• Bu soru tarihsel olarak filozofların yanıt aradığı en önemli sorulardan birisidir.

    İnsanların çoğu aslında toplumsal yaşam içerisinde gerçeği aramazlar, daha doğrusu gerçek diye bir sorunları yoktur. Çünkü çoğu zaman gerçeğe ulaşma çabası riskli ve tehlikelidir. Bu yüzden sistem tarafından kendilerine sunulan sanal gerçekliği yaşamayı tercih ederler. Çoğu insanın sorunu, içinde bulunduğu konumu korumak ve geliştirmektir.  Bunun için, gerçek olmadıklarını bilseler de inanırlar ya da inanmış görünürler. Ȍyleyse toplumun bütünü için gerçek ya da gerçeklik diye bir kavram söz konusu değildir.

    Gerçeği ve hakikati arayanların başına ise tarihsel olarak hep kötü şeyler gelmiştir. Gerçek, sistemin düşmanıdır, onu en ince yerinden kırar dağıtır.

    Gerçek kavramının tarihsel olarak birçok alanda kullanıldığını, ama anlamlarının değiştiğini görebiliriz. Felsefe, din, sanat, bilim gerçek kavramını kullanır. Bu kavramlar halk dilinde ise içiçe geçmiştir ve yanlış kullanılmaktadır.

    “Günlük dilde de çoğu kez “gerçek” sözcüğü ‘hakikat’ ve ‘doğru’ sözcükleriyle eşanlamlı kullanılır. Ancak, felsefi kavramlar söz konusu olduğunda,  ‘gerçek’ deyimiyle ‘hakikat’ ve ‘doğru’ deyimlerini birbirinden ayırmak gerekir.

    Gerçek:     İnsan bilincinden bağımsız, somut ve nesnel olarak varolan herşey,  

    Hakikat:   Nesnel gerçekliğin, bilinçteki, kendine uygun kavramsal yansısı,

    Doğru:     Bu kavramın, hem gerçeğe hem de düşünme yasalarına uygun oluşudur.”(http://www.historicalsense.com)

    Materyalist felsefeye göre herşey maddeden gelmekte ve madde olarak devam etmektedir. İdealizm ve materyalizm gerçeğin doğasını araştırır ve farklı sonuçlara varırlar. Bu konuda temel soru sudur:  “Gerçeklik nedir ve neden oluşur?”

    Dinler ise, gerçek kavramını kutsal kitaplarda dile getirilen düşüncelerle eşitlerler. Ve ona itaat edilmesini, sorgulanmamasını isterler. İdealist bir düşünce biçimidir bu. Çünkü din olgusu yalnızca düşüncede vardır; bilincin dışında bir madde olarak evrende yer almaz. Çünkü gerçek daima somuttur; soyut değildir.

    “Bu anlamda gerçek deyimi, ‘özdek’ ve ‘nesne’ deyimleriyle de ilişkilidir. ‘Ȍzdek, bize duyumlarla verilen nesnel gerçekliktir.’ Tüm nesneler de gerçektirler. Gerçek deyince bilincimizin dışında nesnel olarak ortaya çıkmış bulunan nesne, nitelik, koşul, durum vb. gibi olgu ve olayları anlarız. Bir kuram (teori)’ın doğru olup olmadığını pratikle, eş deyişle gerçekle deneyerek anlarız. Yapmamız gereken, gerçekleri tasarımlarımıza uydurmaya çalışmak değil, tersine, tasarımlarımızı gerçeklere uygun kılmak  böylelikle  hakikati elde etmektir.” (Yıldırım, Ders Notları)

    Gerçek, her zaman somut ve nesneldir. Diyalektik materyalist anlayışta “gerçeklik-yanılsama” üzerinde de çalışılır.

    Postmodernizmde ise, evrensellik, bütünsellik, nesnellik, gerçek tezlerinden uzaklaşılmıştır. Postmodernist düşünürler, nesnel gerçekliğin, bizim algıladığımızdan daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu iddia ederler. Postmodernist anlayışta, gerçeklik, materyalist anlayışta olduğu gibi bilincimizin dışında var olan birşey değildir ve gerçekliği biz biçimlendiririz. 

    Gerçek ve “sanal gerçek”

    Matrix filminin ünlü bir sahnesinde, filmin bir kahramanı kaşığı bakışıyla büken diğerine şöyle der: “Aslında kaşık yoktur.”

    Gerçekte böyle midir?

    Aslında kaşık vardır, ama kaşığın bükülmesi eylemi yoktur. Bu bir illüzyondur yalnızca beyinde öyleymiş gibi algılanmaktadır. Ama öyleymiş gibi  algılandığı için, onu algılayanın gözünde “gerçek” olarak nitelenebilir. İşte manipülasyon da böyle birşeydir, tıpkı kaşık gibi gerçeğin bükülmüş ve başka birşeye dönüşmüş şekliyle gösterilmesidir.

    Bundan aşağı yukarı bin yıl önce yaşamış İsmailiye tarikatı lideri Hasan Sabbah şöyle demiştir: “Hiçbir şey gerçek değilse, herşeye izin verilmiştir.”

    Gerçekten hiçbir şey gerçek değil midir? Herşey bir yanılsamadan mı ibarettir? Yoksa gerçek, algıladığımız kadar mı vardır? Eğer herşeye izin verildiyse, zaten orada gerçeği bulmak çok güçtür. Sabbah’ın bu mesajı Matrix filmindeki “Aslında kaşık yoktur.” mesajıyla örtüşüyor. Çünkü Sabbah’in bence sözünü ettiği de bu illüzyon ve sanal gerçeklik dünyasıdır. Gerçeğin üzerinin örtüldüğü, manipüle edildiği bir yerde de, hiçbir insan kendisi olamaz.

    Çok sonraları Dostoyevski, idealist bir bakış açısıyla bunu şöyle ifade etmiştir: “Eğer tanrı yoksa, herşeye izin verilmiştir.”

    Dostoyevski’nin sözlerini biraz değiştirerek şöyle de diyebiliriz: “Eğer gerçek yoksa, herşeye izin verilmiştir.” Çünkü eğer bir insan gerçekliği yaşamıyorsa, özünde kendisini de yaşamıyor demektir; o bir başkasının hayatını yaşamakta ve bunu da ona biçilen rol kadar bunu yapabilmektedir. O zaman artık o kendisi değildir, tıpkı gerçeğin tersine çevrilmesi gibi. Gerçeğin olmadığı bir yerde, özünde insan da gerçek değildir. O kendine yabancılaşmış bir madde yığınıdır sadece.

    Herşey bir simulasyondan mı ibaret?

    Simulasyon kuramını geliştirmiş olan Jean Baudrillard’a göre ise simulakrum, orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan birşeyin kopyasını anlatan bir terimdir. Baudrillard, gerçeğin çöktüğünü ve onun yerini “hipergerçeklik”in aldığını ve bir simulasyon çağına girildiğini savunur. Bu hipergerçeklik, hem sistem hem de gönderen olarak ortadan kaldırıp model düzeyine yükselttiği gerçeği yok etmektedir. (Baudrillard, 2003: 58)

    “Baudrillard’ın bu konuda ortaya attığı en önemli kavramlardan birisi “gerçeklik ilkesi””kavramıdır. Gerçeklik ilkesi tamamen zihinde oluşan, düşünsel bir süreçtir. Bu algıya göreamaç, umut, geleceğe yönelik düşler şekillendirilir. Gerçeğin ne olduğu konusunda yanıltılan ya da gerçeklik algısı saptırılan bireyler, artık tercihlerini gerçek olmayan fakat gerçekmiş gibi onun yerini alan şey’ler üzerinden yapmaktadırlar. Bu bağlamda en büyük saf simülakrlar da Din ve  Politikadır. (”M. Yiğit Ersoydan, ”Jean Baudrillard ve Simulasyon Kavramı”)

    Baudrillard, Disneyland’i bütün simulakr düzenlerinin içiçe geçmiş olduğu kusursuz bir model olarak niteler; ona göre burası bir fantazm oyunu ve bir illüzyondur.

    “Sanal gerçeklik, en basit şekliyle, bilgisayarda canlandırılan üç boyutlu görüntülerin, bazı aygıtların yardımıyla insanlara "gerçek bir dünya" gibi gösterilmesidir. Bugün birçok alanda farklı amaçlarla kullanılan bu teknolojiye, bu nedenle "yapay gerçeklik", "sanal dünyalar", "sanal ortamlar" gibi isimler de verilmektedir. Sanal gerçekliğin en önemli özelliği, özel aletler kullanan bir kişinin gördüğü görüntüyü gerçek zannederek, aldanmasıdır. Bu nedenle son yıllarda sanal gerçeklik ifadesinin İngilizce karşılığının başında "immersive" kelimesi de kullanılmaktadır ve bu kelimenin anlamı "dalmak, kaptırmak"tır. (Immersive Virtual Reality: Kaptıran Sanal Gerçeklik)

    Bugün birçok insan “sanal gerçekliği” gerçekmiş gibi algılamakta ve sanal dünyada yaşamaktadır. Ȍzellikle internetin yaygınlaşması ve teknolojinin ilerlemesi, “sanal ortamlar”, “yapay gerçeklik” gibi kavramların daha sık duyulmasını da beraberinde getirmiştir. Bilgisayar oyunları, chat ortamları da ve daha pekçok şey, kişiyi kendisine yabancılaştırmakta ve onun “sanal gerçekliği” gerçekmiş gibi algılamasına neden olmaktadır.

    “Gerçekler, ne yaparsanız yapın, gizlenemezdi. Araştırıp kovuşturarak ortaya çıkarılabilir, işkence yaparak sizden sökülüp alınabilirdi. Ama amacınız hayatta kalmak değil de insan kalmaksa, sonuç ne fark ederdi ki?” (Orwell, 2003: 197)

    Resmi ideolojinin egemen olduğu rejimlerde ise, yine sistem kendi ideolojik aygıtları eliyle “sanal bir gerçeklik” yaratır ve toplum algılayışında bunun gerçeğin yerini almasına çalışır. Gerçeği savunarak “sanal gerçekliğe ve yalanlara” karşı çıkan kişiler ise cezalandırılırlar. Çünkü sisteme göre “gerçeklik” yoktur, yalnızca kendi “sanal gerçekliği” gerçektir.

    Gerçek ve manipulasyon

    Medya, iktidarın elindeki en önemli manipülasyon araçlarından birisidir. Althusser’in belirttiği gibi, devletin ideolojik aygitlarından birisidir. Küreselleşme ile birlikte dünyanın her yerinde anaakım medyada yer alan haberler de tek tipleşmiştir. Ȍrneğin sistemin çıkarına denk düşen silahlı gruplar “özgürlük savaşçısı”, sisteme aykırı olanlar ise “terörist” ilan edilir. Herşey, tek merkezden ilan edilir ve dünyanın dört bir yanındaki medyada aynı haber ve yorumlar yer alır. Burada ölçü gerçek veya doğru değil, sistemin çıkarlarıdır; bunun için gerçek ve hakikat manipüle edilir.

    Baudrillard, bu manipülasyonu ve yanılsamayı çok güzel açıklayarak şöyle der: “Gündelik haberler, tarihin yok olmasına hizmet eden en önemli tezgâhtır.” (Baudrillard, 2005: 120)

    Resmi ideolojinin egemen olduğu ülkelerde, gerçek tamamen tersine çevrilmiştir. Resmi tarih kitapları, egemen ideolojinin sanal kahramanlık ve zafer öyküleriyle doludur. Gerçek artık “gerçek olmayan”dır. İnsanlar küçük yaştan itibaren okulda ve heryerde, toplum içinde buna inandırılır.

    Orwell’in ünlü “1984” adlı kitabında, gerçek kavramı sık sık sorgulanır. Yazar, sistem tarafından yaratılan “sanal gerçeklik” kavramının nasıl gerçeğin yerine geçirilmeye çalışıldığnı son derece çarpıcı olarak anlatır bu yapıtında. Neyin gerçek, neyin sanal olduğu birbirine karışmıştır. “Gerçek”, Büyük Birader’in sözleri ve ideolojisidir; bunlar da konjonktüre göre değişebilir.

    Kitapta şöyle bir diyalog var:

    “Winston: Büyük birader diye biri gerçekten var mı?

    O’brien: Bu var olmakla neyi kastettiğine bağlı.

    Winston: Demek istediğim, o benim gibi var mı?”

    O’brien: Sen yoksun.” (Orwell, 2003: 303)

    Burada gerçek kavramı, toplumun hafızasında sanal gerçeklik ile yer değiştirmiştir. Daha doğrusu sisteme göre toplumun hafızası yoktur, tek tek bireylerin de... O hafızayı, sistemin kendisi oluşturur. Buna göre, gerçek olan tek sey sistemin kendisidir, bireyler bir vida işlevi bile görmezler bu anlayışa göre.

    Sahi kendi gerçekliğimizi mi yaşıyoruz, yoksa simulakr bir dünyada mıyız?

    Referanslar

    Orwell, GEORGE, (2003), “1984”, Editora Companhia da Letras, Saõ Paulo, Brazil.

    Baudrillard, JEAN (2005), “Şeytana Satılan Ruh ve Kötülüğün Egemenliği”, Doğu Batı Yayınları, İstanbul.

    Baudrillard, JEAN (2003), “Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu”, Doğu Batı Yayınları, İstanbul.

    Ersoydan, M. Yiğit, ”Jean Baudrillard ve Simulasyon Kavramı” http://www.academia.edu

    Yıldırım, ȌMER: “Felsefeye Giriş” ve “Çağdaş Felsefe Tarihi” ders notlarından, Atatürk Űniversitesi.

    http://www.historicalsense.com

    http://felsefetasi.com



    Erol Anar
  • VECİHİ HÜRKUŞ
  • Kitaba ilk başladığımda bana çok sıkıcı ve anlamsız gelmişti . Geceden kendimce bir şeyler çıkarmıştım ama ortalara doğru gelince okuduğum şeyler iyice anlamsızlaşmaya başladı . Sonra anladım ki yazar kitapta benim ne düşündüğüm , yazdıklarımda ne anlam çıkarttığım değil ,sizin benim yazdıklarımı okuyunca ne anlam cikarttiginiz önemli der gibiydi. Zaten post-modernzm de bu değil miydi ?

    Kurgu içinde kurgu çıkarmak . Bilge Karasu okuyucuya bunu öyle güzel yaptırıyor ki bu eserinde .
    Muzaffer Akar abinin dediği gibi "kitabı nereden tutsan orada elinde kalıyor" ama bu elinde kalan şeyler senin kurgunda öyle güzel birleşiyor ki tıpkı bir puzzle nin parçaları gibi . Önü dünya haritası arkası insan figürü yani demem o ki kendi iç dünyada kurguladığın zaman kitabı anlaman ve parçaları birleştirmen kolay oluyor .

    Kitabı bitirdiğim zaman gözüme ilk çarpan yazarın kitabın sonunda attığı tarih.
    Nisan 1975- Eylül 1976 yani 74 affı sonrası . Bütün siyasi tutukluların salı verildiği 74 affı ve sonrasında affettiği evlatlarını belli tarihlerde faili meçhul cinayetlerde ölümlerde kaybeden ülkemin hali, karanlık günleri veeeee gecenin kurgusu burda başlıyor işte .

    Çünkü gece sinsidir , sessizdir , pusludur ve ölüm sessiz ve puslu havayı sever, cinayetler gecenin karanlığında işlenir çoğu zaman ve tarih 12 Mart sonrası ise ölümün sizi bulması şans eseri değildir. Çünkü gecenin işçileri karanlık sokaklarda can aramaktadır .

    Tarihe bakarsanız " 5-6-2 tamam reis" parolali Bahçelievler Katliamı, Ulucanlar Cezaevi avlusunda üç fidanın dar ağacında bir yaprak gibi solması , Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde makatlarına jop sokulup yürütülerek acı cektirilerek insanlara işkence edilmesi gecenin beklenilip gecenin uykuya insanı en çok çektiği saatlerde bu zulümleri ,ölümleri, işkenceleri yapanlarla birlikte geceyi de suç ortağı yapmaz mı . Çünkü gece sessiz ,puslu ve sinsidir ve gecenin işçilerinin iş birlikçisidir.

    Yılmaz Erdoğan o meşhur şiirinde "ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri" sözleriyle ölümlere ve belki de gecenin bu ölümlerin iş birlikçisi olduğuna dikkat çekmemişmidir kim bilir.

    Güneydoğu'da çocuklar annelerinin memeleri altında en güzel rüyalarının kahramanı iken, uykunun en tatlı saatinde postal ve dipçik sesleri yarım bırakmamış mıdır bu al yanaklı gece bakışlı çocukların rüyalarını ve korkunun karanlığı geceyle iş birliği yapıp düşmemiş midir çocukların serçecik yüreğine .

    Belki sadece bir kesimin acılarını anlattım bu incelemede ama sağ ya da sol pencere fark etmiyor elbette ki sağ pencereninde camları kırıldı bu karanlık ve ölüm kokan günlerde .

    Benim bu kitapta anladığım tarihin belli bir zamanında ölen öldürülen insanlara değinmiş yazar . Gecenin de bu ölümlerin sessiz tanığı olduğu gerçeği .

    Dipnot:-)

    Kitaba ilk başta haksızlik etmişim . Bence güzel ve kurgusu okuyucuya bırakılmış bir eser.
  • ‘’ Altı yüzlü yılların ilk yarısıydı. Türk budunu Çin ülkesinde tutsaktı. Yıllar süren tutsaklık Türklerin ağırına gidiyordu. Kürşad ve 40 ülküdaşı Türk budununun hürriyeti ve istiklâli için Çin Hükümdarının sarayı Siganfu’yu basıp, onu tutsak edecek, olmazsa öldürüp, budunu tutsaklıktan kurtaracaklardı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, tarihin kırk meçhul kahramanı karanlıkta saraya yürüyorlardı. Biraz sonra savaş başlamıştı. Sarayın içinde Çinli çerilerin başları ile gövdeleri ayrı ayrı dolaşıyordu. Kırk yiğit vuruşa vuruşa uçmağa vardı. En son ölüm kızı Kürşadın eline bir sağrak sundu. Kürşad bu acı sağrağı gözünü kırpmadan içti. Atının yelesine kapandı. Sağ elindeki kılıç hala sımsıkı duruyordu. Ettiği yemin aklına geldi. “Gök girsin, Kızıl çıksın. Tanrı Türk’ü korusun.” İşte bu bozkurtların ölümü idi. Binlerce Bozkurdun dirilişi için.
    *
    Yüzyıllar sonra, ikinci bin yılına 25 yıl kala yine yağmur yağıyordu. Mabedin avlusunda binlerce Bozkurt sessiz bekliyor, ama Gökler ağlıyordu. Mabedin kapısında “Osman Ağa Camii” yazıyordu. O da ne! Avluda koca bir taş ve üzerinde bir tabut. Birdenbire beyaz sarıklı, siyah cübbeli bir adam tabutun başına geldi. Bozkurtlar sâfa geçti ve adam bağırdı, “Er kişi niyetine” içimizden biri “Bu taş taş olalı böyle er kişi gördü mü?” derken, ellerimizi “Tanrı en yücedir” deyip, başımıza götürdük. “Allahu Ekber.” Sonra bir daha, bir daha. Beyaz sarıklı, siyah cübbeli adam yine bağırdı. Bu sefer “Nasıl bilirdiniz?” diye soruyordu. İçimizden bu da sorulur mu, diye düşünürken, “İyi bilirdik” diyebildik. Sonra beyaz sarıklı, siyah cübbeli adam yüksek sesle “Hakkınızı helâl ediniz” dedi. Şaşırmıştık. Birbirimize öylece baka kaldık. Ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Çünkü, bizim onda hakkımız yoktu ki, ama onun bizde hakkı çoktu. “Helâl olsun” dedik. Bir daha, bir daha. Kalabalık tabutu eller üzerine aldı. Osmanağa Camii arkamızda küçüldü, gitti. Rıhtımdan geçtik. Kendimizi Karaca Ahmet Veli’nin orada bulduk. Bir çukur kazılmıştı, onu çukura yerleştirdiler. Yağmur yağıyordu.Beyaz sarıklı, siyah cübbeli adam, hiç eksik olmuyordu, bu sefer çukurun başındaydı, yine oradaydı ve Tanrının buyruklarını okuyordu. Bu Kur’ân’dı. Sonra çukurun başına biri geldi. Nereden geldi, nasıl geldi, farkına varamamıştık. İnce sarkık bıyıkları, hafif çekik gözleri ve bütün ihtişamı ve heybeti ile onun elinden tuttu ve ona seslendi “Hoş geldin oğlum Atsız” dedi. Bu adam 24 torunun ulu dedesi Oğuz Han idi. Gören oldu, görmeyen oldu, görenler görmeyenlere anlatsın dedik. Sonra çukura toprak atmaya başladılar. Sanki aceleleri varmış gibi. Atsız Beğ toprak mı olmuştu ne? Bizim bildiğimiz Atsız toprak olamazdı. Olsa olsa toprak “Atsız” olurdu. Asya'nın bir ucunda Kadıköy’de toprak sallanırken, emindik Asya'nın öbür ucundaki Siganfu sarayının toprağı da titriyordu. Sonra bir yemin daha ettik. “Gök girsin, kızıl çıksın. Tanrı Türkü Korusun.”