• Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan güneş doğacak
    Dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
    Seni düşüneceğim
    Gümüş mahmuzların parlaklığında
    Yağmur nal izlerini örtmeden
    Sana geleceğim
    Bekle beni
    Hindistan‘da Banaras şehrinde seni aradım
    Ganj‘ın sularında lanetlenmiş insanlar yıkanıyordu
    Ganj‘ın suları pisti bulanıktı
    İçtim

    Bir kadın tanıdım Haydarabat‘da
    Cüzamlıydı güzeldi üstelik
    Sana benziyordu
    Etli dudakları vardı
    Brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece
    Taşların üstünde yattık
    Bir hayvan tarafımız vardı alımlı
    Bir Tanrı tarafımız vardı iğrenç
    Bir insan tarafımız olacaktı
    Aradık üç gün üç gece
    Bulamadık
    Bir Tanrı tarafımız vardı korkunç
    Sevemedik

    Sonra Nijerya‘da Mozambik‘te Altınsahillerinde
    Kulaklarımda ulu ormanların uğultusu
    Vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil
    Zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun
    İri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda
    Belki bir tutam tuzdun kirli
    Seni düşündükçe susuyordum
    Nehirler göller kandırmıyordu beni
    O kadınlara gidiyordum
    O bakır tenli kadınlara
    O kadınlarla da yattım
    Adam boyu yaprakların üzerinde
    Boyanıp boyanıp yeryüzüne çıkıyorduk derinlerden
    Yorgundum
    Kuşkuluydum
    İliklerime kadar bendim
    Bir yeşildim
    Bir beyazdım
    Karanlıktım
    İnsan eti yiyenler anladı beni

    Kanarya adalarında
    Bir kamış kulübede iki ayna buldum
    Birinde ellerim vardı kemik kemik
    Parmaklarım beni çağırıyordu sana
    Birinde gözlerim vardı
    Ağlıyordum
    Çiğnenmiş otlara döndüm
    Ağlamaklı denizlere
    Köpek balıklarının azı dişleri avutmaz beni

    Bir gemiydim
    Battım
    Santa – İsabelle adasının önünde
    Şimdi 3200 metre derindeyim
    Sana ahtapot gözleri topluyorum
    Sana mürekkep balıklarının gözyaşlarını getireceğim
    Bırak beni
    Yosunlarla bir çeşmeden su içiyorum
    O derinliklerde bir mağarada buldum kendimi
    Önce garipsedim çıplaklığımı
    Utandım
    Sonraları alıştım güzelliğime
    Bir elim sendin
    Bir elim ben
    Ayaklarımı göremezdin
    Öyle uzaktaydı
    Sağ kolumu Mekke‘de kestiler şafak vakti
    Utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz

    Bitmez
    Haçlı seferleri boyunca anlatsam maceramı
    Yakına gel
    Dört yanımız iri ıstakozlarla dolu
    Yalnız değiliz
    Tuk ki bu tuzlu balıklarda benim yüreklerim çarpıyor
    Tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık
    Tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim
    Al
    Ekmeğine katık et beni

    Dufy‘nin bir sokağı vardı bilir misin
    İlkin seni o mor sokakta gördüm
    Temmuzun ondördüydü
    Bütün itliği üzerindeydi güneşin
    Bir yeşil elbisen vardı
    Bir siyah ayakkabın vardı
    Bir gözlerin vardı
    Bir dudakların vardı
    Ama ben yoktum o sokakta
    Tahiti adalarında
    Gaugin‘le seni düşünüyordum
    Absent kadehlerinde ellerini içiyordum yudum yudum
    Dufy‘nin sokağı aklıma nereden geldi

    Bir çift zar aldım
    Attım gökyüzüne
    Adis-Ababa şehrine düştü
    Adis-Ababa şehrinde kadınlar
    Hepyek bakıyordu yüzüme
    Yüzümde cinayetler işleniyordu her gece
    Kadmiyum kırmızısından kanlar akıyordu nehir nehir
    Sen baksan görürdün
    Her gözüme bir düşeş oturmuştu
    Sen görsen anlardın
    Titanyum beyazı yalnızlığımı
    Budapeşte köprüsünün üzerinde
    Bir çingene falıma baktı
    Dedi üç günde öleceksin
    Ben üçbin yıldır seni arıyorum
    Kapılara sığmıyor umutsuzluğum
    Lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
    İçimden dünyayı ipe çekmek geliyor
    Cümle yıldızlar şahidim olsun
    Yapmazsam adam değilim

    Şanghay‘da orospular benimle yatmadı
    Çirkinsin dediler
    Pissin dediler
    Yıkandım arındım
    Afyon yüklü mavnalar geçiyordu Çin denizinden
    Birisi geçmişime küfretti
    Tuttum öldürdüm
    Geçmişim seninle güzeldi temizdi aktı
    Kirlettim
    Affet beni

    Hamamatsu‘da bir geyşa kızı yüzüme tükürdü
    Pyong-Yang‘da kurşuna dizdiler beni
    Tiz bir boru sesi üç defa ti çekti
    Trampetler başımda zonkluyordu
    Kederliydim
    Çaresizdim
    Canım Tchaikovski‘yi dinlemek istiyordu
    Ah o keman konçertoları öldürdü beni

    Dinsizdim İstanbul‘da minareler üstüme yıkıldı
    Yoksuldum Kudüs‘te kiliseler kabul etmedi beni
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan akşam olacak
    Rachmaninof‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
    Sonra sana gelmeliyim
    Rachmaninof nereye giderse gitsin

    Şimdi bir derin mavide akşam oluyor
    Gök mavi deniz mavi
    Mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
    Bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
    Ne opera aryaları
    Ne beşinci senfonisi Beethoven‘in
    Bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
    Gün ışığı arkamızda kaldı bak
    Tanyerinde unuttuk gözlerimizi
    Gel artık
    Hayata yeniden başlayalım
    Gel artık
    Bu mavilerde kimseler görmez bizi

    Solfej anahtarlarını kaldıralım
    Do‘ların mi‘lerin önünden
    Bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün
    Ölmekse daha kolay ne var
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil
    İskender adam edemedi bu dünyayı
    Biz mi edeceğiz
    Eflatun çözemedi yaşamanın sırrını
    Biz mi çözeceğiz
    Bütün yataklar bir kişilik
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Birazdan gece olacak
    Ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi
    Pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım
    Seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz
    Dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden
    Bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
    Bir gözümde bozulmuş nal izleri
    Durup durup ağlayacağım

    Sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
    Bu zehir zemberek kederler için mi
    Bak bütün orkestralar sustu
    Bütün ışıkları söndü dünyanın
    Korkma
    Haydi uzat ellerini
    Geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
    Bak dinle
    Bir seslenen var uzaklardan
    Bak dinle
    Kader kapıyı çalıyor
    Gelme diyorsun
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir.

    Tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
    Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
    Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
    Yaklaş bana
    Seninle kardeş değiliz

    Hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
    Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
    Biliyorsun
    Önce Tanrı insanı yarattı
    Sonra insan sevgiyi
    Ne yapsak boş
    Ne kadar çabalasak faydasız
    Geriye dönemeyiz
    Olanlar oldu iş işten geçti
    Çamurumuza sevgi katılmış bir kere

    Kim bu şarkıları söyleyen
    Karcığar faslından düm tek üzere
    Aklım bir yere erişti durdu
    Susun
    Şimdi üçgenlerle oynuyorum
    Kaldırın bu daireleri
    Bir model kız geldi soyundu karşımda
    Saçlarından üç fırça yaptım
    Üç tüp boyan vardı
    Verenoz yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
    Hepsini kattım birbirine
    Senin yeşilini buldum
    Senin yeşilinde orkestralar Debussy ‘den çalıyordu
    Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

    Bu deli eden uğultu nerden geliyor
    Kim kırdı bu aynaları
    Toplayın yüzümüzü görelim
    Çirkin değiliz artık
    Bir kapı açılda önümüzde ölümsüzlüğe
    Güzeliz
    Sabahlar bizimle dolu
    Işık diyordun al işte
    Kör kıyılara kadar ışıdı yeryüzü
    Renk diyordun işte bak
    Buram buram mavi
    Çarşılar dolusu kırmızı
    Süt beyazından geceler
    Sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
    Yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler

    Kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
    Yalan bunca faziletler yalan
    Bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
    Aldırma diyorum sana
    Dünya ikimiz için yaratıldı
    Üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne

    Verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
    Hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
    Hangi aynaya baktıysam seni gördüm
    Gel desen gelemem
    Git desen gidemem
    Öl desen kanım akmaz
    Anladım artık seni sevmek yüce bir şey
    Anladım seni sevmek Tanrı‘ya yaklaşmak gibi

    İnsanlar içinde bir sana inandım
    Bir seni sevdim kendimden başka
    Uykularımın bölündüğü saatlerde
    Sendin düşündüğüm soluk soluk
    Sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
    Gözümü yumsam seni görüyordum
    Oynak türkülere benzeyen yürüyüşünle
    Sen çıkıyordun karşıma
    Karanlığımda
    İki yıldızdı ellerin görülmedik
    Karanlığımda
    Bir orman yangınıydı dudakların

    İstesen hayat verirdim bu karanlıklara
    İstersen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
    Denizlerden göllerden nehirlerden
    Sana görmediğin renkler yaratırdım
    Zamanın ötesinde
    Yeni bir dünya kurardım sana
    İnsansız Tanrısız kedersiz
    Severdin
    Dağ rüzgarlarının serinliğince
    Yaşardın
    Bu sefil dünyamızdan uzak

    Bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
    Yumruk kadar yüreğimde sen varsın
    Kutsal kederler içinde seninleyim artık
    Sarı badanalı evlerde başbaşayız
    Bütün duvarlara gölgen kazınmış
    Kokun sinmiş bütün perdelere
    Kapılarda parmakların beyaz beyaz
    Sokaklarda ayaklarının izi
    Ben bu sokaklarda ölsem
    Kaldırımlar çekmez ağırlığımı
    Söylesem aşkımı asırlar boyunca
    Bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni

    Desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
    Beşincisi sensin
    Desem ki iki kişi kaldık dünyada
    İkincisi sensin
    Desem ki biri var yeri göğü var eden
    O da sen olurdun
    Sana tapmak için
    Kilden bir heykel yapardım güzelliğince
    Bilsem ki sen Tanrı‘dan iyisin
    Bilsem ki Tanrı senden güzel değil

    Senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
    Nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
    Nasıl nasıl bakıyor bana
    Böyle merhametten uzak
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Ümitlerim ne olacak
    Bunca şiirleri kim söyleyecek sana
    Kim anlatacak dünyaya sığmayan güzelliğini

    Gitmek mümkün olsa da gitsem uzaklara
    Sevmesem seni bir daha
    Paramparça etsem yüreğimi cam gibi
    Sonra yaksam
    Savursam küllerini karlı dağlardan açık denizlerden
    Yine seni severdim toz toz
    Yine sana tapardım küllerimin ağırlığınca

    Bu oksijen gazı olmasa da olurdu
    Ama Beethoven gelmeseydi dünyaya
    Seni bu kadar sevemezdim
    İkimizin ortasında o duruyor
    Sağımızda birinci keman
    Solumuzda ikinci keman
    Karşımızda üçüncü keman
    Sonra orglar flütler kontrbaslar
    Sustur şu orkestrayı Beethoven
    Şimdi dokuzuncu senfoninin sırası mı

    Bunca yalnızlıklar bunca yokluklar benim işim değil
    Bu çirkinliği ben yaratmadım
    Ne de bu kahpe güzellikleri
    Bende sevmediğin ne varsa senden türedi
    Şu karanlık bakışlar
    Şu ellerimin pisliği
    Şu dudaklarımdan çıkan iğrenç sözler
    Besbelli senin eserin
    Ne buldumsa sende buldum kötülükten yana
    Ne öğrendimse senden öğrendim
    Seni sevdikten sonra başladım yaşamağa

    Seni Tanrı yarattıysa beni kim yarattı
    Bu azabı kim verdi bana
    Çıngıraklı yılanların zehirini içtim
    Balinaların kusmuklarını
    Kükürt kokulu imkansızlıklar içindeyim
    Oysa güzeldim tarihin ilk çağlarında
    Görsen şaşardın
    Öyle aydınlıktım
    Öyle iyiydim
    Kobalt mavileriyle doluydu yüreğim
    Kurşun beyazlarıyla
    Severdin beni
    Midye kabuklarının yeşilliğince

    Sonunda dediğim çıktı işte
    Samanyolundan bir yıldız düştü dünyaya
    Sinekler gibi eziliverdi insanlar
    Her şey bir anda olup bitti
    Yapayalnız kaldık
    Ne radyo aktivite ne mantar şeklinde bulutlar
    Ne yaşamak sevinci ne ölüm korkusu
    Sonunda üç kişi kaldık dünyada
    Sen
    Ben
    Bir de Jiro‘nun Manon Lesko‘su

    Yine bana bakarken yüzün kızarıyor
    Toplum kurallarından kurtulamadın daha
    Bütün çayırlar bomboş
    Görmüyor musun
    Al başını dağlara çık
    Avaz avaz şarkı söyle sokaklarda
    Bir kibrit çak
    Bütün evler yansın
    Yüzbin yılın öcünü al bu şerefsiz dünyadan
    Sonra kaldır kendini denize at
    Biraz serinle
    Sevebildiğim kadar insanım ben
    On gram arsenik yeter canıma
    Beni düşünme

    Uzun mistral rüzgarlarının üzerine
    Nimbüs bulutları geliyor kaç
    Uykumuz bölündü çırıl çıplağız
    Kum fırtınaları başladı
    Çin seddinin ötesinde
    Gölgemizi bir Asya şehrinde unuttuk
    Taklamakan çöllerinde kaldı rüyalarımız
    Haydi git
    Yok olduk iki olduğumuz yerde
    Haydi git
    Bir kalırsak yine var olacağız.

    Beş yüz borazan birden çalıyor
    Bin davul birden vuruyor başımda
    Gök gürültüleri
    Çekiç sesleri makine sesleri
    Dağlardan kopan kocaman çığlar
    Taşlar
    Kayalar
    Ey üstüme üstüme gelen deniz
    Ey cam kırıklarından kader
    Yeter artık
    Nerdeyse çıldıracağım
    Bir yeşil ötesine geldim durdum işte
    Merdivenin son basamağındayım
    Bir adım daha atsam
    Kimseler tutamaz beni
    Bir adım daha atsam karanlıktayım

    Kaç kere söyledik
    Şu potpuriyi çalmayın diye
    Anlamıyor musunuz
    Fa diyez bemol çaresizlikler içindeyiz
    Bir duvar yıkılıyor altında kalıyoruz
    Bir adam ölüyor bizi gömüyorlar
    Susturun şu kemanları
    Biraz da ilahlar ağlasın yokluğumuza
    Kirli gözyaşları kırık iskemleler
    Başı bozuk Çigan havaları
    Yeminler notalar akortsuz teller
    Ve sakat çocukları Nagazaki‘nin
    Biz bunun için mi geldik yeryüzüne
    Devirin şu putları
    Mukaddes kitaplar bize göre değil artık

    Sinemaskop rezaletler içindeyiz
    Café Chantant‘larda dua ediyoruz
    Mabetlerde çiftleşiyoruz artık
    Mesuduz
    Dokunmayın keyfimize
    Saint Pierre‘in doksandokuzuncu göbekten torunu
    Strip tease yapıyor
    Foli Bergere revüsünde her gece
    Gelsin arkasından şampanya şişeleri
    Kauçuk göğüslü kızlarda bir naz bir çalım
    On derste aşk
    On derste güzellik
    On derste cinsiyet
    Ve tam onbin yıldır arayıp bulamadığımız fazilet
    Sonra mezarlıklar dolusu günah
    Genelevler dolusu namus
    Velhasıl ailece rock‘n roll dansı öğrendik
    Tepinip duruyoruz

    Pirinç tanelerine çizdiğimiz kral resimleri bizi kurtarmadı
    Ne de Babil‘in asma bahçeleri
    Hakkını veremedik alın terimizin suçluyuz
    Har vurup harman savurduk ömrümüzü
    Akıllı bir maymun olmaktan öteye gidemedik
    Şimdi bu kördöğüşünde yenildikse suç bizim
    Geç anladık zavallılığımızı
    Her şeyi bu sağır göklerden bekledik yıllardır
    Bizi kimseler inandıramadı ölüme
    Bize kimseler öğretmedi insanlığımızı

    Kim kurdu bu düzeni nerdeyiz
    Bu tekerlekler nasıl dönüyor boşlukta
    Bu umutlar bu dualar bu kahrolası hayaller
    Nasıl bunca yıldır barındırdı bizi
    Bu katı yürekli topraklar
    Bu gülünç mezartaşları
    Ölümler ölümler ölümler
    Ölümlerden beter yalnızlığımız
    Bu macera ne zaman bitecek söyleyin
    Söyleyin ne zaman aydınlanacak
    Bu karanlık alın yazımız

    Harun-er Reşidin gazabına uğradık cümlemiz
    Başparmaklarımızın birinci boğumundan vurdular bizi
    Bir düşüş düştük Eiffel kulesinden
    Sersefil oldu ölümüz caddelerde
    Nice evlerin nice apartmanların bütün ağırlığı üzerimize kurşun gibi çöktü
    Sokak köpekleri işedi kanlı gömleğimize
    Yedi yıldız senesi bağırdık ağladık
    Kimseler duymadı sesimizi Lili Marlen
    Beşyüz sene sonra anlaşıldı yokluğumuz
    İşte biz böyle yitirdik inancımızı Tanrıya
    Keyfimize dokunmayın
    Adamakıllı sarhoşuz

    Ya bir gül koparın bahçenizden
    Koklayalım
    Ya bir yudum su doldurun taslarımıza
    İçelim
    Ya da bir dilim ekmek verin
    Şükredelim yaşadığımız
    Karanlıklar içinde
    Çamurlar içindeyiz
    Tutun kaldırın bizi
    O yalancı sevginiz sizin olsun
    Biz yaşamak için geldik yeryüzüne
    Alın başınıza çalın merhametinizi

    Körsünüz ya da sağırsınız
    Beyaz çorap giydi diye
    Ku Klux Klan derneğinin adamları
    Bir zenciyi linç ettiler
    Görmediniz
    İbni Mansurun beşinci karısını toprağa gömdüler beline kadar
    Sabahtan akşama dek yedibin kişi taşladı
    Yedibin kişi tükürdü yüzüne görmediniz
    Şu gökkubbenin altında
    Boşa gitti nice bonjour‘larımız
    Sonra üç kere good night dedik
    Duyan olmadı

    Ya savaş meydanlarında yitirip bulamadığımız gerçek
    Engizisyon işkenceleri yirminci yüzyılın
    Fırınlar
    Gaz odaları
    Kitle halinde ölümler
    Kara sineklerin konduğu çürümüş et yığınları
    Yaylım ateşlerile delik deşik olmuş insanlığımız
    O azgın atların çiğnediği kollar bacaklar
    O kan çanağı gözler
    O süngü uçlarında yükselen kesik başlarımız

    Bizi alçaltan bu kanlı zafer taçları işte
    Öptüğümüz o pis eller
    O maymun maskara soytarılar
    Küçük orospular
    Kirli zevklerimiz
    Yatağımıza giren frengili kadınlar
    Aldığını geri vermez bir karanlık dört yanımızda
    Hangi perdeyi aralasak gece
    Hangi taşı kaldırsak çaresizlik
    Ölüm isli bir fener ışığı bu karanlıklarda
    Ölüm yorgun askerlerin tek umudu sıcak
    Biz bu ölümlerle yakınız ölümsüzlüğe
    Bu karanlıklarla uzak

    Siz dilediğiniz şarkıyı söyleyin yine
    Yine karamelalarla kandırın küçük kızları
    Irzına geçin torunlarınızın
    O sapık arzularınız yükseltecek sizi
    O karanlık odaların başıboş rahatlığı
    Varın dilediğiniz gibi yaşayın artık
    Bir gün bütün günahlarınız bağışlanacak Tanrı katında
    Ne cehennem ateşleri ne o köprüler kıldan ince
    Sizin için değil
    Siz öyle Tanrıların böyle kullarısınız işte

    Şimdi de oturmuş tuz biber ekiyorsunuz yaramıza
    Kiliselerde camilerde öğütler veriyorsunuz Tanrı adına
    Sonra her gece bir cinayet işliyorsunuz
    Temiz çarşaflarda pis kanınız
    Uykularımızda gölgeniz korkunç belalı
    Sizi sayıyla mı verdiler bize
    Defolun karşımızdan
    Bize kendi derdimiz yeter
    Kanınızı bulaştırmayın ellerimize

    Yüzsüzlüğün bu kadarına pes doğrusu
    Haydi biraz eğin başınızı
    Bizden af dileyin
    Kederimizi anlayın artık
    Saygı gösterin sevgimize
    Belki sizi affedebiliriz
    Ne de olsa insanız biz de
    Bir zayıf tarafımız vardır

    Nasıl aldandık bunca zamandır
    Nasıl inandık güzelliğine hayatın
    Bize ne doğan güneşten
    Büyüyen buğdaydan akan sudan bize ne
    Alabildiğine kederliyiz yorgunuz
    Bize dostluğu öğrettiniz
    Bize sevmesini öğrettiniz böyle delicesine
    Sevdikse günahlarımız Tanrı‘nın boynuna
    Sevilmedikse insanlar utansın kederimizden
    Ne aradık ne bulduk dünyanızda söyleyin
    Bir sevgiyi bile çok gördünüz bize
    Öpüştük uykularımızda ayıpladınız
    Kara kara yengeçleri saldınız üstümüze
    Şimdi de bir yaşamaktır tutturmuşsunuz
    Rahat bırakın bizi
    Göğüyle deniziyle
    Taşıyla toprağıyla
    O yoktan var ettiğiniz Tanrı‘sıyla
    Dünyanız sizin olsun.

    Boğaz tokluğuna yaşamalar bizi kurtarmaz artık
    Biz oldum olası kör doğmuşuz
    Brakisefal kafalarımız bir işe yaramıyor
    Hele şu bizimsiz ayaklarımızın haline bakın
    Aptallığımız yüzümüzden belli
    Aynaya bakıp gülüyoruz
    Oysa bütün çirkinliğimiz aşikar ayna gibi
    Söyleyin bir Shakespeare mi akıllıydı içimizde
    To be or not to be

    To be or not to be bir şey değil yine
    Sen olmasan benim varlığımdan ne çıkar
    Ama sen yoksun işte
    Bense bütün insanlar gibi ha varım ha yoğum
    Yine sana çıkıyor bütün yollar
    Yine bütün iki kere ikiler dört ediyor
    Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum.

    Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    Hani sen iyiydin
    Halden anlardın
    Hani sen git demeyecektin bana
    Ve ben her şeye rağman gelecektim
    İçimde bir umut
    Ellerimde olgun meyvalar
    Dünya nimetleri
    Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
    Ama ne sen gel dedin
    Ne de ben gelebildim her şeye rağmen
    Aşkımız ayrılıklarla başladı

    Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    Deniz fenerlerinin ışığında yıkanırdık
    Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    Ne yana baksak denizdi maviydi ışıktı
    Sonra bir çaresizlikti zifir
    Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    Öyle kendinden geçmiş öyle başıboş
    Öyle derin duygular içindeydik anlatılmaz
    Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    Aldığını geri vermez dalgalara
    Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    Tatmadığımız yemişlerden tattık günahkar olduk
    Alevden bir tasta eridi günler
    Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    Hiç sönmiyecekmiş gibi yanıyorduk

    Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi inanmadık
    Kuşatıldık ansızın kederle ayrılıkla
    Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    Uyuduk bir daha uyanamadık

    Şimdi bir kutup var sana çeker beni
    Bir kutup var senden öteye
    Ben onun için böyle ortalıkta kaldım
    Dağ yollarında caddelerde sokaklarda
    Onun için bulup bulup yitirdim seni
    Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    Zamandın zamandan öte bir şeydin
    Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    Bu zincirleri sen vurdun ellerime
    Sen getirdin bunca karanlıkları
    Al şunu mumu yak
    Korkuyorum
    Bir taş aldım attım denize
    Günahlarımdan kurtuldum
    Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    Öteye gidemem
    İtme beni

    Benim de bir insan tarafım vardı
    Bakma böyle kötü olduğuma
    Benim de dileklerim vardı
    Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    Büyük dertler içinde benim ellerim
    Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    Bütün kötü yerlerde ben kokarım
    Biliyorum
    Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    Fabrika bacalarında bir kara dumanım
    Zehirim akrep kuyruklarında
    Kötüyüm sevemediğin kadar
    Öyle fenayım
    Kapanmamış bıçak yaralarında
    Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    Unut artık
    Bayat bir ekmek gibi
    Çürümüş bir elma gibi

    Sarın badanalı evlerde kazanlar kaynar
    Sarı badanalı evlerde günah işlenir her gece
    Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    Sarı badanalı evleri sev biraz
    Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür bir dirilir
    Anladım
    Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    Tosca‘dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    Sus biraz
    Ensemde bir akrep yürüyor
    Bırak yürüsün
    Sabaha asacaklar beni
    Dokunma
    Yedi canım vardı ikisi gitsin
    Bunca ölümler az gelir bana

    Kalbimi yardım
    Bir damla kan aktı
    Kutuplara kar yağıyordu
    Üşüdüm
    Failatun vezniyle seni çağırıyorum
    Bana inbiklenmiş yeşilliğini getir
    Dur gitme
    Beş kuruşum vardı kaybettim
    Dur gitme
    Isırgan otlarından kurtar beni

    Deniz analarının gözlerini çaldım
    Sana bakmak için
    Güneşi üçe böldüm
    Al biri senin olsun
    Yüzümde beş bıçak yarası var
    Bir de sen vur
    Barut kokusunu severim
    Bir portakalı dilim dilim soy
    Acıktım
    Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    Tut ki bir marul yaprağıydım
    Öldüm

    Al şu serçe parmağım sende kalsın
    Ben kötüyüm
    Allahsızım
    Korkunç çirkinim
    Ben seksensekizinci tul dairesiyim
    Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    Al
    Ben lanetlendim

    Chopin‘in cenaze marşı çalınıyor
    Ölüler ayağa kalktı
    Görüyor musun
    Şu soldan ikinci benim
    Senin yüzünden öldüm
    Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    Ağlıyorum
    Biraz sev beni
    Yaklaş biraz
    Gül biraz
    Seni affediyorum

    Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    Başımı taşlara vurdum
    Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    Tanrısal duygular içindeydim
    Bütün Tanrısızlığımdan uzakta
    Bir kemiklerinin sertliğini aldım
    Bir teninin aklığını
    Sonra sıcaklığını dudaklarının
    Gel bak
    Sana bir Tanrı getirdim
    Gel bak
    Bir Tanrı yarattım senden
  • “Yüksek topuk giyen ilk erkek, Fransa’nın çok zarif Güneş kralı 1647 ve 1711 yılları arasında sadece bir kez yıkandı, o da doktor reçetesiyle.”
  • OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİ VE PRATİĞİ, Emmanuel Goldstein

    Birinci Bölüm
    Cehalet Güçtür.

    Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Bunlar kendi içlerinde de pek çok alt bölüme ayrılmışlar, sayısız ad taşımışlar, sayıları ve birbirlerine karşı tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hiçbir zaman değişmemiştir. Olağanüstü ayaklanmalar ve kesin görünen değişimlerden sonra bile, tıpkı ne kadar hızlı döndürülürse döndürülsün dönme ekseni doğrultusu hep aynı kalan bir jiroskop gibi, aynı düzen hep kendini yeniden dayatmıştır.

    "Julia, uyanık mısın?" diye sordu Winston.
    "Evet, sevgilim, kulağım sende. Devam et. Müthiş."
    Winston devam etti:

    Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise –bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir– tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaşım yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzdeki çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da, hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insanlığı eşitliğe bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.

    On dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, pek çok gözlemci, bu sürecin durmadan yinelendiğini açık seçik görmüştür. O zaman, tarihi döngüsel bir süreç olarak yorumlayan düşünce okulları doğmuş, bunlar eşitsizliğin insan yaşamının değişmez yasası olduğu savını öne sürmüştür. Hiç kuşkusuz, bu öğretinin savunucuları geçmişte de her zaman olmuştu; ama bu kez ortaya konuluşunda gözle görülür bir farklılık vardı. Eskiden, hiyerarşik toplum düzeninin gerekliliği, özellikle Yüksek kesimin öğretisiydi. Krallar ve aristokratlar ve onların asalakları rahipler, hukukçular ve benzerleri tarafından savunulmuş ve ölümden sonra düşsel bir dünya vaatleriyle yenir yutulur hale getirilmişti. Orta kesim, iktidarı ele geçirmek için savaşım verirken, hep özgürlük, adalet ve kardeşlik gibi kavramlardan yararlanmıştı. Şimdilerde ise, henüz yönetimde olmayan, ama çok geçmeden yönetimde olmayı umut eden insanlar kardeşlik kavramına sarılmaya başladılar. Eskiden, Orta kesim eşitlik bayrağına sarılarak devrimler yapmış, ama eski zorbalık düzenini devirir devirmez kendisi yeni bir zorbalık düzeni kurmuştu. Yeni Orta kesimler ise zorbalıklarını önceden ilan ettiler. On dokuzuncu yüzyıl başlarında ortaya çıkmış bir kuram olan ve eskiçağların köle isyanlarına kadar uzanan düşünceler zincirinin son halkasını oluşturan sosyalizm, hâlâ eski çağların ütopyacılığının etkisi altındaydı. Ama sosyalizmin, 1900'den başlayarak ortaya çıkan her değişkesinde, özgürlük ve eşitliği sağlama amacı gittikçe daha açık biçimde terk edildi. Yüzyıl ortalarında doğan yeni akımlar, Okyanusya'da İngsos, Avrasya'da Neo-Bolşevizm, Doğuasya'da herkesçe bilinen adıyla Ölüme Tapınma, bilinçli bir biçimde özgürlüksüzlük ve eşitsizliği sürekli kılmayı hedefliyordu. Bu yeni akımlar, hiç kuşkusuz, eski akımların bağrından doğmuştu ve onların adlarını koruyor, ideolojilerine sahte bir bağlılık gösteriyordu. Hepsinin amacı, ilerlemeyi durdurmak ve tarihi kendi seçtikleri bir anda dondurmaktı. O bildik sarkaç bir kez daha salınacak, sonra da duracaktı. Orta kesim, her zamanki gibi, Yüksek kesimi alt edip onun yerini alacak; ama bu kez Yüksek kesim, bilinçli bir strateji yürüterek, konumunu sürekli kılmayı başaracaktı.

    Yeni öğretiler, biraz da, tarihsel bilginin birikimiyle ve on dokuzuncu yüzyıldan önce hemen hiç var olmayan tarih bilincinin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Tarihin döngüsel işleyişi artık anlaşılır bir şeydi ya da öyle görünüyordu ve anlaşılır bir şey olduğuna göre, değiştirilebilirdi de. Ama yeni öğretilerin ortaya çıkışının temelinde yatan başlıca neden, insanların eşitliğinin daha yirminci yüzyılın başlarında teknik bakımdan olanaklı duruma gelmiş olmasıydı. Gerçi insanların hâlâ doğuştan yetenekleri açısından eşit olmadıkları ve uzmanlık gerektiren işlerde bazı bireylerin öbürlerine yeğ tutulması gerektiği doğruydu; ama artık sınıf ayırımlarına ya da büyük servet farklılıklarına gerçekten gerek kalmamıştı. Önceki çağlarda, sınıf ayırımları yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir şey olmuştu. Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti. Ne var ki, makine üretiminin gelişmesiyle birlikte durum değişmişti. İnsanların farklı işlerde çalışmaları hâlâ gerekli olsa da, artık farklı toplumsal ve ekonomik düzeylerde yaşamaları gerekmiyordu. Dolayısıyla, iktidarı ele geçirmenin eşiğinde olan yeni kesimlerin gözünde, artık uğruna savaşım verilmesi gereken bir ülkü olmaktan çıkmış, önüne geçilmesi gereken bir tehlike olmuştu. Adil ve barışçı bir toplumun mümkün olmadığı daha ilkel çağlarda, eşitliğe inanmak epeyce kolaydı. İnsanlar, binlerce yıldır, yasalar ve ağır işlerin olmadığı bir toplumda kardeşçe yaşadıkları bir yeryüzü cenneti düşlemişlerdi. Ve bu düş, her tarihsel değişimden kazançlı çıkan kesimleri de belirli ölçüde etkilemişti. Fransız, İngiliz ve Amerikan devrimlerinin mirasçıları insan haklarına, söz özgürlüğüne, yasalar önünde eşitliğe ve benzerlerine bir ölçüde inandıklarını kendilerince dile getirmişler ve hatta belirli ölçüde bu kavramlar doğrultusunda davranmaya özen göstermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın kırklı yıllarına gelindiğinde, siyasal düşünce alanındaki tüm ana akımlar otoriter bir niteliğe bürünmüştü. Yeryüzü cenneti, tam da gerçekleşebilir olduğu anda gözden düşmüştü. Bütün yeni siyasal kuramlar, hangi adla ortaya çıkarsa çıksın, önünde sonunda yeniden hiyerarşiye ve sınıflandırmaya varıyordu. Ve 1930 dolaylarında genel görünüm sertleşmeye başlarken, çok uzun zamandır, bazı yerlerde yüzlerce yıldır terk edilmiş uygulamalar –yargılamasız hapsetmeler, savaş tutsaklarının köle gibi kullanılması, meydanlarda toplu idamlar, itiraf ettirmek için yapılan işkenceler, rehinelerin kullanılması ve geniş kitlelerin sürülmesi– yeniden yaygınlaşmakla kalmamış, kendilerini aydın ve ilerici sayanlarca bile hoş görülür, dahası savunulur olmuştu.

    İngsos ve rakipleri, ancak dünyanın dört bir yanında uluslararası savaşlar, iç savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle geçen bir on yıl sonra, tam anlamıyla oluşturulmuş siyasal kuramlar olarak ortaya çıktılar. Ama yirminci yüzyılda daha önce belirmiş ve genel olarak totaliter diye nitelenmiş çeşitli sistemler bunların habercisi olmuştu ve var olan kargaşadan doğacak dünyanın ana hatları çoktan anlaşılmıştı. Bu dünyayı ne tür insanların yöneteceği de anlaşılmıştı. Yeni aristokrasi büyük ölçüde bürokratlar, bilim insanları, teknisyenler, sendika yöneticileri, tanıtım uzmanları, toplumbilimciler, öğretmenler, gazeteciler ve profesyonel politikacılardan oluşuyordu. Kökenleri ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının üst kesimlerinde yatan bu insanlar, tekelci sanayi ve merkezi yönetimin verimsiz dünyasınca biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmişlerdi. Bunlar, eski çağlardaki benzerleri kadar açgözlü ve lüks düşkünü değildiler, ama iktidar özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı ve en önemlisi de ne yaptıklarının daha fazla bilincinde oldukları gibi, muhalefeti ezmekte de daha kararlıydılar. Özellikle de muhalefeti ezmekte daha kararlı oluşları çok önemliydi. Bugünkülerle karşılaştırıldığında, geçmişin tüm buyurgan yönetimlerinin isteksiz ve etkisiz kaldıkları görülür. Egemen kesimler şu ya da bu ölçüde liberal düşüncelerden hep etkilenmişti ve işleri gevşek tutma, yalnızca apaçık ortada olan işi göz önüne alma ve uyruklarının ne düşündüğüyle pek ilgilenmeme eğilimindeydi. Günümüz ölçütleriyle kıyaslandığında, Ortaçağ'ın Katolik Kilisesi bile hoşgörülü sayılabilirdi. Bunun bir nedeni, eskiden hiçbir yönetimin yurttaşlarını sürekli denetim altında tutma gücüne sahip olmamasıydı. Ne var ki, matbaanın bulunması kamuoyunu yönlendirmeyi kolaylaştırdı, sinema ve radyo bu süreci daha da güçlendirdi. Televizyonun gelişmesiyle ve aynı aygıtın hem alıcı hem de verici olarak kullanılmasını olanaklı kılan teknolojik ilerlemeyle birlikte, özel yaşam ortadan kalktı. Bütün yurttaşlar ya da en azından izlenmeye değer bütün yurttaşlar, günün yirmi dört saati polis tarafından gözetlenebiliyor, bütün öteki iletişim kanallarından uzak tutulabildikleri gibi, sürekli resmi propagandaya bağımlı kılınabiliyorlardı. Artık ilk kez, yalnızca devlet iradesine tam bir boyun eğişin dayatılması değil, tüm yurttaşların tümüyle aynı düşüncede olmaları da sağlanmıştı.

    Elliler ve altmışların devrimci döneminin ardından, toplum, her zaman olduğu gibi, yeniden Yüksek, Orta ve Aşağı kesimlere ayrıldı. Ama yeni Yüksek kesim, öncekilerin tersine, içgüdüleriyle hareket etmiyor, konumunu korumak için neyin gerekli olduğunu biliyordu. Oligarşinin biricik güvenli temelinin kolektivizm olduğu çoktan anlaşılmıştı. Servet ve ayrıcalığı korumanın en kolay yolu, bunlara ortaklaşa sahip olmaktır. Yüzyıl ortalarında meydana gelen "özel mülkiyetin ortadan kaldırılması", gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu; şu farkla ki, yeni mülkiyet sahipleri bireylerden oluşan bir kitle değil, bir kesimdi. Hiçbir Parti üyesi, ufak tefek özel eşyalar dışında, kendi başına bir şeyin sahibi değildir. Okyanusya'da her şey kolektif olarak Partiye aittir, çünkü her şey Parti'nin denetimi altındadır, üretilen her şeyi Parti uygun gördüğü biçimde değerlendirir. Devrimi izleyen yıllarda Parti bu egemenliği hemen hiçbir karşı koyuşla karşılaşmadan elde edebilmişti, çünkü söz konusu durum tümüyle bir kolektifleştirme olarak sunulmuştu. Eskiden beri, kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesini sosyalizmin izleyeceğine inanılmıştı ve kapitalistler gerçekten de mülksüzleştirilmişlerdi işte. Fabrikalar, madenler, topraklar, evler, ulaşım, her şey ellerinden alınmıştı ve bütün bunlar özel mülk olmaktan çıktığına göre artık hepsinin kamu malı olması gerekirdi. Eski sosyalist hareketin bağrından doğan ve onun terminolojisini olduğu gibi miras edinen İngsos, sosyalist programın ana maddesini gerçekten de yerine getirmiş, böylece önceden beklendiği ve istendiği gibi ekonomik eşitsizlik kalıcı kılınmıştı.

    Ne var ki, hiyerarşik toplumu sürekli kılmanın sorunları bundan derindir. Egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır. Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir. Bu nedenlerin hiçbiri tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder. Kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir. Önünde sonunda, belirleyici etken, egemen sınıfın zihinsel eğilimidir.

    Yüzyılımızın ortalarından sonra, ilk tehlike gerçekten de ortadan kalkmıştı. Bugün dünyayı bölüşmüş olan devletlerin üçü de aslında yenilmezdir; ancak yavaş gerçekleşen demografik değişiklikler sonucunda yenilebilirler, ki güçlü bir yönetim bunu kolayca önleyebilir. İkinci tehlike de yalnızca kuramda kalan bir tehlikedir. Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi, sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir. Açıkçası, kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıkları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar. Bir zamanların sürekli yinelenen ekonomik bunalımları tümden gereksiz olmuştur ve artık meydana gelmelerine izin verilmemektedir. Ama daha başka ve daha büyük çarpıklıklar meydana gelebilir ve gelmektedir de; hem de hiçbir politik sonuca yol açmadan, çünkü insanların hoşnutsuzluklarını açıkça dile getirebilecekleri hiçbir olanak yoktur. Makine teknolojisinin gelişmesinden bu yana toplumumuzda kendini hissettiren üretim fazlası sorunu ise, aynı zamanda halkın moralinin gerekli düzeye yükseltilmesine de yarayan sürekli savaş düzeniyle (bkz. Üçüncü Bölüm) çözülmüştür. O yüzden, bugün bizi yönetenler açısından gerçek tehlike, becerikli, yarı-işsiz, iktidara susamış insanlardan oluşan yeni bir kesimin kopup ortaya çıkması ve kendi saflarında liberalizm ve kuşkuculuğun gelişmesidir. Demek, sorun eğitimle ilgilidir. Hem yönetici kesimin hem de onların hemen altındaki, yürütmeyle görevli daha geniş kesimin bilincinin sürekli olarak biçimlendirilmesi sorunudur. Kitlelerin bilincinin ise yalnızca olumsuz yönde etkilenmesi gerekmektedir.

    Burada anlatılanlar temelinde, önceden hiçbir şey bilmeyen biri bile, Okyanusya toplumunun genel yapısını anlayabilir. Piramidin tepesinde Büyük Birader oturmaktadır. Büyük Birader yanılmaz ve her şeye kadirdir. Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. Büyük Birader'i bugüne kadar gören olmamıştır. O, duvarlardaki posterlerde bir yüz, tele-ekranlarda bir sestir. Onun asla ölmeyeceğinden kesinlikle emin olabiliriz, ne zaman doğduğu ise belirsizdir. Büyük Birader, Parti'nin dünyaya görünmek için büründüğü surettir. İşlevi, bir örgütten çok bir bireye karşı daha kolay duyulabilecek sevgi, korku ve saygı gibi duyguları kendisinde odaklandırmaktır. Büyük Birader'den sonra, üye sayısı altı milyonla ya da Okyanusya nüfusunun yüzde ikisinden azıyla sınırlı olan İç Parti gelir. İç Parti'nin altında Dış Parti yer alır; İç Parti devletin beyni ise, Dış Parti de devletin eli kolu sayılabilir. Ondan sonra, nüfusun belki de yüzde seksen beşini oluşturan, genellikle "proleterler" dediğimiz suskun kitleler gelir. Proleterler, daha önceki sınıflandırmamıza göre, Aşağı kesimdir; sürekli olarak bir egemenin elinden bir başka egemenin eline geçen ekvatoral ülkelerin köle halklarına gelince, onlar bu yapının kalıcı ya da gerekli bir parçası değildir.

    Bu üç kesime üyelik, ilke olarak, kalıtsal değildir. İç Parti üyesi olan bir ana babanın çocuğu, kuramsal olarak, İç Parti üyesi olarak doğmaz. Parti'nin her iki bölümüne de on altı yaşında yapılan bir sınavla girilir. Herhangi bir ırk ayırımı yapılmadığı gibi, bir eyaletin başka bir eyalete belirgin bir üstünlüğü de söz konusu değildir. Parti'nin en üst kademelerinde Yahudilere, Zencilere ve saf Yerli kanı taşıyan Güney Amerikalılara rastlanabilir; bölge yöneticileri de o bölgenin insanları arasından seçilirler. İnsanlar, Okyanusya'nın hiçbir yöresinde, uzak bir başkentten yönetilen bir sömürge halkı oldukları duygusuna kapılmazlar. Okyanusya'nın başkenti yoktur, resmi başkanı ise yerini kimsenin bilmediği biridir. İngilizce'nin her yerde konuşulan başlıca dil, Yenisöylem'in de resmi dil olması dışında, Okyanusya'da herhangi bir merkezileşme yoktur. Yönetenleri bir arada tutan, kan bağı değil, ortak bir öğretiye bağlılıktır. Toplumumuzun, ilk bakışta kalıtsal temellere dayalı görünen katmanlara, hem de çok katı katmanlara ayrılmış olduğu doğrudur. Farklı kesimler arasında gidiş gelişler, kapitalizmde, hatta sanayi öncesi çağlarda olduğundan çok daha azdır. Parti'nin iki bölümü arasında belirli ölçüde bir değiştokuş olabilir; ama bu, zayıfların İç Parti'den çıkarılması ve Dış Parti'nin hırslı üyelerinin yükselmelerine izin verilerek zararsız kılınmalarıyla sınırlıdır. Ne var ki, uygulamada, proleterlerin Parti'ye girmelerine izin verilmez. Hoşnutsuzluk kaynağı olabilecek en yeteneklileri Düşünce Polisi tarafından belirlenip yok edilir. Ama bu durum bir süreklilik göstermediği gibi, bir kural haline de getirilmemiştir. Parti, sözcüğün eski anlamında bir sınıf değildir. İktidarı ille de kendi çocuklarına aktarmak gibi bir amacı yoktur; en yeteneklileri başta tutmanın başka bir yolu kalmasa, proleterler arasından yepyeni bir kuşağı saflarına katmakta hiç duraksamaz. Parti'nin kalıtsal bir örgüt olmaması, zor yıllarda, muhalefetin tarafsızlaştırmasında hiç de azımsanmayacak bir rol oynamıştı. "Sınıf ayrıcalığı" denen şeye karşı savaşım vermek üzere eğitilmiş eski türden sosyalist, kalıtsal olmayanın sürekli olamayacağı kanısındaydı. Oligarşinin sürekliliğinin fiziksel olmasının gerekmediğini görmediği gibi, kalıtsal aristokrasilerin her zaman kısa ömürlü olduğunu, buna karşılık Katolik Kilisesi gibi edinik örgütlerin kimi zaman yüzlerce, binlerce yıl sürebildiğini durup düşünmemişti bile. Oligarşik yönetimin özü babadan oğula geçmesi değil, ölülerin yaşayanlara dayattığı belirli bir dünya görüşü ve belirli bir yaşam biçiminin sürdürülmesinde diretilmesidir. Yönetici kesim, ardıllarını ortaya koyabildiği sürece yönetici kesimdir. Parti, soyunu değil, kendisini sürdürmekle ilgilenir. İktidarı kimin elinde tuttuğu önemli değildir, yeter ki hiyerarşik yapı hep aynı kalsın.

    Zamanımızı nitelendiren tüm inançlar, alışkanlıklar, beğeniler, duygular, düşünsel eğilimler gerçekte Parti'nin gizemini korumak ve günümüz toplumunun gerçek doğasının anlaşılmasını önlemek üzere düzenlenmiştir. Şu anda somut bir başkaldırı, hatta bir başkaldırı hazırlığı bile olanaksızdır. Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kaderlerine terk edilmiş olan proleterler, yalnızca başkaldırı dürtüsünden yoksun olarak değil, aynı zamanda dünyanın daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksun bir biçimde kuşaklar ve yüzyıllar boyunca çalışacak, üreyecek ve öleceklerdir. Proleterler, ancak sanayi teknolojisinin gelişimi onların daha ileri düzeyde eğitilmelerini gerekli kılsaydı tehlikeli olabilirlerdi; ama askeri ve tecimsel rekabet artık önemini yitirdiği için, halkın eğitiminin düzeyi düşmektedir. Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir. Bir düşünceleri olmadığı için onlara düşünsel özgürlük tanınabilir. Buna karşılık, bir Parti üyesinin en önemsiz konuda bile en küçük bir düşünsel sapma göstermesi hoş görülemez.

    Parti üyesi ömrü boyunca Düşünce Polisi'nin denetimi altında yaşar. Yalnızken bile yalnız olduğundan bir türlü emin olamaz. Uykuda ya da uyanık, çalışıyor ya da dinleniyor, banyoda ya da yatağında, nerede ne yapıyor olursa olsun, hiçbir uyarıda bulunulmadan ve denetlendiğini bilmeden denetlenir. Yaptığı her şey ilgilenilmeye değerdir. Dostlukları, dinlenceleri, karısına ve çocuklarına karşı tutumu, bir başınayken yüzünde beliren ifade, uykusunda mırıldandığı sözler, hatta vücudunun kendine özgü hareketleri kılı kırk yararcasına incelenir. Yalnızca açıktan açığa yanlış davranışlarının değil, gösterdiği her türlü tuhaflığın, alışkanlıklarında meydana gelen her türlü değişikliğin, bir iç savaşımın belirtisi olabilecek her türlü öfkelenişin saptanmaması olanaksızdır. Hiçbir konuda seçme özgürlüğü yoktur. Öte yandan, nasıl hareket edeceği herhangi bir yasaya ya da açık seçik belirlenmiş davranış ilkelerine bağlanmış değildir. Okyanusya'da yasa diye bir şey yoktur. Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır. Bir Parti üyesinin yalnızca düşüncelerinin değil, içgüdülerinin de doğru olması gerekir. Ondan beklenen inançlar ve davranışların pek çoğu hiçbir zaman açık seçik belirtilmez; açık seçik belirtilse, İngsos'un bağrındaki çelişkiler açığa çıkacaktır. Parti üyesi su katılmadık bir bağnazsa (Yenisöylem'de derindüşünür), her koşulda, hangi inancın doğru olduğunu ya da kendisinden hangi duygunun beklendiğini, düşünmeye gerek duymadan, bilecektir. Kaldı ki, çocukluğunda gördüğü ve suçdurdurum, aklakara ve çiftdüşün gibi Yenisöylem sözcükleri çevresinde dönen incelikli zihin eğitimi, onu, neyle ilgili olursa olsun derin düşünme konusunda isteksiz ve yeteneksiz kılar.

    Bir Parti üyesinden kişisel duygular taşımaması ve coşkuya kapılmaması beklenir. Dışarıdaki düşmanlara ve içerideki hainlere karşı bitmek bilmeyen bir nefretle, sürekli bir zafer sevinciyle ve Parti'nin gücü ve bilgeliği karşısında kendini aşağılayarak yaşaması gerekir. Yaşadığı yavan, doyumsuz hayatın neden olduğu hoşnutsuzluklar İki Dakika Nefret gibi yöntemlerle dışarıya yöneltilip giderilir ve kuşkucu ya da asi bir kişilik yaratabilecek kuruntular genç yaşlarda aşılanan iç disiplinle önceden yok edilir. Küçük çocuklara bile öğretilebilecek bu iç disiplinin ilk ve en basit aşamasına Yenisöylem'de suçdurdurum denir. Suçdurdurum, her türlü tehlikeli düşüncenin eşiğinde adeta içgüdüsel olarak ansızın durabilme becerisi anlamına gelir. Kıyaslamaları kavramama, mantık hatalarını algılamama, İngsos'a ters düşüyorsa en basit görüşleri bile yanlış anlama ve sapkınlığa varabilecek her türlü düşünceden sıkılma ya da nefret etme gücünü içerir. Sözün kısası, suçdurdurum, koruyucu aptallık demektir Ne ki, aptallık yeterli değildir. Tam tersine, gerçek anlamda bağnazlık, zihnin işleyişine, bir akrobatın bedenine hükmettiği kadar hükmedebilmeyi gerektirir. Okyanusya toplumu, sonuçta, Büyük Birader'in her şeye kadir, Parti'nin de yanılmaz olduğu inancına dayanır. Ama aslında Büyük Birader her şeye kadir, Parti de yanılmaz olmadığı için, olguların ele alınışında her an sürekli bir esneklik gereklidir. Buradaki anahtar sözcük, aklakara'dır. Pek çok Yenisöylem sözcüğü gibi bu sözcüğün de birbiriyle çelişen iki anlamı vardır. Düşman söz konusu olduğunda, apaçık gerçeğin karşısına dikilerek küstahça aka kara, karaya ak demektir. Bir Parti üyesi söz konusu olduğunda ise, Parti disiplini öyle gerektirdiğinde gönülden bir sadakatle aka kara, karaya ak demektir. Ama aynı zamanda, akın kara olduğuna inanmak, dahası akın kara olduğunu bilmek ve o güne kadar bunun tam tersine inandığını unutmak anlamına gelir. Böyle bir şey geçmişin sürekli olarak değiştirilmesini gerektirir, ki bunu olanaklı kılan da geri kalan her şeyi kapsayan ve Yenisöylem'de çiftdüşün diye bilinen düşünce sistemidir.

    Geçmişin değiştirilmesi iki nedenle gereklidir. Bunlardan biri yan nedendir ve önlem niteliği taşır. Yan neden, Parti üyesinin, tıpkı proleter gibi, günümüz koşullarına biraz da elinde hiçbir kıyaslama ölçütü bulunmadığı için katlanıyor olmasıdır. Parti üyesi, yabancı ülkelerden kopartıldığı gibi geçmişten de kopartılmalıdır, çünkü atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşam düzeyinin sürekli yükseldiğine inanması gerekmektedir. Ama geçmişin yeniden düzenlenmesinin asıl önemli nedeni, Parti'nin yanılmazlığının korunmak zorunda olmasıdır. Parti'nin öngörülerinin hep doğru çıktığını göstermek için söylevlerin, istatistiklerin, tekmil kayıtların sürekli güncelleştirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda öğretide ya da politik çizgide en küçük bir değişikliğe izin verilmemelidir. Çünkü fikir ya da politik çizgi değiştirmek, zayıflık belirtisidir. Örneğin, Avrasya ya da Doğuasya (hangisi olursa olsun) bugün düşmanınsa, o ülkenin eskiden beri hep düşmanın olmuş olması gerekir. Gerçekler bunun tersini mi söylüyor, o zaman gerçekler değiştirilmelidir. Böylece tarih sürekli olarak yeniden yazılır. Geçmişin Gerçek Bakanlığı tarafından günü gününe çarpıtılması, düzenin varlığını korumak açısından, Sevgi Bakanlığı'nca yürütülen baskı ve istihbarat çalışmaları kadar gereklidir.

    Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un ana ilkesidir. Geçmişte olup bitenlerin nesnel bir varlığının olmadığı, varlığını yalnızca yazılı kayıtlarda ve belleklerde sürdürdüğü ileri sürülür. Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Parti tüm kayıtları da, üyelerinin zihinlerini de tam bir denetim altında tuttuğuna göre, geçmiş de Parti nasıl olmasını istiyorsa öyle olacaktır. Ayrıca, geçmiş değiştirilebilir olsa da, değiştirildiğine ilişkin tek bir örnek bile yoktur. Çünkü o anda gerek duyulduğu biçimde yeniden oluşturulduğunda, geçmiş artık bu yeni biçimdir, daha önce farklı bir geçmiş yaşanmış olamaz. Çoğu zaman olduğu gibi, aynı olayın bir yıl içinde pek çok kez değiştirilmesi gerekse de geçerlidir bu. Mutlak gerçek her zaman Parti'nin tasarrufundadır ve şurası açıktır ki, mutlak hiçbir zaman bugünkünden farklı olmuş olamaz. Bundan da anlaşılacağı gibi, geçmişin denetim altına alınması her şeyden önce belleğin eğitilmesine bağlıdır. Tüm yazılı kayıtların o günün bağnazlığıyla uyuşmasını sağlamak yalnızca mekanik bir iştir. Ama olayların istendiği biçimde meydana geldiğini anımsamak da gereklidir. Ve birinin anılarını yeniden düzenlemek ya da yazılı kayıtları çarpıtmak gerekliyse, o zaman bunları yaptığını unutmak da gereklidir. Bunun nasıl becerileceği herhangi bir zihinsel teknik gibi öğrenilebilir. Parti üyelerinin çoğu ve elbette bağnaz oldukları kadar zeki de olan herkes bunu öğrenmiştir. Eskisöylem'de buna açıkça "gerçeklik denetimi" denmiştir. Yenisöylem' de ise, çok başka şeyleri de kapsasa da, çiftdüşün denir.

    Çiftdüşün, insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir. Partili aydın, anılarının ne yönde değiştirilmesi gerektiğini bildiği gibi, gerçeklikle oyun oynadığını da bilir; ama çiftdüşün uygulayarak kendini gerçekliğin çiğnenmediğine de inandırır. Bu işlem bilinçli bir biçimde yapılmak zorundadır, yoksa yeterince kusursuz olmaz; ama aynı zamanda bilinçsiz bir biçimde de yapılmak zorundadır, yoksa insanda bir sahtelik, dolayısıyla da suçluluk duygusu uyandırır. Parti'nin asıl işi, uğrunda savaşılan amaçta tam bir dürüstlükle kararlı olmayı elden bırakmadan, bilinçli yanıltmayı da uygulamak olduğundan, İngsos'un özünde çiftdüşün yatar. İçtenlikle inanarak bile bile yalan söylemek, artık uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde de gerekli olduğu sürece yeniden anımsamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçekliği göz önünde bulundurmak... Bunların hepsi de olmazsa olmaz şeylerdir. Çiftdüşün sözcüğünü kullanırken bile çiftdüşün uygulamak gereklidir. Çünkü insan bu sözcüğü kullanmakla, gerçeklikle oynayıp onu çarpıttığını kabulleniyordur; yeni bir çiftdüşün'le bunu kafasından siler ve yalan her zaman gerçeğin bir adım önünde, bu böyle sürüp gider. Sonuç olarak, Parti çiftdüşün sayesinde tarihin akışını durdurabilmiştir ve hepimiz biliyoruz ki, daha binlerce yıl durdurmayı sürdürebilir.

    Tüm eski oligarşiler ya katılaştığı ya da yumuşadığı için yıkılmıştır. Ya pusulayı şaşırıp kibre kapıldıkları, değişen koşullara ayak uyduramadıkları için devrilmişlerdir ya da gevşeyip ürkekleştikleri, zor kullanmaları gerektiğinde ödünler verdikleri için. Demek, ya bilinçlilikten ya da bilinçsizlikten yıkılmışlardır. Parti'nin başarısı, bu iki durumun aynı anda var olabildiği bir düşünce sistemi yaratmış olmasındadır. Kaldı ki, Parti'nin egemenliği ancak böyle bir düşünsel temel üstünde kalıcı kılınabilirdi. Yönetmek ve yönetimini sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın. Çünkü yönetmenin sırrı, bir yandan kendinin yanılmazlığına inanırken, bir yandan da geçmişteki hatalarından ders çıkarabilmektedir.

    Söylemeye bile gerek yok ki, çiftdüşün'ü en ustaca uygulayanlar, çiftdüşün'ü icat edenler ve onun sonsuz bir zihinsel yanıltma sistemi olduğunu bilenlerdir. Toplumumuzda, olup bitenleri en iyi bilenler, aynı zamanda dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır. Genellikle, kavrayış ne denli fazlaysa, yanılma da o ölçüde fazladır: Zekâ ne denli fazlaysa, akıl o ölçüde azdır. Bunun açık bir örneği, bir insan toplumsal skalada yükseldikçe savaş isterisinin de şiddetlenmesidir. Savaş karşısında nerdeyse en akılcı tutumu gösterenler, durmadan el değiştiren bölgelerin bağımlı halklarıdır. Savaş, onların gözünde, tepelerindeki dev bir gelgit dalgası gibi sürekli gidip gelen bir tehlikeden başka bir şey değildir. Hangi tarafın kazanacağı konusunda tam bir kayıtsızlık içindedirler. Efendilerinin değişmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin, yeni efendilerinin de onlara eski efendileri gibi davranacağının, eski efendileri için ne kadar çalışıyorlarsa yeni efendileri için de o kadar çalışacaklarının ayırdındadırlar. "Proleterler" dediğimiz, azıcık daha iyi koşullardaki işçiler ancak zaman zaman savaşın bilincine varırlar. Gerektiğinde kışkırtılarak korku ve nefret taşkınlıklarına yöneltilebilirler, ama kendi başlarına kaldıklarında da savaşın olduğunu uzun süre unutabilirler. Asıl savaş coşkusu, en çok Parti saflarında, özellikle de İç Parti'de görülür. Dünyanın ele geçirilmesi gerektiğine en çok bunun olanaksız olduğunu bilenler inanırlar. Karşıtların –bilgi ile bilgisizliğin, siniklik ile bağnazlığın– her nasılsa kaynaştırılması Okyanusya toplumunun belirleyici özelliklerinden biridir. Resmi ideoloji, en küçük bir pratik nedenin olmadığı durumlarda bile çelişkilerle doludur. Sözgelimi, Parti, sosyalist hareketin savunduğu temel ilkeleri yadsıyıp yerin dibine batırır ve bunu sosyalizm adına yaptığını ileri sürer. İşçi sınıfını yüzyıllardır görülmemiş bir biçimde aşağılarken, üyelerine, bir zaman kol emekçilerinin giydiği ve bu nedenle seçildiği söylenen bir üniforma giydirir. Aile dayanışmasını sistemli bir biçimde baltalarken, önderine doğrudan doğruya aile bağlılığını çağrıştıran bir ad yakıştırır. Bizleri yönetmekte olan dört Bakanlığın adları bile, gerçeklerin kasıtlı olarak tersyüz edilmesindeki saygısızlığın yansımasıdır. Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. Bu çelişkiler rastlantısal olmadığı gibi, sıradan bir ikiyüzlülükten de kaynaklanmaz; bunlar, çiftdüşün'ün bilinçli uygulamalarıdır. Çünkü iktidar ancak çelişkilerin uzlaştırılmasıyla sonsuza kadar korunabilir. Eski döngü başka hiçbir biçimde kırılamaz. İnsanların eşit olmaları engellenecekse –bizim deyimimizle Yüksek kesimdekiler yerlerini hep koruyacaklarsa–, ağır basan zihin hali denetimli çılgınlık olmalıdır.

    Ama şu ana kadar nerdeyse göz ardı ettiğimiz bir soru var. O da şu: İnsanların eşitliğinin neden engellenmesi gerekmektedir? Sürecin işleyişinin doğru tanımlandığını varsayarsak, tarihi belirli bir zamanda dondurmak için verilen bu kılı kırk yararcasına planlanmış dev uğraşa neden gerek duyulmaktadır?

    Burada sırrın özüne varıyoruz. Daha önce gördüğümüz gibi, Parti'nin, en çok da İç Parti'nin üstün becerisi, çiftdüşün'e bağlıdır. Ama bunun da derininde, ilk önce iktidarın ele geçirilmesine yol açan, ardından da çiftdüşün, Düşünce Polisi, sürekli savaş ve tüm gerekli donanımın ortaya çıkmasını sağlayan güdü, o hiç sorgulanmayan içgüdü yatar. Bu güdü aslında..

    (...)

    Üçüncü Bölüm
    Savaş Barıştır.

    Dünyanın üç büyük süper-devlete bölünmesi, yirminci yüzyılın ortalarına gelinmeden öngörülebilecek ve gerçekten de öngörülmüş bir olaydı. Avrupa'nın Rusya tarafından, Britanya İmparatorluğu'nun da Birleşik Devletler tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, var olan üç devletten ikisi oluşmuştu bile. Üçüncü devlet Doğuasya ise, ancak on yıl kadar süren karışık savaşlardan sonra ortaya çıktı. Üç süper-devlet arasındaki sınırlar kimi yerlerde rastgele oluşmuştur, kimi yerlerde savaşın gidişine göre değişip durur, ama genellikle coğrafi konuma uyar. Avrasya, Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar, Avrupa'nın ve Asya anakarasının tüm kuzeyini kapsar. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, aralarında Britanya Adaları'nın da bulunduğu Atlas Okyanusu adalarını, Avustralasya'yı ve Afrika'nın güneyini içine alır. Ötekilerden daha küçük olan ve batı sınırı pek o kadar belirli olmayan Doğuasya ise, Çin ve onun güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in büyük ama durmadan değişen bir bölümünü kapsar.

    Bu üç süper-devlet, saflaşmalar değişmekle birlikte, son yirmi beş yıldır birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Ne var ki, savaş artık yirminci yüzyılın ilk onyıllarındaki amansız yok etme savaşı olmaktan çıkmıştır. Birbirlerini yok edemeyen, birbirleriyle savaşmaları için hiçbir somut nedenleri olmadığı gibi, aralarında gerçek bir ideolojik ayrılık da bulunmayan taraflar arasında, sınırlı hedefleri olan bir savaştır bu. Ancak bu, çarpışmaların ya da savaşla ilgili tutumun eskisi kadar gaddarca olmaktan çıktığı ya da daha soylu bir niteliğe büründüğü anlamına gelmemektedir. Tam tersine, savaş çılgınlığı tüm ülkelerde olanca evrenselliğiyle sürmekte; ırza geçme, yağmalama, çocukları boğazlama, tüm halkı köleleştirme, hatta tutsakların kaynar suya atılması ve diri diri gömülmesi gibi eylemler olağan sayılmakta, dahası bütün bunlar düşman tarafından değil de kendi ülkeniz tarafından yapılıyorsa, övgüyle karşılanmaktadır. Ama doğrudan savaşa giren insanların sayısı pek az olduğu gibi, bunların çoğu iyi eğitim görmüş ve uzlaşmış kişilerdir; üstelik savaş eskiye oranla çok daha az kayba yol açmaktadır. Meydana gelen çarpışmalar da, sokaktaki insanın pek haberinin olmadığı belirsiz sınırlarda ya da deniz yollarındaki stratejik noktaları koruyan Yüzen Kalelerin çevresinde gerçekleşmektedir. Savaş, uygarlık merkezlerinde, tüketim maddelerinin durmadan kısıtlanmasından ve arada sırada otuz kırk kişinin ölümüne yol açan tepkili bombalardan başka bir anlam taşımamaktadır. Aslında savaş nitelik değiştirmiştir. Daha doğrusu, savaşın nedenlerinin önem sırası değişmiştir. Yirminci yüzyılın başlarındaki büyük savaşlarda sınırlı bir rol oynayan güdüler artık başat bir duruma gelmiştir ve bilinçli bir kabul görmekte ve temel alınmaktadır.

    Bugünkü savaşın niteliğini anlamak için –çünkü tarafların birkaç yılda bir yeniden saflaşmalarına karşın, savaş aynı savaştır–, her şeyden önce, kesin bir sonuca ulaşmasının olanaksız olduğunu kavramak gerekir. Üç süper-devletten hiçbiri, öteki ikisi bir araya gelse bile, kesin bir yenilgiye uğratılamaz. Çünkü aralarında sarsılmaz bir güç dengesi vardır ve doğal savunmaları olağanüstüdür. Avrasya'yı uçsuz bucaksız toprakları, Okyanusya'yı Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'un engin suları, Doğuasya'yı da halklarının doğurganlığı ve çalışkanlığı korumaktadır. İkincisi, artık maddi anlamda uğruna savaşılacak bir şey kalmamıştır. Üretim ile tüketimin birbirine uyumlu kılındığı, kendi kendine yeterli ekonomilerin oluşmasıyla birlikte, daha önceki savaşların ana nedeni olan pazar kapışmaları son bulmuş, hammadde kavgaları artık bir ölüm kalım sorunu olmaktan çıkmıştır. Üç süper-devletin de toprakları o kadar geniştir ki, gereksinim duyduğu hammaddelerin hemen hemen tümünü kendi sınırları içinde elde edebilmektedir. Yine de, savaşın dolaysız bir ekonomik amacı olduğu düşünülecek olursa, bugünkü savaş bir işgücü savaşıdır. Süper-devletlerin sınırları dışında, hiçbirinin kalıcı egemenlik kuramadığı geniş bir dörtgen yer almakta, dört köşesini Tanca, Brazzaville, Darwin ve Hongkong kentlerinin tuttuğu bu bölgede dünya nüfusunun yaklaşık beşte biri yaşamaktadır. Üç devlet sürekli olarak bu yoğun nüfuslu bölgeleri ve kuzey buz başlığını ele geçirmek için savaşım vermektedir. Sonuçta, tartışmalı bölgenin tümünü tek başına hiçbir devlet denetim altına alamamaktadır. Bölgenin çeşitli bölümleri durmadan el değiştirmekte, şu ya da bu yörenin apansız bir ihanetle ele geçirilmesi sonucunda, cepheleşmelerde sürekli değişiklik olmaktadır.

    Tartışmalı bölgelerin tümünde değerli madenler bulunmakta ve kauçuk gibi, daha soğuk iklimlerde daha pahalı yöntemlerle yapay bir biçimde üretilmek zorunda kalınan önemli bitkisel ürünler yetişmektedir. Ama en önemlisi, buralarda bitmez tükenmez bir ucuz emek kaynağı bulunmasıdır. Ekvatoral Afrika'yı, Ortadoğu ülkelerini, Güney Hindistan'ı ya da Endonezya Takımadalarını denetimi altına alan devlet, boğaz tokluğuna başını kaldırmadan çalışan yüz milyonlarca ırgatın bedenlerini de ele geçirmiş olur. Bu bölgelerin nerdeyse açıkça köleleştirilmiş olan insanları, durmadan bir istilacıdan bir başka istilacının eline düşerken, daha çok silah üretme, daha çok toprak ele geçirme, daha çok işgücünü denetleme, daha da çok silah üretme, daha da çok toprak ele geçirme yarışında kömür ve petrol gibi kullanılırlar. Gerçekte, çarpışmaların asla tartışmalı bölgelerin sınırlarının ötesine geçmediği bilinmelidir. Avrasya'nın sınırları Kongo havzası ile Akdeniz'in kuzey kıyısı arasında gidip gelir; Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'taki adalar Okyanusya ile Doğuasya arasında durmadan el değiştirir; Moğolistan'da Avrasya ile Doğuasya arasındaki sınır çizgisi sürekli değişir; üç devlet de, büyük ölçüde ıssız ve keşfedilmemiş yörelerden oluşan, Kutup çevresindeki uçsuz bucaksız topraklarda hak iddia eder: Ama güç dengesi hemen hemen hiç değişmez ve her süper-devletin ana topraklarına hiçbir zaman dokunulmaz. Üstelik Ekvator çevresindeki, sömürülen halkların emeği aslında dünya ekonomisi için hiç de gerekli değildir. Bunlar dünyanın zenginliğine hiçbir şey katmaz, çünkü ürettikleri her şey savaş için kullanılır, savaşmanın amacı ise her zaman, verilecek başka bir savaşta daha iyi bir konumda olmaktan başka bir şey değildir. Köle halkların emeği, yalnızca sürekli savaşın temposunun hızlandırılmasını sağlar. Onlar olmasa da, dünya toplumunun yapısı ve varlığını sürdürme yolu temelde değişmeyecektir.

    Modern savaşın ana amacı (bu amaç, çiftdüşün ilkelerine uygun olarak, İç Parti yönetiminin beyinleri tarafından aynı anda hem benimsenmiş hem de reddedilmiştir), genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından bu yana, tüketim malları fazlasının ne yapılacağı, sanayi toplumunun gizil bir sorunu olagelmiştir. Pek az insanın yeterince yiyecek bulabildiği günümüzde bu sorun hiç kuşkusuz ivedilik taşımamaktadır; dahası, hiçbir yapay yok etme süreci yaşanmıyor olsaydı bile ivedilik kazanmayabilirdi. Günümüz dünyası, 1914'ten önceki dünyayla, hele o dönemin insanlarının düşledikleri gelecekle karşılaştırıldığında, çorak, açlık çekilen ve yıkıntıya dönmüş bir yerdir. Yirminci yüzyılın başlarında, nerdeyse bütün okuryazar insanların aklından, son derece zengin, insanlara boş vakit sağlayan, düzenli ve verimli bir geleceğin toplumu düşü –cam, çelik ve karbeyaz betondan oluşan parlak, pırıl pırıl bir dünya– geçmekteydi. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyordu ve bu gelişmenin böyle sürüp gideceği doğal görünüyordu. Ne var ki, biraz bitmek bilmeyen savaşlar ve devrimlerden dolayı güçten düşülmesi yüzünden, biraz da bilimsel ve teknik ilerleme tekdüzeleştirilmiş bir toplumda asla var olamayacak deneysel düşünceye dayandığı için, beklenen olmadı. Bir bütün olarak bakıldığında, bugün dünya elli yıl öncesinden daha ilkel. Gerçi bazı geri kalmış bölgeler kalkındı, savaşlar ve polis istihbaratıyla ilgili olarak pek çok aygıt geliştirildi, ama deneyler ve buluşlar büyük ölçüde durdu ve bin dokuz yüz ellilerdeki nükleer savaşın yol açtığı yıkımlar hiçbir zaman tam anlamıyla onarılmadı. Kaldı ki, makinelerin içerdiği tehlike olduğu gibi duruyor. İlk makinenin ortaya çıktığı andan başlayarak, aklı başında bütün insanlar, ağır çalışma koşulları ve eşitsizliğin sürmesine gerek kalmadığını açık seçik anlamışlardı. Makineler bilinçli olarak bu amaçla kullanılmış olsaydı, açlık, aşırı çalışma, pislik, cehalet ve hastalık birkaç kuşak sonra yok edilebilirdi. Aslında, makine, böyle bir amaçla kullanılmamasına karşın, kendiliğinden bir işleyişle –bazen paylaştırılmak zorunda kalınan bir zenginlik üreterek– on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki yaklaşık elli yıllık bir dönemde ortalama insanın yaşam düzeyini çok büyük ölçüde yükseltti.

    Gel gör ki, zenginliğin genel yükselişinin hiyerarşik bir toplumun ortadan kaldırılmasını tehlikeye düşürdüğü, ama aslında hiyerarşik toplumun bir anlamda ortadan kaldırılması demek olduğu da açıktı. Belli ki, herkesin daha az çalıştığı, yeterince yiyecek bulduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, bir arabası, hatta uçağı olduğu bir dünyada, eşitsizliğin en belirgin, belki de en önemli biçimi ortadan kalkmış olacaktı. Zenginlik, bir kez genelleşti mi, ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. Yirminci yüzyılın başlarında bazı düşünürlerin hayalini kurdukları gibi, geçmişin tarım toplumuna geri dönmek de uygulanabilir bir çözüm değildi. Bu, hemen hemen tüm dünyada handiyse içgüdüselleşmiş makineleşme eğilimine ters düşüyordu; dahası, sanayileşmede geri kalan her ülke askeri açıdan da güçsüz düşüyor, daha gelişmiş rakiplerinin dolaylı ya da dolaysız boyunduruğu altına giriyordu.

    Mal üretimini kısıtlayarak halk kitlelerinin yoksulluğunu sürdürmek de yeterli bir çözüm değildi. Kapitalizmin son aşamasına geldiği, kabaca 1920 ve 1940 yılları arasında büyük ölçüde böyle oldu. Birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi, yeni makine yatırımları yapılmadı, halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok, Devlet yardımına terk edildi. Ama bu da askeri bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan, muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

    Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaşta kullanılan silahlar yok edilmese bile, silah yapımı, tüketilebilecek herhangi bir şey üretmeksizin işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur. Sözgelimi, bir Yüzen Kale'de, birkaç yüz şilebin yapımında kullanılabilecek emek yatar. Sonunda, kimseye somut bir yarar sağlamadan sökülüp hurdaya çıkarılır ve yeniden büyük emekler harcanarak yeni bir Yüzen Kale yapılır. Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Uygulamada, halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için, sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır; ama bu bir avantaj olarak görülür. Ayrıcalıklı kesimlere bile sıkıntı çektirmek, bilinçli bir tutumun sonucudur; çünkü genel bir yoksunluğun hüküm sürmesi küçük ayrıcalıkların önemini artırır ve böylece bir kesim ile öbürü arasındaki farkı büyütür. Yirminci yüzyılın başlarındaki ölçütlere baktığımızda, bir İç Parti üyesinin bile çok yalın bir yaşam sürdüğünü, çalışarak yaşadığını görürüz. Ama yine de, sahip olduğu birkaç lüks –dayalı döşeli büyük bir apartman dairesi, daha iyi kumaştan yapılmış giysiler, yemeği, içkisi ve tütününün daha kaliteli olması, iki üç uşağının bulunması, özel arabası ya da helikopterinin olması– onu bir Dış Parti üyesinden farklı bir konuma yerleştirir; Dış Parti üyelerinin de, "proleterler" dediğimiz dibe vurmuş kitlelerle karşılaştırıldığında, benzer avantajları vardır. Sanki kuşatma altındaki bir kentte yaşanmaktadır da, zenginlik ile yoksulluk arasındaki ayrım bir parça at etine sahip olup olmamaya bağlıdır. Aynı zamanda, savaşta, dolayısıyla da tehlike altında yaşıyor olmanın farkındalığı, tekmil iktidarın küçük bir zümrenin ellerine teslim edilmesini, hayatta kalmanın doğal, kaçınılmaz koşulu kılar.

    Savaş, görüleceği gibi, gerekli yıkımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yıkımı psikolojik bakımdan kabul edilebilir bir biçimde sağlar. İlke olarak, tapınaklar ve piramitler yaptırarak, çukurlar kazdırıp sonra yeniden kapattırarak, dahası çok büyük ölçülerde mal üretip sonra hepsini yakarak, dünyanın emek fazlasını boşa harcamak çok kolay olurdu. Ama bu, hiyerarşik bir toplumun yalnızca ekonomik temelini gerçekleştirirdi, duygusal temelini değil. Burada söz konusu olan, düzgün bir biçimde çalışmayı sürdürdüğü sürece davranışları önem taşımayan halk kitlelerinin morali değil, Parti'nin moralidir. En sıradan Parti üyesinin bile işinin ehli, çalışkan ve belirli sınırlar içinde de olsa zeki olması beklenir, ama korku, nefret, yaltaklanma, zafer düşkünlüğü gibi ruh halleri bulunan saf ve cahil bir bağnaz olması da gerekir. Başka bir deyişle, zihinsel yapısının savaş haline uygun olması gereklidir. İlle de gerçekten savaşılıyor olması gerekmez; belirleyici bir zafer mümkün olmadığından, savaşın nasıl gittiği de önemli değildir. Gerekli olan tek şey, bir savaş halinin var olmasıdır. Parti'nin üyelerinden istediği ve savaş ortamında daha kolay sağlanan zekâ yarılması artık genelleşmiştir, ama rütbe yükseldikçe bu daha da belirginlik kazanır. Savaş isterisi ve düşmandan nefretin en güçlü olduğu yer İç Parti'dir. Bir İç Parti üyesi, yönetici niteliği taşıdığı için, savaş haberlerinin uydurma olduğunu çoğu zaman bilmelidir ve tüm savaşın düzmece olduğunun, ya savaş diye bir şey olmadığının ya da açıklananlardan çok farklı amaçlar uğruna savaşıldığının çoğu zaman ayırdında olabilir; ama bunları bilmenin etkisi çiftdüşün tekniğiyle kolayca giderilir. Bu arada, bir İç Parti üyesi, savaşın gerçek, zaferin kaçınılmaz ve Okyanusya'nın tüm dünyanın tartışılmaz efendisi olduğuna gizemli bir biçimde inanmakta bir an bile duraksamaz.

    Tüm İç Parti üyeleri yaklaşmakta olan bu zafere yürekten inanırlar. Zafer ya giderek daha fazla toprak ele geçirip böylece olağanüstü bir güç üstünlüğü oluşturarak ya da yeni ve karşı durulmaz bir silah keşfederek elde edilecektir. Yeni silah arayışları aralıksız sürmektedir ve yaratıcı düşünceye yatkın beyinlerin at oynatabildiği pek az etkinlikten biridir. Bugün Okyanusya'da, eski anlamıyla Bilim, yok olmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Yenisöylem'de, "Bilim"i karşılayan tek bir sözcük yoktur. Geçmişin tüm bilimsel başarılarının dayandığı deneysel düşünce yöntemi, İngsos'un en temel ilkelerinin karşısındadır. Dahası, teknolojik ilerleme bile, ancak ürünleri insan özgürlüğünün daraltılmasında kullanılabiliyorsa gerçekleşir. Dünya, tüm yararlı uğraşlarda ya yerinde saymakta ya da geriye gitmektedir. Kitaplar makineler tarafından yazılırken, tarlalar atların çektiği sabanlarla sürülmektedir. Ne var ki, yaşamsal önem taşıyan konularda –açıkçası, savaş ve güvenlik casusluğu gibi konularda– deneysel yaklaşım hâlâ özendirilmekte ya da en azından hoş görülmektedir. Parti'nin iki hedefi, tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığını tümden yok etmektir. O yüzden, Parti'nin çözmeye çalıştığı iki büyük sorun vardır. Bunlardan biri, bir insanın ne düşündüğünün kendisinden habersiz nasıl okunabileceği; öbürü de, yüz milyonlarca insanın önceden uyarılmadan birkaç saniye içinde nasıl öldürülebileceğidir. Bugün yapılmakta olan bilimsel araştırmaların konusu budur. Günümüzün bilimcisi, ya insanların yüz ifadelerinin, el kol hareketlerinin ve ses tonlarının anlamını kılı kırk yararcasına inceleyen ve uyuşturucuların, şok tedavisinin, hipnozun ve fiziksel işkencenin doğruyu söyletme etkilerini sınayan bir psikologla sorgulamacının bir karışımıdır ya da uzmanlık alanının yalnızca insanların canını almayla ilgili dallarıyla uğraşan bir kimyacı, fizikçi ya da biyolog. Uzmanlardan oluşan ekipler, Barış Bakanlığı'nın koskocaman laboratuvarlarında ve Brezilya ormanları, Avustralya çölleri ya da Antarktika'nın yitik adalarındaki gizli deney istasyonlarında, bıkıp usanmadan çalışmaktadır. Bazıları geleceğin savaşlarının lojistiğini planlamakta; bazıları her geçen gün daha büyük tepkili bombalar, gittikçe daha güçlü patlayıcılar ve gittikçe daha delinmez zırhlı levhalar geliştirmekte; bazıları koca kıtaların tekmil bitki örtüsünü yok edebilecek miktarlarda yeni ve daha ölümcül gazların, çözünür zehirlerin ya da her türlü antikora karşı bağışıklık kazanmış hastalık mikroplarının nasıl üretilebileceğini araştırmakta; bazıları suyun altında ilerleyen bir denizaltı gibi toprağın altında gidebilecek bir araç ya da bir yelkenli gibi hiçbir üsse bağımlı olmadan uçabilecek bir uçak üretmek için uğraşmakta; bazıları güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre uzaklıkta asılı duran merceklerde odaklandırmak ya da yeryüzünün merkezindeki ısıyı çekip sızdırarak yapay depremler ve deprem dalgaları oluşturmak gibi daha da uzak olasılıkları mümkün kılmaya çalışmaktadırlar.

    Gel gör ki, bu projelerin hiçbiri azıcık olsun gerçekleşmediği gibi, üç süper-devletten hiçbiri öbürleri üzerinde belirgin bir üstünlük kuramamaktadır. Daha da ilginci, üç devletin de daha şimdiden, bugünkü araştırmalarıyla keşfedileceklerinden çok daha güçlü bir silaha, atom bombasına sahip olmasıdır. Parti, her zaman yaptığı gibi, bu buluşu kendine mal etmeye çalışsa da, atom bombaları ilk kez bin dokuz yüz kırklarda ortaya çıkmış, on yıl kadar sonra da ilk kez geniş çaplı olarak kullanılmıştır. O sıralar özellikle Avrupa Rusyası, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'daki sanayi merkezlerine yüzlerce bomba bırakılmıştır. Sonunda, bütün ülkelerin egemen kesimleri, birkaç atom bombası daha atılacak olursa düzenli toplumun ortadan kalkacağını, dolayısıyla iktidarlarının son bulacağını anlamak zorunda kalmışlardır. O günden sonra, hiçbir resmi anlaşma yapılmadığı gibi, böyle bir anlaşmanın sözü bile edilmemiş olmasına karşın, tek bir bomba bile atılmamıştır. Üç devlet de atom bombası üretmeyi sürdürmekte ve önünde sonunda kullanma fırsatını bulacağına inanarak bir yerlere yığmaktadır. Bu arada, savaş sanatının son otuz kırk yıldır pek fazla değiştiği söylenemez. Gerçi helikopterler eskisinden daha çok kullanılmaktadır, bombardıman uçaklarının yerini büyük ölçüde güdümlü füzeler almıştır, kolay batırılabilen savaş gemileri ise yerini, batırılması nerdeyse olanaksız Yüzen Kalelere bırakmıştır; ama bunun dışında pek az gelişme olmuştur. Tanklar, denizaltılar, torpiller, makineli tüfekler, hatta tüfekler ve el bombaları hâlâ kullanılmaktadır. Bitmek bilmeyen kıyımların gazetelerde yer almasına, tele-ekranlarda gösterilmesine karşın, birkaç haftada yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın can verdiği eski savaşların amansız çarpışmaları bir daha asla tekrarlanmamıştır.

    Üç süper-devletten hiçbiri, ağır bir bozguna uğrama riski taşıyan bir harekâta girişmez. Geniş çaplı bir harekâta kalkışılacaksa da, bu genellikle bir müttefike baskın yapmak biçiminde olur. Üç devletin izlediği ya da izler gibi göründüğü strateji aynıdır. Plan, çarpışmalar, pazarlıklar ve iyi zamanlanmış ihanetleri bir arada yürüterek, rakip devletlerden birini tümüyle kuşatan bir üs çemberi oluşturmak, sonra da o devletle bir dostluk antlaşması imzalayarak her türlü kuşkuyu gidermek üzere yıllarca barış içinde kalmaktır. Bu süre boyunca tüm stratejik noktalarda toplanacak atom bombası yüklü roketler, en sonunda aynı anda ateşlenecek ve düşmana karşılık verme olanağı tanınmayacaktır. İşte o zaman öteki süper-devletle bir dostluk antlaşması imzalanarak yeni bir saldırıya hazırlanılacaktır. Bu tertip, söylemeye bile gerek yok ki, gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldir. Kaldı ki, Ekvator ve Kutup çevresindeki tartışmalı bölgeler dışında hiçbir yerde çarpışma olmamaktadır; düşman topraklarının istilasına hiçbir zaman girişilmemektedir. Süper-devletler arasındaki sınırların bazı yerlerde değişken olmasının nedeni de budur. Örneğin, Avrasya, coğrafi olarak Avrupa'nın bir parçası olan Britanya Adaları'nı kolayca ele geçirebilirdi ya da buna karşılık, Okyanusya'nın sınırlarını Ren nehrine, hatta Vistül nehrine kadar genişletmesi hiç de zor olmazdı. Ama bu da, bütün tarafların hiç dile getirmedikleri halde bağlı kaldıkları kültürel bütünlük ilkesini çiğnemek olurdu. Okyanusya bir zamanlar Fransa ve Almanya diye bilinen bu bölgeleri ele geçirecek olsaydı, orada yaşayanların kökünü kazımak gibi çok güç bir işe kalkışmak ya da teknik gelişme açısından aşağı yukarı Okyanusya'nın düzeyine ulaşmış yüz milyonluk bir nüfusu özümlemek zorunda kalacaktı. Üç süper-devlet de aynı sorunla karşı karşıyadır. Yapıları gereği, savaş tutsakları ve renkli kölelerle belirli ilişkiler dışında, yabancılarla kesinlikle hiçbir bağlantı kurmamaları gerekmektedir. O andaki resmi müttefike bile her zaman büyük bir kuşkuyla bakılmaktadır. Sıradan bir Okyanusya yurttaşının, savaş tutsakları dışında, bir Avrasya ya da Doğuasya yurttaşını görme olanağı bile olmadığı gibi, yabancı dil öğrenmesi de yasaktır. Yabancılarla bağlantı kurmasına izin verilirse, onların da kendisi gibi birer beniâdem olduklarını ve kendisine anlatılanların çoğunun yalan olduğunu anlayabilir. İçinde yaşadığı kapalı dünyanın duvarları yıkılabilir ve maneviyatının bağlı olduğu korku, nefret ve üstünlük duygusu yerle bir olabilir. O yüzden, İran, Mısır, Cava ya da Seylan sık sık el değiştirse de, üç süper-devlet, ana sınırlardan içeriye bombalardan başka bir şeyin asla girmemesi gerektiğinin farkındadır.

    Bunun altında, hiçbir zaman seslendirilmeyen, ama söylenmeden anlaşılan ve göz önünde tutulan bir gerçek yatmaktadır: Yaşam koşulları üç süper-devlette de birbirinin aynıdır. Okyanusya'daki egemen felsefenin adı İngsos'tur; Avrasya'da buna Neo-Bolşevizm denir; Doğusya'da ise bunun Ölüme Tapınma diye çevirebileceğimiz, ama belki Özünden Geçmek de diyebileceğimiz Çince bir adı vardır. Bir Okyanusya yurttaşının öteki iki felsefenin ilkelerini öğrenmesine izin verilmez, tam tersine o ilkeleri ahlâk ve sağduyuya yöneltilmiş barbarca saldırılar olarak lanetlemesi istenir. Aslında bu üç felsefenin birbirinden pek farkı olmadığı gibi, destekledikleri toplum düzenleri arasında da hiçbir fark yoktur. Her yerde aynı piramit yapısı, yarı kutsal bir öndere tapınma, sürekli savaşa dayanan ve sürekli savaşa hizmet eden bir ekonomi söz konusudur. Dolayısıyla, üç süper-devlet birbirinin topraklarını fethedemeyeceği gibi, bundan bir yarar da sağlayamaz. Tam tersine, birbirleriyle çatışmayı sürdürdükleri sürece, birbirine yaslanmış üç ekin demeti gibi birbirlerini ayakta tutarlar. Ve her zamanki gibi, üç devletin egemen kesimleri, ne yaptığının hem farkındadır hem de farkında değildir. Yaşamlarını dünyayı fethetmeye adamışlardır, ama aynı zamanda bilirler ki, savaşın sonsuza dek ve zafere ulaşmadan sürüp gitmesi gerekmektedir. Bu arada, fethedilme tehlikesinin olmaması, İngsos'un ve karşıtı düşünce sistemlerinin bir özelliği olan, gerçekliğin yadsınmasını olanaklı kılmaktadır. Gerçi daha önce de söylemiştik, ama süreklilik kazanan savaşın niteliğinin temelden değiştiğini bir kez daha vurgulamak isteriz.

    Eski çağlarda savaş, handiyse tanımı gereği, önünde sonunda son bulan, genellikle kesin bir zafer ya da bozgunla sona eren bir şeydi. Yine bir zamanlar, savaş, insan toplumlarının somut gerçeklikle sürekli ilişkide tutulmasını sağlayan başlıca araçlardan biriydi. İktidarı ellerinde tutanlar, her çağda, yönettikleri insanlara dünyaya ilişkin düzmece bir bakış açısı dayatmaya çalışmışlar, buna karşılık askeri güçlerini zayıflatabilecek hiçbir yanılsamaya arka çıkmayı göze alamamışlardır. Yenilgi, bağımsızlığın yitirilmesi ya da istenmeyen başka bir sonuç anlamına geldiği sürece, yenilgiye karşı alınacak önlemlerin ciddi olması gerekiyordu. Somut gerçekler göz ardı edilemezdi. Felsefede, dinde, ahlâkta ya da politikada iki kere iki beş edebilirdi, ama iş bir top ya da uçağın yapımına geldi mi, iki kere iki dört etmek zorundaydı. Güçsüz ülkeler önünde sonunda fethedilmeye mahkûmdu, güçlü olmak için verilen savaşımda ise hayallere yer yoktu. Dahası, güçlü olmak için geçmişten dersler çıkarmak, bunun için de geçmişte olup bitenleri iyi bilmek gerekiyordu. Hiç kuşkusuz, gazeteler ve tarih kitapları her zaman yanlı ve yanıltıcıydı, ama bugün uygulanan çarpıtmalar söz konusu değildi. Savaş, mantıklı davranmanın güvenilir bir bekçisiydi; hele egemen sınıflar açısından, mantıklı davranmanın belki de en önemli bekçisiydi. Savaşların kazanılması ya da kaybedilmesinin sorumluluğundan hiçbir egemen sınıf tümüyle kaçamazdı.

    Ama savaş gerçekten sürekli bir nitelik aldığında, tehlikeli olmaktan da çıkar. Savaş sürekli olunca, askeri gereklilik diye bir şey kalmaz. Teknik gelişme durabilir, en elle tutulur gerçekler bile yadsınabilir ya da göz ardı edilebilir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bilimsel denebilecek araştırmalar savaş amaçlı olarak hâlâ sürdürülmektedir, ancak bunlar birer hayal olmaktan öteye geçmediği gibi, sonuç vermemesi de önem taşımamaktadır. Etkili olmaya, hatta askeri bakımdan etkili olmaya bile artık gerek kalmamıştır. Okyanusya'da Düşünce Polisi'nden başka hiçbir şey etkili değildir. Üç süper-devlet de alt edilmez olduğundan, sonunda her biri düşüncenin kolaylıkla saptırılabildiği ayrı bir dünya olup çıkmıştır. Gerçeklik, baskısını ancak gündelik yaşamın gereksinimlerinde duyurmaktadır: yeme ve içme, barınma ve giyinme gereksinimi, zehir içerek ya da üst katların pencerelerinden atlayarak canına kıymaktan sakınma gereksinimi gibi. Gerçi yaşam ile ölüm arasında, bedensel zevk ile bedensel acı arasında hâlâ bir ayrım vardır, ama hepsi bu kadar. Dış dünya ve geçmişle tüm bağlantıları kopmuş olan Okyanusya yurttaşlarının, uzayda yıldızlar arasında, neresinin yukarısı, neresinin aşağısı olduğunu bilemeden dolaşan birinden farkı yoktur. Böylesi bir devleti yönetenler, firavunların ya da Roma imparatorlarının hiç olamadıkları kadar mutlaktırlar. Kendilerini izleyen geniş halk kitlelerinin açlıktan ölmesini önlemekle, aynı zamanda da rakipleriyle aynı düşük askeri teknoloji düzeyinde kalmakla yükümlüdürler; ama bu asgari yükümlülükleri yerine getirdikten sonra, gerçekleri çarpıta saptıra diledikleri biçime sokabilirler.

    Demek, savaş, daha önceki savaşlarla karşılaştırarak değerlendirdiğimizde, bir düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Boynuzları birbirlerini yaralayıp bereleyemeyecek biçimde oluşmuş, gevişgetirenler takımından bazı hayvanlar arasındaki dövüşlere benzemektedir. Ama savaşın, gerçek olmasa da, tümüyle
  • 1
    Acı, bir ırmak gibi
    Doluyor yüreğime
    Bardaktan boşanırcasına ağlamak istiyorum
    Beni artık ne çiçekler
    Ne çocuklar kurtarır
    Ne de o her gün
    Yinelenen doğum.

    Fırtına ektim
    Rüzgar biçtim şu dünyada.
    Acı, tepeden tırnağa acı çekiyorum
    Ey, yüreğimde hep ölüme doğan İsa!
    Haydi, yeniden çarmıha geril
    Bu son ölümün olsun
    Ve bir daha doğma!

    2
    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama, keşke öldürseydi diyeceksin bana.
    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama, bir ağıt yakmak
    Gelecek içinden;
    Aklımı yakıyorum çünkü ben
    Yaşanmış, yaşanacak bütün günlerimi.

    İntihar diye bir şey
    Yok bu dünyada
    Ölümle biten bir intihar yok
    Asıl intihar
    Gün gün yaşamakta

    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama; keşke öldürseydi
    Diyeceksin bana.

    3
    Yüreğime bir tanım
    Bulabilmek için
    Yollara vurdum kendimi,
    Dillere düştüm.
    Ben hangi yalnızlığın tarihi,
    Hangi umudun
    Tarih öncesiyim?
    Birbaşıma kalakalmışım uzak,
    Uzak ufukların sonsuzluğunda
    Kollarım ardına kadar
    Dünyaya açık.
    Ama yaşamımda ne bir esinti
    Ne de bir
    Yangın var artık.


    4
    Ey taşlar! Ey,
    Karşımda susan dünya!
    Ey, bütün ölümlerime
    Gebe kalan deniz!
    Yağmurun bile
    İzi kalır toprakta.
    Havada çiçeğin kokusu
    Yel vurdukça tüter.
    Değil mi ki
    Ufuk çizgilerinin bile
    Bir sınırı var
    Değil mi ki
    Artık ne topraklar, ne sular
    Beni sarmalayacak.
    Gitsem, kendime
    Gideceğim bundan böyle;
    Kalsam, bir uçurum
    Kendi derinliğiyle dolacak.
    Yaşamı da, ölümü de
    Tutmayacak yüzüm benim
    Yüzüm benim, yüzüm benim
    Dalacak bir yol gibi
    Kendi çizgilerine -
    Kim bilir nereye?

    5
    Bütün kapıların
    Dışına kovuldum.
    Taşlandım kahve masalarında.
    Şimdi ben, ıslak bir toprağın
    Tüten buğusuyum;
    Kendine bakan bir aynayım
    Ben bu dünyada.

    Bütün kapıların
    Dışına kovuldum.
    Yüreğim, kurtarılmış bir
    Bölgedir şimdi.
    Yaşamak eğer
    Gerçekten bir savaşsa,
    Kalkana ve mızrağa
    Çevirdim de dilimi
    Omuzlarımdaki
    Apoletlerden oldum.

    6
    Her denizin bir kıyısı,
    Her insanın
    Bir boyutu varmış.
    Ölüm araya girmeye görsün
    Bütün hücrelerini
    Bir kapıya döndürüp beklesen de
    Açan olmazmış.
    Gel ey
    Yalnızlığım benim!
    Açıp da solmayan gülüm!
    Doldurdum bir vazoyu seninle
    Suyunu yeniledim,
    Kokunu öptüm.

    7
    Beynimle yüreğimin
    Arasında ırmaklar akar
    Her sabah
    Boğulurcasına uyanmam bundandır.
    Azraili yoldaş bilip,
    Yeniden doğanım ben.
    Her susayışım çöl,
    Her boğuntum
    Çağlayanlar boyuncadır.
    Çırpınsam da çıkamam
    Kendi eksenimden.

    8
    Çiçeksiz bir dal gibiyim
    Susuz ırmak yatağı...
    Varlığım soyutlandı
    Bütün anlamlarından.
    Gün gelir çekip giderim
    Avuçlarıma alıp da aklımı
    Çığlık çığlığa
    Bu sokaklardan.

    9
    Yüreğimi dünyaya karşı
    Bir kalkan bilirken
    Son burcu da çökertildi
    İçimde bir kalenin.
    Aklımın ovalarını yeniden
    Ölçüp biçmem gerekiyor şimdi
    Kimsesiz ve dingin.

    Bu sorular tufanında
    Tutunacak dalım değil,
    Bir tek yaprağım bile kalmadı sanki.
    Ne bir kıpırtı var havada
    Ne de sularda
    Yeniden doğuşların cenini.

    10
    Dünya kendine döner
    Ben kendime dönerim.
    Aklın dizginlerini çözdüm,
    Yüreğin köprülerini attım
    Savaşlara girdim
    Yenik, umarsız
    Bana bir yara kaldı
    Bir de yaşama isteği
    Belli belirsiz.


    11
    Bir şiire başlamadan önce
    Nokta koymayı öğrendim;
    Yeni başlanmış bir şeyi
    Yitirilmiş görmeyi
    Tufanlar da istemiyorum artık
    Bir dünya kuruyorum kendime
    Devinimsiz, duruk.
    Aklımı da kovuyorum cennetlerimden
    Yüreğimi de şimdi.

    Gün ışığıdır beni kör eden
    Yağmurlardır yaralayan
    Ve eve döner gibi yapıp,
    Kendime döndüğüm her akşam
    Anladım, yüreğimde doldurulmamış
    Uçurumlar olduğunu
    Karşılıksız sorular göveriyordu.
    Aklımın geniş ovalarında.

    İşte bir zamanlar
    Denize kavuşan ırmak
    Şimdi gerisin geri dönüyor
    Kaynağına

    12
    Yalazlanıyor deniz
    Önce usul usul
    Sonra gürül gürül..
    Uçurumlar açılıyor derin.
    Dağlar yükseliyor yüce.
    Oturmuşum bir kayanın üstüne
    Akdeniz'e bakıyorum
    Kendime bakar gibi
    Mavi bir aynadaki gençliğime..

    Ne söyledim, ne yazdımsa bu dünyada
    Ne yitirdim, ne buldumsa
    Bir derin iç çekişin
    Bağrında eridi.
    Bütün nesneler tek bir ses olarak
    Bağırıyor bana:
    - Bitti artık,
    Artık her şey bitti!

    13
    Ardımda kalan
    Bütün köprüleri bir bir yaktım
    Geri dönemem artık
    Namludan çıktı kurşun.

    Ne çok yürüdüm şu dünyada
    Ne kadar az yol aldım
    Acının alfabesindeyim daha.

    Geri dönemem artık
    Bir çizgi gibi uzar giderim
    Anlamsız, kimsesiz
    Ve soluk.

    14
    Acımı
    Anlamıyor musun yüzümden?
    Yüreğimi yansıtan
    Bir aynaya döndü.
    Aklımdan
    Azat oldu da dillim
    Yaşamın arkasından konuşarak
    Özgürlüğünü kanıtlıyor şimdi.

    Acımı
    Anlamıyor musun yüzümden?
    Bir kez olsun duy beni
    Sözcükler
    Araya girmeden!

    15
    Bir gün gelir de
    Ölüme yenilirsem eğer
    - Yenileceğim demiyorum
    Yenilirsem eğer -
    Deyin ki, erlerindendi
    Eşit olmayan bir savaşın
    Kılıcı sözcüklerdi,
    Kalkanı sevgiler...

    16
    Dağlar sesimi tutar
    Dağıtıp, parçalar ovalar
    Acılar niye benim
    Üstüme kanat gerer
    Ne dünya kadar yaşım
    Ne göklerden akranım var
    Urganlar da kendini boğar
    Göreceksiniz bir gün
    Bütün uçurumları böler
    Köprüleri sevginin.

    17
    Kendi rengini yadsıyan
    Bir bayrak gibi
    Dürüp,katlıyorum yüreğimi.
    Ne kaldı konuşacak,
    Ne vardı ki?
    Yücelerde seyrettim
    Uzun bir zaman;
    Gönderlere çekildim
    Ve anladım ki,
    Doruktur asıl uçurum
    Odur insanı boğan.

    18
    Ben mi yanıldım,
    Yoksa dünya mı bilmem?
    Bir yerlerde tökezledim
    Ama düştüm diyemem.
    Yağmur boğulmaktan söz eder şimdi bana
    Güneş çekip gitmekten.
    Beni kurtarmak için
    Pamuk iplikleri uzanır
    Uçurumlarıma...

    Sevgili dünya,
    Ne petekle balım kaldı,
    Ne derilecek çiçeğim
    Salıver artık beni
    Kopar dizginlerimden!

    19
    Gün akşama kavuşur
    Dünyadan el ayak çekilir
    Bütün görüntülerimi yitiririm birden.
    Aynalara baka baka
    Unuturum yüzümü
    Her şiirde biraz daha
    Koparım sözcüklerden
    Gün akşama kavuşur
    Kapılar sürgülenir
    Evler mezar taşıdır artık
    Sokaklar teneşir…

    Ey yankısız ses
    Ey devinimsiz tufan!
    Ölüm nedir?

    20
    Uzun dinginliklerden
    Sonra gelen fırtına
    Taş taş üstünde koymamaya yeminli
    Dönüp dolaşıp geldiğim
    Bu kör noktada
    Kırılıyor gülüşüm
    Bir bardak gibi.

    Ölüm kapıyı çalınca
    Söylenmedik bir sözüm kalmayacak
    Ve bu dünyada
    Tepeden tırnağa yürek olmasını bilenler
    Hep selden kaçarken
    Tufana kapılacak
    Batacak sulara yüzüm
    Batacak sulara yüzün
    Ağır bir taş gibi
    Gömülüp susacak

    21
    Yağmurun ardından
    Kar geliyor;
    Onun ardından sel.
    Bir şeyleri tamamlamadan
    Ölmek bana
    Zor geliyor.

    Bu şiir nerede biter
    Gece güne ulanırken?
    Çiçek tohum olur döner
    Su denize kavuşurken?
    Yaşamın sonunda mı,
    Başında mıyım bilmem?
    Beni kim düşünür bu irinler dünyasında?
    Herkes kendi yüreğini deşip,
    Derin kuyular açarken
    Sinmek, saklanmak için
    Karanlıklarına.

    Gülün ardından
    Diken geliyor;
    Sütün ardından irin.
    Bir şeyleri bitirmeden
    Ölmek bana zor geliyor.

    22
    Sonun sonsuzluğundayım
    Ufkun çok ötesinde
    Geçip giderim dünyanızdan
    Bir yıldız gibi akarım
    Yanarım kendimce.

    Ok çıkınca yaydan
    Artık beni aramayın
    Ne mezar taşı dikin
    Ne diriltin söylevlerle.
    Ok çıkınca yaydan
    Saplanacak bir yerler
    Bulurum elbet
    Gücümün yettiğince...

    23
    Bir kalenin
    Ele geçirilmeyen
    Son burcuyum ben;
    Yeryüzünden silinmiş ırkların
    Tek temsilcisi..
    Ne söyledimse yele söyledim,
    Sanki ne yazdımsa buza
    Taşlandım adımbaşı
    Taşlandıkça konuştum.
    Ben acının dallarıysam
    Yeryüzüydü gövdesi
    Ben bir ırmaksam
    Yaşam denizdi..
    Bekleyen görecek
    Yanan sular,
    Boğulan topraklar bana tanık.
    Ben susarsam
    Taşlar konuşacak artık.

    24
    Yağmurlar yağacak uzun
    Yağmurlar ince
    Dünya, bir alıcı kuş gibi
    Üstüme çökünce
    Ne bir sözcük kalacak,
    Ne de bir çığlık...
    Yine de gülsün isterim
    Şu pencerelerde
    Sokağı seyreden çocuk;
    Gülsün artık!

    25
    Umut, o arslanın
    Ağzında değil.
    Midesindeyken şimdi
    Gülümseyerek seyrediyorum
    Tarihin sofralarında
    Onu çiğneyenleri.
    Varın taşlayın beni
    Yaralarım övüncümdür
    Bu dünyadan olduğuma
    Yaşadığıma dair

    Umutsuzluğun umudundayım
    Karanlığın ışığında
    Öyle derin, öyle yoğun
    Uçurumların doruğundayım
    Varsın bir yanıt
    Bulmasın sorularım
    Yalnızca soru sormaya
    Bile razıyım..


    26
    Kişisel alacakaranlığın
    Cephelerindeyim
    Yaralarım bedenimi yırtarcasına fırlıyor
    Geride kalan
    Yalnızca kan ve irin

    27
    Sabaha yakın görülen düşlerde
    Bilinci körelten
    Bir karabasan yoğunluğu,
    Biraz da acı vardır.
    Güneşin altında kararan şeyden
    Korkun, derim ben
    Kül altında yanan kordan...
    Ve ışık, uzun bir karanlığın
    Ardından gelirse eğer
    Asıl anlamını bulur.

    28
    Güneşin öte yüzünü gördüm
    O sonsuz karanlığı.
    Doğadaki her şeyin
    İkinci adı yalnızlıktı.
    Ölümdü, suskunluktu.
    Bir çiçek ki taşırmış içinde
    Hep solgunluğu,
    Suyun akışında bir
    Boğulma korkusu varmış
    Yanan topraktan
    Yükselen buğu

    Güneşin öte yüzünü gördüm
    Ki; orada her şey
    Önce kendini yadsıyordu.

    29
    Belki kendini boğan
    Biri değilim
    Yağmur, ne biliyorsun?
    Belki bir beklediğim var yaşamdan.
    Bir bardak mıyım sanki
    Kendiyle dolup taşan?

    Belki bir sıcaklık
    Kaldı bir yerlerimde
    Güneş, ne biliyorsun?
    Belki gecelerimizden sızan bir ışık...
    Bir kum saati miyim?
    Boşalıp kaldım mı artık?

    Belki açacak
    Bir şeylerim vardır
    Çiçek, ne biliyorsun?
    Belki konuşacak birkaç söz kalmıştır
    Bir gün karşıma çıkacak olanla
    Geçmişe, geleceğe dair...

    30
    Akdeniz susuyor.
    Susuyor turuncu. Susuyor yeşil.
    Bir yaşam ki nasıl
    Ancak kendiyle tanımlanır;
    Bir insan ki nerede
    Artık herşeye razıdır
    Orada durdun dünya!

    Ölü deniz,
    Güneşli, puslu deniz
    Sularını rahim, taşlarını cenin
    Kıldığın çağlardan kalmış
    Bir gülümsemeydim bir zamanlar
    Belli belirsiz..
    Cebimde kelebek ölüleri,
    Ağzımda tütün kokusu
    Turuncu sokaklardan denize uçan
    Soluk bir gölgeydim
    Dalgın ve kimsesiz..
    Köşkerin kızının
    Memelerine dolan iyot kokusunda,
    Gülüşünde bir işçinin
    Bir payım vardı
    Hiç kuşkusuz..

    Akdeniz susuyor.
    Yaralı bir balık gibi;
    Çağın zıpkınlarıyla delik deşik.
    Akdeniz susuyor.
    Suları kirli şimdi,
    Mavisi soluk.

    31
    Beni doğuracak rahim,
    Beni sallayacak beşik yok!
    Dünyaya düştü yolum
    Bir görümlük
    Konuk geldim.
    Tek bir soru sordum
    Bin yanıt aldım;
    Ama hiçbirine bende yanıt yok!
    Uçurumlara itildim,
    Doruklara çekildim.
    Çaprazlama çiçekler astım da göğsüme
    Şaire çıktı adım
    Dinsiz bir peygamberim şimdi
    Ateş olsam bir kendimi yakarım.
    Kendi karanlığından korkan
    Bir geceyim ben,
    Kendi sınırlarına düşman
    Bir ülke;
    Kuşatılmış, yorgun...
    Ey dünyalıklar, ey tarihçiler!
    Oysa hepsi topu topu iki kelime:
    Yaşadım ve öldüm

    32
    Bu şiir burda biter
    Yaşam benimle bitmiyor
    Umutsuz değil, umarsızım şu anda
    Ne çiçeklerde payım var,
    Ne şu suskun taşlarda..
    Acıdan kurtulmaya yeltendiğim zamanlar
    Acı olduğumu anladım
    Dünya bunu bilmiyor
    Ben insanlığın cocukluğuyum
    Ve yaşlılığıyım sırasında

    Bu şiir burada biter
    Hiçbir dayanak bulmadan
    Doğanın avuntusu nedir
    Gece günle tanımlanırken
    Işığın kaynağında hep
    Bir karanlığın donduğu
    Bilmem nasıl kanıtlanır
    Yıllar yılı sorulara yaslanıp
    Yaşarken ölüme doğdum ben
    Hiç kimseyi öldüremem
    Kendimi bile artık
  • KİM BİR BARDAK SOĞUK SU İÇERSE BENİ HATIRLASIN.
    Hz. Hüseyin

    Kerbela, yeniden var olmak için atılmış ölümüne bir adımdır, ölümüne bin adımdır. Âşık olmanın adıdır ölüme en Yüce’nin hatırına. En Yüce’nin hatırına ölümle kıyılmış nikâhtır bu,
    Hüseyni bir nikâh.

    “Kerbela, bir feryattır. İkiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat… Yüzüstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat…”

    Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi, İslam’ı, Hz. Muhammed’i, Ali’nin yolunu ve Hüseyin’in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir “aşkımız” var ama “şuurumuz” yok. “Muhabbet” var ama “marifet” yok.

    Kerbela, yetmiş iki yiğidin ağlamasıdır. Sanmayın ağlayışları ölüm içindi. Kerbela, yetmiş iki yiğidin feryadıdır kulaklarda çınlayan. Sanmayın korkudur feryadın sebebi, feryat hak uğrunda ölmenin gür sesidir, inanan kalplerde. Feryat, mazluma umut, zalime korku salmanın çığlığıdır sindirilmiş duygularda.

    Hüseyin’in kesip koparılan bir kolu çakallar yesin diye Irak çöllerine atılmıştır. Başsız bedeni Fırat nehrinin suları altındadır. Bir gözü çıkarılmış kafası Suriye Şam’da bilinmedik bir yere gömülmüştür. Peki ya Hüseyin’in ruhu nerededir?
    Nerededir Hüseyin?

    Gecenin gelinciği kan içinde. Geleceğin umudu bir çığlığa hapsedilmiş. Sıyrıl ey sırrın sesi! Ses ver sessizliğimize.
    Neredesin ey Hüseyin?

    ***

    ÖNSÖZ

    “Şeytanın insana ilk sorusu şu oldu:
    Allah size ne vaad etti?
    Adem cevap verdi: Hiç…
    Şeytan, verilen cevaptan bir şey anlamamış, kendi kendine mırıldanarak oradan uzaklaşıyordu: Hiç ne ki?”

    İnsanoğlu geçmişten günümüze yaradılışının derinliğinde birçok sınava tabi tutulmuştur. Tarihin kanlı tablosunu insanlık dışı katliamlara imza atanların kirli gölgeleri çizmiştir. Kâinatın kıyamete hazırlanan yaşamsal sınavının en anlamlı şıkkı, kutsalın çile ile örülen toprağına hak yolunda dua seferleriyle çıkmaktır. İnancın közüne davranışının felsefesini zerk edemeyenler ancak kötülüğe hizmetin onursuz köprüsü olurlar. Kazançları ise anlık vahşete mührünün kara lekesini sürerek insanlıktan çıkmış ruhlarına, kırık aynalar miras bırakmaktır. Ki o kırık aynalar âhirette hesap vakti geldiğinde tek tek önlerine çıkacak olan kanlı deliller olacaktır.

    Kerbela, Hz. İmâm Hüseyin’in kanıyla yazdığı tarihin zincirlerden kopup miraca yağdığı kızıl ayaz!

    Kerbela, aşkın sonsuz teslimiyetinden alınan gücün, karanlığa biat etmeyen onurun zulme karşı kan gözyaşları dökenlerin çığlığıdır!

    Kerbela, matemin Allah yolunda yürüyenlere bayram kılındığı, cehennem kısraklarının çirkin ruhlarındaki büyülenmişliğinden uyanabileceği son durak!

    Hz. İmam Hüseyin, hayatı boyunca fâsıkların bencil yanlarına ve hırslarının onlara verdiği çirkinliğe karşı fedakârlığın, yiğitliğin, mazlumun ve inancın kubbesinde aşka tam teslimiyetin sembolü olmuştur. Yaşantısına davranışlarının aynası olan cesareti bir bayrak gibi dikerken bu cesaretinin sadece İslâm âlemine değil, tüm dünyaya ömek olacak bir hayatın sahibi olacağını gösterecekti.

    Muaviye Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Muaviye cephesindeki iktidar hırsı ile Hz. Ali tarafındaki İslâm’a, insana ve gerçek aşkın sahibine tam teslimiyet felsefesindeki çizgi farklılığı karşı karşıya gelmişti. Bu çözülemeyecek olan çekişmenin devamı Yezid ve Hz. İmâm Hüseyin’i Kerbela’da buluşturacaktı.

    Muaviye’nin ölümünden sonra yerine oğlu Yezid geçmiştir. Karanlığın kuytusunda babasının gölgesindeki hırs ile beslenen Yezid, iktidarda kalmak adına her şeyi meşru kılan planlar yapmış ve Hz. İmam Hüseyin’in ona biat etmeyeceğini bilmesine rağmen hilekârlığının da işe yaramayacağını bilerek her ne şekilde olursa olsun onu ortadan kaldırmanın derdindedir. Utancın, susuzluğun kenarında kanla yazılacak olayın ve mazlumların zalim karşısındaki onurlu başkaldırışı tarihe geçecektir! İki kardeş kavmin yeryüzündekı kıyametine, çaresizliğin şerbetini içirecek hikâyenin adıydı bu katliam! Peygamber efendimizin emanetlerine sadakatsizliğin sembolüydü bu katliam!

    Emevi saraylarında kendi hırs ve iktidarlarına fayda sağlayacak din dışı töreleri, manevi adetleri İslâmiyet adına resmileştirip kendilerince kutsallaştırmalardı. Ahiretlerini dünya için satanlarla “Kula kulluk etmek en büyük onursuzluktur.” diyenlerin Bedr’iydi Kerbela.

    Bağdat’ın bağrından çıkan yangın, Kerbela’da bir tufan kopardı ki yer gök korktu susuzluğun kıyametine kan kusanların gölgesinden. Kundaktaki bebeklerin minicik bağrına dek saplandı hırsın günahkâr okları! Kılıçların güneşi kırmızıya boyadığı gün, ölümün peçesine saklanan ar oldu Kerbelâ!

    Kıyametin topraklannda şehit olan canların boynuna sarıldı çaresiz kadınlar. Feryatları çöl yazmalı dualara sarılıp gönderildi göğün âh makamına! Suya kavuşamadan Allah’ına kavuşanlarla doldu çölü hatmeden kutsal hıçkırıkların bedeni! Teslimiyetin rahlesine aşkın dergâhından kopanların solukları yansıdıkça çöldeki kum tanelerinin zikri yağdı semanın kutlu göğsüne!

    Çölün matemi yudum yudum içirdiği gün, zincirlerin kırbacına yaslanan kor oldu Kerbela!

    Atlasın kan çanağı gözlerinde kınalı bir sessizlik büyüdü. Hüseyin’in bedenine değen oklardan sonra! Çöl kuşlarının kanatlarından aktı duanın kızıl ağıdı. Kerbela’nın toprağına yüzünü süren gölgeler saçlarını yoldu peygamber torununun şehadetiyle. Fırat’ın o mazlumlara ulaşamayan suları küstü yatağına. Yandı Fırat, matem cemresini düşürünce toprağa! Kaktüslerin kamburunda biriken şebnem ağrılarından sabr-ı cemil bereketi düştü Hüseyin’in kirpiğindeki cennete. Karıncalar ağızlarıyla su taşıdı mübareğin çatlamış dudaklarına son defa! Son defa!

    Susuzluğun ölüme bağdaş kurduğu gün, hırsın darağacına turna ağıdı asan köz oldu Kerbela!

    Ah, yüreklerindeki zikri yaratanın nur-u nârı ile yıkayan mübarek topluluk! Kutlu olsun cennete yürüyen susuz ırmağınızın çatlağından sızan asıl vuslatınız!

    Ah, çölün kumlarını hıçkırıklarının duvağına alarak şehitlerinin bedenine süren zemzem bakışlı kadınlar! Kutlu olsun makamın en kutsalına yürüyen bayramınız!

    Ey İmâm Hüseyin, aklının kuyularında vicdanının aynasını unutanlar var! Sür yüreğinin sürmesini insanlığın bitmeyen çilekeş yanına.

    Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi; İslam’ı, Hz. Muhammed’i, Ali’nin yolunu ve Hüseyin’in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir “aşkımız” var ama “şuurumuz” yok. “Muhabbet” var ama “marifet” yok.

    Benim hoşluğum, tatlılığım şeker kamışından değildir. Ben kendimden hoşum, tatlıyım. Benim hararetim ne sudan, ne ateştendir. Aşk beni benden boşaltmış, öyle hafif bir hale getirmiştir ki, terazide tartılsam, hiçten bile iki batman daha hafif gelirim.

    GİRİŞ

    “Kerbela, bir feryattır. İki yüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat… Yüz üstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat…’’

    Aşk yağıyor. Ölüm diriliyor. Kan ağlıyor. Can düşüyor mezara. Dünya dönüyor. Dönüyor başımız. Verilen sözden dönülüyor.

    İnsan aranıyor. Gerçeklerden kaçmayan insan… İnsan kayboluyor. Gölgesinin korkaklığına sığınan insan… Bıkkınız. Yılgınız. Yalnızız. Yanıldık. Yandık. Yakındık. Bıktık. Gerçeğin nutkunu çekip yalanda yaşayandan bıktık. Adak adadık. Aldandık.

    Bin seneki gibi ağlıyoruz.

    Bin seneki gibi özlüyoruz.

    Ama bin seneki gibi ölemiyoruz.

    “Allah yolunda ölenleri, ölüler sanmayın…”

    Hangimiz derin bir nefes alıp sessizce:

    “Eksiklerimle, kusurlarımla ben bu yoldayım.” diye haykırabiliyor?

    Başımız eğik. Aşk yağıyor üzerimize. Gönlümüz kabristanlık. Kan ağlıyoruz dışımızdaki ölülere.

    Ağıt yakıyoruz Hüseyin’e. Bilmiyoruz ki Hüseyin gibi yola düşmezsek cehennem odunumuzu sırtımızda taşıyoruz da haberimiz yok.

    Kerbela olayının tarihteki tüm adalet, fedakârlık ve kurbanlık örnekleri arasında apayrı bir yeri vardır. Kerbela, bir yandan gerçeği savunan kişilerin ezilmesi özelliğiyle acıklı bir olayı temsil ederken bir yandan da geçici otoritenin ortaya koyduğu korkunç bir barbarlık örneğini temsil etmektedir.

    Hz. Hüseyin’in şehadetinin zihinlerde doğurduğu düşünce ve ilhamlar konusunda kaleme alınan ve çoğunlukla fedakârlık ve kahramanca davranışı üzerinde duran yazıların yanı sıra Kerbela sorununa bilgin kişilerin mistik eğilimlerle vardıkları ince ve aydınlatıcı sonuçları da içeren bir başka yaklaşım biçimi de akılcı grup tarafından ortaya konmuştur. Hz. Hüseyin ve Yezid arasındaki zıtlığı tarihsel açıdan tüm yönleriyle incelemek için hiçbir çaba harcanmamış olduğundan akılcılar Hz. Hüseyin lehinde sonuçlara varıyorlarsa da onun içindeki imanı görememektedirler. Medine’den ayrılışına iktidarı ele geçirme girişimi olarak bakılmakta, biat etmeyi reddetmesi siyasal bir hizip oluşturma niyetinin ilk uygulamaya konulması gözüyle görülmekte ve Kerbela savaşı iki rakip grup arasında cereyan eden bir çıkar çatışması olarak değerlendirilmektedir. Bu dengesiz ve düşmanca eleştiri genç neslin Hz. Hüseyin’in kurban edilişiyle ilgili düşüncelerini zehirlemeye yönelik olduğundan Hz. Hüseyin’in tavrının haklı olduğunu kristal açıklığında ortaya koyabilmek için tarihi kaynakların ışığında Hüseyin-Yezid zıtlığını açıklamak gerekmektedir.

    Her mü’min Allah’ın halifesidir ve bu bakımdan da İslam kendi toplumu içinde sınıf ayrımını, ekonomik veya sosyal ayrıcalıkları kabul etmez. Tüm bireylere eşit düzeyde muamele edilir. Üstünlük ancak takvaya, kişisel yeteneğe ve yüksek ahlaki karaktere dayanır.

    “Allah yanında en üstününüz, en çok takvalı olanmızdır.”
    (Hucurat-13)

    Hilafet, seçim gerektiren bir makamdır. Fakat sabit halifelik koltuğunu işgal etme, işgal edenin bu yüksek makama hakkı olduğunu kanıtlamaz. Halifelik makamındaki kişi asli sorumluluklarını ve gereken görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür.

    Acıklı bir olayın, tarihi bir gerçekten çok bir masal şeklini alması ne kadar şaşırtıcıdır. Hakikatin hüzne dönüşmesi kadar derin bir acıdır.

    Kerbela, Hz. Peygamber’in torununun ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın sevgili oğullarının yalnızca basit bir hikâyesi değil, gerçek İslami önderliği ortaya koyan tarihi bir senet ve İslami düşünceyi Hz. Peygamber’in döneminde tespit edilmiş biçimiyle korumak niyetiyle içten girişimde bulunan bir kişinin sergileyişidir. Onun hayatı ve şehadeti ağlamak ve gözyaşı dökmek için fırsat olmaktan çok, müminlerin içinde ateşli bir fedakârlık arzusu doğuran ve gerçek adalet ışığıyla mevcut hayat biçimini aydınlatan bir fener ve işaret ateşidir.

    İnsanlar, Hakk’ın mihrabında Hüseyin’in sunduğu muhteşem kurbanı mutlaka bir kez daha hatırlayacaklardır. İnsan zihni Allah korkusundan başka tüm korkulardan kurtulduğu zaman Hüseyin’e layık olduğu saygı gösterilecek ve insanlar Fatma’nın sevgili oğlunun, hayatını seve seve feda ederek Allah’a karşı ne kadar yüce bir itaat örneği sergilediğini düşünüp duracaklardır.

    Zulümle küfrü, adaletle imanı eşleştiren Kur’an’ın baştan sona zulmü ve zalimi mahkum eden mesajı, hangi gerekçeyle olursa olsun zulmü meşrulaştırmak isteyen herkesin suratında kıyamete kadar şaklayacak olan ilahi bir tokattır.

    İmamet ve saltanat bahsinde ayrı bir yeri olan Hz.Hüseyin’in şehadeti hadidesini, alelade bir olay olarak değil, kökeni ta eskilere dayanan nübüvvet ve saltanat arasındaki mücadelenin bir devamı olarak ele almak gerek. Unutmamamız lazım gelen bir şey var: Bu tarihi olayların, dün olduğu gibi değişik zaman ve mekanlarda, farklı isimler arasında bugün de aynen yaşandığı ve kıyamete kadar da yaşanacak olması… Önemli olan şey, bu tarihi karşılaştırmada kimin, kimlerin safında yer aldığıdır.

    Kerbela olayı aynı zamanda bir semboldür; hem “nübüvvet” hem “saltanat” için. Aynı inancın salikleri arasında ortaya çıkan iki farklı çizginin de ilk çarpıcı örneği. Bu çizgiler, nübüvveti temsil eden ‘Hüseyni çizgi’ ile saltanatı temsil eden “Yezidi çizgi”dir.

    CENNET KOKUSUNU
    GÖĞSÜME SEREN ŞEHİR: MEDÎNE

    “Cennet sessizdir, haz ise gürültü. Şehadet bizi nura çağırır, şeytan ise toz dumana. Ya Hakk’ın insanı olacaksınız ya da hazzın insanı. Haz, şeytanın ıslığıdır.“

    Çocukluğumun tadına doyulmaz mutluluklarından birisi de hurmalıklara gidip hurma ağacının en büyüğüne çıkmak, ta tepesine çıkıp oradan şehri seyretmekti. Yine bir hurma ağacının tepesinde gecenin en sessiz vaktinde şehri seyrediyorum, son kez seyrettiğimin acımtırak bilinci ile.

    Ah Medine! Yâr Medine! Ey, kutsallığın başşehri!

    Medine, Mekke’nin işkencelerinden ümitsiz kalanlara hicret kucağını açan huzurun ve rahmetin şehri. Dağı taşı, çölü toprağı Muhammed tüten şehir. Biat bakışlı şehir neylersin ki bu gece sana “Allahısmarladık” demek yüreğimi burkuyor.

    Bizler Resulullah’ın çocuklarıydık. Bizler Resulullah’ın yeryüzüne bıraktığı mazlum emanetlerdik. Kirpiğimize uğramayan günâhların hazanı kamçılayan hıncında toplardık insanlığa yağacak duâ yağmurlarını. Avuçlarımız semâya