• 310 syf.
    Adı gibi davranışlarımızın altında yatan etkenleri irdeleyen kitap bölüm bölüm bu konuyu çeşitli yönlerden bize sunuyor. Evrimsel süreçten başlayarak, insanın bilinçli, içgüdüsel, bireysel veya toplumsal davranışlarını özellikle sinir sistemi üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor.
    --İnsan evrimleşirken çeşitli değişimler ve dönüşümler geçirdi. Bu dönüşümler ile insanoğlu daha kompleks davranışlar sergilemeye başladı. Özellikle uzuvların kullanılmaya başlamasıyla sinir sistemi gelişmeye, merkezileşmeye ve kompleks bir yapıya dönüştü. Yazara göre bu gelişimlerin en büyük etkenleri çevresel etkenlerdir. Yaşam koşulları ve diğer çevresel etkenler uzuvlarımızın değişimi konusunda etkili oldu; sinir sistemimiz daha karmaşıklaşmaya zorlandı; beynimiz büyüyerek bu karmaşık yapının yönetimi için yeterli hale gelmeye çalıştı. Böylece sonsuz sayıda davranış şeklimiz oluşmaya başladı.
    --Sinir sistemi evrimsel süreç boyunca dış etkenlerin koşullamasıyla gelişim gösterdi. Tek hücreli canlılarda belli bir sinir sistemi bulunmuyorken(Basit canlılarda çoğunlukla şartsız refleksler mevcuttur.) gelişmiş canlılarda gelişmiş bir sinir sistemi mevcuttur. En küçük sinir birimine nöron denir. Nöronların bir araya gelmesi sinir hücrelerini oluşturur. Bu hücrelerin bir araya gelmesiyle merkezi sinir sistemi olan beyin oluşur. Dış etkenlerin etkisiyle uyarılar beyinde anlam kazanır böylece beynin verdiği cevaplarla davranışlarımız meydana gelir. Sinir sistemimizin ilk davranış şekli çevrenin koşullanması iç güdülerimizdir.
    İç güdülerimiz sinir sistemimizin limbik bölgesini ilgilendirir. İç güdülerden sorumlu limbik bölge ile ilgili yapılan deneylerde; dışarıdan yapılan uyarılarla hayvanlar ve insanlar aynı şekilde koşullandırılabilmişlerdir. İçgüdülerimiz hayvani yönümüzü temsil eder ve sadece dürtü ile ihtiyaçlarımızı kapsar.Bizi insan yapan beyin kabuğudur. Hayallerimiz beyin kabuğu ile mümkündür. İç güdülerimiz ise sinir sisteminin koşulladığı ilk şartlı yönelimlerimizdir.
    --Davranışlarımızın irdelenmeye devam edildiği bu bölümde ise maymunlardan hareket edilir. Maymunların grup içindeki davranışları, koşullara verdikleri tepkiler, beslenme şekilleri, cinsel yaşamları, savunma sistemleri vb. biz insanlarla mukayese edilir ve çok yakın veriler elde edildiği belirtilir. Örneğin İMO adında bir maymunun arkadaşlarına beslenmeyle ilgili pratik yollar öğrettiği; ya da yeni doğan bebeğin yaşlılar tarafından mutluluk ile karşılandığı ve anneyi tebrik ettikleri gibi örnekler mevcut. Maymunlarda iletişim insan kadar olmasa da kompleks bir yapıya sahip. Örneğin mimik ile ve ses ile iletişim şekilleri karmaşık bir yapıya sahip. Tabi bu iletişim, beslenme, savunma, cinsellik gibi edimleri doğal ortamında yaşayan maymunlar için daha geçerli. Çünkü doğal ortamında yaşamayan canlının koşullanması farklı olacağından türdeşleri gibi davranışlar sergileyemez. Daha önceden de belirtildiği gibi dış etmenler asıl belirleyicilerdir.
    --Oluşan davranışların süreklilik kazanması içinse bunların bir yerlerde kaydedilmesi ve nesilden nesilde aktarılması gerekir. Bu bölümde yazar, belleği DNA ve RNA ile irdelemiş. DNA ve RNA nın yapısı hakkında bilgi vermiş. Bellek için önce öğrenmek gerekir sonrasında bu öğrenilen depolanır. İçgüdülerimizin, davranışlarımızın binlerce yıldan bu zamana gelmesinin en büyük etkeni bellektir. Böylece kazanılan her türlü davranış sonraki nesile aktarılarak evrimsel düzey arttırılır. İnsanlaşma sürecinde kalıtsal mekanizma daha karmaşık hale gelir ve depolanan bilgi çok daha fazla artar.
    Ayrıca yazar çeşitli deneylerin sonucunu irdeleyerek belleği anlamaya çalışmış. Örneğin kurtçuklarla yapılan deneylerde belleğin nesilden nesilde aktarıldığı tespit edilmiştir.
    Diğer bir bellek ise bağışıklık sistemdir. Bu bellek otonom bellektir. Bizden bağımsız hareket eder.
    Kısacası bellek davranışlarımızın sürekliliği için olmazsa olmazdır.
    --Bu bölümde biyolojik ritmimizden bahsedilir. Biyolojik saatimizin hangi koşullarda şekillendiği ve hangi koşullarda değişime uğrayıp uğramayacağını anlatmaya çalışır. Yazara göre basit canlılardan insana gelindikçe çevresel etkilere direnç artar ve biyolojik mekanizma çevreye daha dirençli olur. Basit canlılarda ise özellikle ışık biyolojik mekanizmalardan etkilidir. Örneğin bitkilerin yaşamının büyük çoğunluğu ışık sayesinde devam eder.
    Biyolojik düzen için öncelikle çevreyle olan etkileşim sonucu uyum yani denge sağlanmalıdır. Uyum sağlandıktan sonra biyolojik bir düzenden söz edebiliriz.
    Bu bölümde ayrıca uyku ve uyanıklık irdelenmiş. Uykunun evreleri ve bu evrelerde ne gibi olayların geliştiği açıklanıyor. Yazara göre uyanıklık, duyularımız tarafından koşullanır. Eylemlerimiz üzerinde hakimiyet kurabiliriz. Uyku durumunda ise bunun tam tersi mevcuttur. Ancak uykunun paradoks evresinde uyanıklığa yakın bir durum söz konusudur. Rüyalarımızı bu evrede görürüz. Bu evre basit canlılarda görülmez. Kuşlardan itibaren vardır.
    Yavaş uyku evresi ise uyanıklık durumunun sona erme safhasıdır. Bu ise bütün canlılarda mevcuttur.
    --Son olarak sinir sistemimizin kurduğu denge ve bu dengenin bozulma nedenleriyle sonuçları, bilinç gibi konular iirdeleniyor. Sık sık davranışlarımızın kökeninden bahsedilirken Pawlow'dan yararlanılır.
    Sinir sistemimizin amacı çevreyle denge kurmaktır. Buna çevreyle uyum denir. Canlılar bunu gerçekleştirmek için refleksler geliştirmiş ve bu refleksler bir araya gelerek karmaşık davranış yapıları oluşturmuştur. Bu karmaşık yapının dengesi için iki kısım etkilidir. Biri uyarım kısmı diğeri de inhibisyon kısmı.. Bilindiği üzere gelen uyarı beyinde şekillenir ve uyarı eylem olarak çevreye yansır. Bu uyarı inhibisyon ile dengelenir. Sinir sistemi çeşitli nedenlerle yıpranmış canlılarda bu denge bozulur ve nevrotik, psikoz gibi davranışsal bozukluklar gözlenir. Yazara göre sinir sistemimiz sabit bir yapıda değildir. Çevresel, kültürel, tarihsel bütün etkenler sinir sisteminin şekillenmesinde ve sağlığında önemli yere sahiptir.
    Ve! Kitap güzel bir Nazım dizesiyle son buluyor. İyi okumalar.
  • 344 syf.
    ·6 günde·9/10
    Öncelikle oblomov_klonu’na OCAK AYI FEMİNİST KİTAPLIK OKUMASI ( #57068129 ) etkinliği için teşekkür etmek istiyorum. Toplumumuzun “tabu”su olan bu son derece özel konu ile ilgili bir etkinlik düzenlediğiniz için eksik olmayın.

    Bela Bedenler etkinlik çerçevesinde okuduğum ikinci Judith Butler ‘in ise ilk kitabı, ama şunu söylemeden geçemem; ben yüzmeyi öğrenmeden dalış yapmaya kalkıştım.

    İçerik ve form için ayrı ayrı puanlar vermem mümkün olsaydı, içerik için on ve dil için bir yıldız verirdim ve insanların okumasını tavsiye ederdim, ancak yokuş yukarı bir mücadeleye için hazır olmaları için de uyarırdım.
    Kitabın içeriğini göz önünde bulundurarak Luce Irigaray , Platon , Sigmund Freud , Michel Foucault , Jacques Lacan , Willa Cather ile ilgili araştırma yapın, incelemeler okuyun. Judith Butler bu incelemesinde konuyu açarken bu kişilerin felsefesi ve kitap alıntılarından faydalanmış, üzerine kendi düşüncelerini yazmıştır.

    LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender) ve feminist çalışmalar alanında 90’lı yıllarda tartışılmaya başlanan queer teori günümüzde birçok başlıkta karşımıza çıkar hale geldi. Kelime olarak 1500’lü yıllara kadar tarihi olan ve tuhaf, acayip gibi anlamları olan queer geçen yüzyıl boyunca aslında eşcinselleri ve transları aşağılayıcı (ibne) bir kelime olarak kullanıldı. Son yirmi yıldır da kelimenin aşağılayıcı çağrışımları tam tersine çevrilmiş oldu. Her ne kadar yer yer heteroseksüel olmayan cinsel azınlıkları belirten şemsiye bir terim gibi kullanılsa da aslında kadın-erkek, eşcinsel-heteroseksüel gibi cinsiyet ve cinsel yönelimlerin kesin sınırlarını sorgulayan ve hatta reddeden bir teoridir queer. Post-yapısalcı kültürel teorinin bir parçası olarak doğan teori “anormalleri” tanımlamak yerine “normal” dediklerimizi, normların yapaylık içinde üretildiğini ve aslında bütün bu cinsiyetlerin ve yönelimlerin ne kadar akışkan olduğunu vurgular. Temel olarak Michel Foucault’un “Cinselliğin Tarihi” kitabında ortaya attığı savlardan beslenen teori, 19’uncu yüzyılda başlayan ulus devletleşme süreciyle cinselliğin kategorilere bölünerek tanımlanmaya başladığını söyler.

    Queer tartışmaları son zamanlarda akademik dünyanın dışına da taşarak medya, sivil toplum, sanat ve politikanın da bir parçası haline geldi. Kelimeye dair de tartışmalar halen devam ediyor.

    Queer teori hakkında okumak, sosyal bilimlerdeki diğer birçok teoriyi okumaktan daha meşakkatli bir iş. Bunun sebebi de aslında queer teorinin ne olduğunu açıklamasından çok ne olmadığını ve neye karşı olduğunu ortaya koymasından ileri gelir. Queer, akademi içinde filizlenmesine rağmen standart akademik metin üretiminin dışında asıl canlanmasını yaşar.

    Annamarie JagoseQueer Teori Bir Giriş” kitabında queerin oluşum süreci devam eden bir kategori olduğunun altını çizer ve “Buradan queerin henüz katılaşmadığı, daha tutarlı bir profile kavuşmadığı anlaşılmamalıdır; daha ziyade bu, kavramın tanımlanmasındaki belirsizliğin ve esnekliğin, onun kurucu özelliklerinden biri olduğunu göstermektedir,” der. Kitabın ilk bölümünde yazar, LGBTİ hareketine dair güncel politikanın temelinde yatan iki temel argümanı, eşcinsel-heteroseksüel tanımlamalarına bağlı, eşcinselliğin doğuştan geldiğini söyleyen özcü anlayışı ve bu tanımları reddeden, tanımların tarihsel süreklilik içinde oluşturulduğunu söyleyen radikal anlayışı karşılaştırır, LGBT hareketlerinin tarihini anlatır, Lezbiyen-Feminizm hareketleri üzerinden bir bakış sunar.

    Judith ButlerCinsiyet Belası” kitabına “1989 yılında asıl derdim feminist edebiyat kuramında çok yaygın olan heteroseksüel varsayımı eleştirmekti. Toplumsal cinsiyetin sınırlarına ve yerleşmiş standartlara uygunluğuna dair birtakım sanılara dayanan, toplumsal cinsiyetin anlamını erilliğe ve dişilliğe dair basmakalıp fikirlerle sınırlı tutan görüşlere itiraz getirmeye çalıştım,” başlamış. Temelde Claude Levi-Strauss, Sigmund Freud, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Monique Wittig, Julia Kristeva ve Michel Foucault’nun metinleri üzerine bir yorumlama getirmiş. Butler’ın kitabını queer kuramın sacayaklarının kurulduğu bir metin olarak görebiliriz.

    Sibel Yardımcı ve Özlem Güçlü’nün hazırladığı “Queer Tahayyül”da, Leman Sevda Darıcıoğlu’nun derlediği “Queer Temaşa” da, Boysan Yakar’ın 2013 tarihli İstanbul Bienali’nde yazdığı “İstanbul Günlükleri” de konu ile ilgili Türk Toplumu’nun düşünce ve bakış açısını yazarlar aracılığı ile görebiliyoruz,

    Ayrıca “Çuvallamanın Queer SanatıJudith Halberstam :“Belli koşullar altında başarısız olmak, kaybetmek, unutmak, bozmak, feshetmek, oluşmamak, bilmemek, dünyada var olmanın aslında çok daha yaratıcı, müşterek ve şaşırtıcı yollarını sunabilir. Başarısız olmak, queerlerin çok iyi becerdiği bir olgudur,” diyor ve heteronormatif (cinsiyet eşitsizliklerinin toplumsal inşaayla var olmuş değil biyolojik olduğunu kabul eder), kapitalist bir toplumun krizleri içinde başarı ve başarısızlık modellerine eleştiri getiriyor.

    Cüneyt Çakırlar ve Serkan Delice’nin derlediği “Cinsellik Muamması, Türkiye’de Queer Kültür ve Muhalefet” ise queer teorinin Türkiye’deki yansımalarını ele alıyor. Kitap, Türkiye tarihinin ve kültürünün queer bir okumasını gerçekleştiren önemli bir çalışma. Önsözde şöyle denerek kitabın özgül yapısı vurgulanıyor: “Çengileri, köçekleri, civelekleri ve mahbup oğlanlarında tecessüm eden bambaşka cinsiyet sunumları, başka türlü âşık olanları, başka türlü haz duyanları, bunları nadiren kötü yâd eden esaslı bir şiir ve şarkı geleneği, sanatı, siyaseti, ahlak felsefesi ve tarihi olan bir toplum ve kültür tasavvurundan alıyor ilhamını bu kitap.”


    Judith Butler, “Bela Bedenler” kitabıyla da “Cinsiyet Belası”nda başlattığı tartışmayı devam ettirir. Ancak ilk kitapta adı konmayan meseleler daha da belirginleşir, konular direkt beden üzerinden okunur. Heteroseksüel ve ikili cinsiyete dayalı matrisin bedenleri nasıl tahakküm altına aldığını inceler. Ve “Cinsiyet Belası”nda başlattığı kimliklerin, cinsiyetlerin ve cinsel yönelimlerin gündelik söylemler ve pratiklerle üretildiği performativite tartışmasını da derinleştirir. Kimliklerin üzerine giyilen bir kıyafet, oynanan bir rol gibi görülmesi anlayışını eleştirir.

    Foucault'dan esinlenerek, dile vurumun güç ilişkilerine dayandığını ve bilgi kaynaklarını kontrol edenler tarafından manipüle edildiğini, öylemin belirli bedenleri doğal olarak tanımladığını ve böylece başkalarını marjinalleştirdiği iddiasında bulunur. Bu, kabul gören bedenin biyolojik özelliklerine değil kültürel işaretlere borçlu olduğu gerçeğini, doğal olanın tanımı da manipüle edildiğini ifade eder.

    Judith Butler bütün kitabı boyunca basit ama güçlü fikirlerini aşırı ezoterik dilin arkasına saklamakta ısrar etmiş, bu da onları paylaşıp, kullanabilecek insanlar için erişilemez hale getiriş. Bir bütün olarak en önemli toplumsal sorunlardan birini dile getirmek olması amaçlanan bir kitap, yalnızca ilgili konularda bilir kişi olan ayrıcalıklı kitle tarafından anlaşılabilir bir dilde yazılmamalıdır. Konu göz önüne alındığında, jargondan tamamen kaçınılması çok mümkün olmasa da olayların basitçe söylenebileceği ancak tercih edilmediği birçok an vardı…

    Not: Okumak isterseniz yukarıda geçen tüm isimler ile ilgili kapsamlı olmasa da araştırmalar yapın. Felsefeleri, kitapları ve düşünceleri ile ilgili bir fikriniz olsun…
    Yokuş yukarı… Keyifle.
    https://www.birikimdergisi.com/...eminizm#.XhQ3z9IzbIU http://www.viraverita.org/...soylesi-cigdem-akgul http://bianet.org/...-ve-queer-yoldasligi
  • Bilimde itibar bütün dünyayı ikna eden adama gider, bir fikri ilk düşünene değil.
    Francis Darwin. Eugenics Review 1914

    KAHRAMANLAR
    İngilizcede "tarih" (history) sözcüğü birbirinden farklı iki anlam taşır. Sözcük, hem geçmişe hem de geçmişin tarif edilme şekline gönderme yapar. Biraz rahatsız edici de olsa, tarihçiler aynı olay ve dönemlerle ilgili farklı tarih öyküleri anlatabilirler. Zira her ne kadar olgulara bağlı kalmak zorundalarsa da, yazarken yaratıcılıklarını da kullanırlar. Onlara anlam kazandırmak için olay örgüsü içeren bir anlatı oluşturur, öykülerine bir başlangıç ve son katarlar; bir savaşın kazanılması, yeni bir kimyasal maddenin keşfi ya da devrim niteliğinde bir teori geliştirilmesi gibi can alıcı noktalara özel bir dikkat gösterirler. Düşsel bir dünya çizen romancılar gibi tarihçiler de süreklilik taşıyan tarihsel geçmişi bir yapının içine oturturlar. Olayları kendi bakışlarından kendilerine özgü bir tarzda kurdukları bir öykü olarak anlatırken, okurlarını bu yapı içinde sürüklemek için kahraman konumuna layık olabilecek bazı kilit bireylere odaklanırlar.
  • Bir ülkede kadınlar için gerçek özgürlük olmadığı sürece, o ülkede gerçek özgürlük yoktur." (Enver Hoca)


    Anaerkil ailenin yıkılmasıyla ev yönetimi toplumsal niteliğini yitirdi. Ev yönetimi artık toplumu ilgilendiren bir sorun değildi. "Özel hizmet oldu. Toplumsal üretime katılmaktan alıkonan kadın (da) baş hizmetçi oldu. " (Engels). Çünkü toplumun ilerleme sürecinde, üretim içinde birlikte yer alan kadın ve erkek cins arasında, aynı zamanda çocukların anası olan kadın üstün bir konuma sahipti. Ne var ki, avcılık ve tarımın üretimin esas unsuru haline gelmesi, fiziki bakımdan avantajlı olan erkeğin üretimdeki rolünü artırınca, ailenin besleyicisi durumuna gelen erkek toplumun gözünde de önem kazandı. Bu ekonomik ve sosyal gelişme analık hukukuna dayanan anaerkil ailenin yıkılışının temeli oldu. Bu iş bölümünün anlamı kadının görevini çocuk doğurmak ve ev işlerine bakmak olarak belirlerken emeği de evin efendisi konumuna getirdi. Özellikle özel mülkiyetin belirmesiyle kadının köleliği perçinlendi, erkek cinsinin kadın cinsi üstünde baskıcı bir güç olması da özel mülkiyetin olaya çıkmasıyla kurumsallaştı. İnsanlık tarihinin bu en eski kölelik kurumu, köleci toplumdan kapitalist topluma gelen toplumsal altüst oluş içinde, içeriği değişse de özünde, kadının kölelik statüsünü korudu. Ancak sosyalizmledir ki, kadın erkeğe eşit bir toplumsal statü kazanma olanağını elde etti.
    İlkel komünal topluma göre bir ilerlemeyi temsil eden köleci toplum ve kölecilikten de ileri bir toplumsal aşamayı ifade eden feodal toplumda kadının köleliği derinleşti. Köleci ve feodal ideoloji ataerkil ideolojilerdi. Bunun sonucu olarak da -ve kaçınılmaz olarak- toplumsal kurumlar erkeğin üstünlüğü esası üstüne oturmuştu. Gelenek, görenek, din vb. de kadının köleliğini meşrulaştıran bir anlayış üstünde yükselmişti. Burjuvazi, feodal toplumdan aldığı, kadını aşağı cins sayan anlayışı sürdürdü, ama biraz farklı bir biçimde: Kadın emeğini metalaştırarak, onu ev köleliğinin yanı sıra ücretli köleler ordusu içine de katarak. Kapitalizmde kadını iti katlı bir sömürüye tabi tuttu. Bu, çifte sömürüye karşın, anaerkil ailenin yıkılışından bu yana kadının toplumsal üretime ilk yeniden dönüşüydü. Ve bu aynı zamanda onun kurtuluşu yolunun da başlangıcıydı. Kapitalizm ihtiyaç duyduğunda, kadını 14-16 saat çalıştırmaktan geri durmadı, ama ona ihtiyaç duymadığında ya da toplumsal kaygılarla, ev ve anneliği "yücelterek” kadını eve bağlamaya çalıştı.
    Bütün sınıflı toplumlar kadını ikincil bir cins olarak gösterme çabasında birbiriyle yarıştılar.
    Antik çağda demokrasinin beşiği Atina'da kadın, yurttaştan sayılmıyordu.
    Hıristiyanlığın büyük otoritesi Aquino'lu St. Thomas, "Kadının yazgısı erkeğin ökçesi altında yaşamaktır” diye feodal çağın kadın yargısını ifade ediyordu.
    Müslümanlık da, kadın konusunda St. Thomas'ın yargısını paylaşır ve kadınlara "cennet kocalarınızın ayaklarının altındadır” diye öğüt verir. Burjuvazinin dünya görüşünü ise, Napolyon yasaları ifade eder: "Doğa kadınları köleniz (erkeklerin) olmaları için yaratmıştır" der.
    Nietzsche ve Freud ise, binlerce yıllık ataerkil düşünceyi "bilimsel" bir kılıf içinde "erkeğin etken, kadının edilgen cins” olduğunu iddia ederek destekler.
    Sadece sosyalizmdir ki, kadın cinsini erkek cinsine eş sayar; sadece saymakla da kalmaz iki cins arasındaki farklılığa yol açan nedenleri ortadan kaldırmayı pratik bir sorun olarak ele alır.
    Kapitalizmin kadını toplumsal üretime çekmesiyle birlikte kadın toplumsal mücadele içinde yer almaya başladı. Grevlere, gösterilere, ayaklanmalara kadın İşçiler de yoğun bir biçimde katıldı. 1789'dan 1795 Büyük Fransız Devrimi içinde kadınlar en radikal kanatta yer aldılar. 1830-1848 ayaklanmalarında kadınlar yine ön saflardaydı. Paris Komün'ü ise kadınların mücadeleye katılımı açısından bütün önceki devrimleri bastırdı.
    Grevler, gösteriler ve ayaklanmalar içinde kadınlar bir yandan toplumun ilerlemesine omuz verirken öte yandan ikincil cins olmalarını da sorguladılar ve İngiltere, Fransa gibi ülkelerde, erkeklerle eşit haklara sahip olmak için örgütlenip mücadeleye atıldılar. Ve burjuvazinin nasıl bir ikiyüzlü eşitlik ve özgürlük anlayışına sahip olduğunu kendi yaşamlarında gördüler. Sonradan feminizm diye nitelenecek olan akım bu "kadın hakçısı" grupların mücadelesi temelinde yükseldi. Marksizm’in işçi sınıfı içinde egemen dünya görüşü olmasına kadar da bu "kadın hakçısı" eğilim, orta sınıf kadınları olduğu gibi emekçi kadınları da etkiledi.
    Ekim Devrimi kadının kurtuluşunu teorik bir saptama, bir slogan, geleceğe ait belirsizlik olmaktan çıkardı, yaşanan bir gerçek haline getirdi. Ekim devrimiyle birlikte, nasıl ki burjuva devrimleri toplumun ilerlemesini temsil etmekten çıkmışsa, kapitalist topluma alternatif olmayan, bir takım iyeleştirmelerle kadınların kurtulacağını iddia eden "kadın hakçı" akımlar da kadının kurtuluşunda olumlu bir öğe olmaktan çıktılar. Elbette, Ekim Devriminden sonra da bazı dönemlerde bazı ülkelerde "kadın hakçı” akımların popüler olduğu, hak etmediği kadar politik gündemi etkilediği oldu, ama bu tamamen geçici bir şeydi ve herhangi bir nedenle Marksizm’in bıraktığı boşluğu doldurdular. 1960 sonlarında Avrupa'da, ya da günümüzde Türkiye'de olduğu gibi...
    Marksizm’in tarih sahnesine çıkmasından bu yana çeşitli türden "kadın hakçı” (bugünkü adlandırılışıyla çeşitli türden feminizmlerle) akımlarla Marksizm arasındaki tartışmanın özü kadının kurtuluşunun demokratik, yani kapitalizm koşulları altında kimi hakların elde edilmesi ile mi, yoksa ancak sosyalizm koşullarında gerçekleşecek bir şey mi olduğudur. Ülkemizde de durum çok farklı değil. Çeşitli türden feminist akımlar sözde kadınların kurtuluşu uğruna önceki sistemlere göre kıyaslanamaz biçimde kadını ezen, sömüren bir sistemin koşulları içinde kadının nihai kurtuluşunun olanaklı olduğu hayallerini yayarak kadınları kapitalizme karşı mücadeleden alıkoyuyorlar. Bir bölümü doğrudan ve açıkça, kapitalizm koşullarında kadının nihai kurtuluşunun olanaklı olduğunu söylerken, adının başına "sosyalist" sözcüğünü getirenler, bunu açıkça iddia etmenin abes olacağını bildiklerinden kapitalizme verdikleri desteği sözcükler arkasına saklamayı uygun buluyorlar. Elbette ezilen bir cins olarak kadınlar toplumsal bir grup oluşturur. Bu da kadınların kurtuluşu sorununu gündeme getirir. Ne var ki, binlerce yıllık ikincil bir cins olma koşullanması ve ev köleliği kısmi düzenlemeler ya da kimi hakların kullanılmasına indirgenemez. Bütün kadınların kurtuluşu, erkeklere eş bir toplumsal statüye kavuşmaları ancak sosyalizmle olanaklıdır. Bu yüzden de kadınların kurtuluş sorunu sosyalizm mücadelesiyle sıkı bir biçimde bağlı olmak durumundadır. Burada karşımıza kadınların homojen bir topluluk teşkil etmedikleri, tersine toplu erkek cinsi gibi değişik sınıflara bölünmüş oldukları gerçeği çıkar. Bu da, kadınların kurtuluş mücadelesinde değişik sınıftan kadınların değişik tutum almalarına maddi bir temel oluşturur. Ama feministler kadın cinsinin bu sınıflara bölünmüşlüğünü görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar.  Söyledikleri çok açık:
    "Kadınlar olarak salt cinsiyetimiz nedeniyle, ortak bir ezilmişliği, tabiiyeti paylaşıyoruz; yani bir egemenlik ilişkisinde tarafız. İki toplumsal gruptan biri, yani kadınlar, öteki toplumsal gruba yani erkeklere tabii durumda. Bizi diğer bütün ezilen toplumsal gruplardan ayıran özgül bir baskı altında yaşıyoruz. İşte bizi feminist yapan da, bütün kadınları birleştiren bu ortak ve özgül ezilmenin vatlığını görmemiz. Feminizmi, erkek egemenliğine bilinçli karşı çıkışın ideolojisi olarak anlıyoruz.
    "Feministler olarak kadın hareketinin başlı başına bir mücadele alanı olduğunu düşünüyoruz. Kanımızca bu alanın başka sosyal hareketlerin mücadele alanı içinde eritilmemesi gerekir. Bu alandaki mücadeleyi de kadınların ayrı bir toplumsal grup oluşturduğu bilincini taşıyan kadınlar verecektir." (Sosyalist Feminist Kaktüs, Sayı: i, s. 10 abc.)
    "Feminizmin toplumsal projesi yok; somut kurumlarda yaşanan iktidar ilişkilerini sorguluyor ama siyasal iktidarı hedeflemiyor. Kadınların kurtuluşunu bir iktidar değişikliğinden ve toplumsal projeden bağımsız düşünmediğimiz ölçüde, hem böyle bir projesi olan, hem de feminizme açık bir sosyalizmi savunuyoruz." (Sosyalist Feminist Kaktüs, Sayı: 1, s. 16)
    Yukarıdaki üç paragraftık aktarma hem feminizmin mantığını hem de açmazını açıkça sergilemektedir.
    Sosyalist Feminist Kaktüs (Çeşitli feminist gruplar içinde en iddialısı olduğu için aktarımları Sosyalist Feminist Kaktüs’ten yaptık) dergisinden aktardığımız yukarıdaki alıntının birinci paragrafındaki düşünce feminizmin hem var oluş gerekçesidir hem de çözümsüzlüğünün maddi kaynağıdır. Alıntıda da açıkça ifade edildiği gibi teminim, toplumu sınıflara bölünmüş bir şey olarak değil, cinslere bölünmüş olarak ele almaktadır. Belki feministler bu yargıya itiraz edebilirler, ama eğer bir takım talepler ve bu talepler temelinde bir mücadele öneriyorsanız, üstelik de "kadın hareketinin bağımsızlığı derken hareketin gerek savunacağı politikaların, gerek örgütlenme biçiminin diğer hareketlerden ayrı bir çizgide yürütülmesini kastediyoruz" (Sf. Kaktüs S.1, S. 12 abç) diyorsanız, söylenen şeyin anlamı budur. Çünkü iddia toplumun sınıf farkı gözetilmeksizin bütün kadınlarını kurtarmaktır. Açıkça da söylüyorlar: "Feminizmin odak noktası kadınların sınıfsal farklarından kaynaklanan ayrılıkları değil, kadın olarak ezilmişliklerinden doğan ortak paydalardır." (S. F. Kaktüs, sayı:2, s. 16 Nesrin Tura, abç) Başka türlü de olamazdı. Çünkü aksi halde feminizme hiç gerek kalmazdı! Ne var ki, sadece feminizme yer açılsın diye de gerçekler değiştirilemez. Nasıl ki, Papatyalarla, feminist grupların istemleri bir ve aynı değilse, papatyaların istemleriyle kadın proleterlerin istemleri hiç de aynı değildir. Dahası, sınıf ayrılıklarını kaldırırsak (biz istedik diye sınıf ayrılığı kalkmaz ya) geriye ne kalır? Sınıflardan arınmış soyut bir kadın "idea"sı. Ama "idea”ların sıralanmasını istençle değiştiremeyiz.
    "İdea" dünyasından gerçeklerin dünyasına dönersek sorun daha anlaşılır olacaktır kuşkusuz: Elbette, burjuva kadın (Burjuva kadından kasıt genel olarak burjuva kadın değil, egemen sınıf kadınıdır.) da kadın olduğu için burjuva erkek tarafından horlanmakta, burjuva yaşamının bir vitrini olarak kullanılmaktadır; ama onun horlanması ve mülk gözüyle görülmesi ile emekçi kadının ev köleliği koşulları pek çok bakımdan benzer değildir. Şöyle ki, emekçi kadın kendi bulunduğu statüden hoşnut değildir, bu statünün değişmesini istemekte," bunun gereği neyse öyle yapılması sınıf konumuna uygun düşmektedir. Burjuva kadın da (herhalde) kocasına göre ikincil olmaktan rahatsızdır, ama bunun değişmesini ister mi? Elbette istemeyecektir. Çünkü: sınıf çıkarları, var olan burjuva aile sisteminin sürdürülmesini zorunlu kılar. Çünkü kapitalist sistemde kadının toplumsal statüsünü belirleyen sistemin kendisidir ve "erkek egemen ideoloji" bu toplumda doğrudan burjuva ideolojisiyle çakışır. Bunun anlamı ise, burjuva kadının kendi statüsünü değiştirmek için burjuva ideolojisine, burjuva toplumuna karşı çıkmasını beklemektir. Oysa değil kadının statüsünü değiştirmek, kimi hakların kullanılması ya da elde edilmesi mücadelesinde de burjuva kadın ciddi bir potansiyel taşımaz. Çünkü bugünkü statüsüyle bile onun için "hak kullanma"da kaldırılamaz engeller yoktur. Yasada yoksa bile ihtiyaç duyduğunda "hak" satın almanın bir yolunu bulur. Burjuva kadının kurtuluş sorunu, sosyalizmin tüm insanlığı kurtarırken, burjuvayı da, paragöz, sermayenin güttüğü bir yaratık olmaktan insan statüsüne yükseltmesine benzetilebilir. Burjuva da kurtulur sosyalizmle. Ama buradan kalkarak kimse burjuvanın sosyalizm için mücadeleye “ikna” edilebileceğini (eğer iflah olmaz bir Gorbaçovcu değilse) iddia edemez. Tıpkı bunun gibi, gerçekten erkeklere eşit olacağı iddiası ile de burjuva kadın kadınların kurtuluş mücadelesine çekilemez. Bu yüzdendir ki, "feminizmin odak noktası” olarak saptanan "kadın olmaktan doğan ortak payda" iddiası temelsizdir. Aynı nedenledir ki; somut olarak "kadının kurtuluşu"ndan söz edildiğinde, "hangi sınıf’tan kadının?" sorusu gündeme gelmek zorundadır ve zaten de geliyor.
    Bu çerçevede feminist grupların hep gündemde tutmaya çalıştıkları kavramlardan birisi de "erkek egemen düşünce" kavramıdır. Ki, bunu da feministler sınıflar-üstü bir kavram olarak geliştiriyorlar. Oysa şu artık, aşırı gerici çevreler dışında biliniyor: Her düşünce bir sınıfa karşılık gelir ve toplumdaki egemen düşünce egemen olan sınıfın düşüncesidir. "Erkek egemen düşünce" de bir sınıfın düşüncesi olarak vardır. Dün köleci ve feodal ideolojiden türüyordu, bugün ise burjuva ideolojisinden türemektedir. Bizim ülkemizde ise, henüz feodal ideoloji yaşamaya devam ettiğine göre "erkek egemen düşünce" feodal-burjuva ideolojinin bir türevi olarak vardır. Bu yüzdendir ki, Marksizm erkek egemen düşünceye karşı olmayı burjuva ideolojisine karşı olmak olarak anlar. Feminizm ise, "erkek egemen düşünce"yi burjuva ideolojisinin dışında bir düşünce olarak algıladığı için burjuva ideolojisinin çerçevesi içinde kalarak da "erkek egemen düşünceye" karşı mücadele edebileceğini sanır; ya da böyle hayaller yayar. Nitekim "sosyalist feministler biraz sosyalizme bulaştıkları için olacak, bu çelişkinin farkındadırlar ve "cinsiyetçi sistem hep üretim tarzları ile eklenerek var olmuş... Bugün kapitalist üretim tarzı ile eklemlenen bir cinsiyetçi sistem var" diye saptamada bulunmalarına karşın, feminizmin platformunda kalmaya devam edebiliyorlar. Dahası sosyalizmle feminizmi uzlaştırarak bir “senteze" varmaya çalışıyorlar! Ama bu çaba bütün öteki alanlardaki Marksizm’le burjuva ideolojisinin Marksist terminoloji ile süslenmiş biçimi olmanın ötesine geçemiyor.
    Yukarıdaki uzun aktarmanın üçüncü paragrafından da açıkça belli olduğu gibi, öteki feminist gruplardan farklı olarak "sosyalist feministler" "bu alanın başka sosyal hareketlerin mücadele alanı içinde eritilmemesi gerekir." saptamasından sonra bir iktidar sorununu, yani bir "kadın partisi" "projesini" gündeme getirmedikleri sürece bir açmazda olduklarının farkındadırlar. O yüzden de "feminizme açık bir sosyalizm" savunarak çelişkiden kurtulmak istiyorlar.
    Sosyalizm tarihi, burjuva sosyalizmi, küçük burjuva sosyalizmi, Hıristiyan sosyalizmi, vb. pek değişik sosyalizm türleri gördü; bunlara bir de "feminist sosyalizm" eklenmesinin bizce de bir sakıncası yok, ama gerçek sosyalizmle, Marksist sosyalizmle bu tür türeme sosyalizmlerin hiç bir ilişkisi olmadığı da açık. Ne var ki, "sosyalist feministler" kendileri sosyalizmin kuruluşuna bir katkıyı düşünmüyorlar. Ayrıca onlar sosyalizmin kadın sorununu çözeceğini de düşünmüyorlar: "sosyalizm kendiliğinden eşitsizliği kaldıramaz (bu)... bağımsız bir kadın hareketinin sosyalist devrimden sonraki mücadelesiyle kazanılabilecektir." (Sosyalist Feminist Kaktüs sayı: 1, s. 15) saptamasını yaparak sosyalizmde de "bağımsız bir kadın hareketi" olarak var olacaklarını iddia ettikleri için adlarının başına "sosyalist" eklemesini yapıyorlar.
    Artık şu açık bir gerçektir: Belirli bir talepler sistemi sunan ve bunların elde edilmesi için mücadele bayrağı açan her hareket, bu taleplerin hangi iktidar altında gerçekleşeceğini de göstermek zorundadır. Ne var ki feminizmin hiç bir türü, "erkek egemen düşünceye karşı savaş" dan öte bir şey getirmemekte, pratikte, kadın cinsini erkek cinse karşı mücadeleye çağırmaktan öte bir şey söylememektedir. Bu tutum da ister istemez, emekçi sınıf hareketi içine din ırk, ulus, bölge vb. ayırımların yanı sıra yeni bir ayırım, cins ayırımı unsurunu da sokmaktadır. Çünkü feminizm, kadınlara hedef olarak burjuvaziyi değil erkek cinsi göstermektedir. Burada denebilir ki; "işçiler eşlerini ikincil bir cins olarak baskı altında tutmuyor mu, hatta eşlerine, kızlarına karşı çoğu zaman burjuvalardan bile kaba davranmıyor mu?" Evet, öyledir, ama kapitalist toplumda kişi işçi de olsa burjuva değerlerin ve ahlakının etkisi altındadır, ve bu yüzden kötü davranışı uygulayan işçi de olsa, o, bunu yabancısı olduğu ama etkisi altında bulunduğu burjuva düşüncesinden kaynaklanan bir tutum olarak ortaya koymaktadır. Bu nedenle de, kadının kurtuluş mücadelesi, burjuva ideolojisini hedef almadan, o ideolojinin kaynaklandığı sosyal ve ekonomik temeli hedef almadan bir adım atamaz.
    İster adının başına "sosyalist", ister "radikal" sözcüğünü getirsin, isterse kendisine sadece "feminist" desin, feminist akımların ortak özelliği toplumun yarısı olan kadın cinsini kurtarmak iddiasında olmasına karşın, gerçekte derme çatma bile olsa bir kurtuluş programına sahip olmamasıdır. Bu yüzden de, görünüşte pek tepkici olmalarına karşın bu tepki hiç bir zaman düzen sınırlarını aşmamakta, egemen sınıf burjuvazi için kabul edilebilir, hatta teşvik edilir bir çerçevede kalmaktadır. Çünkü feminizm bütün keskin sloganlarına, yerleşik değerlere karşı nihilizme varan tutumuna karşın, kadın hareketini proletarya mücadelesinin dışında tutarak burjuvaziye yardım sunmaktadır. O, bu bölücü konumunu sürdürdüğü sürece, kimi aşırı tutumları burjuvazi için ciddi bir sorun olarak görülmemektedir. Bu nedenle de feminizm, burjuva kadınla ortak çıkarlar bulma uğruna proleter kadın hareketinin karşısında yer almaktadır. Bu sadece bugün ve bizim ülkemize has bir durum da değildir. Yüz yılı aşkın bir süredir, bir orta sınıf kadın hareketi olarak var olmaya çalışan feminizmin tipik tutumudur.
    Feminizm sadece program açısından bir kurtuluş programı öne sürememekle kalmıyor, kurtuluş için yanlış hedefler de gösteriyor. Kadını köleleştiren şey ev ekonomisinin toplumsal üretimin dışına çıkarılarak, özel, aileyi ilgilendiren bir iş haline gelmesiydi. Bu "özel iş”i de kadın üstlendiği için kadın köleleşti. Öyleyse sorunun çözümü için özel bir işe dönüştürülen "ev işinin" yeniden toplumsallaşmasından geçmektedir. Bu ise, “çekirdek aile”yi "ev”i kutsayan kapitalizm koşullarında olanaklı olamaz. Feministler ise, kapitalizme karşı tutum almaktan özenle kaçındıklarına göre, kadının kölelikten kurtuluşunu “ev işlerinin" erkekle paylaşılmasına indirgemek zorunda kalmaktadırlar. Bunun anlamı ise, köleliğin kalkması değil evdeki köle sayısının ikiye çıkmasıdır. Bu yüzden de, feministlerin kendi iddiaları ne olursa olsun, feministlerin isteği kadının kölelikten kurtuluşu değil, kölelik zincirlerinin bazılarını kadından alıp erkeğe takarak erkeği de kölelik çemberi içine çekmek olacaktır. Oysa bu, çoktan beri zorunluluk olmaktan çıkmıştır. Sosyalizm, ev işlerini yeniden kamusallaştırmayı programına alarak, sosyalizmin gerçekten uygulandığı dönemlerde ve ülkelerde de bu düşünceyi uygulamaya sokarak, erkeği köleleştirmeden de kadının kurtulabileceğini hem kuramsal hem de pratik olarak kanıtlamıştır. Burada feministler, pratikte "sosyalizmin vaat ettiği cenneti" kuramadığını söyleyeceklerdir. Bu iddia abartılı ve haksızdır. Haksızdır; çünkü proletarya iktidarı ele geçirdiği her ülkede, bir kaç yıl içinde yasalardaki kadını ikincil cins sayan maddeleri ortadan kaldırmış, din ve geleneklerdeki kadını aşağılayan düşüncelere karşı şiddetle savaşmıştır. Dahası, ekonomik koşulların elverdiği ölçüde ev işleri ve çocukların bakımını kamusallaştırmaya girişmiş, ortak aş evleri, çamaşırhaneler, kreş ve çocuk yurtları açarak kadını eve kapatan işleri evin dışına çıkarmıştır. Ama bu işin bütün bir ülkede başarılmasının üretimde devasa bir gelişmeyi sosyalist ekonominin ileri bir aşamaya gelmesini gerektirdiği ortadadır. Dahası Marksistler kadının kurtuluşu gibi önemli bir sorunda hemen bir kurtuluş vaat etmemişlerdir. Tersine, "Kadın sorunu yalnızca bir duygu sorunu değildir, dolayısıyla duygusal ve romantik bir biçimde ele alınamaz. O, yaşamın, insanlık tarihinin materyalist diyalektik gelişiminin büyük bir sorunudur." (E.Hoca) biçiminde ele alarak kadının kurtuluş sorunu ile sosyalizmin inşası sorununu birleştirmişlerdir. Çünkü insan toplumunun gelişim yasaları sorunu bu biçimde ortaya koyar, işte "sosyalizmin başarısızlığı" olarak lanse edilmeye çalışılan bu tarihsel zorunluluktur. Sosyalist ülkelerde bu amaçla atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar varılması gereken noktayı değil, ama o amaca varılabilmesi için aşılması gereken aşamaları göstermektedir. Ancak, henüz yürüyüşünün başlangıcındaki sosyalizmin başarıları bile. en gelişmiş burjuva ülkelerdekinden kıyaslama kabul etmeyecek ölçüde olanaklar sağlamıştır kadına. SB'nin sosyalist olduğu dönemde ve Arnavutluk'ta kadının ev köleliğinden kurtuluşu için atılan adımlar, kapitalist ülkelerin hiç birisiyle kıyaslanamaz. Kadınların ekonomik ve siyasal yaşama katılımı büyük oranlara yükselmiş Kaçlın ansı ilk kez (analık hukukunun yıkılmasından sonra ilk kez) ekonomik ve siyasal yaşamda bu ölçüde etkili olmuş, bir başka söyleyişle kadın, "ev ekonomisinin” “özel bir uğras" olmasından beri ilk kez bu ölçüde özgür olmuştur. Bunu da sağlayan feministlerin "erkek egemen düşünceye karşı mücadelesi" değil, kadın ve erkek proleterlerin başını çektiği sosyalizmdir. Burada feministlerden bir itiraz daha yükselecektir; "Öyleyse elimizi kolumuzu bağlayıp sosyalizmin gelmesini mi bekleyelim." Biz de "hayır" diyoruz, Birincisi, eğer kadının kurtuluşunu gerçekten istiyorsanız elinizi kolunuzu bağlayıp sosyalizmin gelip sizi kurtarmasını beklemeyin, siz ona gidin, yani kolunuzu sıvayıp sosyalizm için savaşanlara proletaryanın saflarına katılın. İkincisi de, daha bugünden, yasalarda kadını ikinci cins sayan maddelerin iptal edilmesi için, din ve geleneklerin kadını aşağılayan yönlerine karşı mücadele edin, sendikaların kadın işçilerin çalışma koşulları için TİS'e özel maddeler konması için, kadınların daha bugünden ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamda (ama proleter siyaset alanında) daha çok yer alması için, kadın sorununun sadece kadınların değil erkeklerin de bir sorunu olduğunu, erkek proleterlerin toplumumuzun ilerlemesinden yana herkesi de kadının kurtuluşunu göz ardı etmemesi gerektiğini propaganda edin, kısacası kapitalizme karşı mücadele saflarına katılın, kadınların toplumsal yaşama daha çok katılabilmesi, kölelik koşullarının hafifletilmesi, sosyal ve siyasal yaşama katılmasını teşvik için erkeklerin de ev işlerine ortak olmasını savunun, ama bunun "kadınların kurtuluşu" olmadığını bilerek...
    Kısaca, kadının köleleşmesi analık hukukunun yıkılmasıyla başlamış, ama sınıfların ortaya çıkmasıyla sınıfsal bir karakter kazanıp bir değişikliğe uğrayarak özel mülkiyetle birleşmiştir. Bugün ise; kadın özgürlüğünün önündeki engel erkek cins değil kapitalist özel mülkiyettir ve bu son kölelik zincirinin parçalanması kadının kurtuluşunun yolunu açacaktır. Sorunun ancak böyle ortaya konuşu doğru bir yaklaşımdır. Bu da Marksizm’in soruna yaklaşımıdır.
    Kadın hareketinin yönüne ilişkin bazı saptamalar
    Ülkemiz tarihinde kendi hakları için mücadele eden bir işçi sınıfı hareketinden, bir gençlik ya da öğretmen hareketinden söz edilebilir, ama bu anlamıyla bir kadın hareketinden söz edilemez. Oysa özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kemalistler, yasalar bakımından oldukça ileri düzenlemeler yaparken, kadının evden ve peçeden kurtulması için, kendi dünya görüşlerinin getirdiği engellere karşın ciddi bir çaba içinde olmuştur. Kadınların öğrenim düzeyi ile ekonomik ve sosyal yaşama katılımı hızla artmış, kadınların CHP içinde yer alması teşvik edilirken gericiliğin kadın cinsinin eski statüde bırakılması için giriştiği engellemeler bazen zor kullanılarak kırılmaya çalışılmıştır. Bir kadın hareketi yaratmak için Türk Kadınlar Birliği devlet tarafından gözetilen ve desteklenen bir statü içinde çalışmıştır. Ne var ki, burjuva ve aydın çevreleri aşamayan ve burjuva dünya görüşünün dar bakış açısıyla malul olan bu girişimler bir kadın hareketi olarak kişilik kazanamadan atıl hale gelmiştir. Diğer Kemalist iyileştirmeler gibi bir üst yapı iyileştirmesi olarak kalan kadınların sosyal yaşama katılma çabaları da, burjuva ve aydın kadınların balolara ve resmi törenlere katılmaları ile sınırlı kalmış... Burjuva feodal değerleri ve görenekleri kıracak bir kitlesellik ve ataklıktan hep yoksun kalmıştır. Dinci, gerici faaliyetlerin yeniden güç kazandığı 1940"lı yıllardan sonra, kadınların 1930'lu yıllarda elde ettiği haklar bile kullanılamaz hale getirilmiştir. Bu yıllardan sonra bir yandan kapitalist gelişme ucuz kadın emeğine ihtiyacından dolayı kadınları ekonomik faaliyete çekerken, sosyal yaşamda kadın daha geriye itilmeye çalışılmış, "evlilik", "evinin kadını olmak", "çoluk-çocuk sahibi olmak" kutsanırken, okuyan çalışan kadın ve kızlara kötü gözle bakmak resmi propagandanın bir parçası olmuştur. İhtiyaçları ile niyetleri ve istemleri çelişen burjuvazinin başka alanlarda da görülen tipik tutumudur bu. Bu yıllardan sonra, kadının resmi statüsü Cumhuriyetin ilk yıllarına göre daha geriye itilirken, Türk Kadınlar Birliği ise, resmi bayramlarda "Atatürkçü" demeçler veren bir tabela örgütüne dönüşmüştür. Bir bakıma bu nedenle de, 1960'ların sonunda "kadın sorunu" yeniden gündeme çıktığında eskiden hemen hiç bir şey devralmamıştı. Ve sorun, gençlik ve işçi hareketinin yükseldiği, Marksizm’in (özü kavranamamış da olsa) bu çevrelerde popülarite kazandığı koşullarda gündeme geldiğinden olacak, kadın sorunu "Kadınsız Devrim Olmaz" şiarı çerçevesinde ele alınmış, "Devrimci Kadın Derneği”ne az sayıda da olsa emekçi ve öğrenci kadınları içeren bir kadın örgütü olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişme 12 Mart darbesiyle bir kesintiye uğradıktan sonra 1970'lerin ortasından sonra biraz farklı bir biçimde de olsa sürmüş, ama emekçi ve öğrenci çevrelerinde çok daha fazla sayıda kadını içererek. Bu yılları yaşayanların da bileceği gibi kadın sorunu ilk kez 1980'lerde feministler tarafından değil, 1960'ların sonunda, Marksizm’den etkilenen devrimci demokrat çevreler tarafından gündeme getirilmiştir. Belki eksik ve yetersiz ama olumlu olarak... Olumluydu, çünkü "Kadınsız Devrim Olmaz" diyerek, erkeklerin bir faaliyet alanı olarak bilinen politika alanında kadını vazgeçilmez bir unsur olarak görüyor, kadın cinsini de erkeklerle mücadeleye çağırıyordu. Eksik ve yetersizdi, çünkü bu şiar, kadınların kurtuluşunun da ancak sosyalizmle olabileceğini vurgulamıyordu. Dahası, kadınlara yönelik çalışma, kadınların bulunduğu her alanda, birim temelinde yürüyen çalışmanın sürekli bir parçası değil de bir kadın grubunun yürüteceği (dernek düzeyinde ele alınan) bir çalışma gibi görüldüğünden yetersiz kalıyordu. Hiç kuşkusuz sorun M-L odak ve devrimci demokrat çevrelerce o zaman da birçok yönüyle tartışılıyor ve bugün tespit edilen birçok eksik ve yanlış dile getiriliyordu, ama başka bir takım nedenler kadınlara yönelik çalışmanın yeterli bir düzeyde ele alınmasını önlüyordu. Demek ki, feministlerin ve inkârcı çevrelerin "kadın sorununun gündeme 1980'lerin ortasında feministler tarafından getirildiği" iddiası, sadece "hafızai beşerin nisyan ile malul olduğuna" güvenilerek öne sürülmüş boş bir iddiadır. Ama eğer "kadın sorunun 12 Eylül’den sonra gündeme getiren feministler oldu” denirse hiç değilse olgusal olarak doğru söylenmiş olur. Üstelik de olumsuz bir biçimde gündeme getirilmiştir: Kadın sorunu kapitalizmin yıkılmasından koparılarak, kadın ve erkek cinsİ arasında bir sorun olarak sunularak ve bu tutumla kadının kurtuluşunu engelleyen bir konuma sürüklenerek...
    * Yukarıdaki kısa özetten de anlaşılacağı gibi ülkemizde kadın hareketi, deneyimlerin döneminden döneme aktarıldığı süreklilik ve kitlesellik gösteren bir niteliği sahip olamamıştır. Bu nedenle de, bu anlamda bir kadın hareketinden söz edemeyiz diyoruz. Bu durum, olabildiği kadar geçmiş kadın çalışması ve (olabildiği kadarıyla) geçmiş kadın hareketinin deneyiminin özümlenmesi ve yaygınlaştırılması görevini öne çıkarmaktadır. Bunu kimin ve nasıl yapacağı elbette bir dergi yazısının sınırlarının ötesindedir. Feminizm, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir orta sınıf kadın hareketi olarak gelişmektedir. Bugün feminizm çevresinde toplananlar, 12 Eylül yenilgisi ortamında kendisine yeni bir yol çizen "eski solcu" kadınlardır. Devrimci çevrelerden koptukları için de (biraz da bu psikolojinin etkisiyle olacak) Marksizm’in ve devrimci demokrat akımların kadın sorununa yaklaşımlarına aşırı tepki göstermektedirler. Bu durum TBKP, Sosyalist Parti ve troçkistlerin çevrelerince kullanılmaktadır, özellikle TBKP, feminizmi pohpohlayarak, feminist çevrelerin devrime ve sosyalizme duyduğu tepkiyi kullanarak, feminist çevreyi kendi reformcu amaçlan doğrultusunda kullanmaktadır. Sosyalist Parti de, bu alanda TBKP'den aşağı kalmamakta, örneğin 438. Madde konusunda fahişelerle ilgili karan protesto etmek için "fahişeleri bir günlük boykota" çağırarak, geri kalan 364 günde yaptıkları işi kutsayarak feministlere ne kadar yaklaştığını göstermeye çalışmaktadır.
    * Henüz 12 Eylül yenilgisinin tahribatını tamir edememiş, devrimci demokrat çevrelerde "kadın sorununa" yaklaşımda yanlışlar ve eksikler sürüp gitmektedir. "Yeni Öncü" gibi, bazı dergiler ise, "kanatlı parti", "sosyalist demokrasi" gibi kavramlar arkasında sürüklenerek kadın konusunda da feminizmin hemen yakınına varmışlardır. Dahası feminizm, sadece açıkça feminist olduğunu iddia eden çevrelerde değil, devrimci çevrelerde de etkisini duyurmaktadır. Bu çevrelerde de büyük ölçüde "kadın sorunu", sadece "kadın haklarıyla uğraşan" "bağımsız bir kadın örgütü" sorunu olarak anlaşılmaktadır. Bu da, feminizme karşı süren mücadelenin "kadın hareketinin ilkeleri" yaraşıra onun pratikte kazanacağı biçimler ve örgütsel sorunları çerçevesinde de sürmesini gerekli kılmaktadır. Ama bu, feminizmle mücadele, istemler ve eylem biçimleri çakıştığında feministlerle de güç ve eylem birliklerini reddetmeden olmak durumundadır.
    * Bu yazının başından beri söylenenler göz önüne alındığında, bütün zaafların kaynağının teoride Marksizm temeline oturmayan, pratikte de kadın sorununu orta sınıf kadının sorunu olarak gören anlayıştır. Bu yüzden de ciddi bir ileri adım söz konusu olamamaktadır. Oysa kadın sorunu herkesten önce proleter kadının sorunudur. Çünkü o, hem gün boyu işinde kapitalist tarafından sömürülmekte, hem de evde, çocukların bakımından mutfak işlerine, çamaşıra bir dizi ev işi ile uğraşmak zorunda kalmaktadır. Onu bu durumdan ancak ev işlerinin yeniden kamulaştırması kurtarabilir. Bu yüzden de, proleter kadın feodal ve kapitalist ataerkil değerlerin baskısı altındaki köylü kadından bile daha dolaysız bir biçimde çifte sömürüyü hisseder. Dahası, onun için orta sınıf aydın kadınların gözünü boyayan kimi "kadın haklarını” kullanıp kullanmama pek bir şey ifade etmez. Onun durumunu düzeltecek tek şey kadının nihai kurtuluşudur. Elbette, kreş, çocuk bakım yurtları, kadın sağlığını koruyan önlemlerin işyerlerinde uygulanması, doğum izni, hamilelikte özel bakım gibi, kapitalizm koşullarında da ancak zorlu mücadeleler sonucunda elde edilebilecek kimi hakların elde edilmesinin önemi yoktur demek istemiyoruz. Ama bütün bu kazanımların onun durumunda fazla bir değişiklik yapmayacağını, söylemek istiyoruz. Demek ki, "kadının nihai kurtuluşumu amaçlayan bir kadın hareketi, ancak çıkarları sosyalizmle de tam uygunluk içindeki proleter kadın hareketi temelinde yükselebilir. Bu yüzden de kadının kurtuluşuna yönelik ajitasyonun dolaysız hedefi bu kitledir. Diğer emekçi sınıf kadınları ve ev kadınları ancak bu proleter eksen etrafında yükselecek kadın hareketi içinde toplandıkları ölçüde radikal bir tutum alabilirler.
    * Gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında yasalarda yapılan değişiklikler, gerekse kapitalizmin ulaştığı boyutlar oldukça geniş bir kadın kitlesini ekonomik ve sosyal yaşama çekmiş, bu anlamıyla da kadının örgütlenmesinin ve mücadele etmesinin nesnel temelini yaratmıştır. Öyle ki, büyük burjuva partileri bile kadınları kazanmak için yoğun bir kampanya içindedir. ANAP "Papatyalarıyla", DYP fiilen kadın kolları kurarak, SHP ise, ek olarak (Sosyalist Enternasyonal yükümlülüğü ile de olsa) "KOTA”larla kadınları kendi etki alanına çekmeye çalışmaktadır. Özellikle "Kota" konusu feminizmin etkisi altındaki devrimci çevrelerde de "kadınları siyasete çekiyor ya bu bile iyi” gibi yargılara yol açmaktadır. Oysa "kadın evden çıksın da nasıl çıkarsan çıksın" diyecek bir ülkede yaşamıyoruz.
    Ülkemizde zaten geniş bir kadın kitlesi "ev dışına” çıkmıştır. Belki Suudi Arabistan'da olsa İran'da olsa böyle denebilir. Üstelik SHP ve Öteki burjuva partilerinin kurdukları tuzak, zaten "evden çıkanları" avlamak içindir. Bu nedenle, kadın hareketi içinde savaşılacak güçler feminizmden iDa-ret değil, reformist dinci vb. akımlardır da aynı zamanda. Özellikle burjuva siyasi partilerin kadınlara çekici bir biçimde sundukları "kurtuluş reçetelerini” anında teshir etmek, amaçlarını sergilemek sağlıklı bir kadın hareketi yaratmanın ön koşuludur.
    * Öyle görünmektedir ki; devrimci demokrat kesimlerde "kadın sorunu" ve buna bağlı olarak "kadın örgütlenmesi” dendiğinde bir grup kadının (çoğunlukla bir dernek kurarak) kadınlara yönelik bir çalışma yürütmesi ve kadın haklan konusunda çeşitli eylemler yapması anlaşılmaktadır. Açıktır ki, bu yaklaşım son derece biçimsel ve yüzeyseldir. Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, kavranması gereken halka bir emekçi kadın hareketinin yaratılmasıdır ve bunun yolu da doğrudan üretim birimlerinde, her an süren faaliyetin bir parçası olarak kadınlara yönelik bir ajitasyonun yürütülmesidir. Bu ajitasyonunu yürütücülerinin erkek ya da kadın olması da hiç önemli değildir. Kadın çalışmasını kadın yapar düşüncesi sadece bir koşullanmadır. Ancak direniş ve grev alanlarından yükselecek bir kadın hareketi milyonlarca kadını çekme şansına sahip olabilir. Daha bugünden binlerce kadın emekçi kapitalizme karşı mücadele içindedir. Ve yürütülecek ajitasyona yanıt vermeye hazırdırlar. Yeter ki, "Kadınlar Katılmadan Devrim Olmaz" düşüncesini benimseyen her erkek ve kadın; kadınlara kadınların kurtuluşunun ancak devrimle, sosyalizmle olanaklı olduğunu" anlatabilsin.
  • Osmanlı tahtının potansiyel varisleri olan şehzadeler için ugulanan kafes sisteminin, aynı zamanda, karizmatik niteliklere sahip olan sultanların yükselmesini engellemeye de hizmet ettiği ve bu uygulamanın tahta çıkışların daha az gürültü patırtıya
    yol açmasını temin etmek için olduğu kadar, yeni gelişen siyasi altyapıların iktidarı kontrol etmeyi amaçlayan girişimlerine hizmet etmek için de yürürlüğe konulduğu ileri sürülüyor. Karizmatik bir
    liderin önde gelen niteliklerinden biri, kendi yöntem ve araçlarını kendisinden öncekilerin yerine geçirme konusundaki israridır; buna mukabil, tarihsel olarak gelişen alt-yapılar açısından ise süreklilik, iyi idarenin temelini oluşturur. Öte yandan, karizmatik liderler, kendilerine ait bir süreklilik inşa etmelerine olanak verdiginden, istikrarsızlık sayesinde başarılı olurlar.
  • ...En son zamansal anlar olarak birbirine bağlanan 'şimdiler' arasında bir süreklilik kurulur; bu farklı 'şimdiler' tasarının gerçekleşimine doğru giden zaman içinde sürekli bir şimdi içinde birleşir ve bütünleşirler. İşte bu sürekli Şimdi, modern diye adlandırılan tarihsel dönemi kurar. H. Hünler
  • 552 syf.
    ·4 günde·10/10
    Musil bu eseri ile benim sevdigim yazarlar arasına girdi. Ahmet Cemal'in çevirisi de guzel eline sağlık ama 10 yılda 2 cilt yayınlayacak kadar hızlı bir ceviri. Ahmet Cemal'in Cevirmedigi 1200 sayfa var. Mecburen diğer ceviriden okuyacağım.

    Yazarin hazin sonu her zaman beni üzmüş olsa bile Musil ölümsüz kalmıştır bu eser sayesinde.

    Kitabin içeriğine gelecek olursak.

    Bu kitapta pek çok temel konu var, hepsini adlandırmak veya doğru olanı seçmek imkansız. Belki de ağır basan terimleri burada listelemem yeterlidir. Bu konulardan herhangi biri, karakterler veya yukarıda bahsedilen deneme tarzı olsun olmasın, az çok ayrıntılı olarak ele alınır:
    Gerçek ve Olasılık
    Çıplaklık ve Normallik
    Marifet
    Ruh
    Bilim ve Gizemcilik
    Duygular, İçgüdü ve Aşk
    Mantık ve Zihin
    Dil, Kelimeler ve Eksikliği

    Ahmet Cemal Kitap ile ilgili 10 madde saymış bir yazısında

    1) Çökmekte olan bir toplumda yaşayan yazar, bu çöküşü betimlemekten kendini alamaz. En kötüsü ise yazarın kendini ve okuru tedirgin edici olgular konusunda tartışmaya kalkışması, pisliği altınla kaplaması ve dünyanın çoktandır çığırından çıkmış olmasına karşın sanki bu dünyada her şey çok iyi gidiyormuş gibi yapmasıdır; boş sözler ve yalan edebiyatın ölümcül günahıdır.

    2) Modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyordu: O halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalıydı! - Bu istemi daha kısa süre önce ünlü bir yapı sanatçısı ortaya atmıştı, iç düzenleme alanında reform yapan bir başkası ise, insanın insana birlikte yaşayarak güvenmeyi öğrenmek zorunda olduğu ve kendini dıştan ayırarak kapanma hakkının bulunmadığı gerekçesiyle konutlarda sürmeli duvarlar istemişti. O sıralarda tam da yeni bir çağ başlamıştı (aslında her an bir yenisi başlar), ve yeni bir çağ yeni bir üslubu gereksinirdi.

    3) Ne yazık ki, alışılmadık sayıda insan gönümüzde yine alışılmadık sayıda insana düşmanlık duymaktadır. İnsanın kendi çevresi dışında yaşayan insanlara karşı alabildiğine bir güvensizlik beslemesi, yani bir Germenin bir Yahudiyi değil, fakat bir futbolcunun da bir piyanisti anlaşılmaz ve değersiz bir yaratık yerine koyması, kültürün temel özelliklerinden biridir.

    4) Ama kendimize insanlığın nasıl olup da bu kadar değişebildiğini sorduğumuzda bunun yanıtı, insanlığın yürümeye çok erken kalkışan, akıllı bir çocuğun yaptığından farklı bir şey yapmadığıdır; insanlık yeryüzüne oturmuş ve oturduğu yere, bedeninin güvenilir, fakat pek soylu olmayan bir kısmıyla, söylemek gerekir ki, neresiyle oturuyorsa orasıyla temas etmiştir.

    5) Örneğin gençlik döneminde yaşam, henüz tükenmek bilmeyen bir yarın gibi, her yanı olanaklarla ve hiçlikle dolu olarak insanların önünde uzanıp gider, buna karşılık öğlen vakti ansızın onların kendi yaşamı olduğunu ileri sürebilme hakkına sahip bir şey beliriverir ve bütünü açısından bu, günün birinde kendisiyle, yirmi yıl boyunca, tanışmaksızın mektuplaşılmış birinin ansızın karşımızda oturuvermesi kadar şaşırtıcıdır ve insan bu kişiyi aslında zihninde çok farklı canlandırmıştır. Bundan çok daha tuhafı ise, insanların çoğunun bunun ayırdına hiç varmamalarıdır; kendilerine gelmiş, yaşamları onlarınkine karışmış olan insanı adeta evlat edinirler, onun yaşantılarını şimdi kendi niteliklerinin ifadesi, onun yazgısını da kendi hizmetleri veya mutsuzlukları sayarlar.

    6) Ulrich hemen bir sigara yakarak konuşmasını sürdürdü: "İnsan yalnızca iyi değildir, fakat her zaman iyidir; bu, çok büyük bir ayrım demektir, anlıyor musun? İnsanın kendine duyduğu bu sevginin sofizmine hep gülünür, ama aslında bundan insanın asla kötü bir şey yapamayacağı çıkarımına varmak gerekir; insan yalnızca kötü bir biçimde etkin olabilir, o kadar. Bunu bilebilseydik, bir toplumsal ahlakın doğru çıkış noktasına varabilirdik."

    7) İyi'nin ve kötü'nün "değişmez değerler" olmadığı, yalnızca "işlev değerleri" niteliği taşıdıkları, bu nedenle eserlerin iyiliğinin tarihsel koşullara, insanların iyiliğinin ise onların niteliklerini değerlendirmeye yarayan psikoteknik beceriye bağımlı olduğu anlaşıldıktan sonra, neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda bin yıldır süregelen gevezelik kimi ilgilendirebilir!

    8)İnsanın olanaklarına, planlarına ve duygularına önce önyargılar, görenekler, güçlükler ve her türden kısıtlamalarla, tıpkı bir delinin sırtına deli gömleğinin geçirilmesi gibi, sınırlar konulması gerekir, belki ancak bundan sonradır ki insanın ortaya koyabilecekleri kök salabilir, değer ve süreklilik kazanabilir; bu düşüncenin taşıdığı anlamları görmezlikten gelmek, gerçekten de neredeyse olanaksızdır!

    9)Bak şimdi çok doğru bir şey söyledin! Bir matematikçi hiçbir şeye benzemez; başka deyişle, o kadar genel anlamda zeki görünür ki, belirli tek bir içeriği yoktur! Roma Katolik Kilisesinin rahipleri dışında, bugün kimse görünmesi gerektiği gibi görünmüyor, çünkü kafalarımızı ellerimizle oranla daha da kişiliksiz kullanıyoruz; matematiğe gelince, o bu durumun doruk noktası, hani insanların günün birinde et ve ekmek yerine haplarla beslenmeye başlaması halinde, çayırlar, buzağılar, tavuklar hakkında artık bir şey bilmeleri gerekmemesi gibi!

    10) Güçlerin egemenliğindeki bir ortak yaşamda, insan fazla duraklamadığı ve düşünmediği takdirde, her yol iyi bir hedefe götürür. Hedefler kısa vadelidir; ama yaşamın kendisi de kısadır ve böyle bir tutum sayesinde insan yaşamda en yüksek erişme oranına ulaşır ve insanın mutlu olmak için bundan fazlasına da gereksinimi yoktur.

    Yazara Gelince
    Avusturyalı romancı, hikâyeci ve deneme yazarı. 20. yüzyılın en önemli romancılarından ve roman türüne özgün katkıları kuşku götürmez yazarlarındandır. Başyapıtı Niteliksiz Adam yarım kalmasına rağmen James Joyce'nin Ulysses ve Marcel Proust'un Geçmiş Zaman Peşinde adlı dev eserleriyle birlikte modern romanın zirvesini oluşturur.

    Tam adı Robert Edler Von Musil'dir. 1880 yılında Klagenfurt'da doğdu, 1942'de Cenevre'de öldü. Öğrenim hayatı, tıpkı Kafka'da olduğu gibi, babasının isteği doğrultusunda geçmiş, babasının istediği okullarda okumuş ve yine onun isteği üzerine makine mühendisi olmuştur. Daha sonra Berlin Üniversitesi'nde felsefe, psikoloji, matematik ve fizik okuyarak psikoloji alanında doktora yaptı. Henüz 26 yaşındayken yayımladığı Genç Törlessadlı romanı ile birden bire eleştirmenlerin dikkatini çekmiş, kendini tamamen yazarlığa vererek dönemin önemli üniversitelerinden gelen asistanlık tekliflerini geri çevirmiştir. Edebiyatta, özellikle biçimi ön plana çıkaran yazarları eleştirmiş 'sanat sanat için değil, sanat hayat içindir' anlayışını savunmuştur. Tüm edebi yaşamı boyunca sosyal ve toplumsal sorunlarla uğraşmış, bunları romanına ustalıkla yerleştirmesini bilmiştir. 1930 yılında ilk cildi yayımlanan başyapıtı Niteliksiz Adam ile hayatı boyunca uğraşmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı bir türlü bitirememiş, özellikle üsluba verdiği önem nedeniyle bazı bölümlerini defalarca yazmıştır. Bu eserinde, I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasının kültürel uyuşmazlığını, güvensizliklerini, kırgınlıklarını büyük bir ustalıkla yansıtır. Gerek eserlerinin derinliği, gerek sanata bakışı ve gerekse yapıtlarının sanatsal nitelikleriyle Robert Musil, 20. yüzyılın en büyük Alman romancılarından biri olmasının yanında, modern romanın da temel taşlarından biridir. Adı okurlar tarafından pek duyulmasa da eleştirmenlerce genellikle Franz Kafka, James Joyce, Marcel Proust ve Virginia Woolf gibi modern romanın önemli isimleriyle birlikte anılır. En önemli eseri olan Niteliksiz Adam yarım kalmış olmasına rağmen dünya edebiyatının anıt romanlarndan biridir. Çağdaş romanın oluşumunda önemli katkıları vardır.'

    Son olarak ölümsüz bir yazarin son mektubu
    Robert Musil'e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: "Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!" Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942'de sığınmacılığın yoksulluğu içersinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: "Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi... Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek..." Ve ikinci bir not: "yaşamım, ...her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu." Ve isviçre'deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: "Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam \ yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum."

    Iyi Okumalar