• Ne bir fanatikle ne de ruhsal rahatsızlığı olan kişilerle tartışılır. Benim hiçbir düşüncem ve inancım değişmez değildir. Yani dogmatik bir yapılanmam yok.

    Mühim olan aklımın, vicdanımın tamamen reddetmediği ama farklı bir yönden şimdiye kadar düşünmediğimi hissettiren bir yapı olmasıdır.
  • Tartışmanın amacı karşımdaki kişiyi ezmek değil, aksine karşımdaki kişinin o güne kadar savunduğu şeylere tutarlı bir tez geliştirmektir.

    Sonrasında o yine de savunduğu şeylere inanmayı seçiyorsa, bu durumda ya tarafını seçmiştir ya da psikolojik sorunları var demektir.
  • Karşımdaki kişinin düşüncesi beni bir yere götürecekse onunla tartışırım. Aksi taktirde dinlemeyi veya ona soru sormayı tercih ederim.
    Benim için tartışmak özel bir yapıdır. Bence herkesle tartışmamak gerekir. Her 1-2 kitap okuyan veya birkaç şey duyan kişi sırf “ben de varım” demek için tartışıyor.
  • 372 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Asırlardan beri süre gelen “devlet” hakkında yazılan bütün eserlerin yazımlarının aslında birer cevap olduğunun gerçeği su götürmezdir. Aristoteles’ten günümüze kadar yazılan bütün bu eserler aslında “Devlet” isimli bu esere cevaptır.

    Platon MÖ 428 - 348 tarihleri arasında yaşamış ileri görüşlü Yunan düşünce adamı, ekstremisttir. Platon Peloponnes Savaşı başlangıcından 4 yıl sonra doğmuştur. Atina’da demokrasi çöktüğünde 23 yaşındaydı. Yenilenen demokrasi MÖ 399 yılında hocası Sokrates’i idam ettiğinde 28 yaşındaydı. Bu olaydan sonra Atina’dan ayrılmış - tahminen 18 yıl süren bir ayrılık – bütün Yunan topraklarını gezmiştir. Döndüğünde ise Platonik akademinin – Akademos – kurucusu olmuştur. Ki kurulan bu akademi daha sonrasında çevresine ve özellikle de Yunan ve Roma dünyasına felsefi kaynaklık etmiştir. Okulun en bilindik öğrencilerinden birisi de Aristoteles’tir. Yaklaşık olarak 300 yıl etkin bir şekilde eğitimin devam ettiği bu okullarda Hristiyanlığı’nda çıkması ve yaygınlaşmasıyla manastırlara devredilmiş; akabinde ise modern çağın üniversiteleri haline gelmiştir. 80 yaşına kadar yaşamıştır.

    “Bir adam güzel şeyleri sever ama güzelliğin kendine inanmaz, onu öğretmek isteyenin ardından gitmezse, gerçekten yaşıyor mu dersin bu adam? Yoksa ömrü bir rüya içinde mi geçiyor? Rüyanın ne olduğunu bir düşün... Uyurken ya da uyanıkken bir şeyin benzerini, onun benzerini olarak değil de, kendisiymiş gibi görmek değil midir rüya?
    ...
    Oysa ki, güzelliğin kendi varlığına inanan, hem onu hem de katıldığı şeyleri gören, güzeli güzel şeylerle, güzel şeyleri güzelle karıştırmayan adam rüya içinde mi yaşar, yoksa gerçek içinde mi?” (Alıntı #44263585 )

    Hazır üniversite demişken Platon’un şehri Kallipolis ve üniversiteler arasındaki benzerliği de görmemek elde değildir. Her iki yerde de kızlı-erkekli kişiler “genç bir yaşta” “bilgi, cesaret, özgüven, liderlik, sorumluluk ve disiplin” kapasiteleri ile seçilip, beraber eğitim görürler ve –burası önemli – “ailelerinden uzakta…” Ortak yaşam alanları, ortak yemek alanları, aile kavramının ortadan kalktığı bir yerde birlikte ders çalışarak eğitimlerini sürdürürler. Her iki kurumda da bu saydığımız özellikler ortaktır ve en iyi olmak, insan yararına, kamu yararına en iyi olanları seçmektir. Akabinde ise yıllar sürecek zorlu bir ders ve eğitimden geçerler. Eğitim sonucunda ise başarılı olanlar hem Kallipolis’te hem de üniversitelerde yani günümüzde liderlik, kamusal pozisyon almak için hayata atılırlar. Bu da bize Platon’un mirasçısı olduğumuz kanısını güçlendirir. Bir deyime ise Platon olmasaydı üniversiteler olmazdı.

    Platon’un Devleti neden yazdığını anlamak için yine 70’li yaşlarında kendi yazımları olan otobiyografi değeri taşıyan mektuplarına bakmak en yeterli kaynaktır. Buradaki mektupları bir dönem Sicilya’da bulunmuş olmasından dolayıdır; 7. Mektup olarak ele alınan “Platon'dan Dion'un akraba ve dostlarına” başlığıyla gönderilmiş mektuptur.

    “Gençlikte, ben de birçok genç gibiydim. Kendi kendime davranabileceğim gün gelince, hemen devlet işlerine atılmaya karar vermiştim. Ama o zaman, bu alanda birçok değişme olmuştu; kendimi şu durum karşısında buldum: Birçok kimse, o zamanki yönetime saldırmış, ayaklanma çıkmış ve yeni yönetimin başına elli bir kişi konmuştu. Bunlardan on biri kentte, onu da Peiraieus'da görev almıştı; görevleri agorayla kentin yönetimini ilgilendiren işlerle uğraşmaktı. Öteki otuzuna, tam yetkiyle en yüksek erk verilmişti. Bunlar arasında tanıdıklarım, akrabalarım vardı; uygun bir iş vermek üzere beni hemen çağırdılar. Genç yaşım düşünülecek olursa, hiç de aşırı olmayan birtakım düşlemler kuruyordum: Bunların devleti, eğrilik yolundan doğruluk yoluna getirerek yöneteceklerini sanıyor, ne yapacaklarını merakla bekliyordum. Oysa çok geçmeden, eski düzeni sanki altın çağmış gibi arattıklarını açıkça gördüm. Birçok zorbalıktan başka, o zamanın en doğru adamı olduğunu çekinmeden söyleyebileceğim yaşlı dostum Sokrates'e de saldırdılar. Onu başka kimselerle birlikte, bir yurttaşı yakalamaya göndermek; bu yurttaşı ölümle cezalandırıp, Sokrates'i, istesin istemesin, siyasetlerine karıştırmak istiyorlardı. Sokrates onları dinlemedi; onların büyük suçlarına ortak olmaktansa, bütün tehlikelere göğüs germeyi yeğledi. Ben de, bu türlü şiddet olayları ve buna benzer, bunlar gibi önemli daha başka zorbalıklar karşısında tiksinti duydum; olup biten iğrençliklerden uzaklaştım. Az zaman sonra, Otuzlar düştü; kurmuş oldukları yönetim biçimi de onlarla birlikte ortadan kalktı.

    … Bununla birlikte, bu durumu iyileştirmek ve tüm yönetim biçimini değiştirmek için yollar aramaktan geri kalmıyor, eyleme geçebileceğim anı bekliyordum. Ama sonunda, o zamanki bütün devletlerin kötü yönetildiğini anladım; çünkü yönetim, uygun koşullar altında yetkin olarak yeniden düzenlenemezse, yasalarının iyileşmesine hemen hemen olanak yoktur. İşte bunun için, felsefeyi överken, ancak felsefenin yardımıyla devletlerin ve kişilerin yönetiminde doğruluk gösterilebileceğini söylemiş; bundan ötürü de, insan soyunun, başına çöken belalardan ancak tam ve gerçek filozofların yönetimi ele almasıyla ya da devletin başında olanların, Tanrı'nın iyicilliğiyle gerçekten filozof olmaları durumunda kurtulabileceğini belirtmiştim.” Kaynak: Platon – Mektuplar - Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti. – Aralık 1999 – Sayfa 14/15/16 (Yedinci Mektubun tamamını buradan okuyabilirsiniz #43408960 )

    Devlet bir ütopyadır. Bunu söyleyen Platon değildir. 15. Yüzyılda Sir Thomas More tarafından söylenmiştir. Muhakkak ki Devlet bir ütopyadır ve siyasetin çok iyi bir vizyonunu sunar. Kitabın rehber ilkesi karşılılıktır. Devlet ve insan ruhu arasındaki karşılaştırmadır. Modern ve totaliter bir devletin modeli anlatılmaktadır. Şiirde ve teolojide ciddi bir sansürün yapılması, özel yaşam alanı ve ailenin kişilerin hakları olmamasını öngören bir yapıdadır.

    “Kamusal eğitim hakkında iyi bir fikir edinmek istiyorsanız Platon'un Devletini okuyun. O, kitapları başlıklarıyla yargılayanlar gibi siyasi bir deneme değildir, eğitim üzerine şimdiye kadar yazılmış en iyi, en güzel eserdir.” Jean-Jacques Rousseau

    Devlet on tane kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap bir önsöz, hazırlık, hazırlama mahiyetindedir. İkinci kitap ile altıncı kitap ise kurumun/devletin yani siyaset felsefesinin en yoğun olduğu bölümlerdir. Yedinci ile onuncu kitap ise devlet insan, devlet insan ruhu ve insan metafiziği olarak devam etmektedir.

    Birinci kitapta adalet ve doğruluğun tanımı değil de yararlarının konu edildiği diyalog adaletin faydasıyla çözeme ulaşmayı hedefler. Ancak ikinci kitapta bulunan bir hikâye ise mutlak bir gücün hâkiminin neden adaletli ya da adaletsiz olunmasını çürütmektedir. Gyges ( #44068640 ) adındaki bu çobanın hikâyesi bize “güçsüzün” doğruluk arayışı olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü güçlüye adalet gerekmez, o kendi adaletini kendisi yaratabilir. Bu kısım Adeimantos’un sahneye giriş yeridir ve kitabın değiştiği, ismine uygun olarak şekillenmeye başladığı alandır. Sokrates burada bir düşünce fırtınası yaratmayı teklif eder ve bu düşünce paylaşımının ise bir devlet yaratma düşüncesi olduğunu kabul ettirir. Buradan sonraki kısımlar ise kendisi gibi aristokratlara yani diyalogda bulunan Glaukon ve Adeimantos’a göre ilerleyişini sürdürür. Şehir ve ruh metaforunu, her şey kendine benzer ya da benzerini arar düşüncesiyle doğruluğu her ikisine de uygular. Şehir ve ruh hipotezi o şehirlerde yaşayan kişilerinde benzer olduğunu, bu benzerliklerin Timokrasi, Oligarşi, Demokrasi ya da zorbalıkla yönetilen şehirler arasındaki benzerlikleri açığa çıkarır. Her rejim kendinden sonra gelen rejime referans ve rehber olur.

    “Bir şehrin duvarları tuğladan değil insandan yapıldı mı, surları olmasa da olur.” (Alıntı #35585733 )

    İdeal insanı keşfe çıktığımız yedinci kitabımızda yapılan bir mağara benzetmesi kişilerin konfor alanından uzaklaşmasından korkmasını, zincirlerini kırıp yeniliklere ulaşamamasını içermektedir. Belki de kitapta bulunan en can alıcı insan psikolojisinin dibine inilen yerdir bu kısım.

    Adil bir devlet kurulumda ilk önce yapılacak şeyin şairlerden, mit yaratıcılardan, hikâyecilerden başlanılmasını gerektiğini öne sürer ve bu ütopyada sansürü ileri derecede meşrulaştırır. Çünkü çocuğa küçük yaşta neyi hikâyelerseniz büyüdüğünde de o yönde bir yaşam tarzı benimsemesine olanak tanırsınız. Özellikle üçüncü kitapta Sokrates’i Homeros’un üzerine yürütüp, mitoloji yaratıcısı bu adamı yerdiğini gördüysek de onuncu kitapta bunun daha fazlasını görmekteyiz. Platon’un Homeros kitabından çekinmesinin sebebi günümüz anlayışı ile bakmak yerine; o devirde Homeros kitaplarının dini kitap olduğunu varsaydığımızda ortaya çıkar. Günümüz şiir, destan diye nitelendirdiğimiz bu kitaplar; o devrin yegâne din kitaplarıydı. En küçük bir sorunda o kitaplar açılır, onlardan bakılıp ona göre hareket edilirdi. İnsanlar o kitaplara göre yetişir; özel hayatlarından ziyade siyasal hayatlarını da buna göre düzenlerler ve Homerik kahramanların onları takip edenlere kötü örnek olmaktadır. Hatta Homeros’un iyi, hoş birisi olduğunu da söyler; ancak insanlık adına, devlet adına bir şey yapmadığını da açıkça belirtir. Ne bir Sparta Kralı ve Kanun Koyucusu olan Lykurgos olduğunu ne de Yunan Devlet Adamı Solon olduğunu söyler.

    “...şehirlerin de insanlar gibi kaderleri olduğuna... inanılırdı.” (Alıntı #40987575 )

    Platon kitabından bedenin çürümesine değinmiş ve ruhun ölümsüz olduğunu vurgulamıştır. Ruhun ölümsüz olduğunu savunan belki de ilk Yunan filozofu olduğunu söylesek hata etmemiş oluruz. Ayrıca kitabın sonunda verilen “Er’in” hikâyesi ise bir cennet / cehennemvari bir yerin varlığından bahsetmektedir. Genellikle tek bir tanrıdan ve bazen de tanrılardan bahsetmesi ise tek tanrının varlığına inandığını göstermektedir. Bu tek tanrı söylemi de ölümsüz ruh söylemi gibi bulunduğu coğrafyada ilk bir söylemdir.

    “Özü gereği, bir şeye bağlantısı olan her şey, tek başına ve kendi içinde ele alınınca, yalnız kendisine bağlı kalır. Buna karşılık belli şeylerle ilgileri bakımından ele alınırsa, kendisi de belli bir şey olur!” (Alıntı #44199101 )

    Diyalog karakterleri;
    Sokrates; ana karakter. Diyalogda bulunan diğer karakterlerin doğrularını tartışma, konuşma vasıtasıyla çürütme yoluna giden, bu yolda ikna edebilen, erdemin, bilginin ve insan ruhunun en ince ayrıntılarını çok iyi gözlemleyen karakterdir.

    Glaukon; Platon’un kardeşi, aristokrat. Diyalogda düşünceyi edilgen etmeye yarayan iki karakterden biridir. Genellikle içerikte “Evet,” “Hayır,” “Doğrudur…” gibi kelimeler ile karşımıza çıkar. Ancak Kallipolisi yönetebilecek karakterlerden birisi olarak gözükmektedirler.

    Adeimantos; Platon’un kardeşi, aristokrat, zevk düşkünü, hedonist. Diyalogda düşünceyi edilgen etmeye yarayan iki karakterden biridir. Genellikle içerikte “Evet,” “Hayır,” “Doğrudur…” gibi kelimeler ile karşımıza çıkar. Ancak Kallipolisi yönetebilecek karakterlerden birisi olarak gözükmektedirler. Glaukon ile arasında fark ise Adeimantos daha cesurdur. Adaletin ise güçsüzlerin dostu olduğunu savunur.

    Kephalos; gelenekçi, düz kafalı. Diyalogda aileyi temsil eder. Hatta ailenin başıdır. Ailenin başı olması sebebiyle en yaşlısıdır. Aralarındaki konuşmalar yaşlılığın nasıl olduğu ve cinsel ihtiyaçlara dem vurur. Kitap içerisinde yaşlanan Sophokles ile alakalı; "Bir gün şair Sophokles’leydim. Biri geldi sordu ona: Aşkla aran nasıl? Hâlâ kadınlarla düşüp kalkıyor musun? aşk sorulur. Sophokles: “Bırak canım sen de, dedi; bu işten kurtulduğuma bilsen ne kadar seviniyorum. Deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim”. Sophokles’in bu sözünü beğenmiştim o zaman. Yine de beğeniyorum. Gerçekten, ihtiyarlık bu bakımdan kurtuluş sayılır. İstekler, hırslar gevşeyince insan rahatlar, Sophokles’in dediği gibi zırdeli bir zorbanın elinden yakasını sıyırmış olur. Yaşlıların yakınlarından çektiklerine gelince Sokrates, bunların da sebebi ihtiyarlık değil, insanların kendi huyudur. Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz. Öyle olmayana ise, gençlik de bela olur, ihtiyarlık da.” (Sayfa 3) Helenistik dönem yaşam tarzı cinsellik ve para kazanma olarak yaşam tarzıydı. Yaşlanınca ise dine kendini adar ve bu yaşam tarzından kurtulurdu. Platon’a göre bu yaşam tarzı düşündeki devlete uymuyordu ve bu sebeple sadece birinci kitaptan sonra Kephalos’a diyalogda yer verilmemiş, böylece gelenek kovulmuştur. Bu hususta en iyi söylemi Jean-Jacques Rousseau yapmıştır; “Siyasette de ahlakta olduğu gibi, iyilik etmemek kötülük etmektir. Yararlı olmayan her yurttaş zararlı bir insan sayılır.” (Alıntı Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev - #40723436 )

    Polemarkhos; mirasçı, vatansever, soylu ya da centilmen. Adalet olarak herkese hakkının verilmesi taraftarıdır. Dostlara iyilik, düşmana ise kötülük yapmayı amaçlar. Dost ve düşman arasındaki ayrım, adil ile adaletsizlik arasındaki ayrım ve iyi ile kötü konularına en iyi sorular bu karakterden sorulur. Sokrates ise gereken cevapları verir ve karakterin düşüncelerini çürütür.

    Thrasymakhos; Sokrates’in karşıtı, zıt görüşü, rakibi, realizm taraftarı. Kendisi eğitmendir ve öğrencileriyle beraber girerler diyaloğa. Diyalogda bulunan en dişli karakterdir. Adaleti bildiğini ve bunu diğer kişilere öğrettiğini savunur. En belirgin cümlesi ise; “Doğruluk/adalet, güçlünün işine gelendir.” (Sayfa 17) Kanunları bu güçlü kişiler koyar ve kanunlar tamamen bu kişilerin elindedir. Kanunlar ise bu güçlü kişilere hizmet eder savını ortaya atar. Konunun özeti olacak alıntı ise;

    “Derler ki, tabiatta haksızlık etmek iyi, haksızlığa uğramak kötü bir şeydir. Haksızlığa uğrayanlar ise haksızlık edenlerden çok daha fazladır. İnsanlar, birbirlerine haksızlık ede ede haksızlığa uğraya uğraya, birinin tadını, ötekinin acısını duymuşlar. Haksızlığa uğramaktan sakınamayacaklarını, haksızlık etmeyi de her zaman beceremeyeceklerini anlayınca, bir anlaşmaya varmayı düşünmüşler, kanun koymuşlar, kimse haksızlık etmeyecek, haksızlığa uğramayacak diye. Kanunun buyurduğuna, kanuna uygun olana da doğru demişler. İşte doğruluğun kaynağı, özü budur. Doğruluk, en iyi şeyle en kötü şeyin ortasında, yani haksızlık edip ceza görmemekle, haksızlığa uğrayıp öç alamamanın arasındadır. Bu iki şeyin arasında olan doğruluk iyi bir şeydir diye sevilmez: Ona değer verdiren, insanın hep haksızlık etmeye gücünün yetmemesidir. Gücü yetseydi, haksızlık etmeyi, haksızlığa uğramayı ortadan kaldırmak için kimseyle anlaşmaya kalkmazdı. Böyle yapması delilik olurdu.” (Alıntı #44068068 )

    Sözün özü; okuduğumuz bu kitabın görünen kısmı bir diyalogdur. Ancak içerisine girildiğinde edebiyat, felsefe, metafizik, siyaset felsefesi gibi sayısız bir içeriğe ulaşmaktayız. İstenilen açıdan bakılmadığında 50 kere okusak dahi anlamayacağımız bir içeriktir. Her okumada yeni bir şeylerin keşfine açıktır. Diyalog tarzı olduğu için yüksek sesle okunması tavsiye edilir. Okunması gereken naçizane eserlerin en başında olanı dersek hata etmemiş oluruz.

    Sevgi ile kalın…
  • 352 syf.
    ·9 günde·10/10
    Bir Psikiyatri Felsefesi alt başlıklı Beynin Gölgeleri(2016) adlı çalışmanın üzerine eğildiği, yoğunlaştığı ana problem, psikiyatrideki "eş ölçümlü olmama" problemidir. Bu eş ölçümlü olmama durumu neyi ifade etmektedir ona bakalım; psikiyatride insan davranışına ilişkin iki farklı açıklama tarzı vardır; sebep-gerekçe veren açıklama ve fiziksel-kimyasal nedensel açıklama. Yani uzanıp şu ötede duran sigara paketine yönelmem, fiziksel-kimyasal bir çerçevede doğal bir olay olarak açıklanabilir fakat bu fizik biliminin epistemik sınırları içinde benim ötemde duran sigara paketine uzanmamın herhangi bir "anlamı" yoktur ("anlamsızdır" değil). Fizik biliminin teorik çerçevesi anlama kördür ve ve benim sigara paketine uzanmamı "Nasıl?" sorusuna yanıt olarak açıklamaya çalışır. Oysa bizim "sebep-gerekçe veren açıklama" dediğimiz şey ise benim sigaraya uzanmamı, "Niçin?" sorusuna yanıt olarak açıklamaya çalışır. Şimdi bu fiziksel-kimyasal açıklama bize diyecektir ki şu şu nörotrasmitterler şu şu nöral aktiveteler şu yolakla, şu assasyonlarla lokalize olup periferik sinir sistemini harekete geçirerek organizmayı harekete geçirmiştir; sebep-gerekçe veren açıklama ise şöyle diyebilecektir, kişi sigara paketine uzandı çünkü sigara içmek "istiyor (önermesel tutum [ö. t.]), sigara paketine uzandı çünkü pakette kaç adet sigara kaldığını" merak ediyor" [ö. t.], sigara paketine uzandı çünkü sigarayı bırakmaya karar verdiğinden paketi atması gerektiğine "inanıyor" [ö. t.]. Görüldüğü üzere bu iki açıklama tarzı birbirinden oldukça farklı dünyaları betimler gibidirler. Tura'nın kitaptaki hedefini de bu farklı epistemolojik temellerden yükselen iki açıklama tarzı arasında köprüler kurmaktır diyebiliriz sanırım. Elbette tözcü düalizme yer vermeden biyofonksiyalizm tezinden hareketle bir natüralizasyon operasyonuyla. Bu natüralizasyon bir tür "kavramsal operasyon" gerektirir çünkü psikiyatrinin teorik tutarsızlığı olarak adlandırılan "eş ölçümlü olmama problemi"nin nedenini bahsedilen kavramlardan kaynaklanmaktadır ve bu operasyondan nasibini alan kavramlar; (1)Fail (2) Öznellik (3)Gerçeklik (4) Teleoloji (5)Rasyonalite (6)Davranışın Anlamı ve (7) Dilsel İfadelerin Anlamı'dır. Özetle, (1) Fail; Doğada edim(action) yoktur olay(davranış) vardır ve biz edimde bulunan bir fail olarak insanı ele alırız. Hatalıdır. İnsan olaylardan bir olaydır. (2) Öznellik; Doğa bilimi açısından fenomenolojik deneyimlerin deneyimleyen bir öznesi olmaması gerekir; yani bunların derin fenomenolojik bir anlamda bir şahsın(mesela transandantal egonun) deneyimleri olmaması gerekir (s. 108). Fenomenal Dünya = Öznel Fenomenallik(diyelim sigara dumanın vücudumda yarattığı hafif pelteleşme hali [yani öznel-öznel]) + Nesnel Fenomenallik(diyelim ötemdeki sigara paketinin görüntüsü/varlığı [yani nesnel-öznel]). #33949567 buradaki alıntıda özellikle "c.)" maddesine dikkat. (3) Gerçeklik; Fenomenolojik gerçeklik hem günlük naif gerçeklik anlayışımızdan hem de natural gerçeklikten farklıdır. Burada N3 Monadik-Solipsist Beyin Modeli>>(http://i.hizliresim.com/GDOZg2.jpg). Temelde bu model bize şunu telkin eder; beyin dış dünyadan izole olmuş bir şekilde kendini referans alan kapalı bir modeldir, bu model "nöroenformatik temsili dünya" üzerinden dış dünyayla ilişkide bulunur, algıladığım gerçeklik nesnel-dış gerçekliğin ta kendisi değildir onun temsili haritasıdır, simülasyonudur ancak, fakat benim günlük yaşamımın naif ontolojisindeki anlayışım N1 Beyin modeline uygun işler [N1 Girdi----->Beyin------>Çıktı]. (4) Yukarıda verdiğimiz örnekte benim sigara paketine uzanmamı sebep-gerekçe veren açıklama tarzıyla açıkladığımızda organizmanın davranışına (ister istemez) bir "maksat" atfettik. Peki doğa biliminde böylesi bir "normatiflikten" söz edilebilir mi? Bu kavram da biyofonksiyonalizmden güç alan "fonksiyonel teleoloji" kavramına evrilir. Yani sibernetiğin de gösterebildiği gibi natural bir normatiflikten bahsedilebilir [Tüm canlılar homeostasizi korumak ve uygun şartlar sağlandığında üremek ister ve canlılığın iki temel amacı olan bu iki ilke insanı büyük gruplar kurmaya sevk etmiştir. Buradan ise insan yaşamı, büyük gruplar halinde yaşamanın getirdikleriyle birlikte dolayımlanıp, kompleksleşip ancak temel amaçlarına ulaşabilmeye olanak verir olmuştur. Yani insanın türoluşsal sosyalizasyonu sürecinde, davranışları her ne kadar bu iki temel amaca yönelik olsa da artık davranışları daha fazla kompleks bir hal almıştır.>>kur davranışları, dil, sanat] (5)Rasyonalite; doğa biliminde yani nedensel açıklama dediğimiz fiziksel-kimyasal açıklamada bu nosyona yer yoktur yani rasyonalite normatif bir kavramdır. Uğradığı operasyonla "fonksiyonel rasyonelite" adını alır ve biyofonksiyonalizm açısından normatiflik;
    "1. Hiçbir şekilde normatif olmayan durumlar (bir gezegenin elektromanyetik alan oluşturup oluşturmaması gibi).
    2. İnsani-sosyal değer ve normlar açısından normatif durumlar (kanser ya da delilik iyidir ya da kötüdür gibi).
    3. Biyofonksiyonal nesnel, doğal, tarafsız normlar bakımından normatif durumlar (biyolojik bir fonksiyonun maksadına uygun olup olmaması gibi). Bu tür durumların fonksiyonel rasyonellik açısından normatif değerlendirmesi durumuna 'fonksiyonel normatiflik' diyeceğim. " (s. 264). durumlarına göndermede bulunur. (6) Davranışın anlamı; afektif nörobilim ve evrimsel psikoloji-biyoloji açısından, insana, doğal robot, yaklaştığımızda davranışlarını sosyal normatiflik içinde dönüşen, mekan bulan ve fonksiyonel normatifliği hedef alan, sürekli gayesi fonksiyonel normatiflik(bu açıdan homeostasis ve üreme) olan bir canlı buluruz. Yani "Bir davranışın fonksiyonel anlamı davranışın parçası olduğu bütünsel davranıştaki fonksiyonel rolüdür." (s. 271) diyebiliriz. (7)Dilsel İfadelerin Anlamı; dilsel ifadelerin doğa bilimleri statüsünde hiç bir karşılığı, anlamı yoktur. Oysa dil, fonksiyonel anlamın yanında bir de potansiyel anlam barındırır. Fakat" epistemik nörofonksiyonel/fenomenal ayırt edilemezliğe göre organizmanın davranış fonksiyonunun bir bölümü olan beynin davranışsal fonksiyonlarının (beynin enformatik durumlarının) dil düzeyinde" (s. 280) ayırt edilemez. Kitaptaki problemi çözerken izlenen yolu şöyle gösterebiliriz >> ( http://i.hizliresim.com/NDRLoO.jpg) Tura'nın sebep-gerekçe veren açıklama ile fiziksel-kimyasal açıklama veren teorik çerçeveler arasına attığı köprüye "Biyofonksiyonalizm" diyebiliriz böylece. Fakat Tura bu kitabında epifenomenalist bir tutumla zihne eğilirken bu tutumu bir sonraki kitabı olan Zor Problem Bilinç:Bilinç Nörobiyolojisinin Fenomenal Dünya Yorumu'nda değişip ontolojik özdeşliğe kayar. Bu iki kitap arasında yapılacak karşılaştırmalı okumalar bütünsel bir kavrayış sağlayacaktır sanıyorum. Ayrıca Tura'nın Histerik Bilinç(2007) ve Madde ve Mana(2011) adlı çalışmaları da Beynin Gölgeleri'ni anlamakta yardımcı olacak bir temel sağlıyor diyebilirim. Bu zengin içerikli çalışmayı Tura, bitirirken şöyle diyor; "Varlık üzerine düşünmeyen bir psikiyatr düşünemiyorum." (s. 295). Çalışmanın, her ne kadar "Bir Psikiyatri Felsefesi" alt başlığını almış olsa da, varlığın kaygısını taşıyan her varlığa dönük bir çalışma olduğunu düşünmekteyim.

    İÇİNDEKİLER

    Teşekkür
    Önsöz
    1 Kitap Hakkında I
    2 Kitap Hakkında II: Çözüm Yolları
    3 Psikiyatrinin Pratik Sorunları I: Sosyal Değerler Sorunu
    4 Psikiyatrinin Pratik Sorunları II : Fenomenoloji ve Psikiyatrinin Fenomenolojik Eleştirisi
    5 Psikiyatride Teorik Sorunlar
    6 Biyofonksiyonalizm I: Genel Olarak Fonksiyonalizm
    7 Biyofonksiyonalizm II : Fizik ve Biyoloji
    8 Öznellik I : Temel Varsayım: Bir Epistemolojik
    Kopuş Olarak "Fenomenal Dünya"
    9 Öznellik II : Naif Gerçekçilik ve "Fenomenal Dünya"
    10 Öznellik  III : Epifenomenalizm
    11 Öznellik IV: "Ben" ve Özdeşlik
    12 Rasyonel Fail ve Davranışın Anlamı
    13 Sonuç ve Tartışma

    Ekler
    Ek 1: Szasz
    Ek 2: Foucault
    Ek 3: Çağdaş Bilim Felsefesinde Bazı Tartışmalar
    Ek 4: Sartre ve Varoluşçu Fenomenoloji
    Ek 5: Fodor
    Ek 6: Biyofonksiyonel Açıdan Beyin
    Kaynakça