sun‘îlik ve tekellüf eseri görülmediği gibi, hiçbir taklid şübhesi veya başkası-nın yerine kendini farz edip konuşmuş gibi bir hîle emâresi dahi gözükmüyor. Nasıl ki bütün fıtrîliğiyle, sâfîliğiyle, berraklığıyla gündüzün ziyâsının “Güneş-ten geldim” demesi gibi, Kur’ân dahi: “Ben kâinâtın Yaratıcısının beyânıyım ve kelâmıyım” der. Elhak, dünyayı ışıklandıran ziyâyı, güneşten başka bir şeye vermek mümkün olmadığı gibi; kâinâtın sırlarının üzerindeki örtüyü kaldırıp, yaratılışın hikmetlerini keşfederek, âlemi nûru ile ışıklandıran Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân dahi, ancak Rabbü’l-Âlemîn olan Şems-i Ezelî’nin kelâmı olabilir.

Altı Cihet
Kur’ân’a hangi cihetten bakılırsa bakılsın, hangi nazarla tedkīk edilirse edilsin, görülecek tek şey onun üzerindeki nûrun sâhibinin sonsuz kemâlinin te-cellîsinden neş’et eden mükemmelliktir.

Zîrâ Kur’ân’ın altı ciheti de nûrdur ve Kur’ân her türlü evhâm ve şübhelerin karanlıklarından pâk ve müberrâdır. “Altında”, “hüccet ve bürhan direkleri” vardır; her hükmü aklî ve ilmî delillerle sağlamlaştı-rılmıştır. Kur’ân’ın “üstünde” ise “i’câz sikkesi” var-dır. Asırlardır i’câz ile meşgûl olan âlimler Kur’ân’ın i‘câzını değişik vecih ve zâviyelerden isbât etmişler-dir. Kur’ân’ın tahrîfine, bozulmasına en büyük engel olan üzerindeki i‘câzın, çok farklı ve en âmî insandan tut, en havas evliyâ ve ulemâya kadar her tabaka insa-na hitâbeden vechesi vardır.

Kezâ, “önünde ve hedefinde”, “saâdet-i dâreyn he-diyeleri” mevcuddur. En büyük mevhibe-i İlâhiye olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın getirdiği nûr, kâinâtı ve varlıkları abesiyetten, karanlıktan, başı boşluktan kurtardı ve insana, yaratılışın hikmet ve hakīkatlerini göstererek iki cihan saâdetinin ve hakīkī izzetin yegâne vesîlesinin, hükümlerine inkıyâd etmek ve bağlanmak olduğunu gösterdi.

Hem Furkān-ı Hakîm’in “arkasında”, “vahy-i semâvî hakīkatleri” vardır. İlm-i ezelî sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellîsi ile meydana gelen ve insanın, Rabbiyle, nefsiyle ve sâir insanlarla olan münâsebetlerini tanzîm eden hükümlerden mürekkeb, İlâhî hıfz ve koruma altında olan Kur’ân-ı Hakîm, Mütekellim-i Ezelî’nin hak kelâmı olduğu için, zaman ve mekân üstü, sonsuz ma‘nâları ihtivâ eden engin bir nûr deryâsıdır.

Ve kezâ, Kur’ân’ın “sağında” hadsiz istikāmetli akılların tasdikleri ve delilleri, “solunda” ise selîm kalb ve vicdanların Kur’ân’ın feyiz ve nûruyla tatmîn olup tam bir teslîmiyetle o mu‘cizeler menbaına bağ-lanmaları, böylelikle “altı cihet”ten de hârika olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ne kadar sağlam, fev-kalâde, metîn, semâvî bir kale olduğunu ve hak “Kelâmullah” olduğunu isbât ediyor.

Altı ciheti de nûrânî olan Kur’ân-ı Hakîm’in “altı bin altı yüz altmış altı” âyetinin arasında öyle hârika ve mükemmel bir tesânüd vardır ki, farklı farklı za-manlarda, tedrîcen ve muhtelif sebeblere binâen nâzil olduğu hâlde, sanki tamâmı bir sebeb için ve aynı anda nâzil olmuş gibidir.

Hem o Kur’ân, çok farklı suâllere cevablar olarak taraf-ı lâhûtîden inzâl buyurulmuş olsa da, sanki tek bir suâlin cevâbı imiş gibi hârika bir birlik gösteriyor. Hem o yüce kāmette pek çok hâdiseden bahsedildiği hâlde, o kadar mükemmel bir intizam arz ediyor ki, sanki anlatılan hâdise birdir. Hem o Kur’ân, çok fark-lı hâletlerde nâzil olduğu ve çok farklı muhâtablara hitâb ettiği hâlde, güyâ tek bir hâlette nâzil olmuş ve sanki muhâtab tekmiş gibi, hârika bir selâset yani akıcılık gösterir.

Öyle şirin bir selâset arz eder ki, her muhâtab zan-neder ki, bu Kitâb-ı Mukaddes bana hitâb ediyor.

Hem Furkān-ı Hakîm’in âyetleri pek çok maksad-lar için nâzil olmuşken; öyle mükemmel bir istikāmet, öyle dakīk bir ölçü ve öyle güzel bir intizâma sâhibdir ki, sanki gāye de, maksad da birdir.

İşte zamânın, sebebin, muhâtabın, gāye ve maksa-dın farklılık arz etmesi normalde karışıklık sebebi iken, Kur’ân’da akıcılığa ve âyetlerin arasındaki mü-nâsebete herhangi bir zarar vermemiştir.

Hem, küçücük çocukların hâfızalarına gāyet kısa bir zaman içerisinde ve gāyet hârika bir tarzda ve kolaylıkla yerleşmesi onun mu‘cize oluşunun parlak bir alâmetidir.

Hem okunuşunun ve tekrârının usandırmaması, bil‘akis lisâna görülmedik bir halâvet ve tatlılık ver-mesi, onun Fâtır-ı Hakîm olan Cenâb-ı Hakk tarafın-dan fıtrata en münâsib bir sûrette inzâl buyurulduğu-nun kat‘î bir delîlidir.

Kalbi bozuk olmayan, aklı istikāmet sâhibi olan, vicdânında hastalık bulunmayan, zevk-i selîm sâhibi herkes Kur’ân’ın beyânında güzel bir akıcılık, latif bir uygunluk, hoş bir âhenk, eşsiz bir fesâhat ve açıklık görür.

Gözleri hasta olanların güneşin ziyâsını inkâr etmeleri ve ağızları acı olanların tatlı suya acı demeleri gibi, ondan şübhe edenlerin kalbleri bozuktur, mizacları hastadır. Yoksa Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hiçbir sûrette şek ve şübhelere yer vermez.

Elif ECVET, Bilim ve Tarih'i inceledi.
22 May 10:33 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Türkiyede ki bir alan olarak bilim tarihinin var olmak ve varlığını sürdürmek için sarf edilen çaba genel olarak anlatılmış. Salih Zeki Bey'in çalışmalarıyla başlatılan bilim tarihimiz onun Fen Adamları eseri ilk ve önemli yapıtlar arasında gösteriliyor.Bu alanda dünya bilim tarihinde de adını duyurmuş Aydın Sayılı'nin bilim tarihine kürsü oluşturma çalışmaları, çabası, devamında öğrenci yetiştirmesinden bahsedilmiş. Tarihte Türklerin bilim çalışmalarının ve bilimsel bir geçmişinin bilim tarihi oluşturacak kadar olmadığını söyleyenlere inat( azımsanmayacak kadar fazla) varlığını sürdürmek için bu alanda çalışmalara devam edenlerin ve desteklenmeleri gerektiği vurgulanıyor. Bilimsel çalışmalar olmadan bilim tarihi olmaz evet ama tarihi oluşturmak ve yazmak bizim elimizde. Bilim ilerlemek adına tek çıkar yolumuz.

1865 yılında doğan Erich Ludendorff, Alman askeri okullarının yetiştirdiği en önemli üst düzey askeri görevlilerdendir. Moltke ve Schlieffen gibi çok başarılı olmuş askerlerin yanında karargah subaylığı görevinde bulunmuştur. I. Dünya Harbi’nde gösterdiği yararlılıklar ve üstün başarılarından dolayı ‘Pour le Mérite’ ve ‘Iron Cross’ madalyalarını kazanmıştır. Doğu Cephesi’nde gerçekleşen Tannenberg Muharabesi’nde kendi ordusunun neredeyse iki katı büyüklüğündeki bir Rus ordusunu savaş dışı bırakmayı başarmıştır. Batı Cephesi’nde ise çok ufak bir kuvvet kaybı ile Liège Muharabesi’ni kazanmış ve Liège’i ele geçirmeye muvaffak olmuştur. Kaiserschlacht (Spring Offensive) Harekatı’nda İtilaf Devletleri’ne karşı birçok önemli başarı elde etmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından Adolf Hitler’in Birahane Darbesi’ne karışmıştır. Adolf Hitler hapis cezasına çarptırılırken, Ludendorff Alman ulusuna yaptığı üstün hizmetlerden ötürü beraat etmiştir. Daha sonra Almanya’nın başkanlık seçimlerinde yarışmış ancak başarısız olmuştur. Bu olayın ardından inzivaya çekilen Ludendorff kitaplar yazmıştır. 1937 yılında ölümünün ardından, Adolf Hitler’in de katıldığı bir cenaze töreni ile toprağa verilmiştir.

Ludendorff’un hayatından kısaca bahsettikten sonra şimdi eseri Topyekûn Harp hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Ludendorff tarih boyunca teknolojinin ilerlediğini ve bu teknolojik ilerlemenin cepheyi sadece bir hat değil; düşman ulusun/ulusların tüm toprakları yaptığını biliyordu. Bu yüzden kitabında cephe muharebelerinin nasıl geliştiği hakkında bilgi verirken aynı zamanda da düşman sivil halkının birlik ve beraberliğinin nasıl bozulabileceğini, propaganda faaliyetlerinin nasıl organize edilmesi gerektiğini, ülke içerisindeki gazetelerin ve televizyonların nasıl manipüle edilmesi gerektiğini ve bunların bir gereklilik olduğunu uzun uzadıya anlatmış.

Ludendorff’un kitabı önsözün haricinde toplam yedi bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan ‘Topyekûn Harbin Esasları’ kısmında, topyekûn harbin gerçekleştirilirken yapılması gereken en temel bilgilerden, savaşın doğasından, siyaset ile askeriyenin nasıl bir tutum izlemesi gerektiğinden bahsediyor. Kısacası topyekûn harple alakalı en temel bilgilerden bahsediyor. İkinci bölüm olan ‘Ulusun Manevi Beraberliği’ne Ludendorff büyük bir önem gösteriyor. Savaşı asıl kazandıracak olan etmenin manevi birlik ve beraberliğin olduğunu, ülke içinde bu birlik ve beraberlik ruhunun yükseltilmesi gerektiğini, düşman topraklarda da gerek ‘memnun olmayanlar’ın kullanılarak gerek ise propaganda faaliyetleri ile beraberlik ruhunun çökertilmesi gerektiğini belirtiyor. I. Dünya Savaşı’nda Alman İmparatorluğu’nun mağlubiyetine en büyük etkiyi Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar’ın, Yahudiler’in ve Katolik Kilisesi’nin yaptığı iddia ederek, memnun olmayan grupların nasıl baskı altına alınması gerektiğini ince ince anlatıyor. Üçüncü bölüm yani ‘Ekonomi ve Topyekûn Harp’ başlığı altında savaş öncesi ve sonrası ekonominin, iaşenin, birliklerin savaş kabiliyetlerini kaybetmemesi için gereken malzemelerin tedariklerinin nasıl sağlanacağı hakkında birçok önemli bilgi veriyor. Demir-çelik, petrokimya, kereste, çimento, mühimmat, kumaş, tahıl gibi önemli ürünlerin eksikliğinde neler olacağını, bunların temin edilmesinin orduya ekstra nasıl bir güç sağlayacağını belirtiyor. Ludendorff kitabının dördüncü (Silahlı Kuvvetlerin Gücü ve Etkinliği) ve beşinci bölümlerinde (Ordunun Bileşenleri ve Bunların Kullanımları), askerlikte sayının, arazi ve hava koşullarının öneminde bahsetmiştir. Ayrıca deniz, hava, kara olmak üzere savaş araç-gereçlerini detayları ile tanıtmıştır. Bu araç-gereçlerinin kullanımı, tamiri hakkında birçok bilgi verilmiştir. Ayrıca yine burada ordunun bileşenleri arasında bulunan sıhhiye ekiplerinden ve ordunun iaşesini düzenleyen cephe arkasında çalışan görevlilerin önemini anlatmıştır. Son bölümden önceki bölüm olan ‘Topyekûn Harbin Tatbiki’ bölümünde askerlerin, subayların veya generallerin görevlerinden bahsetmiş, çeşitli durumlara göre izlenecek harekat planlarını açıklamıştır. Seferberliğin, emir-komuta zincirinin öneminden bahsetmiştir. Ele geçirilmiş toprakların nasıl kullanılacağına, geri çekilmenin nasıl yapılacağına dek birçok alanda yazan Ludendorff, tüm kitabında olduğu gibi kitabının bu kısmında da askeri tecrübelerinde sık sık yararlanmaya ihmal etmemiştir. Topyekûn Harp’in son bölümü ise ‘Başkomutan’dır. Bu kısmın üzerinde pek fazla durmak istemiyorum. Ancak tarih hakkında az buçuk bir fikri olan arkadaşlar için bu kısımda tarihimizden gösterilebilecek en güzel örnek M. Kemal’dir. Zaten Ludendorff’un bu bölümde anlattığı hemen hemen tüm vasıflar, M. Kemal’in kişiliği ve eğitimiyle benzerlik göstermektedir.

Kısaca bir özet yapmak gerekirse Ludendorff bu eserinde askeri anılarından hareketle, bir topyekûn harbin tüm alanlarıyla nasıl gerçekleşmesi gerektiğini anlatmıştır. Ordu ve ulus için nelerin önemli olduğundan, cephenin ve cephe gerisinin görevlerinden, komutanların yapması ve yapmaması gereken faaliyetlerden, ikmalden, mühimmattan, erzaklardan ve daha birçok konudan detaylarıyla bahsetmiştir. Alman İmparatorluğu’nun yenilgisinin nedenleri üzerinde de uzun uzun duran Ludendorff, I. Dünya Savaşı’nın en önemli simalarından birisinin görüşlerinin öğrenilmesi açısından çok önemli bir kaynak. Konu ile ilgili olan herkese tavsiye ederim. İyi okumalar.

Burcu'dan, Serenad'ı inceledi.
 20 May 08:04 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Zülfü Livaneli'nin okuduklarım arasında en beğendiğim kitabı oldu Serenad. Serenad'ın tanıtım bülteninde
"Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi'nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran'ın (36) ABD'den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner'i (87) karşılamasıyla başlar.

1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile'ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.

Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor." diyor Zülfü Livaneli. Aslında tanıtım bülteninde kitabı okumamış birisi için kitabın nelere değindiğini genel olarak güzel bir biçimde açıklamış.

Yakın tarihte gerçekleşen bir çok olayı, insanların içindeki akılalmaz nefreti ve kötülüğü öyle gerçekçi anlatmış ki Livaneli, kitapta anlattığı vahşeti okurken, insanlığın bitmediğine bir yerde iyi insanların var olduğuna dair bir umudumuz olmasını kitabın bir kaç yerinde aynı cümleyi tekrarlayarak sağlamış
“Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!"

Devletlerin çıkarları uğruna insanı insana düşman ettikleri bu düzende elbetteki iyi insanlar kadar kötü insanlarda var, fakat bu kötülük Yahudilere, Müslümanlara, Hristiyanlara özgü bir durum değil. Bir insanın Yahudi olması onu kötü yapmaz tıpkı Müslüman olmasının onu iyi yapmayacağı gibi. İyi ya da kötü, ahlaklı ya da ahlaksız, vicdanlı ya da vicdansız olmak bizim seçimlerimizdir, mensup olduğumuz toplumun değil. Keşke tüm toplumlarda kimlikten önce insanlık gelseydi, kimlikten önce vicdan gelseydi, kimlikten önce iyi kötü ayrımı gelseydi de yaşamın gerçeklerini kabullenmek, devletlerin tarihini okumak bu kadar zor ve acı verici olmasaydı. Belki o zaman gelecek nesillere bilimle, edebiyatla dolu bir tarih bırakır, tarih yazmak için, bir devletin gelecekte var olması, adından söz ettirmesi için kan dökmek gerekmediğini anlatabilirdik. Bizlerin bizden sonraki nesillere dini inanışın, etnik kimliğin, yaşanılan toprakların, insanların dostluk kurarken bakması gereken bir koşul olmadığını, onlara sevginin her şeyi güzelleştirebileceğini,yere düşen insanı kaldırırken ırkına, mezhebine, inanışına bakmamaları gerektiğini anlatmamız, öğretmemiz gerekirken, insanın(!) insanı yaktığı, insanın(!) insanı çıkarları uğruna öldürdüğü nefret ve kin dolu bir geçmiş bırakıyoruz.

Yazdığım yazı kitabın beni oradan oraya sürüklemesiyle ve yaşadığım karmaşık duyguları içimde tutamayıp tam inceleme sayılmayacak şekilde karaladığım satırlardır fakat bana birçok araştırma konusu veren, insanlık dışı bir çok olaya değinen bu kitabı tavsiye ediyor, sizlerin de beğeneceğinizi umuyorum.
Bu iç dökme yazısına Cahit Zarifoğlu'nun şu satırlarıyla son veriyorum:
" Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik.
Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik."

Murat Ç, 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da'yı inceledi.
 19 May 19:19 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

6 Mayıs 1919:
Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

9 Mayıs 1919:
İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

14 Mayıs 1919:
Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım!
- Allah muvaffak etsin!
- Mutlak muvaffak olacağız!

15 Mayıs 1919:
Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

16 Mayıs 1919 – Kalkış….
Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
(...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

"Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

"Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

*Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
*İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
*Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
*Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
*Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
*Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
*Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
*Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
*Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
*İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
*İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
*İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
*Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

Bu liste daha da uzar…
Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
Bunları yazanların gram yüreği YOK!
Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

Neler yok edildi!!;
*Halkevleri kapatıldı,
*Köy Enstitüleri kapatıldı,
*Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
*Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
*Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
*İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
*Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
*İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
*Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
*Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
*Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
*Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
*Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
*Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
*Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
*Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
*Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
*İç ve dış borç arttı,
*Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
*Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
*Yeşil alan her yıl azaldı,
*İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
*Üreten değil tüketen toplum türedi….

O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

“Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
Cemal Süreya
OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

Unutma!

İyi Okumalar….!

Sena T., Montaigne'yi inceledi.
17 May 00:20 · Kitabı okudu · 23 günde · 9/10 puan

Montaigne sevenler için ayrıcalıklı bir eser. Sadece "Harika!".
En sevdiğim yazardan çok merak ettiğim bir yazarı dinlemek, nasıl anlatsam ayrıcalıklı bir duygu. Zweig üslubunu bilenler anlar beni, nasıl akıcı, nasıl yoğun ve bir o kadar içine alan.

Biyografi okumayı pek tercih etmememe rağmen bu kitap ayrı bir yerde. Yazan ve yazılan kişi bu denli özel olunca kitap kesinlikle monoton ve tarih kalabalığı ile sürüp gitmiyor. Montaigne'in hayatını bir film gibi izledim ve sonunda "Vay be!" dedim. İlginç bir yetiştirilme tarzı, tuhaf bir aile ve kendini arama yolculuğunda düşündürücü seçimler var. Açıkçası hiç böyle bir adam olduğunu düşünmemiştim. Genelde bu değerli yapıtları okuduğum zaman yazarın ne kadar kitap okuyan ve ne kadar çalışkan ve ne kadar eğitim düzeyi yüksek olduğu kanısına varırım. Lakin bu biyografide bunların şart olmadığını anladım. Bana yazmak ve aramak konusunda epey bir fikir verdiğini söylemeden olmaz.

Okumak güzel, okumak değerli. Sevgi ile...

Nurhan Işkın, 53. Risale'yi inceledi.
 16 May 00:32 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

Öncelikle kitabın isminin anlamını yazmak istiyorum. Risale, küçük kitap, broşür anlamına geliyor ve bu eserde, onuncu yüzyılda İslam coğrafyasında bilginin nasıl hüküm sürdüğünü ve oradan tüm dünyaya nasıl yayıldığı, yalın ve anlaşılır bir dille anlatılıyor...

İhvan-ı Safa (Arınmış Kardeşler) adlı bir oluşumda yer alan bilginler o dönemde elde ettikleri, matematik, fizik, astronomi, sanat, tarih ve bir çok alandaki bilgileri risale olarak yazıp çoğaltarak insanların bilgilenmesi için uğraşıyorlar ve bu konuda epey yol alıyorlar. 52. Risaleden sonra bu bilginlerin önlerini o dönemde siyasi iktidarları rahatsız olduklar için bilginin yayılmasını engellemeye çalışıyorlar. İhvan-ı Safa bilginleri kainatın var oluşunu ve bu oluşumun tüm insanlara nasıl hizmet ettiğini anlatmaya başladıklarında; toplumun cahil kalması siyasi çıkarlarına olan bu iktidarlar el birliği ile İhvan-ı Safa'da yer alan bilginleri ortadan kaldırmak için her şeyi yapmaya başlıyorlar...

O dönemin Avrupa'sında da bilgi yasak fakat İslam coğrafyasında yakılan bilim meşalesi çok geçmeden el altından Avrupa'ya ulaşıyor...
Ve eser, Ihvan'ı Safa hocası Ebu Ali ve onun öğrencisi Salih ile bu uğurda verdiği savaşı anlatıyor...


Hazreti İdris Peygamberin tapınağından saklanan ve sırlarla dolu olan altın levhaların, 53. Risale'nin tamamlanması için uğraşan bu bilginler zamanın çok ötesinde bilgilere ulaşsalar da, onları korumak için canlarını hiçe sayarak sancılı bir sürece gireceklerinden habersiz yollarına devam etme kararını el birliği ile alırlar...

Bu eseri okuyana kadar ismini duyduğum İhvan- Safa hakkında hiç bilgim yoktu. Google'de yaptığım araştırmalara göre bu oluşumun kurucusu hakkında kesin olmamakla beraber farklı görüşler var. Günümüze kadar gelen risaleler bu kitapla beraber ben de okuma isteği uyandırdı...

Ne kadar doğru bilgidir bilmiyorum ama aşağıdaki sayfada bu oluşum ile ilgili bilgi mevcuttur...

http://www.felsefe.gen.tr/ihvan-i_safa_kimdir.asp

Aşk umuttur, devrimdir, ülküdür
Aşkı öyle hafife alma Papatya. 
Sevgisizliğin dayatıldığı bu coğrafyalarda 
Aşk şiiri yazmak bile başlı başına baş kaldırmadır.

En iyi aşk şiirlerine bak 
Devrimci ruhla sahip şairler tarafından yazıldığını göreceksin
Aşk tarih boyunca nefret karşısında hep kazanmıştır 
ve gene zafer aşkın olacaktır. 
Sen nefret eden ben ise sana aşık...

Şu satırlarımı yazarken bile
Beni tek mutlu ettiren şey seni düşünmek
Çünkü aşk umuttur
ve ben umudumu hiç yitirmedim.

TİRAJE, Tutunamayanlar'ı inceledi.
 07 May 14:30 · Kitabı okudu · 34 günde · Beğendi · Puan vermedi

—Sadece etkisinde kalmam sebebiyle yazmak ihtiyacı hissettim. Yoksa bu yazı bir inceleme değildir. —

Tutunamayanlar...

Dün gece bitti. Hayatınızdan neyin eksildiğini ve hayatınıza neyi kattığını dank diye kafanıza vuran bir kitap.

Sosyal medya kanallarında bir sürü video izledim:
“Kim bu Oğuz Atay?”
“Selim ile benzerliği var mı?”
“O da bir TUTUNAMAYAN mı?”
Ve buna benzer bir sürü sorunun cevabını bulmak için.

Özelde Selim Işık ile geneli anlatıyor kitap. Oğuz Atay “edebiyatın mutfağına uğramadan salona geçmek” tabirini kullanıyor kendisi için. Bu gerçekten çok yakışan bir cümle. Yazıldığı zaman kimsenin kendi tarafına çekmediği, sürekli karşı tarafa itilen bir kitap.

Bazı eserler yazıldığı zamandan çok sonra değerlenir. Çünkü yazılan zamanda tarih başka dertler ile boğuşmaktadır hatta boğulmaktadır. İşte bu kitapta onlardan biri.

Tutunamayanlar’ ın kaderi -kitap raflarında- Selim’ in dünyadaki haline benziyor. Basıldığı yıllar ilgiden öksüz. Selim’ de öldü zaten...

-Selim’i ölmeden önce tanıma imkanım olsaydı.
-Turgut Selim’ e ulaşabilir miydi?
-Selim Günseli ile biraz fazla mı vakit harcasa idi?
-Ben konuşsaydım Selim ile, ne derdim?
-Suçlu kim?
-Suçlu ben miyim?

Benim hayatımın Selimlik bölümleri var. Hepimizin vardır. Kim kimi tam bilmiş. Kimse kimseyi tam manası ile anlayamaz. Turgutluk bölümlerimiz de olacak. Hep geç kalacağımız insanlar, anlar, hayaller.

Ayaklarda zincirler,
Bileklerlerde kelepçeler.
Sözler ise “ya beğenilmezse, ya onlar gibi konuşamazsam” düşünceleri ile kilitli.
Bakışlar ürkek, kafalar buğulu, düşünceler karıncalı...
Herkes gibi olamamak derdi.
Belki de herkes aynıdır.
Ama saklayabilenler mi tutunanlar?Tutunamayanlar mı asıl cesaretli olanlar?

“Beni kendilerinden saymıyorlar...
Onlar gibi serseri bile olamıyorum. O halde neyim?” (sayfa: 449)...

Arayış.
İnsanların gözündeki ben ile kendi aklımdaki ben bir türlü uyuşmuyor. Hep bir şeyler eksik.

“Bütün düşüncelerimi emip bitirmekle suçluyorum sizleri. Bütün hayallerimi sömürdünüz, gene de doymadınız. Büyük ve güzel şeyler yaratmama yardımcı olmadınız. Büyük bir sağırlıkla, kahredici bir dilsizlikle sustunuz güzelliklere. Geri istiyorum hapsettiğiniz duygularımı, düşüncelerimi.”(sayfa: 670).