• 144 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Selam ola hepinizi papiçulolar.. İşte biraz önce dokunduğum her kitapla ellerimin yandığı , attığım her bir adımla bacaklarımın koptuğu ,mayınlara gark olduğum bir fuar gezisinden daha gelmiş bulunmaktayım..Fuar değil Remarque ile Doğu Cephesi gezisi mübarek ! ALLAH BİLANGIZI (Yozgat şivesi) VİRSİN ULAN SİZİN !!! Böyle fiyat politikası mı olur... Herifçioğlu utanmasa , 10 kitap alırsan , yarım kiloda patlıcan veriyoruz yanına diyecek.. Böyle rezillik görülmüş değil.. Hemen , sıtkımı sıyırıp , evinde fino besleyen ve konken partisi sonrası aldığı yenilgi ile gittiği kuaförde istediği ilgi ve alakayı göremeyince elinde tellendirdiği slim sigarasıyla ortama terör pompalayıp , "Yetkili biriyle görüşmek istiyorum!" diyen ,kızıl ve küt saçlı kokoş Chp li teyze moduna girmemek için terk ettim ortamı .. Güzel bir girizgah yapam dedim ama açtırdılar kutuyu söylettiler kötüyü .. Tuco ne yapsın ?!?

    Neyse efenim .. Gelin ben yazarla nasıl tanıstım önce onu anlatayım.. Bir haftasonu idi sanırsam .. Karga b*kunu yemeden , uyanıp ileti ve alıntıları bombaladığım bir sabah idi hatırladığım kadarı ile.. Diktatörlerle alakalı bir kitabın incelemesi düştü benim akışa .. Okudum falan tabii haliyle ..İlgi alanımız bir de.. Baktım görüşler aynı minvalde , güzel de bir inceleme..Kendimce , yani olabildiğince "ciddi" bir yorum yazıp enterladım.. Karşılığında "LÜTFEN" bir cevap alınca dedim şunun sayfaya girip bir bakayım , kim ola bu ?!?!? Baktım profil resminde "mahkeme suratlı" bir adam .. Yüz göz asık falan .. Tabii o yüz göz asık adamın Cengiz Aytmatov olduğundan hiç haberim yok... Bir de Cengizhan 'a küsen bulut yazıyor hakkında.. Dedim kendinden utan ! Ne etsin ulan seni Cengizhan , küsmeyip de turşunu mu kursun!!! RÖHAHAHAHAHAHA =)) Gel zaman git zaman , Cengiz Aytmatov okumaya başlayınca bulutun da , profil resminin de , kendi kara cahilliğimizin de sırrına vakıf olduk tabii =)) Sonra Cengiz Dağcı muhabbetine, sohbet muhabbet derken aramız bal kaymaktan halliceye evrildi .. Yalnız ben halen daha Mehmet Yılmaz 'ın bir yazar olduğundan haberdar değil idim bir hafta öncesine kadar .. Neyse ,uzun lafın kısası kendisi büyük bir incelik göstererek kitabını bana gönderdi adıma imzalayıp.. Bir yazardan "endirekt şekilde" aldığım , adıma imzalı "ilk" kitap olması sebebiyle arşivimde apayrı bir yere sahip oldu .. Burdan hem kitap için , hem de böyle bir kitap yazdığı için "ÖĞRETMENİME" çok teşekkür ediyorum..

    Evet , yeterince ateş püskürtüp (bitti zannetme!) , roketleri de ilgili kurum ve kuruluşlara çaktığımıza göre yavaştan kitaba da bir girizgah yapabiliriz .. Ben hemen arkaya bir Davaro OST açayım ..HAH!! Şimdi herşey tamam !! =))

    Yaptığım otobüs yolculukları benim için hep macera dolu ve "çoğunlukla güzel" anılarla dolu olmuştur.. Çoğunlukla diyorum çünkü bu olaylar içinde istisnalar da var .. Misal Mersin' e giderken ,her seferinde son dakikada yetişip kahvaltı yapmaksızın bindiğim ve yolda muavinle "SUNİ" bir kankalık kurup Şimşek Seyahatin cehennemden ithal ettiği "Şimşek Prens" adlı çakma Çokoprenslerinden yiyip "motoru bozmak" suretiyle konya yolu üzerinde her benzinlikte otobüsü durdurmak koşuluyla çıktığım dehidrasyon turneleri gibi durumlar da söz konusu ( bu ikram konusunda Ulusoy 'un bademli fındıklı ve cevizli 3 seçeneği ile gönlüllerde taht kuran Belçika "PÜSKEVİTLERİ" über alles yalnız ).. Çıktığı tatile SİLİFKE HASTANESİ ACİLİNDE start veren bir isim var karşınızda !! Ya da Denizli deplansmanına giderken durduğumuz dinlenme tesislerinde BÜFE PATLATIYORUZ diyerek gidip ,ellerinde sucuk sandıkları BUTON KOKOREÇLERLE geri dönen Ankaragüçlüler.. Yolluk diye yanına aldığı bir KAVANOZ mercimek çorbasını kağıt bardakla bana ikram etmeye çalışan Anadolu teyzeleri ... "Yolculuk esnasında" , TEKRAR EDİYORUM YOLCULUK ESNASINDA "BANA" kıble soran yaşlı dedeler.. Konserlere giderken alınan alkolün etkisi ile düşülen durumları falan ne siz sorun ne ben anlatayım ..Her ne kadar türlü türlü cehennemlere portallar açmış da olsak otobüs yolculukları candır .. İşte bu kitap ile bir otobüs yolculuğuna daha çıktım okumaya başladığımda .. Hemen belirtmemde fayda var ki, yer yer cümle içinde kullanılan zamanlarda çakışmalar yaşatsa da dil , çok sade , akıcı ve okuyucuyla kurulan diyalog gayet başarılı.. Kitabı bir çırpıda bitiremedim bu kez işyerindeki yoğunluktan dolayı..Bundan kelli okumaya başladıktan sonra yavrusunu kartal kapmış Fatma Girik' e döndüm okuyup bitireceğim diyerekten.. Kitapta olayları ve şahısları size aktaran bilinmeyen masal dedesi kıvamında bir emmi var .. Bu yüzdendir ki türlü türlü insanın hayatına misafir oldum bu emmi sayesinde .. İçlerinde çok sevdiklerim de oldu , ÖLÜMÜNE NEFRET ETTİKLERİM DE.. Misal , bir anadolu çomarının izdüşümü olan Musa ve din bezirganı Abdullah Sami bunlardan birkaçı.. Spoiler vermek istemiyorum ve biliyorsunuz ki vermiyorum.. Safi şu iki karakter için dahi kilometrelerce yazarım .. Bu açıdan Mehmet Y. "ÖĞRETMENİMİN" gözlem gücünü ve tespitlerini ayakta alkışlamak lazım .. Bununla beraber kitapta işlenen adalet ve doğruluk temaları ve bunun bütünü olarak kendimizde vücut bulan İNSANLIK olgusu da anlatılan diğer hikayeler ile tam ama tam olarak dozunda zerk edilmiş..

    Şimdi Tuco Herrera ile zurna konçertosuna buyuralım.. Kırılmaca , gücenmece yok .. Dost isotla , düşman jelibonla gelirmiş derler .. Biz ağızları hafif yakan ama acısı cabuk uçan isotla yanaşalım ..Sonrasında kebap da yeriz istersen! =)) Kitapta, biçem olarak beni okurken rahatsız eden en büyük olgu cümlelerde yer alan zaman kullanımlarındaki tutarsızlıklar oldu .. Misal, sürekli bir geniş zamanlı anlatımla devam eden cümle öbekleri sonrasında giriveren di li geçmiş zamanlı cümleler okuma hazzını baltalıyor .. Pek tabii bu dediğim durum kitap içerisinde 3 ya da 4 yerde karşınıza çıkıyor .. Sanmayın ki baştan sona durum bu .. Diğer bir takıldığım ve katılmadığım konu ise son zamanlarda bir kısım zümre tarafından "bilge kral" olarak adlandırılan ve parlatılan Aliya İzzetbegoviç ile ilgili cümleler.. Ben Atatürk ile bir tutamıyorum kendisini .. Zaten onun da Atatürk ile ilgili beyanları ortada .. Ulus devlet ve ümmet fikirleri ortada .. Bu da benim şahsi fikrim ...

    Bütüne bakacak olursak coğrafya ve tarih seven bir Cengiz Aytmatov hayranı tarafından yazılmış bu kitap bence bir romandan daha fazlası .. Ben bir tarih sever olarak romanda bahsi geçen tarihi olayları bilerek okudum .. Bundan da inanılmaz zevk aldım çünkü sizinle aynı kafa yapısına sahip bir insanın , aynı zevklere sahip bir yazarın düşüncelerini ve size damıtıp aktardığı bilgileri okuyorsunuz .. İddaa ediyorum ki tarih sevmiyorum diyeni dahi kendine bağlayacak çok hem de çok güzel bölümleri ve candan bir anlatımı var ..Misal hepiniz dünyanın baş belası sırplar ve aşağılık sırp faşizmi kispesi altında ALENEN "avrupanın" gözü önünde yapılan ve Bosna katliamı olarak tarihe geçen olayları duydunuz .. Ama Boşnakların kahveyi bu yaşananlara sebep KULPSUZ FİNCANLARLA neden içtiklerini biliyor musunuz ? Bu ve bunun gibi pek çok güzel ayrıntı için dahi okuması elzem.. Ama roman içinde beni en çok etkileyen olgu, iyi ile kötüyü , yanlış ile doğruyu kıldan ince bir kılıçla birbirinden ayıran adalet kavramı oldu .. Bu açıdan bakıldığında da öğretmenim , yapılan haksızlıklara bir MANİFESTO olsun diyerek kaleme almış bu romanı .. Geçmeyen , dinmeyen , ardında bıraktığı bitmek tükenmek bilmeyen sızılar için .. Vicdansızlar , yalancılar , ikiyüzlüler kimdir bilinmesi için ..

    Velhasıl kelam , bu kitap benim için SUCUKLU YUMURTA kıvamındaydı .. nasıl yani dersen .. Sevgili ve sayın cevizkabukları , Cengiz Aytmatov' u seviyorum ve burda kullanılan dil , onun diliyle çok benzer .. Tarih seviyorum ve bu kitap neredeyse yarı yarıya tarihsel olayları baz alarak derdini anlatım yolunu seçmiş .. Hal böyle olunca ,"Sucuğu severim .. Yumurtayı severim .. Sucuklu yumurtayı daha çok severim." demekten başka birşey gelmiyor elimden =)) Fırın az ötende ..Kap gel sıcak ekmeği! Çaylar da müesseseden ..
  • Firdevsî, Divan edebiyatını da derinden etkilemiş büyük bir İranlı şairdir. Günümüze Şehname adlı yapıtı kalmıştır.

    Asıl adı Ebu’l-Kasım Mansur olan Firdevsi’nin yaşamı hakkında yeterli ve kesin bilgi yoktur. Yaşamı çeşitli söylencelere karışmış, eski kaynaklarda bir masal havasında anlatılmıştır. Firdevsi Tus kentinde soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Şehname’den, iyi bir öğrenim gördüğü, eski Farsça ile Arapça’yı ustalıkla kullanacak derecede öğrendiği anlaşılmaktadır. Daha gençlik yıllarında İran tarihine büyük bir ilgi duydu. Halk arasında anlatılan efsane ve öyküleri de kapsayan büyük bir destan yazmak istiyordu. 974 yılında Şehname’yi yazmaya koyuldu.

    Şairin bundan sonraki yaşamı üzerine çeşitli öyküler anlatılmaktadır. Yaygın olan öyküye göre Firdevsi, Şehnameyi Gazneli Sultan Mahmud’a sunmak için Gazne’ye gider; ama saraya girmekte zorluk çeker. Sarayın çevresinde dolaşırken üç saray şairi ile karşılaşır. Onlara dileğini söyler. Şairler Firdevsi’yi sınamak için küçük bir deneme yaparlar. Denemenin amacı şudur: Dizeleri “şen” hecesiyle biten bir dörtlük söylemek. Buna göre her biri sırayla bir dize söyleyecektir. Farsça’da “şen” hecesiyle biten üçten fazla sözcük bulunmadığını düşünen saray şairleri, Firdevsi’nin uyak bulamayacağından emindirler. Saray şairleri sırayla üç dize söyledikten sonra sıra Firdevsi’ye gelir. Firdevsi, İran’ın eski kahramanlarından Poşen’in adını dördüncü dizeye uyak yaparak dörtlüğü tamamlar. Bu kahramanın kim olduğunu bilmeyen şairler, Firdevsi’nin açıklamalarına hayran kalırlar ve Firdevsi’yi Sultan Mahmud’a tanıtırlar. Firdevsi, kısa zamanda Sultan Mahmud’un hayranlığını kazanır. Sarayda kendisine özel bir yer ayrılır ve Şehname’yi yazmayı burada sürdürür. Firdevsi’nin yazdığı bölümleri okudukça hayranlığı artan Sultan Mahmud, şairin her beyiti için bir altın ödenmesini buyurur. Ama vezir, Firdevsi’yi kıskandığı için ve bu ödemenin bütçeye büyük yük getireceği gerekçesiyle buyruğu savsaklayıp, ödemeyi yapmaz. Firdevsi ise kişiliğine yediremediği için veziri, sultana şikâyet edemez. Bu arada şairin yazdığı bölümler elden ele dolaşmakta, ünü yaygınlaşmaktadır. Ama bu durum şaire düşman kazandırır, sarayda onu çekemeyenler artar. Bu kişiler, Firdevsi’nin din yolundan sapmış biri olduğunu ileri sürerler ve söylentiler sultana kadar ulaşır. Sonunda Firdevsi 60 bin beyitten oluşan Şehname’yi Sultan Mahmud’a sunar. Sultan şaire 60 bin altın yerine 60 bin gümüş verince Firdevsi, kendisini aşağılanmış hissederek saraydan ayrılır. Bir söylentiye göre aldığı paranın yarısını bir hamamcıya, yarısını da içtiği şerbetin karşılığı olarak şerbetçiye verir. Daha sonra Herat kentinde bir dostunun yanına sığınır.

    Bazı kaynaklar Firdevsi’nin Herat’tayken Sultan Mahmud için ağır bir yergi şiiri yazdığından söz eder. Bazı kaynaklarda ise şairin, Herat’ta büyük bir caminin duvarına Sultan Mahmud için yazdığı övgü şiirini astığını ve bu övgüyü duyan Sultan Mahmud’un yapılan haksızlığı öğrendiği yazılıdır. Sultan Mahmud, hemen 60 bin altını Firdevsi’ye gönderir. Ama altınları getiren ulak, kentin bir kapısından girerken, Firdevsi’nin cenazesi de öbür kapıdan çıkmaktadır. Şairin kızı da gönderilen altınları bir hayır kurumuna bağışlar.

    Firdevsi’nin Şehnameci, İran’ın Arap egemenliğine girene kadarki tarihini içerir. İran tarihi ve mitolojisi, eldeki eski kitaplara, dilden dile dolaşan söylencelere ve öykülere dayanılarak yazılmıştır. Yapıt mesnevi biçiminde düzenlenmiş 60 bin beyitlik bir şiirdir. Firdevsi yapıtını yazarken bir tarihçi gibi çalışmış ama, tarihsel bilgileri güçlü şiir yeteneğiyle işlemiştir. Yapıtın yazıldığı dönemde Arapça’nın çok yaygın olmasına karşın, Firdevsi Arap dili ve kültürünün egemenliği altındaki İran ulusuna, büyük bir tarih ve kültür zenginliğine sahip olduğunu göstermek istercesine kendi dillerinde bir yapıt sunmuştur. Yapıt çok yalın bir dille yazılmıştır.

    Şehname gerek şiirsel gücüyle, gerek bilgi zenginliğiyle Divan şairlerinin başyapıtlarından biridir. Bunun yanı sıra bir ulusun tarihi üzerine tek bir şair tarafından yazılmış benzer bir yapıt yoktur. Şehname dünya şiirinin, özellikle destan türünün büyük klasikleri arasındadır. Dünyanın birçok diline çevrilmiş olan yapıt Türkçe’ye ilk kez 16. yüzyılda Tatar Ali Efendi tarafından eksiksiz olarak çevrilmiştir. Günümüz Türkçe’sine ise Necati Lugal tarafından aktarılmıştır.
  • Berna Moran'dan
    "Alımlama Estetiği ya da kuramı (Rezenptionsasthctik) 1960’ların sonundan bu yana edebiyat eserlerinin anlamı ve yorumu ile ilgili olarak okurun işlevini inceleyen çeşitli kuramlara verilen genel bir addır. Ama bu çeşitlere geçmeden önce, alımlama kuramının, Duygusal Etki Kuramı’ndan nasıl ayrıldığını belirtmekte yarar var.
    Duygusal Etki Kuramı’nı incelerken söz konusu etkinin, arınma, zevk, heyecan ve estetik yaşantı gibi psikolojik alanda etkiler olduğunu belirtmiştik. Sanatın işlevi bu etkileri uyandırmaktı ve sanatı tanımlamak için sanatın özü olarak ileri sürülüyordu. Alımlama kuramı ise sanatın tanımıyla uğraşmaz, anlam sorununa eğilir. Esere anlamı yazar mı yükler, eserdeki sözcükler mi üretir, yoksa okur mu verir? Bu bir duygu sorunu değildir, düşünsel ve bilgisel bir sorundur ve bundan ötürü alımlama kuramı yorumbilim (Iıcrrnctıetics) bağlamında öne sürülmüş bir kuramdır.

    Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık yazara da, okura da sırt çevirmiş kuramlardır. 1960’ların sonunda ise ortaya atılan kuramların çoğu doğrudan doğruya okur merkezli olmasalar bile hiç değilse okura dönük yönleri olan kuramlardır. Macherey ve Eagleton’un Marksist eleştirisinde olsun, Derrida’yı izleyen yapı-sökücülerin metin incelemesinde olsun, kimi feminist eleştirmenlerin eserlere kadın gözüyle bakma yöntemlerinde olsun okura önemli rol düşmektedir.

    Eleştiride okurun ön plana çıkmasının nedenleri karmaşıktır ve esas amacımız da bunu açıklamak değil. Bununla birlikte bir iki noktaya değinmek yararlı olabilir. Nedenlerden biri, modernist edebiyatın okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet etmesidir.

    James Joyce, Franz Kafka, Allen Robbe-Grillet, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok romancı, şair, oyun yazarı, kimisi az, kimisi daha fazla oranda eseri yorumlama ve anlamlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci bir neden daha çok dil ile ilgili. Saussure’den kaynaklanan yapısalcılık, eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi, kendi yapısında arıyordu. Oysa Derrida bu bilimsel çözümü sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura ağırlık tanıdı.

    Ayrıca göstergebilim anlam üreten kodların, konvansiyonların iş göreceği bir yer olarak okura döndü. Bu okur, bir kişi değil, kodların toplandığı anlam kazandığı bir işlevdi. Aynı nedenden ötürü Barthes metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, yarış noktasında yani okurda oluştuğunu söylüyordu.

    Alımlama Estetiği bugün çeşitli ülkelere yayılmış durumda, ama doğum yeri Almanya’dır ve son zamanlarda orada ki çalışmalar Konstanz Universitesi’nde odaklaştığı için, Almanya’daki gruba Konstanz Grubu adı verilir. Biz de burada ilk önce bu grubun ünlülerinden Wolfgang Iser ile Hans-Robert Jauss’u, sonra da alımlama kuramının Ameri ka’daki temsilcisi Stanley Fish’in görüşlerini özetleyeceğiz.

    Wolfgang Iser

    lser’e göre bir edebiyat yapıtının anlamı metnin içinde hazır bir şekilde bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından okuma süresinde yavaş yavaş kurulur. Yeni Eleştiri, anlamı yapıtta okurdan bağımsız bir şekilde mevcut sayıyordu ve eleştirinin görevi bu anlamı bulup çıkarmaktı. Onun için yazar da, okur da hesaba katılmıyordu bu işte. Yapısalcılar da yazarı ve okuru bir yana bırakıyorlardı, çünkü onlara göre metnin anlamını yazar değil “dil” (sistem) oluşturur ve bundan ötürü okurun da bu işte rolü yoktur. Oysa Alımlama Estetiği’ne göre anlam, sanıldığı gibi, metinde oluşmuş ve bütunleşmiş bir şekilde yatmaz, yalnız gücü! halde vardır ve ancak okur tarafından alımlandığı süreç içinde somutlaşır ve bütünleşir. Öyleyse iki kutbu vardır bir yazınsal metnin: Yazarın yarattığı metin ve okurun yaptığı somutlama. Bunlardan birincisine artistik, ikincisine estetik uç diyor Iser ve bu iki uç olmadan yapıtı meydana gelmiş saymıyor. Başka şekilde söylersek, yapıta bir nesne gibi değil, bir olay gibi bakılıyor. Metinle okur arasındaki alışverişten doğan bir olay.

    Burada asıl üzerinde durmamız ve açmamız gereken nok ta, okurun rolü sorunu. Metinle okur arasında nasıl bir iliş ki kuruluyor ki sonuçta metnin anlamı doğuyor, eser ger çekleşiyor? Okur nasıl katılabilir yaratma edimine? Katkısı ne olabilir? Iser’e göre metinde yazar her şeyi söyleyemez ve ister istemez birtakım yerlerin doldurulması okura dü şer. Yazarın okura bıraktığı bu boşluklara “boş alan” ya da “belirsizlikler” diyoruz. Bunlar basitten karmaşığa, somut tan soyuta doğru çeşit çeşittir ve özellikle basit türden olan ları okur farkında olmadan doldurur, gerekli ayrıntıları ek- ler. Çok basit bir örnek verelim. Bir romanda “Hasan gece caddede yürürken vitrinleri seyrediyordu” diye bir cümle okusak, bu vitrinlerin aydmlatılmış olduğunu düşünürüz elbette. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz bu boşlu ğu dolduruveririz. Böylece metnin yazılmasına, bütünleş mesine katkıda bulunuruz. ama bu türden boşluk alanları nın doldurulması önemli değildir. Okurun boş alanları dol durarak anlamı oluşturması asıl soyut düzeyde meydana gelir ve okurun bu konudaki rolünü açıklamak için metin ile dış dünya arasındaki ilişkiye değinmemiz gerekir.

    Yazınsal metinde sözü edilen kişiler gerçek yaşam dünya sında var olan kişiler değildir; onlar kurmaca bir dünyada yaşarlar. Ama bu kurmaca dünyanın gerçek yaşamınkinebenzeyen töreleri, gelenekleri, yaşam biçimleri, inançları vardır. Kurmaca metin dış dünyayı yansıtan bir kopya ol madığı için gerçeklikle ilişkisi, metin dışı tarihsel, toplum sal, kültürel öğelerde aranmalıdır. Dediğimiz gibi bunlar metinde, töreler, gelenekler, davranış biçimleri, dünya gö rüşleri şeklinde çıkar karşımıza. Kısacası, kurmaca metnin gerçeklikle ilişkisi ideoloji yönündendir.

    Bundan ötürü W. Iser gerçeklik kavramı üzerinde durarak, her şeyden önce “gerçeklik” sözcüğünün anlamına eğiliyor. Tarihte her dönemin gerçeklik dediği şey başkadır, çünkü belli bir dönemin belli bir gerçeklik kavramı vardır ve bu gerçeklik, o dönemde egemen olan dünya görüşünün kendine göre sistemleştirerek kurduğu bir modeldir. Böyle ce aslında değişken ve tutarsız olan gerçeklik bir sisteme sokulmuş, bir bütünlük kazanmış olur. Böyle bir dünya gö rüşü, karmaşık olan gerçekliği, ister istemez daha basit bir sisteme indirger ve kendine göre geçerli olan birtakım davranış biçimleri, ahlaksal değerler koyar. Romanlar gerçi insanları, onların arasındaki ilişkileri, geçen olayları anlatırsa da, lser’e göre, yazar aslında bu kişilerin davranışlarına, inançlarına, ilişkilerine temel oluşturan ahlaksal, toplumsal görüşlerle, değer anlayışlarıyla uğraşır. İşte romanın gerçeklikle bağıntısı burada aranmalıdır.

    O halde roman toplumda geçerli sayılan düşünce sistemlerini, çağdaş değerleri yansıtır diyebilir miyiz? Iser bu kanıda değil, çünkü ona sorarsanız bu değerler gerçek yaşamda insanların davranışını yönlendirici işlev görür, oysa yazarın amacı bu değerleri tartmak, geçerliliklerini sorgulamaktır. Yazar belli bir dönemde egemen olan dünya görüşünü ele alırken onu kopya ederek sunmaz, onun eksik bıraktığı, görmezlikten geldiği, inkar ettiği yönleri su yüzüne çıkarır. Her düşünce sistemi birtakım olanakları dışlamak zorundadır ve bu yüzden ister istemez eksik ve yetersizdir. Yazar genellikle bu boşluğa parmak basar, sistemi daha dengeli bir duruma getirmeye ça balar. Şöyle de söyleyebiliriz: Roman belli bir dünya görü şünün görmezlikten geldiklerini vurgular, yani el attığı, gerçeklerin bu ihmal edilmiş yönleridir. Demek ki Ahmla ma Estetiği’nin iddiasınca, yazarın eserinde dile getirdiği gerçeklik, yansıttığı toplumun bellediği gerçeklikten farklı dır. Alışılmışın reddedilişi ya da ink denen bu sunuş, okuru, gerçekliği kaldırılmış normlar ve davranışlar karşı sında yeni çözümler bulmaya zorlar ve onu bir varsayım dan bir varsayıma iterek boşlukları doldurmaya yöneltir.

    Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit estetik zevk sağlar ona. Onun için eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. Bunun tersi de doğrudur, yani metne bir anlam vermek olanaksızlaşırsa okur umutsuzluğa kapılır ve metni elinden bırakır. On sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla yaklaştıkça romanlarda belirsizlik alanları da artar ve bundan ötürü çağımızın kimi romanlarında okur, yazarın amacını anlamakta, eseri yo rumlamakta güçlük çeker.

    Yirminci yüzyıl roman ya da öyküsünde okuru çaba har camaya zorlayan çeşitli tekniklerin geliştiğini de söyleycbiliriz. Örneğin, yazarın güvenilmez anlatıcı kullanması, ya da anlatıcının rolünü iyice kısıtlayarak onu hemen hemcn romandan silmesi. Türk edebiyatından bir örnek olarak Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanını verelim. Orhan Kemal bilinçli olarak eseri yorumlamaya zorlu yor okuru. Şöyle diyor bu konuda:

    “Yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle başbaşa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Başbaşa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şeyleri -benim izahü şerhim olmasa da anlayabilmektedir.

    Bu söylediğini Bcreketli Toprcıklcır Üzerinde’de uygular Orhan Kemal. Bu romanda üç köylü çalışmak üzere Çukurova’ya gelirler ve oradaki korkunç çalışma koşulları altın da ikisi ölür, ancak biri (Yusuf) duvarcı ustası olmayı becererek köyüne dönmeyi başarır. Sömürü düzeninin geçerli olduğu Çukurova’da bu düzene karşı değişik tutumlarla karşılaşırız. Yusuf kentte ezilmeden savaşım vermiş, biraz okuma öğrenmiş ve sonunda aranan bir duvarcı ustası olabilmiş. Öyleyse olumlu bir karakter. Ne ki Yusuf, “el öpmekle ağız kirlenmez” diyerek, bireysel çıkan için dalkavukluk etmeyi, aşağılanmayı göze almış bir adam. Öyleyse bir bakıma olumsuz bir karakter. Ama suç Yusuf’da mı? Onu böyle davranmaya iten içinde yaşadığı bozuk düzen değil mi? Ama romanda başka bir karakter, Zeynel, kişisel çıkarını düşünmeden, kovulmayı göze alarak patronların yaptığı haksızlıklara karşı çıkar ve işten atılır. Öte yandan bu düzene ayak uyduran ırgat başı ve katip gibi adamlar da işçilerin hakkını yiyerek kendi keselerini doldururlar. Görüldüğü gibi okur; kişileri, değişik tutumları, davranışları kendi yorumlayıp değerlendirmek zorunda, çünkü yazar bu konuda susuyor ve belirsizlikler yaratarak boş alanlar bırakıyor. Her okur belirsizlikleri kendi giderecek ve karşılaştığı değişik tutumlardan hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar verecektir.

    Her okur belirsizlikleri kendi gidereceğine, eserde karşılaştığı tutumlar, davranışlar arasından hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar vereceğine göre, ne kadar okur varsa o kadar yorum vardır sonucuna ulaşmayacak mıyız? Gerek yorumlamada, gerekse değerlendirmede tam bir öznelciliğe mi inanıyor Iser? Hayır. Gerçi eserin tek doğru yorumu olduğunu kabul etmiyor, ama buna karşılık yorumlamanın keyfi olabileceği görüşüne de yanaşmıyor. Okur her ne ka dar boş alanları kendi doldurup metnin anlamını bütünleştirecekse de, bunu yaparken başıboş bırakılmış değildir. Ya zarın verdiği ipuçlarından yararlanarak metindeki gösterge lerin doğrultusunda, bütüne uyacak biçimde doldurur boş alanlan. Böyle olunca da okurlar belli bir sınırlamanın için de kalmak koşulu ile metnin anlamını tamamlarlar. Aynı eserin az çok değişik biçimlerde yorumlanması kaçınılmaz dır, ama bu durum bir sakınca sayılmaz, çünkü lser’e göre önemli olan, eserde gücül halde bulunan anlamın okur ta rafından somutlaştırılması ve bu edinimin okura kazandır dığı estetik zevktir.

    Hans-Robert Jauss

    Yine Konstanz ekolünden Jauss da okura dönük bir eleştiri yöntemi geliştirmiştir. ama Jauss’un özelliği okuru, daha doğrusu okurları tarihsel dönemlerdeki koşullar içinde düşünmesidir ve önerisi de edebiyat tarihinin, bilimsel araştırmalara ve sözüm ona tarihsel nesnelciliğe göre değil, okurların tepkisine göre yazılmasıdır. Belli bir dönemdeki okur, yaşadığı dönemin tarihsel, toplumsal, kültürel koşullarının belirlediği bir çerçeveden bakar esere. Daha kesin olarak söylemek gerekirse okurun bir “beklentiler ufku” ya da beklentiler yelpazesi vardır. Eserle temasa geldiğinde bu beklentiler şu ya da bu ölçüde karşılanır. Onun için eleştir menin yapacağı ilk iş eserin ait olduğu dönemin meydana getirdiği bu beklentiler yelpazesini belirlemektir. Ancak o zaman farklı dönemlerde okurların bir esere gösterebileceği değişik tepkiyi anlayabiliriz.

    Jauss ayrıca, tarih boyunca edebiyat zevkinde meydana gelen değişimleri de bu yolla açıklıyor. Şöyle ki, yenilik ge tiren yani beklentilere uymayan bir eser o dönemin okurla rına yeni bir ufuk açar ve estetik ölçütlerin değişmesine ne den olur. Ne ki, zamanla bu yeni beklentiler de kanıksanır, aşınır ve o zaman Rus Biçimcilerinin dediği gibi alışkanlığı kıracak yeni formlar, yeni bir şiir dili, yeni stratejiler yaratı lır. O halde eserin bir tek ve değişmez anlamı yoktur, okurların değişik beklentilerine göre dönemden döneme deği şen anlamları vardır. Eleştirmen eserde hangi beklentilere cevap arandığını saptayarak o dönemdeki okurların tepkilerinin açıklanmasını yapar.

    Jauss bir yandan eseri tarihsel ve toplumsal bağlamına yerleştirmeyi şart koşuyor ama edebiyat formlarının gelişmesini ekonomik ve toplumsal koşullara değil, aşınan ede biyat öğütlerinin yenilenmesi gerekliliğine bağlıyor. Bunu yapan da radikal yenilik getiren eserlerdir diyor. O halde Ja uss’a göre bir edebiyat eseri hem yazıldığı tarihsel dönemin (beklentilerinin) ürünüdür ve bu yönüyle edilgendir, hem de, yenilikçiyse, tarihi etkiler, çünkü yeni beklentiler yara tarak ilerideki dönemlerin toplumsal bağlamlarını belin mekte etken bir rol oynar. Bu durumda Jauss’un eserleri değerlendirme ölçütü de doğal olarak okurun beklenti ufkuyla eser arasındaki uzaklık ve yakınlık derecesine dayanır. Eğer bir eser yazıldığı dönemden daha önceki bir dönemin beklentilerine yakınsa o modası geçmiş bir eserdir. Yok eğer, yazıldığı dönemin beklentilerini karşılamakla yetini yorsa, zamanına ya da “modaya uygun” demektir. Ama da ha ileriki bir dönemin beklentilerinin habercisi olacak ka dar döneminden uzaksa ve ileri ise, o eser zamanında anlaşılmamış ve “zamanından önce” gelmiş bir eserdir. Bu kuramrn durumu basitleştirmekten doğan zayıf bir noktasına
    işaret edilmiştir, çünkü Jauss’un hesaba katmadığı bir ufuk çeşitliliği söz konusudur. Aynı dönemde tüm okurların ka tıldığı bu beklentiler yelpazesi olduğunu söyleyemeyiz. Okurlar farklı gruplardan oluşabilir ve her grubun kendi beklentiler ufkunu hesaba katmak gerekir.

    Stanley Fish

    Okur merkezli kuramlar içinde metne anlam kazandı makta okura en etkin rolü tanıyan Amerikalı eleştirmen Stanley Fish olmuştur. Iser, okura boşlukları doldurmak, anlamı tamamlamak, bütünlemek işlevini yüklüyordu, yani okur kendine düşeni yaparak anlamın somutlanması için gereken katkıyı yerine getiriyordu. Çünkü metnin kendi sinde gücül olarak anlam vardı. Fish bunu reddediyor, çünkü ona göre anlam, okuma süreci içinde okurda uyanan yaşantılardan başka bir şey değildir. Okur bu yaşantılarına göre anlam verir metne. Başka bir deyişle, bir sözcüğün, imgenin ya da herhangi bir öğenin metnin içinde (belli bir bağlamda) gördüğü işi belirlemek ona anlamını vermektir ve dediğimiz gibi, bu, ancak okurda uyandırdığı yaşantıya bağlıdır. Demek ki, Fish’e göre anlam ve değerden söz etmek bir nesneyi değil bir olayı betimlemektir.

    Eserin yorumunu okura bırakan diğer kuramlarda Olduğu gibi, Fish’in kuramında da her okurun kendine göre doğru sayacağı, tümüyle öznel bir yorumu ve değerlendirmesi ola caktır sonucuna varmayacak mıyız? Fish elbette ki bunun farkında, ancak şöyle bir çıkış yolu arıyor. Bir eleştirmen metni okur ve yaşantısına bakarak eseri yorumlarken, tek başına ve boşlukta değildir. Bulunduğu çevrenin ve çevreye dahil diğer eleştirmenlerin meydana getirdiği bir toplu luk vardır ve bu topluluktan olanlar bir eseri az çok benzer şekilde okurlar. Başka bir topluluk ya da okurun okuma edinimi, yorumu ve değerlendirmesi farklı olabilir. Ama hiçbiri kendininkinin doğru olduğunu kanıtlayamaz; olsa olsa başkalarını esere kendilerinin açısından bakmaya çağırabilir."

    Edebiyat Kuramları ve Eleştiri-Berna Moran-İletişim Yayınları
  • Mustafa Kemal’i gerçekten sahiplenenler
    Sivil örümcekçiliğin algıları ile siyaset yapan, Türkiye topraklarında turist olarak yaşayan “solcuların” (burjuva sosyalistlerinin) bu kavrayışı anlayamaması doğaldır. Çünkü onların amacı Türkiye’yi sömürücü sınıflardan temizlemek değil, onların dili ile söylersek “yaşam alanlarını savunmak” yani günlerini kurtarmaktır.

    O talihsiz geri sıçramanın, yani SSCB’nin sona ermesinin ardından, Dünyamızı bir virüs esir almış durumda… Sivil örümcekçilik virüsü. En sağından en “sol”una kadar, egemenliği elinde bulunduran siyasi ekipler bu virüsün etkisi altında.

    Söz konusu virüsün etkisi altında düşünce felcine uğramış arkadaş Mustafa Kemal neden Marksist-Leninistlerin bir kısmı tarafından savunulmakta diye feryat ediyor bir yazısında.

    Kısaca özetlemek gerekirse, Mustafa Kemal’in önderlik ettiği ulusal nitelikli kurtuluş hareketi, sosyalizme yuva olan değerleri, gelişimi ifade etmekte. Tıpkı Bolivar’ın, Jose Marti’nin ifade ettiği gibi. Tabii ki sınıf mücadelesinin ışığı altında o yuvanın modern gericilik olan Finans-Kapital tarafından nasıl parçalanmaya çalışıldığını, bu durum sonucunda Kürt ve Türk halkından sömürülen tabaka ve sınıfların acılarının nasıl arttığını ortaya koymalıyız. Bu kavrayışa sahip olamadığımız anda kendimizi sıradan, sorgulamayan, bir oy veren / seçmen olarak buluruz. Ancak Türkiye’de sosyal düzenin değişimini isteyen kişiler olacaksak, Mustafa Kemal’in ve önderlik ettiği hareketin değerini eğip bükmeden kavramak zorundayız. Bugün Mustafa Kemal’i gerçekten sahiplenen, onu hakkı neyse öyle değerlendiren kişiler, işte en “rahatsızlık verici” kişiler onlardır.

    Sanıldığının aksine, bugün o ruhu taşıyanların büyük kısmı Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu partide değildir. Hatta geçmişte Atatürk’ün önderliğini yaptığı partinin bugünkü haliyle de, sınıfla da uzlaşmayan, bu yüzden de toplamda bin yıllarca hapislere çarptırılan geçmişleri vardır. 50 yıl öne, Mustafa Kemal’in, kendisine dost görünenler tarafından öldürülmeye (beden ve devrimci ruh açısından) çalışıldığını, nesnel bir bakış açısı ile ortaya koyanlar da yine onlardır.

    “ATATÜRK’Ü ÖLDÜREN NEDENLER

    Türkiye’nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin “İhtilâlci”, ötekisinin “Nizamcı” karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. “Ulu önder”, gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak “sivil” durumuna soktu : “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Nitekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden “Yüce Hakem” rolüne çekildi : “Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı.“Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk’ ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi… Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı.”

    En basit dil işinde : “İşi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. “O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı.” (Fâ., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…”. Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini göz önüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? “Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti”ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : “Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi. Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, “Kendini boşuna harcaması” : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamayacak ortamda kıvranmasıydı.

    Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıf alanından iki canlı örnek :

    Atatürk ve düşünceleri : “Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : “- Bunları gazetene koyarsın” derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir “Dikişsizlik”, bir “Gelişi güzellik” olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : “- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

    Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor: “Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : “- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! ” demişti. Hanım şaşırarak : ” Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?” demesi üzerine : “- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım.” cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir.” … Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yok edebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.”

    Sürekli vurguladığımız gibi, Finans-Kapital (bugünkü TÜSİAD, TİSK, TESK), Mustafa Kemal’e dost görünümlü bir düşmandı. Bugün de görüldüğü gibi, uluslararası emperyalizm ile birlikte, sivil örümcekler aracılığı ile mirasını yemekle meşguller. Neler neler duymuyoruz, görmüyoruz ki bu partide… “Yeni” olduğunu, “sağdan oy almak” adına türbana dolandığını, yönetiminde her türlü şeriatçı, ajan örgüt öğrencisi, organize suç örgütü sempatizanına yer verdiğini, Kürt ve Türk ulusunu katillikle itham edenleri milletvekili yaptığı, 15 Temmuz hesaplaşmasının ardından Taksim’de, Yenikapı’da gerçekleşen eylemlerde organize suç örgütüne meşruluk zemini sağladığını, sarı sendikacının, karşı-devrimci “akademisyen”in yuvası olduğunu… Partinin başına çöreklenmiş, ikinci enternasyonalin fon örgütlerinden maddi ve manevi destek alan vakfın marifetleri ile Mustafa Kemal’in mirası (hem maddi hem manevi anlamda) yenmektedir ve bu eylem gösterdiğimiz gibi yakın zamanda başlamamıştır sanılanın aksine.

    Tarihsel süreci kavrayamayan ya da çeşitli çıkarlar dolayısıyla görmezlikten gelen sıradan, sorgulamayan seçmenin Mustafa Kemal sempatizanlığı ya da Mustafa Kemal metalaştırması artık değer etmemektedir. Yani bilinçli bir yurtseverlik yerine, şovenizm kokan bayağılıklar metelik etmemekte, hatta bilinç bulandırmaktadır.

    İşte Proletarya Devrimcileri, tam da bu boşluğun altını doldurabildiği sürece anti-emperyalist cephenin öncüleri haline gelmekte, Mustafa Kemal’in ruhunu verdiği (doktrine ettiği) Türkiye’nin bağımsızlığı davasına gerçekten sahip çıkanlar olmaktadırlar. Tabii ki bunu güncel sorunların değerlendirmesi ışığında gerçekleştirmekteler.

    Sivil örümcekçiliğin algıları ile siyaset yapan, Türkiye topraklarında turist olarak yaşayan “solcuların” (burjuva sosyalistlerinin) bu kavrayışı anlayamaması doğaldır. Çünkü onların amacı Türkiye’yi sömürücü sınıflardan temizlemek değil, onların dili ile söylersek “yaşam alanlarını savunmak” yani günlerini kurtarmaktır. Bu yüzden demokrat gördükleri ajan örgütü patentli milletvekillerine üzülmekle meşgul olurlar. Ağustos böceğinin hikayesinde olduğu gibi, meclisteki parababaları muhalefeti de siyasi etkinliklerini bu hareketlere emanet ederler. Ancak kış bastırdı mı sus pus olur, en akla gelmeyecek saçmalıklarla halkı oyalarlar. Emanet olarak koltuk verdikleri örgütleri de azarlayarak azlederler (DİSK ve Türk-İş içinde bu mücadelelerin yansımalarını görebilirsiniz).

    Onların aksine, proletarya devrimcileri için olay dupduru ve nettir.

    Devrimci Gençlik Önderi Deniz Gezmiş yoldaş “Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz.” diyerek başlamıştı savunmasına…

    Bugün güya bayrağı en önde taşınacağı iddia edilen Mahir Çayan ise Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu durumu netçe ortaya koyuyordu.

    “Mustafa Kemal, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının büyük bir lideri, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, cephelerden cephelere vatan müdafaası için geçen hayatından dolayı sosyal sistem ve doktrinleri incelemeye zaman bulamadı.

    Gazi Mustafa Kemal’in emperyalizme ve kapitalizme karşı savaş açmasına rağmen sosyalist olmaması, iç ve dış dinamiklere bağlı idi.

    Bu yüzden hiçbir sosyalist Mustafa Kemal’i kınayamaz, yargılayamaz.

    Mustafa Kemal’in o ortamda anti-emperyalist ve anti-feodal düşünce ve aksiyon içinde olması bile önemli bir şeydir.” [4]

    Bugün işbirlikçi parababaları iktidarına ve muhalefetine karşı Mustafa Kemal’in bağımsızlık ve laiklik ilkelerini savunmak ve olması gereken sonucu olan sosyal devrim ile tanıştırmak, Proletarya Devrimcilerinin görevidir.

    Görevi omuzlayarak, daha da ileri taşıyanlar, kazanacaklardır...
  • 240 syf.
    ·10 günde·7/10
    Ödevim olmasından ziyade Türkali romanlarını hep başka bir keyifle okuyorum. Edebi olması bir yana, insanları hep mücadeleye çağıran romanlardır onunkiler. Bir Gün Tek Başına’da 27 Mayıs’a giden süreçte işçi sınıfının ve aydınların isyanlarını, bunalımlarını ve çıkmazlarını, Mavi Karanlık’ta mücadele ruhunun bezmişliğe ağır bastığını okursunuz. Yeşilçam Dedikleri Türkiye’de ise tarihsel bir kesitte Türkiye kapitalizminin çeşitli sektörlerde nasıl bir zulüm iktidarı kurduğunu, bunun yıkılmasının gerekliliğini işler yine.

    Tek Kişilik Ölüm ise farklıydı hepsinden. Beklediğim bir Türkali romanı değildi. Nasıl demeli? Kitabın genelinde, sanki tüm bu bahsettiğimiz kitapları o yazmamış gibi melankolik bir hava hakimdi. Mücadele yoktu, örgüt yoktu. İçe kapanıyordu Türkali.

    Denebilir ki Türkali romanı, sanatı buradan itibaren kopuş yaşamıştır. Sanatını topluma adayan, toplumsal mücadeleyi her safhada kalemiyle canlı tutan yazarımız, Tek Kişilik Ölüm’den itibaren bu mücadeleyi bırakmış diyebiliriz. Ancak sırada daha Güven olduğu için henüz kesin konuşmuyorum. Buna rağmen Tek Kişilik Ölüm’ün diğerlerinden çok farklı bir yerde durduğu belli. Şimdi neyi kastettiğimi anlatmaya çalışacağım(spoiler vardır).

    Her şeyden önce diliyle ve anlatımıyla anlarız. Normalde bu bahsi sona bırakacaktım, fakat şimdi bahsetmem pek yerinde olur. Dili daha çok ağdalaşmış. Bunu kesinlikle söyleyebiliriz ve bir yerden sonra rahatsız ediyor okuru. En azından beni etti. Dilde fazla mecaz, anlatımda yine gereğinden fazla iç monolog var. Bilinç akışı da artık görülüyor bir iki yerde. Türkali’nin bu romanında en büyük fark ise kişilerin iç hesaplaşmaları. Öteki romanlarına göre çok daha yoğun olan bu durum, dilinin ve anlatımının zor olmasının sebebidir. Olay zaten çok sınırlı, sadece hapishanede geçiyor denebilir. Olaydan ziyade kişilerin iç hesaplaşmaları öne çıktığı için, ben bunu ‘’hatıralar ve onlarla hesaplaşmalar kitabı’’ olarak nitelendirdim. Onun için Türkali’nin sanatı bu değildir, dedim. Ve halen de diyorum. Nedenini sanıyorum açıklamış oldum.

    Gelgelelim kurgusu pek fena değildi. Fena değil diyorum çünkü yine öteki romanlarına kıyasla bir basitlik var. Oğulları Levent (muhtemelen 12 Eylül sürecinde) idamla yargılanırken, anne babasına büyük bir karamsarlık hakimdir. Herkes birden ‘’eski devrimci’’ olup çıkmış, geçmişte yapılan yanlışlar, değerlendirilemeyen fırsatlar şimdi o eski devrimcilere tokat gibi çarpmaktadır. Babası Nazif zaten bireysel kıskançlığı yüzünden geçmişte arkadaşı Müslim’i polise ihbar etmiş, onun ölümüne sebep olmuş. Onun hatırası gözünün önünden gitmiyor, Levent’i düşündükçe kendisinin ne kadar dönek olduğu ve oğlunun ise ne kadar yürekli olduğu gerçeği iyice sarsmış onu. Eski karısı, Levent’in annesi Doktor Gülşen ise farklı yollardan geçmişiyle hesaplaşmakta. TKP’ye girdiği zamanları hatırlıyor Doktor, ne kadar saf ve aptaldı. Herkesin samimiyetine inanırdı, hiçbir şeyi sorgulamazdı. Elbet genel sekreterin bir bildiği vardı. TKP ise böyle insanların oluşturduğu bir topluluk olarak karşımıza çıkıyor böylece. Kitabın ilk bölümde Nazif’in hesaplaşması, ikinci ve son bölümde Doktor’un hesaplaşması var. Biz esas merceği Doktor Gülşen’e tutacağız.

    Doktor Gülşen; her şeyden önce devrimci değerleri giderek kaybolmuş, oğluna hak verir duruma gelmiştir. Onun şahsında TKP’yi anlatmaktadır Türkali. Yani yıllarca içinde yer aldığı partiyi bu sefer karşısına almıştır. Ben burada aslında Gülşen karakteri ile yazarın büyük benzerlikler taşıdığını söyleyeceğim. Ama değişen onlar, mücadele değil. Yarattığı Gülşen karakteri; onlarca gencin silahlı saldırılara karıştığı, anarşist eylemlerde bulunduğu 70’li yıllarda, o havaya kapılan oğlunu ve onun üzerinden Türk solunu anlatıyor. Daha doğrusu oğlunu anlamaya çalışıyor, haklı da buluyor. Oğlu, bahsettiğimiz dönemde ‘’devrimci demokrat’’ bir kanattan silahlı mücadeleye girişmiş, arkadaşlarıyla eylemlerde bulunmuş ve şu anda idamla yargılanıyor. Kendisi yılların TKP’lisi, oğluyla çok çatışıyor, ‘’revizyonist’’ diyor oğlu ona. Gülşen bunun üzerinden kendiyle hesaplaşmaya başlıyor. Tanıdığı eski partililerin görüşleriyle giderek oğlunun haklı olduğu kanısına varıyor. Meğer ne ihanet etmiş bize TKP(!) Haklı olan kim o zaman? Diyor. Elbette oğlum haklıdır. Araya giren bir sürü Kürt milliyetçisi söylemden sonra TKP’nin değil, oğlunun haklı olduğunu düşünüyor. Düşünmediği, yazarın da düşünmek istemediği bir şeyi kaçırıyorlar: Levent’in ucuz hayaller peşinde silahlı eylemlere giriştiği, devrim yolunun anarşist eylemlerden geçtiği düşüncesiyle insanların bedenlerini fütursuzca heba etmesi ihtimalini görmüyorlar. Mücadele ve sosyalizm orada duruyor, sen burada kendini heba ediyorsun, haklı olan bu mu? İşte böylece 12 Eylül’ün yarattığı ‘’sol karamsarlık’’ın nasıl inşa edildiğini okurlar çok sarih bir şekilde görüyor. Bunun bir adım ötesi elbette sosyalizm hedeflerinden sapma, liberal açılımları destekleme oluyor. 60-70’lerin nesli böylece içine düştüğü karamsarlıkla birbirini yiyecek, açlık grevlerinde can vererek kapitalizmin büyük zaferini kutlamış olacaklar. TKP’nin geçmişi iyidir, hoştur demiyorum. Kimin iyi ki? Elbette mücadele sırasında bazen gerileyecekler, ihanete uğrayacaklar, ama mücadeleyi sürdürecekler. Türkali, bu mücadeleyi sürdürenlerin karşısına liberalleri çıkartıyor, ‘’Bunlar haklıdır’’ diyor. TKP kötüdür, geçmişine ihanet etmiştir. O zaman hep beraber açlık grevine oturalım!

    Bu kitap 80 öncesi solun taraflı bir özeti, 80 sonrası solun ise ateşli zihniyetidir. O yüzden sayın okur, kitabı okumadan önce bir daha düşün. 80 öncesi solu da düşün, iyi araştırma yap. Yoksa yazarın liberal dönüşünü göremezsin. 80 sonrası solu da düşün, yazarın ateşli bir liberal sol savunuculuğuna düşmesini anla. O karamsarlık ortamında Türkali gibi birinin devrimciliğini muhafaza etmesini beklerdim, ama bu kadar oluyormuş. Yine de bu eseriyle onu gömmedim, devrimci mücadeleye ettiği katkıları unutmuyorum. Her ne kadar bir zamanlar kendisinin, şu zamanlarda da şahsımın iştirak ettiği mücadeleyi kötülese de onu bu kitaptan ibaret saymıyorum. Bu arada kurgusu fena değil demiştim ya, atladığım bir nokta daha var. Edebi olarak dili yoğun fakat kitabın kurgusu bir noktada donuyor. O noktadan sonra artık bir tarih anlatıcısı çıkıyor, Gülşen’in aklından geçenler üzerinden. Hah işte, ben o tarih anlatıcısını pek beğenmedim. Kurgu öyle lap diye kesilir mi? Sen roman mı yazıyorsun tarih kitabı mı? Tarih kitabı yazıyorsan kurgu yapmana hiç gerek yoktu, kaynakçanı vs. düzenleyip bastırırdın. Kurgu yapıyorsan da tarih kitabı yapma. Tarihi bilgileri arada serpiştirmek her zaman iyidir, kurguyu kesip o bilgileri okurun kafasına boca etmek ise asla. Okuyanlar görecektir, tam olarak böyle yapıyor yazar. O yüzden teknik açıdan da basit ve yetersiz bulduğumu söyleyerek incelememi sonlandırıyorum.
  • Paralel evrenler… Star Trek serisinde Kaptan Kirk ve Spock’u, Yıldızlarasında usta pilot Cooper’ı, Fringe dizisindeki birçok olayı veya DC karakteri Flash yani Barry Allen’ı yaşadıkları zaman ve mekan diliminden farklı yerlerde farklı durumlarda görmüşüzdür.

    Alternatif evrenlerin ve bu evrenlerdeki kopyalarımızın olabileceğine işaret eden paralel evrenler, aklımızdaki varoluşunu kozmoloji ve kuantum fiziğinden almaktadır. Yıllardır ortaya atılan paralel evren teorileri, bazı teorilerle (m teorisi, şişme teorisi vs.) bir araya getirildiğinde gayet mantıklı görünüyor. Sinema sektörünün eşsiz kaynağı, bilim insanlarının inanılmaz merakı ve bizlerin soru işareti olan paralel evren nedir ?

    Tarihsel kısma geçmeden önce paralel evren kabaca, bizlerin alternatif bir dünyada ancak aynı zaman diliminde başka işler yaptığı anlamına geliyor. Yani ben bu yazıyı yazarken alternatif evrendeki ben belki de sınavlara hazırlanıyorumdur veya başka bir işle meşgulümdür. Bu evrenlerin tamamı bizimki ile bağlantılıdır yani her biri bizim evrenimizden ve bizimki de başkalarından ayrılmış olabilir.

    Ayrıca paralel evrenlerdeki değişimler çok sansasyonel de olabilir. Mesela; bu paralel evrenler içinde tarihteki savaşlar bizim bildiğimizden daha farklı sonuçlanmış veya bizim evrenimizde soyu tükenmiş olan türler başka bir evrende evrimleşmiş ve adapte olmuş olabilir. Diğer yandan biz insanların nesli başka bir evrende tükenmiş de olabilir. Yani tam bir bilinmezlik. Bu tanımımızın ardından biraz tarihsel bilgilerle devam edelim.

    1895 yılında çoklu evren terimini ilk kullanan isim William James olmuştur. Paralel evrenler ile ilgili teorilerin kaynağı Albert Einstein’ın fikirlerine dayanır. Ancak bu durumu fikrin ötesine taşıyan isim, 1954 yılında yaptığı çalışma ile Amerikalı matematikçi ve fizikçi Hugh Everett olmuştur. Everett, bizim evrenimize benzeyen başka evrenlerin var olabileceği tezini ortaya atmıştır. Onun mükemmel bir matematikçi ve üstün bir kuantumcu olduğunu hatırlatmak gerekir.

    Özellikle parçacık fiziği üzerine yaptığı çalışmalar bu alanda devrim niteliğindedir. Ama ne yazık ki yaşadığı dönemde paralel evrenler hipotezine başta Niels Bohr olmak üzere birçok büyük bilim adamı tarafından karşı çıkıldı. Bunun üzerine Hugh Everett hevesini kaybetti ve yöneylem araştırmaları üzerine yoğunlaştı. Peki Everett’in teorilerinin kaynağı neydi ?

    Hugh Everett atom altı seviyede elektron davranışlarını makro düzeyde kendi evrenimize uyarlayarak o dönemde tepki gören teorisini oluşturmuştur… Everett’ın ana düşüncesi, bir elektron kendi yörüngesinde aynı anda birden fazla konumda bulunabildiğine göre evrenimiz için de bu durum geçerli olabilir, tezine dayanıyordu. Ancak bazı bilim adamları, atom altı düzeyde gerçekleşen bu durumu makro düzeyde bilimsel bulmadılar.

    Hugh Everett bu yönde çalışmalarını bıraktı ama paralel evrenler hipotezi son bulmadı. Bu sefer başka evrenler olabileceği düşüncesinin temelini Einstein’ın görecelik teorisi oluşturmaya başladı. Bildiğimiz üç boyutun ötesinde dördüncü boyut olan zamanın göreceliği teorisi bilim dünyasında büyük çığır açmıştı.

    Bu teori Einstein’ın matematiksel ispatıyla sınırlı kalmadı, uydu yörüngelerindeki sapmalar uzayın zamanı büktüğünün yakın zamandaki ilk kanıtlarındandı. Bu durumda zaman farkı farklı evrenleri işaret ediyor olabilirdi. Bu evrende bugünü yaşarken başka evrenlerde geçmiş ve geleceğin farklı varyasyonları yaşanıyor olabilir. Aynı üç boyutta konumlanmış bitişik evrenler veya kesişen evrenler de görecelik teorisinin bir sonucu olarak görülebilir. Şimdi diğer teorilerle devam edelim…

    Özellike de Stephen Hawking’in neredeyse bütün hayatı boyunca çalıştığı Sicim ve M Teorileri de paralel evrenlerin varlığını güçlendiriyor. Kuantum fiziği ile görelilik teorisini birleştirerek her şeyin teorisini geliştirmeyi vaat eden sicim teorisine göre, evreni oluşturan temel parçacıklar tek boyutlu süper küçük sicimlerden meydana gelir.

    Sicim teorisinin güncel ve daha yüksek boyutlu versiyonu olan M teorisine göre ise, sicim teorisinin 11 uzay-zaman boyutundan göremediğimiz 7’si çok küçük ve kendi üzerine kıvrılmış durumdadır.

    Sicim teorisine göre, 11 boyutlu evrende, sicimleri düzenlemenin 10.500 yolu vardır; yani kainatta 10 üzeri 500 evren bulunur. Bunlardan biri yaşadığımız evrendir. Ve genellikle çoklu evren modellerinden bahseden fizikçiler sicim teorisini kastetmektedirler. Anlaşılması en rahat olan teorilerimizden birisi de Şişme Teorisi’dir.

    Alan Guth tarafından 1979 yılında geliştirilen şişme modeline göre, yaşadığımız evren kuantum fiziğindeki belirsizliklerden dolayı şişti ve ışıktan hızlı genişleyerek dağıldı.Şişme modeli, maddenin ve enerjinin evrene eşit bir biçimde dağıldığını savunur. Bu da büyük patlamanın bizim göremeyeceğimiz kadar uzakta devam edebileceğini gösterir.

    Yani, şişme modeli kainatta ışık hızından daha yüksek bir hızda ve uzaklıkta sonsuz sayıda evren olabileceğini savunur. Kısaca elimizde bir futbol topu var ancak o topun aynısından Brezilya’daki bir çocukta da var ama o çocuğun topu daha farklı kullanılıyor.

    Bir başka destekleyici kanıt, Zar Kozmolojisi’dir. Zar kozmolojisine göre; diğer evrenlerde birer kopyalarımız yoktur; ancak paralel evrenler mevcuttur. Yaşadığımız 4 boyutlu evren, en az 5 boyutlu kainatta dikey olarak dizilmiş sonsuz sayıdaki evrenden biridir. Paralel evrenlerin varlığını kanıtlayabilecek bir diğer yöntem ise kütle-çekim dalgalarını analiz etmektir.

    Paralel evrenler varsa; yaşadığımız evrendeki kütle-çekim dalgalarına çarpabilir ve yıldız ışığının polarizasyonunu değiştirebilirler. Bu da paralel evrenlerin varlığına dair bir kanıt olabilir.

    Şimdi bir de işin sosyokültürel tarafına bir göz atalım. Felsefede, fizikte ve kozmolojide, her şeyi hesaplanabilir hale getirebilen tek zeki yaşam formunun homo sapiens olduğunu dikkate alan çok sayıda önermenin birleşimi Antropik İlke olarak adlandırılır.

    Antropik İlkeye göre, birden fazla evren varsa, onlar da bizimki gibi fizik kurallarına ve sabitlerine göre olmalıdır ve yaşam formları da bize benzemelidir. Bu doğrultuda; Stephen Hawking’ten Neil deGrasse Tyson’a kadar birçok ünlü bilim insanı, paralel evren kuramlarının bilimsel değil felsefi olduğunu savunur.

    Kesinliği olmayan ancak varlık ihtimali oldukça yüksek olan paralel evrenlerin dinsel ve sosyal boyutunun çok fazla olduğunu, bu sebeple de felsefi alanda yapılacak olan değerlendirmelerin daha doğru olduğunu düşünürler.

    Ancak bu isimlerin hemfikir olduğu bir konu varsa o da; paralel evrenlere yolculuğun imkansıza yakın olduğudur. Yani herhangi birimiz Barry Allen kadar zamanda hızlı koşamazsak veya uzayda zaman bükülmesi geçirmezsek halen daha olduğumuz kişiyiz.

    Eğer gerçekten de paralel evrenler varsa ( şahsi fikrime göre var ) orada bir başkan, çok zengin bir yönetici veya kraliçe olmuş olabiliriz ancak şu andaki yaşam koşullarımızı da asla küçümsememeli ve hayata daima olumlu yaklaşmalıyız. Yazılarımızın altına ”paralel evrenlerle ilgili yazı yazarsanız…” yorumları gelmişti.

    Elde edilen bilgiler, kaynaklardan taranan ifadeleri birleştirerek bu konuyu size açıklamaya çalıştım. Zaman paradoksu ve zaman kayması ile ilgili diğer yazımızda görüşmek üzere.

    Yazan: Kuzey Kılıç (@KuzeyGencc)

    Kaynaklar: https://www.imdb.com/chart/top
    https://www.space.com/...allel-universes.html
    https://tr.wikipedia.org/wiki/parallel-universe
    Kaynak: Beyinsiz Uygulaması
  • 417 syf.
    Mükemmelsin Simone de Beauvoir...


    İncelememe başlamadan önce küçük bir tavsiye vermek istiyorum ki siz de benim düştüğüm hataya düşmeyin. Bu kitaba başlamadan önce Cinsiyet Belası kitabını okumaktaydım ve kitap gerçekten, yazar kimi yerlerde gayet rahat okunabilecek şekilde yazdığını belirtse de eleştirilerden sıkılarak, ağır bir akademik dille yazılmıştı. İlk defa duyduğum kavramları araştıra araştıra, kimi cümleleri birkaç kez okuma ihtiyacı hissederek okudum, kısacası okurken hayli yoruldum. Kitap gerçekten mükemmeldi fakat kesinlikle bu kitap okunmadan okunmaması gerekiyor. Beauvoir gibi çoğu feministin görüşünü kökten bir eleştiri niteliği taşıyordu kitap ve okumak için zamanlamam çok yanlış ve bilgim yetersiz olduğu için yarım bırakmak zorunda kaldım. Okumayı düşünenlere benim gibi aceleci davranmayın derim yani.

    Gerçekten ilk defa bir kitap için inceleme yapma gereği hissettim. Bu kitap için sadece iki inceleme yapılmış, aslında tek inceleme desek daha doğru olur çünkü sonraki tarihli incelemenin sahibi ilk incelemeden kopyala-yapıştır yapmış ve saygısızlık olmasın diye de yazım yanlışlarını bile düzeltmemiş.


    Gelelim bu kitabın neden bu kadar mükemmel olduğuna...
    İlk olarak kitaba ilk başladığınızda, yani yaklaşık olarak ilk yüz sayfasında gerçekten dolu dolu, oldukça fazla bilgiye maruz kalıyorsunuz. Yazarın bilgisine, kültürüne hayran kalmamak elde değil. Kimilerimiz vardır fazla ismin, fazla kitap adının, örnek verilen olayların fazlalığından dolayı sıkılabilir, yani ilk başlarda sıkılma ihtimaliniz ortaya çıkıyor. Kimilerimiz vardır okuduğu her yeni şeyi derinlemesine araştırmak ister, araştırdıkça keyiflenir, kitap daha akıcı ilerler; bu da kitaba hayran kalma ihtimalinizi ortaya çıkarıyor.
    Kitabın alt başlığı da olduğu üzere "öteki cins" tanımlamasının nasıl ortaya çıktığını, bu tanımın neler doğurduğunu ya da ne gibi sosyal, dinsel, iktisadi durumların bu tanımı ortaya çıkardığını ve malesef ki nasıl günümüze kadar geçerliliğini koruduğunu, hem kadının hem erkeğin bu tanımın ortaya çıkmasındaki etkenlerini bilimsel, tarihsel ve ruhçözümsel verilere dayandırarak oldukça sade bir anlatımla aktarıyor bize yazar.
    Öteki cinsin nasıl ortaya çıktığını anlatırken toplumdaki yeri itibarıyla kadın ile zenci arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları göstererek bol bol karşılaştırma da yapmış yazar kitap boyunca ayrıca.
    Hatta aklıma gelmişken de belirteyim yazarın da belirttiği ve birkaç yerde alıntısını yaptığı Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabını da okumanızı tavsiye ederim; aile, evlilik gibi kavramlara karşı bakış açınızı etkileyeceğinden hiç şüphem yok.

    Bu kitabı okurken kafanızda büyük ihtimalle şöyle sorular ortaya çıkacak ya da okuduktan sonra bu gibi sorulara cevap verebileceksiniz:

    Öteki cins nedir, kadın neden ötekileştirilmiştir, bunda sadece erkeğin ve toplumun mu suçu vardır?
    Gerçekten "cinsiyet" var mıdır, cinsiyet ile toplumsal cinsiyet birbiriyle örtüşük müdür yoksa aslında ikisi de aynı şey midir?
    Kadının nesneleştirilmesi ne gibi süreçlerle oluşur, bu onun kaçınılmaz bir yazgısı mıdır?
    Kadının edilginliğinin sebebi salt fiziksel nedenlerden mi kaynaklanır?
    Ataerkil toplum yapısında kadın-erkek eşitliği imkansız mıdır, değilse bu nasıl gerçekleştirilebilir?
    Kadının öteki cins oluşunun doğal olduğunu kanıtlamak için veri olarak sunulan mitler ve efsanelerin altında yatan gerçek sebepler nedir?
    Öteki varlık tarihsel süreçte neden bu kavramın çürütülmesi adına kayda değer bir gelişme gösterememiştir?
    Analık neden kutsal olarak görülür?
    İnsan çocukluk döneminde cinsiyetinin farkında olabilir mi, kimliğini nasıl keşfeder, aile içerisinde kimleri nasıl rol model olarak alır?
    Kızın ve erkeğin çocukluk ve gençlik dönemlerinin cinsiyetle ilgili sarsıntıları nelerdir, birbirinden ne gibi konularda farklılıklar ve zorluklar gösterir?
    Kadının ilk yabancılaşması hangi dönemlerde gerçekleşir?
    Aybaşı rahatsızlıkları kadın üzerinde ne gibi ruhsal, fiziksel değişimlere daha doğrusu yıkımlara yol açar?
    Kadının kendisi dahi kendini nesneleştirebilir mi?

    Okumadan önce de meraklandırabileceği ve kitabı okumaya teşvik edebileceği için yazdım... Daha birçok ama birçok soru çıkarılabilir. Çünkü Beauvoir aklınıza gelebilecek her konuya el atmış mükemmel bir şekilde.

    Bu kitabı kimler okumalı?
    Tabiki HERKES okumalı... Hatta zorunlu ders olarak okutulan din kültürü dersine mis gibi bir alternatif ders olarak bunu sunabilirim. Hatta ders demişken bu kitabın konusuyla ilintili olan güzel bir dizi tavsiyesi de sunayım.
    Sex Education:
    https://youtu.be/o308rJlWKUc

    Bir incelemeden ziyade tavsiye mektubu oldu ama her neyse...

    En etkilendiğim bölümü "Çocukluk Dönemi" oldu. Çocuğun yavaş yavaş erginliğe geçişinde cinsel organına karşı tepkisi, bakışı, aile içerisinde cinsiyetinden dolayı maruz kaldığı tepkilere karşı bilinçaltında oluşturdukları, edindiği fikirleri uyguladığı hal ve tavırları okurken gerçekten sarsılıyorsunuz...
    Okurken çocukluğuma gittim, ilk regl olduğum an geldi aklıma ister istemez. Şu kesin ki, hiçbir kadın ilk regl olduğu anı öyle gururla (ki gururlanacak bir tarafı yok) anlatamaz ya da hafızasında güzel bir yer edinmez o anı. Unutamadığım kötü bir andır o benim için mesela. Okuldaydım ve kanı farkettiğimde ağlayarak eve kaçmıştım. Önceden bununla ilgili ablamdan birkaç şeyler duymuştum ama bilgi vermek amaçlı söylenen şeyler değildi duyduklarım... Kendime dair ne olduğuna karşı hiçbir fikrim yok, şimdi ben ne oldum sorusu var kafamda, bu beni abimden uzaklaştırır mi endişesi de vardı hepsinden daha beter olarak. Tek kelimeyle sarsılmıştım. Sizce bu sarsılma gerçekten de reglin kötü bir şey olmasından mı?

    Bizim toplumumuzda gözümüz gibi baktığımız mis gibi tabularımız vardır. Öyle cinsellik falan konuşulmaz çocuklarla. Ayıptır çünkü, anlamaz çocuk. Çocuk çünkü o...
    Ama regl olursun, hooopp koca bir kız oldun artık derler. Sünnet olursun, birden kocaman bir adam olursun.
    Çocuklara karşı yaptığımız en affedilmez hata onları sadece sevmemiz. Saygı sıfır... Onlara karşı hissedilen sorumluluğun kapsamında sadece, ağlamalarını engellemek, sevildiğini hissettirmek ve hayatta kalmasını sağlamak var... Çocuğun eğitim hayatının yedi yaşında, üniformasıyla başladığını düşünenlerin çoğunlukta olduğunu da bildiğimize göre durum vahim. Çocuklar iyi bir insan yetiştirme gayesiyle değil, kız gibi, erkek gibi yetiştiriliyor.


    Burcu konudan daha ne kadar sapacaksın merak ediyorum diyorsanız, merakınızı şimdi gidecereceğim...


    Çocukluk hayatımda tabiki cinsiyetim konusunda kimi çatışmalara maruz kaldıysam da bilinçaltımda, rol model alarak aldığım kişi sayesinde tabulardan fazla etkilenmediğimi düşünüyorum. Rol model aldığım kişi abimdi, şimdiki kelimelerimle belirtmek gerekirse onu son derece, özerk, özgür, güçlü buluyordum. Bunlar sadece erkek olduğu için değildi ve ben de onun yanında bir kız gibi değildim. Gerçekten özgür ve öyle negatif bir özgürlük değil aksine sorumluluklarının gayet farkında olan bir özgür insan olarak hissediyordum. Abimin bana öğrettiği önemli derslerden biri; sürekli, her fırsatta kendi vücudumu aşmam gerektiğiydi. Bunun ne kadar önemli olduğunu o zamanlar farkedemesem de bu kitabı okuduktan sonra farkettim ve aynı zamanda ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Sürekli abimle vakit geçirişim, sadece onunla oynayışım, onun yaptığı işleri yapışım ve böylelikle fiziksel olarak güçlenişim bana bugüne dek benden asla çıkmayacak bir etiket yapıştırdı: Burcu erkek gibi kızdır...

    Eğer kadınsanız, güçlüyseniz, hakkınızı aramasını biliyorsanız ve genel olarak erkeklerin yaptığı işlerde başarılar göstermişseniz erkek gibi kadınsınızdır.
    Eğer erkekseniz, kırılgansanız, korkarsanız, her iş elinizden gelmezse tam erkek gibi olamamışsınızdır.

    Ne güçlü kadınlara izin verilir, ne de korkak erkeklere...
    Mesele sadece insanın cinsiyetine hapsedilmesi de değil, daha birçok şeye cinsiyet atfediyoruz.
    Oyunlara, oyuncaklara, mesleklere, kıyafetlere... Davranışlara bile. Mesela en kaba bir örnek olarak: karı gibi ağlama derler...
    Her neyse fazla yormayayım.
    Sadece bunlardan da bahsetmiyor mükemmel yazarımız. Kadın ve erkeğin cinselliğe bakış açısını, kadın ve erkeğin cinsel yaşamında takındığı hal ve tavırların neye göre şekillendiğini, ilk cinsel deneyimin kadın ve erkek üzerindeki ruhsal ve fiziksel etkilerini, bu etkilerin kadında oluşturduğu köklü değişiklikleri birçok kitaptan alıntılar ve gerçek hastaların söylediklerini sunarak aktarıyor. Çok fazla alıntıyla beslemiş kitabı yazar. Büyük ihtimalle bazısı okuduğunuz kitaplardan olacak ve belki de bu kitapta tekrar okuduğunuzda "Ben hiç bu yönden ele almamıştım." diyeceksiniz. İşte bu yönü de çok güzel olacak.

    Ayrı bir tartışma konusu da kitabın kapağı olmuş... Beuvoir'ın kitaplarını incelediyseniz farketmişsinizdir çoğu kitabında güzel, genç ve yarı çıplak kadınlar vardır. Bunun yeterinden fazla tartışıldığını görünce aklıma tabiki kadının çıplaklığına olan o garip tavrımız daha doğrusu tabumuz aklıma geldi. Kimileri kitabın daha çok satılması için yapıldığını söylemiş, kimi kadın çıplaklığını normalleştirmek için... Eğer farklı bir fikriniz varsa bu konuyla ilgili yorum olarak paylaşabilirsiniz.

    İncelememin bu kitap için ne kadar eksik, zayıf ve doyurucu olmayacağını bildiğim için de size güzel bir video bırakıyorum. Biraz da Beauvoir'ın ağzından dinleyin:
    https://youtu.be/VUWOl61uG5s

    Son olarak ve her zaman arkasında duracağım bir şey söylemek istiyorum. Bu kitabı hatta Beauvoir'ın bütün kitaplarını mutlaka okuyun ve okutturun. Daha önce hiçbir kitabını okumamışsanız şöyle bir tavsiye verebilirim. Şimdiye dek bu kitapla birlikte sadece dört kitabını okudum ve tavsiyem Bir Genç Kızın Anıları'ndan başlamanız gerektiği. Bunun, yazarın fikirlerinin nasıl bir ortamda filizlenmeye başladığını ve yazarı daha doğru tanımanız adına sizin için doğru olacağını düşünüyorum.

    Buraya kadar okuyan koca yürekli insan... Teşekkür ederim...