• Kerem
    Kerem Bento'nun Eskiz Defteri'yi inceledi.
    @SefaPezevengi·29 Ağu 2019·Kitabı okumadı
    Spinoza’nın John Berger’e ilhâmı: BENTO´NUN ESKİZ DEFTERİ

    Kısa zaman önce yaptığım İzmir yolcuğuma gidiş ve şehrime (İstanbul’a) dönüşümde, bir de Burgazada’da Sait Faik’le olan randevumda bana eşlik eden bir kitap vardı: “Bento’nun Eskiz Defteri”(1). Baruch (Bento) Spinoza’nın John Berger’e ilhâm ettiği bu kitap, benim için, iki sevdiğim yazarın uzak mesafelerden (dört asır!) de olsa kurdukları iletişime (belki de gönül bağına) şahit olmaktı… Yalnız bu da değildi elbette: İnsanın, yazıyla, eserle olan ilişkisinin, öyle bir bardak su içer gibi hemen bitip tükenmediğinin; yıllar sonra da o iletişimin devam edebileceğinin ve dahası, kişinin isterse bunu (tamamen kurgusal da olsa)  devam ettirebileceği (o bir anlamda gizemli) realitesinin –yeniden–farkına varmaktı…

    Sanatsal yaratıcılık kabiliyeti olan hangi insan, sevdiği bir sanat eserinin devamını ya da kendince alternatifini kafasında ya(r)şatmamıştır ki? Edebiyatı ele alalım: Sevdiği bir romanı okurken ya da okuduktan sonra, yazarın sunduğu olayın ve/veya sonun farklı versiyonunu kafasında yaratmayan bir yaratıcı-okur düşünülebilir mi? Yaşayan en iyi yazarlarımızdan olan Selim İleri, anılarında (örneğin, “Anılar; Issız ve Yağmurlu” kitabında), çocukken okuduğu ve sevdiği romanların ‘devamını’ yazdığını söylüyor. Tabii bu tek başına bir etken değildir ama bunun neticesi, Selim İleri gibi iyi bir sanatçı olmaktır… Bunu, yarım kalmış romanlar için de düşünebiliriz: Gogol’ün “Ölü Canlar”ı ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Aydaki Kadın”ı gibi… Yaratıcı okur ve yazar için azımsanacak bir merak değildir bu. Yarın öbür gün bu merak pekâlâ bir yazara, “Tanpınar’ın Aydaki Kadını”nı yazdırabilir…

    BİR HAYALİN PROJESİ

     Spinoza, yanında devamlı surette eskiz defteri taşırmış; fakat ölümünden sonra notları, elyazmaları, mektupları muhafaza edilebildiyse de eskiz defteri hiç bulunamamış. John Berger’in hayallerinden biri, yaratıcı okur ve yazar için azımsanamayacak dediğim o merakmış işte: “… yıllardan beri Spinoza’nın çizimlerinin yer aldığı bu defterin bulunacağını hayal ediyordum. İçinde ne bulmayı ümit ettiğimi bilmiyorum. Neler çizmiş olabilir? Nasıl bir üslûpta çiziyordu acaba? De Hooch, Vermeer, Jan Steen, Gerard Dou ile çağdaştı. Amsterdam’da bir süre, kendisinden yirmi altı yaş büyük olan Rembrandt’ın birkaç yüz metre ötesinde yaşadı. Biyografi yazarları onların muhtemelen karşılaştığından dem vurur. Teknik resim çiziminde Spinoza’nın amatör olduğunu varsayabiliriz. Eskiz defteri bulunsaydı eğer, pek öyle ahım şahım çizimlerle karşılaşacağımı düşünmedim hiç. Sadece yazdığı bazı notları ve bir filozof olarak şaşırtıcı önermelerini yeniden okumak, bir yandan da gözlemlediği şeylere onun gözüyle bakabilmek istiyordum.” (s.11)

    Evet, “onun gözüyle bakabilmek”! Berger’in bu kitabı yazma (kitaptaki o eskizleri çizme) nedeni, bana göre bu üç cümlede gizli. Elbette, körü körüne onu taklit etmek demek değil bu; bin kere hayır! Bu, Berger’in ve onun eşdeğerindeki entelektüellerin zekâsına ve yaratıcılığına hakaretten başka bir şey olmazdı; şüphesiz, onların okurlarının da!.. Burada kastedilen, kendi üslûbundan ve muhayyilenden yola çıkarak, sevdiğin bir filozofun kayıp olan ve senin de merak ettiğin eserini, kurgusal olarak  –bir anlamda- ‘yeniden-yaratmak’tır bana göre…  Bu sebeple, Berger’in Bavyera’da yaşayan bir dostunun dostu olan Polonyalı matbaacının, kendisine ten rengi ve süet ciltli bir eskiz defteri hediye etmesini; Berger’in de bu defteri alır almaz “Bu Bento’nun olmalı!” diye mırıldanmasını (s.12), ben, bahsettiğim bu kurgu çerçevesinde görüyorum. Böyle bir olay hakikaten de yaşanmış olabilir ama yine de kurgudur: Bento’nun neler çizmiş (ve elbette ‘görmüş’! Çağrışım: “Görme Biçimleri”) olabileceğini kurgulamak için yaratılmış/uydurulmuş yan-kurgucuk…

    Ve Berger, hayalindeki yolculuğa çıkar…

    Berger’e bu yolculuğunda eşlik eden bir hazine de vardır: Spinoza’nın dev eseri “Ethica”. İnsanın böyle bir yol azığı olunca, kaleminden çıkanlar da sıradan olmayacaktır hâliyle:

    ALTI ÇİZİLEN SATIRLAR

    İyi bir kitap, muhakkak ki kalem eşliğinde okunur: Kitaptaki önemli tespitlerin ya da edebî kıymeti olan cümlelerin altını çizmek; çizmeye kıyamıyorsak da bir deftere not etmek için. Kuşkusuz iyi kitaplar kervanından olan Berger’in bu eserinde altını çizdiğim yerlerden birkaçını paylaşmak istiyorum:

    ▪ Berger: Mutlak monarşi, yeryüzündeki tüm canlıların potansiyel hizmetkâr olduğu varsayımına dayanır ve ısrarla şatafat talep eder. (s.34)

    ▪ Spinoza: Biz bir şey için çabalıyorsak, onu istiyorsak, ona iştah kabartıyorsak, yani onu arzuluyorsak, bunu o şeyin iyi olduğuna hükmettiğimiz için yapmıyoruz; tersine, bir şeye çaba harcadığımız, onu istediğimiz, ona iştah kabarttığımız, yani onu arzuladığımız için o şeyin iyi olduğuna hükmediyoruz. (s.38)

    ▪ Spinoza: İnsan zihninin biçimsel varlığını kuran fikir, son derece karmaşık pek çok bireysel kısmın bir araya gelmesinden oluşan beden fikridir. Ama bedeni oluşturan bu bireysel kısımların her birinin fikri, Tanrı’da zorunlu olarak bulunmalıdır; bu yüzden insan bedeni fikri bileşik kısımlarının bu pek çok fikrinden oluşmuştur. (s.42)

    ▪ Berger: Kendisi olmayan her şey, ona alan açmıştı.(s.45) [Bu cümleyi, ‘Öz doldurmazsa, yalan/yanılsama doldurur’ diye okuyorum. –sp)

    ▪ Berger: O zamanlar markalar değil, tarih yazılırdı büyük harflerle. (s.49)

    ▪ Berger: İnsanı öteki hayvanlardan ayıran, geçmişe ve gelecek olana duyduğu aidiyet hissidir. Lâkin Tarih’le yüzleşmek trajediyle yüz yüze gelmektir. Çoğu insanın bakışlarını kaçırmayı tercih etmesi bu yüzdendir. Tarih’le ilgilenmeye karar vermek, çaresizlikten dolayı verilmiş bir karar olduğunda bile umuda ihtiyaç duyar. Bir umut küpesine. (s.52)

    ▪ Spinoza: Bizler dış nedenlere bağlı olarak çok değişik heyecanlar yaşıyoruz ve ters esen rüzgârlarla alt üst olan dalgalar gibi akıbetimizden ve yazgımızdan bîhaber çalkalanıp duruyoruz.(s.53) [Spinoza’nın bu cümlesi, sizlere de “Vaiz” (“Koelet”) kitabını hatırlatmadı mı? –sp]

    ▪ Berger: 1942’de –yaz ayları olmalı- Londralılar radyodan ilk kez Şostakoviç’in, kuşatma altındaki Leningrad’a adadığı 7. Senfoni’sini dinlediler. 1941’de, Leningrad’da, kuşatma sırasında başlamıştı bestesineŞostakoviç. Kimimiz için bu senfoni, gaipten gelen bir müjde gibiydi. Onu dinlemek, Leningrad’ı izleyen Stalingrad direnişi, Kızıl Ordu’nun sonunda Alman savunma güçlerini dize getireceği inancını uyandırmaya başlamıştı bizde. Ve öyle de oldu… Savaş sırasında, yıkılmaz görünen şeylerden birinin müzik olması ne garip.(s.58)

    ▪ Berger: Aynı hatayı bir daha yapmayacağım. Ama başkalarını yapacağım muhakkak… (s.60)

    ▪ Berger: İnsan denen yaratığın zulmetme kabiliyeti sınır tanımaz. (s.83)

    ▪ Berger: Günümüzün küresel tiranlığının başlıcaözelliği bir yüze sahip olmayışı. Ne Führer, ne Stalin, ne de Cortés var. İşleyişi kıtadan kıtaya değişiyor ve koşulları yerel tarihlerce belirleniyor. Ama genel model aynı. Bir kısırdöngü. … İşte, insanların zulmetmedeki akla hayale gelmeyecek kabiliyetlerini ha babam fişekleyen günümüzün bu yeni siyasî-iktisadî döngüsü: “Dün gece Vadodara’dan bir arkadaşım aradı. Ağlıyordu. Neler olduğunu bana ancak on beş dakika sonra anlatabildi. Çok karışık bir şey değildi. Arkadaşı Sayide, bir güruhun ortasında kalmıştı sadece: Sadece karnını yarmış ve içini yanar paçavralarla doldurmuşlardı. Öldükten sonra birisi bıçağın ucuyla alnına ‘OM’ yazmıştı sadece.” (OM, Hinduların kutsal işaretiydi.) Arundhati Roy’unsözleri bunlar. 2002 baharında, Hindistan’ın Gujarat eyaletinde, gözü dönmüş yobaz Hinduların bin Müslüman’ı katledişini anlatıyor. (s.85)

    ▪ Berger: İnsanlar kitapları, başka hiçbir şeyi tutmadıkları özel bir tarzda tutar. Cansız değil de sanki uyuyorlarmış gibi. Çocuklar da çoğu zaman oyuncaklarını böyle taşır. (s.91)

    ▪ Berger: Hikâye anlatmanın iki tarzı vardır: Görünmez olanın, saklı olanın irdelenmesi ve zaten meydanda olanın öne çıkarılıp sunulması. Bu tarzlar için ben –kendime has fiziksel bir anlamda- İçedönük ve Dışadönük terimlerini kullanıyorum. (İntro-Vertere ve Extro-Verrete –sp. s.77) Günümüzde dünyada olan-bitenle ilgili bunlardan hangisi daha uygun, daha vurucu olabilir? Bana öyle geliyor ki, birincisi. (s.94)

    ▪ Berger: Elinle, parmaklarının eklemleri kanaya kanaya yaz. Böylece bazı sözcüklerin altı kanla çizilir. (s.95)

    ▪ Berger: Püf noktası pazarlık etmek olan semt pazarlarının tam zıddıdır, marketler… Burada bizlere potansiyel hırsız gözüyle bakılır. … [Oysa buradaki daha büyük/aslî hırsızlık] Şirketin sistemli hırsızlığı[dır]: Çalışanların karşılığı ödenmeyen fazla mesaileri. Kasiyerler her hafta en az iki saat, bazen daha fazla ücretsiz mesai yapar. Çalışma saatlerinin dışında –yöneticilerden sıradan işçilere kadar- pek çok çalışan gece gündüz demeden acilen göreve çağrıldıklarında, bu çağrıya icabet etmek zorundadır. Hastalık izni yoktur. Vardiyalar arasında öngörülen yasal molalara ya da hafta içinde dinlenme imkânına fırsat verilmez. (s.112)

    ▪ Spinoza: … Para her şeyi elde etmemiz için bir araç olmuştur. Bu yüzden onun hayali, avamın zihnini fazlasıyla meşgul etmiştir. Çünkü avam, para fikrinin eşlik etmediği bir nedenden kaynaklanan sevinci öyle kolay kolay hayal edemez. Ama bu kusur yoksul olduğu için ya da gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için değil de, para kazanma becerisini elde etmekle müthiş bir ün kazanacağı için, paranın peşinde koşan insanlara özgü bir kusurdur. Böyleleri âdet yerini bulsun diye yemek yerler; ama bedenlerini korumak için ne kadar para harcarlarsa servetlerinin de o kadar azalacağını düşündüklerinden pek az yerler… (s.153)  

    NEREYE VARACAĞINI KESTİRME ÇABASI

     John Berger, daha kitabın başında şöyle der: “Biz çizerler, sadece gözlemlediğimiz bir şeyi başkalarının da görmesini sağlamakla kalmayıp, nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez bir şeye de refakat ederiz aynı zamanda.” (s.17)

    Nereye varılacağı kestirilemeyen bu maceraya eşlik edince, iyi, çok iyi yerlere vardığına tanık oluyoruz…

    1 “Bento’nun Eskiz Defteri”, John Berger, Metis Yayınları, Kasım 2012 (Çeviren: Beril Eyüboğlu)
  • 208 syf.
    Beni biraz da olsa tanıyan arkadaşlarım tarihi ne kadar sevdiğimi bilir. Bu yüzden, etkileyici bir kitap olan Şimal Yıldızı- Son Kore Gazileri kitabını okuduktan sonra sistemde incelemesi bulunmadığı için az da olsa farkındalık oluşturması için bir şeyler ekleme ihtiyacı hissettim. Kitabın yazarı Cem Fakir uzun yıllar NTV’de çeşitli idari görevlerde bulunan ve ayrıca bu süreçte yedi belgesele de imza atan biri. 2010 yılında oradan ayrılan Cem Fakir ilk kişisel belgeseli olan Şimal Yıldızı’nı iki bölüm halinde yayımlar ve aynı zamanda da kitap olarak baskısı yapılır. Açıkçası bu kitabı okuyuncaya kadar kendisini tanımıyordum ama ilk fırsatta tüm belgesellerini de izlemeyi düşünüyorum. Şimal Yıldızı belgeselini izlemek isteyenler için de bağlantı adresini ekliyorum.

    Şimal Yıldızı-1 https://www.youtube.com/watch?v=zzcAgOR0lNQ

    Şimal Yıldızı-2 https://www.youtube.com/watch?v=H8k0TQDd7Q8

    Kitaba gelecek olursak;
    Gürsel Öncü’nün önsözde belirttiği gibi “ Bu kitabı okurken dünya görüşünüzü, tarihle ilgili fikirlerinizi, siyasi tercihlerinizi, savaş-asker antipatisi veya sempatisini bir kenara koyun; nasıl olsa kaybolmazlar. Sadece 20’li yaşlarda şu veya bu nedenle ateş hattına girmiş 80’liklerin hikâyesini dinleyin. Evlerine döndüklerinde bağrımıza basamadığımız, 60 yıldır bırakın hatıralarını hatırlarını bile soramadığımız çocukların hikâyelerini…”

    Yazar kitabının genel ya da askeri bir tarih çalışması olmadığını, yola çıkış amacının Kore’ye giden insanların bu savaşı nasıl yaşadıklarını anlayarak döneme ışık tutmak olduğunu ifade ediyor. Ve bu yola çıkmasına yol açan sebebin de Anadolu Ajansı'na düşen bir haber olduğunu belirtiyor.

    Bir Kore gazisinin tren garındaki bankın üzerinde ölü bulunması…

    Memleketinden binlerce kilometre uzağa savaşa yollanan, ölümlerden dönüp gelen, sonrasında unutulan ve 80 yıllık yaşamı bir bankta sonlanan bu gazimizin durumu yazarı çok etkiliyor ve hemen çalışmalarına başlıyor.

    “Bu sözlü tarih çalışmasını yaklaşık iki yıl içinde 7 coğrafi bölgede, 18 ilde gerçekleştirdik. Türkiye'nin 40 farklı kentinden subay astsubay ve er 124 Kore gazisi ile görüşme olanağı bulduk. Her birinin çok değerli anılarını, deneyimlerini dinledik ve 60 yıl öncesine birlikte gittik. Acı dolu savaş günlerini onların sayesinde benliğimizde hissettik, savaşa kurban verilenlerin sızısını yüreğimizde taşıdık.”

    Uzatmamak adına o yıllarda hâkim olan siyasi ve askeri atmosfere fazla girmek istemiyorum, kitabı okurken genel anlamda o hususlara vurgu yapılıyor. Kore’ye asker gönderme kararı alındıktan sonra ilk birlikler İskenderun Limanı'ndan Amerikan nakliyat gemileriyle 3 hafta süren uzun bir deniz yolculuğuna çıkıyor. Çoğu deniz bile görmemiş olan askerler sıcak havadan ve dev dalgalardan dolayı çok zor zamanlar geçiriyor ama en çok da yemek konusunda zorlanıyorlar.

    Piyade Üstçavuş Hasan Kandemir:
    ''Onların değişik yemekleri vardı. Birçoğumuz o yemekleri yiyemedik. Ekmek vermiyorlar. Bizim milletimiz ekmeğe alışkın, pilavı bile ekmekle yerler malum işte. Fakat çok az bir dilim ekmek verirlerdi, onu da bir dakika içerisinde hemen yutardınız. Sonra bir şey kalmazdı tabi. Onların yemekleri hep haşlama, bizim yemeklere benzemiyor. Yemekhanelerin de kendine has kokusu var, oraya gittiğimiz zaman iştahımız da kaçıyordu. Çok zorluk çektik giderken yemek hususunda."

    Kore’ye varıldıktan sonra askerlerimiz gidecekleri noktalara sevkediliyor. Savaşa beklenmedik bir şekilde Çinlilerin Kuzey Kore lehine dâhil olmasıyla şiddet giderek artıyor ve askerlerimiz en ciddi kayıplarını Kanuri’de Çinlilerin yaptıkları baskınlar sırasında veriyor bulundukları noktadan geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Beş gün süren bu mücadelede toplam 218 askerimiz şehit düşüyor, birçok askerimiz de esir düşüyor, yaralanıyor. Sonrasında ise Türk ordusunun Kore’deki en önemli taarruzu olarak tarihe geçen Kumyangjangni muharebeleri gerçekleşiyor ve büyük bir başarı elde ediliyor. 1950-1953 yılları arasında süren savaş boyunca 16 binden fazla Türk askeri Kore topraklarında savaşıyor. Kayıplar hariç resmi rakamlara göre 721 askerimiz şehit düşüyor, 2147 askerimiz ise yaralanıyor.

    İş savaşmakla da bitmiyor. Ülkemize geri dönen birçok gazimiz ağır psikolojik sorunlarla baş başa kalarak sivil hayata uyum sağlamada zorlanıyor. Nasıl zorlanmasın ki…

    Piyade er Adnan APAYDIN:
    “Döndükten sonra üç ay tabii psikolojik olaylar oluyor. Geceleri uzandığım yerden fırlayıp kalktım öyle ‘Ateş! Ateş!’ diye. Çünkü orada geceleri uyku uyumuyorsun, mümkün değil.”

    Muharebe er Ahmet DÜZYOL:
    “Havai fişekler atılıyordu. Ben de dalgın dalgın gidiyordum. Tabi kendimizde değiliz. Giderken havai fişek ‘Boom’ deyince ben de attım kendimi yere. Bütün millet toplandı ve orada görenler başladı ağlamaya. Ben tabii çok kötü oldum o anda. Şimdi biz orada silah sesi, bomba sesiduyunca tam siper yatıyorduk yere… Havai fişek atılınca ben gitmişim Kore’ye.”

    Kitap çok kaliteli bir baskıya sahip, boyutu da geniş. Her sayfa konuya ilişkin resimlerle ve gazilerimizin konuyla ilgili anlatımlarıyla desteklenmiş ve okurken zamanın nasıl geçip gittiğini anlamıyor kendinizi o atmosferi yaşarken buluyorsunuz. İçerisinde sizi etkileyen, duygulandıran o kadar çok anektod var ki…

    Ne yapın edin kitap henüz temin edilebiliyorken bu kitabı alıp okuyun derim. Hayırlı Cumalar.