• hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    hani sen iyiydin
    halden anlardın
    hani sen git demiyecektin bana
    ve ben herşeye rağmen gelecektim
    içimde bir umut
    ellerimde olgun meyvalar
    dünya nimetleri
    gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
    ama ne sen gel dedin
    ne de ben gelebildim herşeye rağmen
    aşkımız ayrılıklarla başladı

    deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
    köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
    sonra bir çaresizlikti zifir
    akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
    öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
    sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    aldığını geri vermez dalgalara
    görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
    alevden bir tasta eridi günler
    bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk

    tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
    kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
    aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    uyuduk bir daha uyanamadık

    şimdi bir kutup var sana çeker beni
    bir kutup var senden öteye
    ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
    dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
    onun için bulup bulup yitirdim seni
    hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    zamandın, zamandan öte bir şeydin
    yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    bu zincirleri sen vurdun ellerime
    sen getirdin bunca karanlıkları
    al şunu mum yak
    korkuyorum
    bir taş aldım attım denize
    günahlarımdan kurtuldum
    alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    öteye gidemem
    itme beni

    benim de bir insan tarafım vardı
    bakma böyle kötü olduğuma
    benim de dileklerim vardı
    benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    büyük dertler için benim ellerim
    anlamıyor musun
    sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    bütün kötü yerlerde ben korkarım
    biliyorum
    bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    fabrika bacalarında bir kara dumanım
    zehirim akrep kuyruklarında
    kötüyüm sevemediğin kadar
    öyle fenayım
    kapanmış bıçak yaralarında
    bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    unut artık
    bayat bir ekmek gibi
    çürümüş bir elma gibi

    sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
    sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
    sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    sarı badanalı evleri sev biraz
    bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
    anladım
    bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    tosca'dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    sus biraz
    ensemde bir akrep yürüyor
    bırak yürüsün
    sabaha asacaklar beni
    dokunma
    yedi canım vardı, ikisi gitsin
    bunca ölümler az gelir bana

    kalbimi yardım
    bir damla kan aktı
    kutuplara kar yağıyordu
    üşüdüm
    failatun vezniyle seni çağırıyorum
    bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
    dur gitme
    beş kuruşum vardı kaybettim
    dur gitme
    ısırgan otlarından kurtar beni

    deniz analarının gözlerini çaldım
    sana bakmak için
    güneşi üçe böldüm
    al biri senin olsun
    yüzümde beş bıçak yarası var
    bir de sen vur
    barut kokusunu severim
    bir portakalı dilim dilim soy
    acıktım
    tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    tut ki bir marul yaprağıydım
    öldüm

    al şu serçe parmağım sende kalsın
    ben kötüyüm
    allahsızım
    korkunç çirkinim
    ben seksensekizinci tul dairesiyim
    sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    al
    ben lanetlendim

    chopin'in cenaze marşı çalınıyor
    ölüler ayağa kalktı
    görüyor musun
    şu soldan ikinci benim
    senin yüzünden öldüm
    şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    ağlıyorum
    biraz sev beni
    gül biraz
    yaklaş biraz
    seni affediyorum

    kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    başımı taşlara vurdum
    gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    tanrısal duygular içindeydim
    bütün tanrısızlığımdan uzakta
    bir kemiklerinin sertliğini aldım
    bir teninin aklığını
    sonra sıcaklığını dudaklarının
    gel bak
    sana bir tanrı getirdim
    gel bak
    bir tanrı yarattım senden

    Ümit Yaşar Oğuzcan / Sana Bir Tanrı Getirdim
  • Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
    köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
    sonra bir çaresizlikti zifir
    akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
    öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
    sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    aldığını geri vermez dalgalara
    görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
    alevden bir tasta eridi günler
    bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk

    tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
    kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
    aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    uyuduk bir daha uyanamadık

    şimdi bir kutup var sana çeker beni
    bir kutup var senden öteye
    ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
    dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
    onun için bulup bulup yitirdim seni
    hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    zamandın, zamandan öte bir şeydin
    yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    bu zincirleri sen vurdun ellerime
    sen getirdin bunca karanlıkları
    al şunu mum yak
    korkuyorum
    bir taş aldım attım denize
    günahlarımdan kurtuldum
    alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    öteye gidemem
    itme beni

    benim de bir insan tarafım vardı
    bakma böyle kötü olduğuma
    benim de dileklerim vardı
    benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    büyük dertler için benim ellerim
    anlamıyor musun
    sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    bütün kötü yerlerde ben korkarım
    biliyorum
    bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    fabrika bacalarında bir kara dumanım
    zehirim akrep kuyruklarında
    kötüyüm sevemediğin kadar
    öyle fenayım
    kapanmış bıçak yaralarında
    bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    unut artık
    bayat bir ekmek gibi
    çürümüş bir elma gibi

    sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
    sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
    sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    sarı badanalı evleri sev biraz
    bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
    anladım
    bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    tosca'dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    sus biraz
    ensemde bir akrep yürüyor
    bırak yürüsün
    sabaha asacaklar beni
    dokunma
    yedi canım vardı, ikisi gitsin
    bunca ölümler az gelir bana

    kalbimi yardım
    bir damla kan aktı
    kutuplara kar yağıyordu
    üşüdüm
    failatun vezniyle seni çağırıyorum
    bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
    dur gitme
    beş kuruşum vardı kaybettim
    dur gitme
    ısırgan otlarından kurtar beni

    deniz analarının gözlerini çaldım
    sana bakmak için
    güneşi üçe böldüm
    al biri senin olsun
    yüzümde beş bıçak yarası var
    bir de sen vur
    barut kokusunu severim
    bir portakalı dilim dilim soy
    acıktım
    tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    tut ki bir marul yaprağıydım
    öldüm

    al şu serçe parmağım sende kalsın
    ben kötüyüm
    allahsızım
    korkunç çirkinim
    ben seksensekizinci tul dairesiyim
    sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    al
    ben lanetlendim

    chopin'in cenaze marşı çalınıyor
    ölüler ayağa kalktı
    görüyor musun
    şu soldan ikinci benim
    senin yüzünden öldüm
    şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    ağlıyorum
    biraz sev beni
    gül biraz
    yaklaş biraz
    seni affediyorum

    kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    başımı taşlara vurdum
    gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    tanrısal duygular içindeydim
    bütün tanrısızlığımdan uzakta
    bir kemiklerinin sertliğini aldım
    bir teninin aklığını
    sonra sıcaklığını dudaklarının
    gel bak
    sana bir tanrı getirdim
    gel bak
    bir tanrı yarattım senden
  • Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey ! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
    yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
    dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
    menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
    mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
    her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
    bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
    deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
    avuçlarım"
    belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
    bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
    uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
    nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
    olmalarıyla-
    korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
    kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
    ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
    bekçisinin
    korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
    sallanaraktan

    bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
    aranan
    korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
    korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
    ışıklarında
    ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
    olmalarıyla
    korkunçtur korkunç!
    diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
    ayrıca
    neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
    tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
    ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
    çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
    inceliği
    ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
    yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
    bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
    birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
    gibi
    ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
    ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
    ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
    hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
    eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
    okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
    anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
    butlarında
    ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
    kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
    olmalarımla

    kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
    anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
    odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
    rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
    bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
    bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
    sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
    zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
    bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
    ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
    vurmalar
    ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
    ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
    konuda
    ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
    sonsuzunda
    bu kadarcık bir şey-iyi ya, peki, şimdi kim var sırada
    sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
    yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    ne güzel ellerimizle.. başlayın, hadi başlasanıza
    örneğin bir kahve falı ? az müzik ? diyorum biraz iskambil!..
    ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
    ayrıca
    - dört kişiyiz!
    - hayır on!.
    - bin kişiyiz!
    - bana kalırsa..
    ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
    öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir
    unutulmaya
    çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz ? ne tuhaf biraz
    anlıyorum

    - üç karo!
    - pas diyorum!
    - susalım baylar, dört kupa!
    ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz ? susalım!
    susalım-niye susalım-anılar mı dediniz ? ne sesli bir
    vuruşma!
    ya sonra ? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
    gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
    sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
    yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    ne güzel ağzımızla.. yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
    olmayı istiyorum-sahi mi- ama isterseniz siz olun
    siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza
    yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
    gibi oyalansanıza
    biraz oyalansanıza.

    bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    bir söz başka olamaz sözden gibi
    bir şey başka olamaz şeyden gibi
    tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey ! kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
    bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

    kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
    kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
    bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
    vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
    ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
    üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
    hiç bilmiyoruz
    diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
    tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
    böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
    sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
    ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
    ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
    kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
    yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
    ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
    tam öyle gibi.. demeyin: eh, biraz yorulsak da
    demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
    biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
    bilmiyoruz ya
    diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla

    II

    ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
    nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
    dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
    dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
    bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben
    sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona
    dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
    dedim ki, falan filan..
    örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
    ölüversem şuracıkta
    bakınca herkes orama burama
    derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
    hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

    yani kim yaşamış kendi adına
    vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
    tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
    döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
    hani ne başlar ne biter
    hani ne vardır ne yoktur
    tanrısal bir harekettir din adamlarınca
    bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
    çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
    hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
    herkes gibi bir şey niye olmalı
    bakınca işte şurdan şuraya
    masalar, masada yazı makinaları
    derim ki, niye olmalı
    bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
    sürüngen parmakları
    çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
    hayata bir şey demeyen bu garip adamları
    bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
    mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin
    yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
    ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
    bilmem ki niye
    yani masalar işte, masada yazı makinaları
    istemem, niye olmalı
    evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
    devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları
    bakımsız avluları
    avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları
    sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
    öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
    bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
    kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle
    yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı
    öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
    nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
    ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
    yaş masalar üstünde onların anlamadığı
    derim ki, niye olmalı
    niye olmalı bilmem
    şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
    ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
    ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
    değişmez bakışları
    bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
    hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
    derim ki, niye olmalı
    şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
    kadife ayakları
    bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
    hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
    herkes gibi bir şey niye olmalı
    varken kendini bulmak, bulmalı
    hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
    sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
    atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
    ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
    sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
    öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
    üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından
    ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
    o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
    gelirim de sizlere, alınınca odaya
    şöyle bir köşeye oturuncaya
    kadarki o sıkıntıyı geçerek
    başlarım konuşmaya

    derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
    tıraş olmuştum ayrıca
    bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
    ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
    aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
    bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
    bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
    ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
    kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
    ve nasıl yitirdim ben kendimi

    durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
    tıraş olmuştum ayrıca
    gömlekten söz açınca aklıma geldi
    ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
    bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
    sevmiyorum ayaklarımı da
    yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
    çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
    gözleri, göz bildiğim her şeyi
    yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
    bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
    sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri
    kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
    bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar
    hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
    kızarmış aklarıyla kendi gözleri
    her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
    ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
    kayboluyorlar bir bir
    öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları
    yeniden bulmak için
    çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

    o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
    ayaklarım da
    öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
    takır da takır, takır da takır boyuna
    yürüyüp gidiyorum onlarla
    parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye
    ihtiyar kumruların ağzından
    kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
    kutulardan birini
    çekiyor gibi en altından
    alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
    bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
    çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

    derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
    hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
    bir parça şarabım var altından
    yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
    yani bak kısa yoldan bir toplam
    nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
    ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
    düzlere vursam düzlerden
    dağlara vursam dağlardan
    önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
    sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
    ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
    acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
    öyleyse de bana, nasıl anlamam
    tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
    o “her şey” kelimesi gibi
    anlamı bitmek olan
    nasıl anlamam ben kendimi
    işte hey park bekçisi serseri
    bir parça şarabım var altından
    çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
    açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni
    bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
    – hani ben memurdum yanlarında –
    gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
    giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
    geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
    ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
    her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
    oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
    baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
    bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
    eliyle dürterekten yanındaki erkeği
    beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
    gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
    sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri
    durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
    o cansız, o soluk kilise resimleri gibi
    bir tanrı duruyordu, az ötelerde
    mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
    ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
    ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni

    III

    ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
    acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi
    derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi
    hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
    tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
    tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
    o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği
    gibi
    vakit pek olmayacak şimdi

    bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları
    zakkumları gördüm ve erguvanları
    ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz
    onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı
    ayaklarımı da
    takır da takır, takır da takır omuzlarımı
    ayaklarımı
    ayaklarımı, omuzlarımı
    içimde yürürler doldurup uykularımı
    dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı
    ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
    yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını
    ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden
    der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı!
    çık dışarı, çık dışarı!
    oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı
    ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek
    göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı
    ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak
    süpürün kabuklarımı!
    ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya
    döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı
    ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
    yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını
    ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan
    insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı
    ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı
    bir kavrayışla
    istesek bir şey değil
    istesek daha fazla
    takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
    ayaklarıyla
    nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.
    hadi anlatsanıza!
    - elbette anlatırız, niye anlatmayalım
    - insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..
    - evet size kalırsa
    - hiç canım, biraz oyalansanıza

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları
    bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda
    bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz
    kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda

    dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden
    bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden
    dersiniz hiç çekinmeden
    dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı
    örneğin bir balkonu, oradan
    balkona ekleyerekten bir dağ başını
    sonra balkonla dağı
    ansızın bitiştiren
    öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten
    bir aşağı bir yukarı
    niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı

    niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla
    bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları
    derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara
    üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı
    ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı
    bilirim, böylece vakit olmalı

    bilirim, böylece vakit olmalı
    bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı
    denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
    yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları
    o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları
    ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..
    nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları
    nerde bir afrika’yı
    afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları
    diyorum kullanmalı
    o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları
    şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları
    kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları
    bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları
    odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları
    diyorum kullanmalı
    “nereye? – bilmem ki..” işte o adamları
    eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları
    peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını
    ve kutsal kitapları
    öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
    bu ölümsüz kalmaları
    yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle
    ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı
    bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye
    böylece, azıcık vakit olmalı

    IV

    korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
    bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı
    pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı
    bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı
    ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
    nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı
    herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti
    olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı
    akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki
    diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı
    bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan
    ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım
    eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
    hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
    yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı
    bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik
    her neyse, amcamın namuslu günleri
    neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
    istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
    konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini
    bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!
    bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni
    çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
    azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda
    polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
    bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
    çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim
    siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
    gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
    bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
    gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti
    hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.

    olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
    bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
    gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları
    ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir
    dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum
    sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?
    ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları
    bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
    dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı
    bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
    yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..
    bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
    kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden
    örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,
    bir satır başından belki. belki de...
    bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir
    manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden
    kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe
    masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses
    olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
    her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından
    yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
    yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani
    bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından
    cinsel bir çekişmeden
    arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış
    içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden
    bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam
    öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,
    bitimsiz derinleşen
    ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir
    atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
    gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir
    denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken
    onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her
    şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
    sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler
    gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
    nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir
    pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz
    aşklarından, tanrısız ellerinden
    yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
    atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen
    böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden
    nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
    seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
    vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
    gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
    durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o
    vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
    bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir
    kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
    bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..
    bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza
    vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
    ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim
    yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
    o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa
    iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta
    durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
    istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa

    yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
    diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
    ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
    benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi
    ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
    kapasak mı pencereyi acaba
    geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla
    babanız – daha erken – gelmeyen babanızla
    gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda
    gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında
    ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!
    gibi oyalansanıza
    girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara
    çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
    güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
    biraz oyalansanıza!

    bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    bir söz başka olamaz bir sözden gibi
    bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
    tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    Edip Cansever
  • . . .

    ŞİİR-MİİR

    K/aralamalar

    *******


    I / Şiir

    Hakîkat sarayının avizesi parlayan,
    Anlayın beni diye için için ağlayan!

    ...

    II / Sır

    Kâtillerin çeşmesi; uyku, diyordu şâir,
    İnsanlar uykudadır... ötesi yok vesâir!

    ...

    III / Tâbir

    Düş mü daha gerçektir, rüyâlar mı sâhici?!
    Yok mu tâbir edecek gördüğünden hârici?

    ....

    IV / Borç

    O gözlere yasaklı olan muhabbet burcu,
    Yalnız seni bulmaktır âşık olanın borcu!..

    ....

    V / Sebeb

    Muhabbet, murâd... sonra emir: Kün Muhammedâ...
    Varlığa gebe o nûr... diye ilâhî sedâ...

    ...

    VI / Rahmet

    Verâlar perde perde, perde perde tecellî,
    Hâtemü’l Enbîya’da sonu gelmez tesellî!

    ...

    VII / Akıl

    Akıl, akıl olsaydı nihayet delirirdi,
    Kaybolduğu noktada, apaçık belirirdi...

    (2011)

    ...

    VIII / Ayasofya

    Bâtılın için için kanayan yarasıdır,
    O güzel kumandanın gözünün karasıdır...

    ....

    VII / Nefs

    Ben huzur sokağının, korkulu kâbusuyum,
    Sana sen kadar yakın, bir ölüm korkusuyum.

    ...

    VIII / Aşk

    Ne onda var kokusu, ne sende ne de bende,
    Duymak istersen kulak ver Şâh-ı Nakşibend’e...

    ...

    IX / Şart

    Dâirelere dâir saatler hep sökülse,
    Duvarlardan vakitler ince ince dökülse!..

    ...

    X / Hayret

    Sîret ehline mâlum, apaçık perde sûret,
    Hasret, akıl cinnete, dilinde dua hayret!

    ...

    XI / Pu(su)

    Sudan da evvel bir şey vardı vardaki yokta,
    Az gibi görünse de ötesi yoktu; nokta!...

    ...

    15 / Murâd

    Ne cennet ne cehennem, seni kendine seçti,
    Risâletten evvelâ, kulluk libasın biçti!...

    ....

    16 / Mahsus‬

    ‪Bana ya O’ndan bahset olmadı konuşma sus!‬
    ‪Hakîkî lezzet O, dil yalnız O’na mahsus.‬

    ...

    17 / Nakşibendiyye

    Gidenlerin alayı az gelip, uz gittiler,
    Nakşîlerin cümlesi dâirede yittiler!...

    ...

    18 / Nakşibendiyye II

    Bir noktadan başlayıp sonsuza gerildiler,
    Ve Sonsuz’da son bulup ebeden dirildiler!...

    ...

    19 / Nakşibendiyye III

    Bir âlem düşünün ki; herc ü merc edilmiş,
    Yol gelmiş noktaların cümlesi dercedilmiş!...

    ...

    20 / 12:49

    Zandan sakının diye buyurmuştu bir âyet,
    Zanlar imana döndü hayret içre nihâyet!...

    ...

    21 / Rücû‬ (Ayasofya)

    ‪Her şey aslına doğru yarışta rücû için,‬
    ‪Nasıl anlasın akıl; neden, nasıl ve niçin?!...‬

    ...

    22 / Ses

    Gecenin sükûtunda çığlık çığlık sesler var,‬
    ‪Ay susar, yıldız söner, kuşanır karanlıklar!...‬

    ‪(2020)‬

    ...

    23 / Âh

    Bir hicrân söndürmeli ateşiyle nârını,
    Ve hasret hep uzaklık bilmeli civârını!...

    (2021)

    ...

    24 / Dünya

    Ne varsın ne de bir yok, ne haksın ne de mecâz,
    Kucağında bebekler, dillerinde hep niyâz!...

    ...

    25 / Hayâl

    Ha şu çöllerde serap, ha bu dünyada visâl,
    Leylâ, Mecnûn hikâye; Ferhat, Şirin hep masal!...

    (2021)

    ...

    26 / Tuzak

    Bir tezgah açtılar insanlık pazarında,
    Ve çekildi bayraklar iflasın nazarında.

    (2020)

    ...

    27 / Sırat

    ‪Kıllarla örülmüş ip; ne örgü var ne de şiş,‬
    ‪Karşıya varmak için yan ve yakıl, ol ve piş!...‬

    (2020)

    ...

    28 / [1:1]

    Hamd yalınız Rabbi’ne büsbütün âlemlerin,
    Yazmak murâdı boşa bilcümle kalemlerin!

    (2020)

    ...

    29 / Harakânî

    “Her şey ben değil miyim?!...” diye duymuştum sesi,
    Kesildi ezel-ebed mevcûdatın nefesi!...

    (2020)

    ...

    30 / Var

    Bir âlem var elemin kelâmından âzâde,
    Bir vatan var büsbütün vatanlardan ziyâde!...

    (2020)

    ...

    31 / İstiğfar

    Bir de bakarsın küfür her hâlin bir evveli...
    (Ben oldum)a isyan mı tevbelerin temeli?!

    (2021)

    ~

    32 / Îdam‬

    ‪İki kaş arasında nûrdan bir darağacı,‬
    ‪Maktül; İblis orada; burada nûr dâvâcı!...‬

    ‪(2020)‬

    ~

    33 / Râbıta

    Mânâda pınarbaşı iki kaşın arası!
    Ey dipsiz testi gönül, ey verâlar verâsı...

    (2021)


    34 / Sevince


    İnsan sevince anar ve kanar sevilince,
    Yanar hep benîadem gül gibi ince ince!...

    (2020)

    ~

    35 / Ay/asofya


    Göğsüm... diyorum bir ân; sanki ümmet kesilmiş;
    Ona libas diyerek Ayasofya biçilmiş!...

    (2020)

    ~

    36 / Kıyâm/et

    Artık zamanı geldi; kabirlerden haber var!
    İnsan; nûr ve cinler; bir... İblis baştan sona nâr!...

    (2020)

    ~

    37 / Nih/âyet (Nazireler)


    Kalmışım ara yerde, tozdayım, dumandayım
    Kirli bir mekândayım, iğrenç bir zamandayım.

    [A. Karakoç]

    .

    Ve nih/âyet işte ân gelip çattı ansızın,
    Yaram; merhem buldu, derman kesildi sızın!...

    (2020)

    ~

    38 ‪/ Mekr / 69:24‬

    ‪Selâmetin yurdunda kıldan ince bir tuzak,‬
    ‪O’na uzaklık yakın, cümle yakınlık uzak!...‬

    (2021)

    ~

    39

    Mârifet

    Bu köyde muhabbetin esâmesi okunmaz,
    Bir ok çeker pîrimiz vara yoka dokunmaz!...

    (2020)

    ~

    40

    Kırklar

    Üçler, beşler, yediler, kırklar aşkına akın;
    Hicrân yokluk yurdunda, visâlin demi yakın!...

    ~

    41

    Aynalar ‬

    ‪Aynalar tuz ile buz, akisler parça parça.‬
    ‪Yansımalar hakîkat, vehimler paramparça!...‬

    ~

    42

    ‪Havf ‬

    ‪Korku, sır dolu vuslat kapısının tokmağı,‬
    ‪Dipsiz karanlıkların yol gösteren çerâğı!‬

    ~

    43

    ‪Mârifet‬

    ‪Bu devirde muhabbet ateşten bir parçadır,‬
    ‪Mârifet yanmaksa da; özünde hep sırçadır!...‬

    ~

    44

    ‪Cevapsız Soru II‬

    ‪[Var]ı yoktan vâr eden [yok]u vardan etmez mi?!...‬
    ‪Dilese o sürüyü bir kör çoban gütmez mi?!...‬

    ‪(2020)‬

    ~

    45

    ‪Hayret‬

    ‪O’nu bulmak dâvâsı ne şaşılacak bir iş,‬
    ‪Bilmelerin cümlesi ne acayip bilmeyiş!...

    (2020)

    ~

    46

    Sen

    Her bir şeyde sen varsın; korda, kırda ve kuşta!
    Düzlüklerde sen varsın ve çıktığım yokuşta{!}..

    (2020)

    ~

    47


    Nice

    Evvelce bir zamanda oyuncaktı heceler,
    Ân oldu destanımı yazmakta hep geceler!..

    {2020}

    ~

    48

    ‪Sen‬

    ‪Sen yokluktaki ateş, ben varlıkta pervâne,‬
    ‪Senin yokluğun varlık, benim vârım vîrâne {!}..‬

    (2020)

    ~

    49


    Kibir

    Hatırından haberin yok ey kardeşim kimbilir?!...
    İblis yetmiş derece mârifetle dirilir {!}..

    (2020)

    ~

    50

    ‪Ser‬

    ‪Tam bugün başlamıştı rasûlünün seferi;‬
    ‪Müjde diye hazırdı tâ ezelde zaferi {!}..‬

    (2020)

    ~

    51

    Aşkın

    Bir genç gördüm düşümde Hızır mıydı Aşkın mı?!
    Yerl-gögü düz eden bir ilâhî taşkın mı?!...

    ~

    52


    ‪Yalnızlık‬

    ‪Başımda onsekizbin âlem dönüp duruyor;‬
    ‪Ve kalbim bu rüyâyı hep bir hayra yoruyor {!}..‬

    ~

    53

    ‪Nükte‬

    ‪Kehânet kahinlerin bir meydan okuması.‬
    ‪Kerâmet ilmek ilmek ârifin dokuması {!}..‬

    ~

    54


    Duâ

    Yapayalnız sâdece yalınız O'nu iste!
    Güftesi Allah olsun bu şiirin aheste!

    ~

    55

    Duâ

    Yokluğunda çalınsın varlığın beste beste!
    Nağmeler muştulasın; artık o bir vâreste!

    ~

    56

    Hatme

    Bir bedel talebinde bulunma o mecliste!
    Ona bedel Allah'tır, seste, susta ve siste!

    ~

    57

    Haber

    Batıdan haberler var: Uzaylar uzamakta!
    Kur'an'ı Hakîm'de iz: Hepsi birden tuzakta!

    ~

    58

    Sûfî

    Saf yünden âbâ giyer idi o dünkü velî!
    Bugün âli âbâdır, hem doludur hem deli

    ~

    59

    Anlamak

    Anlamak ta ezelde taksim edilen kısmet!
    Ağlamak nübüvvetten bir hatıra bir ismet!

    ~

    60

    Râbıta

    Tayy-i mekân akşamla bir yatsının arası!
    Âriflere Kafdağı iki gözün karası!...

    ~

    61

    ‪Aşk‬

    ‪Aşk zühdü örter iken şu takvayı perdeler!‬
    ‪Mecnûn {âşıkım} derken Leylâsı’nı peçeler!...‬

    ~

    62

    Mahfuz

    ‪Kuşatıldım yer yönden Hazret’in mahpusuyum!‬
    ‪Her şeyden âzadeyim, Zâtı’nın mahsusuyum!‬

    ‪~

    63

    Haber

    Ahmed el-Fârûkî'den size haber getirdim:
    Bir rüyanın içinde düşlerimi yitirdim!...

    ~

    64

    Haber

    Lâ kuvvete denildi... ardından illâ billah!
    Şâh-ı Hazne şifadır diye buyurdu vallah!

    ~

    65


    Merhamet

    Merhamet yeryüzünü bir yâr yüzü kılmaktır!
    Merhamet kutuplarda buz tutup yakılmaktır!

    ~

    66


    96:15-16

    Kaşların arasında zıtlara memba oluk...
    Ya yokluğa yolculuk ya varlığa bir soluk!

    ~

    67

    Nefs

    Dikkat buyurun dostlar!... Tatmak ölümden gâye,
    Şu nefsin öleceği esrarengiz hikâye!

    ~

    68

    Mülhem

    Diri kabrine âşık, meftûn ölüye mezar,
    Bir düğün yaklaşıyor sessizce azar azar!


    ~

    69

    ‪Döndü‬

    ‪Bir mevsime çattık ki; gülümüz küle döndü!‬
    ‪Hazanlar bahar oldu, delimiz kula döndü!‬...

    ~

    70

    ‪Hasret‬

    ‪Ya kendini bir güzel benli güzele hasret.‬
    ‪Ya da visâl zannıyla akraban olsun hasret!‬

    ~

    71

    ‪İnsan‬

    ‪Visâlinden bîhaber sonuna vardığının,‬
    ‪Hayâlidir, bilmiyor koynuna sardığının!‬

    ~

    72

    Ruveyda

    En tenha köşesinde saklısın sen kalbimin.
    İçimde bir mahremsin, sâkinisin Rabbimin!

    ~

    73

    Nefs

    Gelin size şu nefsin târifini edeyim.
    O yokuşta tıkansın {ben} düz yolda gideyim!

    ~

    74

    ‪Maksûd‬

    ‪Rûhumda bir sızı var, tam göğsümde bir yara!‬
    ‪Sen verâ’ül-verâ’sın, sensin verâ’ül-verâ {!}..‬

    ~

    75

    ‪Matlub‬

    ‪Ne verâ dinlerim ben ne de bir taht-es serâ,‬
    ‪Ben Hallac değilim ki; çekiverseler dâra {!}‬


    ~

    76

    ‪Maksud‬

    ‪Ne cennet ne cehennem benim yârim olamaz,‬
    ‪Leyl’i mi gece-gündüz ins ile cin bulamaz!‬...

    ~

    77

    {O}

    Bir zaman düşlüyorum vakitlerde âzâde.
    Hayâlimde yalnız sen sonsuzlardan ziyâde!

    ~

    78

    Zü'l-Celâl-i Ve'l-İkrâm

    Kara kara bulutlar, parıldayan şimşekler!
    Tâne tâne nâzenin iner durur melekler!...

    ~

    80

    ‪Bedel‬

    ‪Sonsuza varmak ise şu olmanın bedeli,‬
    ‪Ya bir kez dirilmeli ya anbean ölmeli!...‬

    ~

    81

    Aşk

    Mârifet tohumunun ekildiği tarladır!
    Menzil’dir, Semerkand’dır, Buhârâ’dır, Barla’dır!...

    ~

    82

    ‪Kalem‬

    ‪Binbir yandan sarılmış benim fildişi kulem,‬
    ‪Silâhımı biledim, silâhım; kurşun, kalem!‬...

    ~

    83

    Sesleniş

    Bir şâir sesleniyor: Yaklaşan yaklaşıyor!
    Vesâir sesleniyor: Yaklaşan paklaşıyor!

    ~

    84

    Bilmece

    Geceler karanlığı örtüveren bilmece,
    Dolunay’dan haber var; yıldız yıldız hecele {!}..

    ~

    85

    ‪Mim‬

    ‪Bu sen, sen değil isen ben kim içreyim yâ Râb?!‬
    ‪Bu ben, ben değil isem bir mim içreyim yâ Rab!...‬

    ~

    86


    Yum gözünü, kalbine her ân yokluğu üfür..!
    Kendinden geçmek iman, kendinde olmak küfür..!

    Necip Fâzıl Kısakürek

    .

    Nazîre’ler

    Ondan başkası yokluk; şimdi varlığı tükür,
    Varlıkta varlığından başkası yok ki; şükür!

    ~

    87


    İçimde

    Tam içimde bir yerde bir cengin havası var,
    Kalbim bin parça olup ölüme susamışlar!...

    ~

    88

    Ferman

    Başını kes, gözünü çıkar ve sonra oku.
    İlmek ilmek sadrına onun nakşını doku!

    ~

    89

    Kuşatma

    İşgaller altındayım kurşun yağmur misâli.
    Bilmem ki bir nazarın ne vakittir visâli?!...

    ~

    90

    Zafer

    Beyaz bayrağı çekin, teslim olup kurtulun,
    O gassalın elinde arınması bir kulun!...

    ~

    91

    Aşk

    İşin bidâyetinde âşk var imiş erenler,
    Yine nihâyetinde âşk yâr imiş erenler!

    ~

    92

    Mârifet

    Aşk bir ilâhi mekir, kıldan ince bir tuzak,
    Mârifet vâdileri sarhoş olana yasak!...

    ~

    93

    ‪Oku‬

    ‪İlk emir okumaktan âzâde peygambere,‬
    ‪Gözünü dik, kulak ver sadrındaki habere!...‬

    ~

    94

    U\zan

    Rüyâ içinde rüyâ, zanlar içinde bir zan,
    Ya uyan şu uykudan ya bir hayâle uzan!

    ~

    95

    ‪Aşk‬

    ‪İnsanı insan eden üç harf ile beş nokta!
    ‪Esâmesi okunur varda, hiçte ve yokta!‬..

    ~

    96

    Seyr

    Her kemâlin ardından bir zevâl gizli-saklı,
    Bu sırrı bilmeyene seyr-ü sülûk yasaklı!...

    ~

    97

    Sülûk

    Buldukça kaybolursun, kaybolunca bulunur,
    Aramaya devam et, yalnız öyle olunur!...

    ~

    98

    ‪Seyr-ü Sülûk‬

    ‪Bu yolda “gölgelerin gücü adına” denmez,‬
    ‪Güneşler dürülse de yolun hakkı ödenmez!‬

    ~

    99

    İllet

    Belâ... diye tâ bezm-i elestte söz vermişiz,
    Bu âlemde yalnız gül koklayıp kül dermişiz!

    ~

    100

    Yüz

    Allah Âdem'i kendi sûretinde yarattı,
    Beni bulsunlar diye sîret sîret arattı!

    ~

    101

    Yüzbir

    Bir dâire düşünün; sonsuza sefer için,
    Nerde, nasıl başladı, bütün bunları geçin!

    ~

    102

    ‪Zaman‬

    ‪Zaman yıldız misâli akıp akıp gidiyor,‬
    ‪Sanki bir sonsuzluğa gelin peşimden diyor!...‬

    ~

    103

    Secde

    Gözlerimi çivilesem burnumun yanağına,
    Mıhlansam bir âyetin sonsuz dayanağına!...

    ~

    104

    İkindi

    Aç açabildiğince gönlünün kesesini,
    Belki duyarsın bu dem Rahman'ın nefesini!...

    ~

    105

    Şiir

    Hikmet, Hakk'ın murâdı, kelimeler vesile,
    Şiir o ki; bâzen yâr, bâzen yâren kesile!...

    ~

    106

    ‪Aşere-i Mübeşşere‬

    ‪Cennetten hisse vardır bir dem görene sizi,‬
    ‪Öpen toprağa selâm o kadem izinizi!...‬

    ~

    107

    Zaman

    Bir fânusun içinde savrulmakta çark ve kum!
    Her şey bir dâirede, içinde bir ben yokum!...

    ~

    108

    ‪Aşk‬

    ‪Mecnûn, Leylâ’ya kandı, Ferhat Şirin’dir sandı,‬
    ‪Sûret yandı sîrete, Kerem Aslı’nı andı!...‬

    ~

    109

    Geceler

    Siyahlara bürünür sessiz sessiz geceler,
    Bir mâtem havasını tâ fecre dek heceler!...

    ~

    110

    Marş Marş

    Tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik... emir var saatlere!
    İbreler hazır kıta... Bilenmiş vaatlere!...

    ~

    111

    Halvet Der Encümen

    Bir ân içim dağ başı yalnızlığı çekmede,
    Sonra başıma dağ dağ tohumları ekmede!

    ~

    112

    Hayret ve Senâ

    (Yok), (var) için ölçü ki; bir terâzi, hem hassas,
    (Hiç)i (hep)e bir kıyas... ve Rasül’de müşahhas!...

    (2021)

    ~

    113

    Aşk

    Ne dehşet verici şey, ne korkulu kelime,
    Gönle bir perdedir ki; sarhoş acır hâlime!

    (2021)

    ~

    114

    Takva

    Her korku uzaklığın bir işâret fişeği,
    Bir korku var ebedî yakınlığın direği!

    ~

    115

    Dert

    Arasam, hep arasam perde sayıp cemâli,
    Bir ses duysam içimde: İşte aşkın kemâli!

    (2021)

    ~

    116

    Mârifet

    Hesap ehline ilân... Bir sır var her amelde,
    Gün gelir bir günahkâr geçer seni emelde!

    (2021)

    ~

    117

    Namaz ve Sır

    Sonsuza yolculuğun et ve kemikten hâli,
    En Yakın’dan haber var yakınlara ahâli!...

    (2021)

    ~

    118

    İhsan

    Rabbim, vermeyişinin sırrından haber versen,
    Çekilse şu perdeler bir tek (Sen) kalıversen!...

    (2021)

    ~

    119

    Elbet

    Vuslat öksüz kalırdı ayrılık olmasaydı,
    Yetim olurdu sevdâ vâdeler dolmasaydı!

    ~

    120

    Duâ ve Naz

    Olmayanı aramak, çöldeki serap gibi,
    Yok ki (Sen)den başka bir mutlak kerem sahibi!

    (2021)

    ~

    121

    Hikmet

    Şehvet hikmete perde, sükûnet has odada,
    Nârla nûr kıyasıya savaşmakta orada!...

    (2021)

    ~

    122

    Vakt ve Mevt

    Zaman, diyorlar zaman; her bir şeyin ilacı,
    Zamansızlık yurdunda sonsuzun darağacı!

    (2021)

    ~

    123

    Havâle

    Öyle sev ki; sevgiliyi ölümsüze ısmarla,
    Ve bir sonu, sonsuzluğun en sonunda tasarla!

    ~

    124

    Yakın(lık)!

    Sevdiğine yakınlık her sevenin murâdı,
    Elli vakit namazın sence var mı bir adı?

    ~

    125

    Haşyet ve Duâ

    Recâdan ilerde havf, onun üstünde haşyet,
    Her ân bin kere öldür, o gün bir defâ haşret!

    ~

    126

    Hasret

    Maksadına erip de kastından mahrum olmak,
    Hasret bile hayrette, bu ne tür bir kaybolmak?!...

    ~

    127

    İnsan

    Aşkı hamal belâya, derdi sevdâya kardeş,
    Sevdâsı kadar dertli, belâya aşkınca eş!...

    ~

    128

    Kandil

    Uçsuz karanlıklarda dipsiz kandilim benim,
    Ey seyyid-ül-kevneynim, benim güzel efendim!...

    ~

    129

    Tefekkür

    Bütün iş düşünmekte, zirâ (Mutlak) olan sır,
    Sırrı bulmak bir düş ki; rüyâsı milyon asır!...

    ~

    107

    Vecd

    Hemen kapıda ecel, odada ezan sesi,
    O; Ömer ibn’ül-Hattâb!... Rabbisinin nefesi!

    ~

    108

    İlk ve Aşk

    Elest Bezmi’nde misak, aşk ne güzel mürebbi!
    Dünyamızda akisler, hepsi senden ya Rabbi!...

    ~

    109

    Aşk

    Aşk gelince dürülür yolların hep cümlesi,
    Zaman bir ân olur ki; âşık olur kıblesi!...

    ~

    110

    Kader

    Bilcümle kayıtlardan kurtulanlar âzâde,
    Hür o kul ki bir esir, ona vatan âsûde!..

    ~

    111

    ‪Gayret‬

    ‪Bir gayret sahibi var, ismi âşikâr; gayûr,‬
    ‪Ne mü’min kayıtdışı, ne münâfık ne gâvur!‬

    ~

    112

    Duâ

    Ey biricik vâr olan, yegâne sûrette yok,
    Ey azdan-çoktan berî, sen ne yaysın ne de ok!..

    ~

    113

    Netice (İhsan)

    Gecenin karasından al istersen haberi,
    Ne, nasıl, neden ve kim, bir ulağın ezberi!..

    ~

    114

    Hamd

    Secdede bir cenâze, aman Allah’ım aman,
    Şükür tahtında sultan, annemize bir ferman!..

    ~

    115

    Felsefe

    Felsefe bir noktada hakîkate yolculuk,
    Akıl için bir çıkmaz; dâirevî sonsuzluk!..

    ~

    116

    Hür [Halvet Der Encümen]

    Hürriyet... kutsal lafız, onu nerde bulmalı?!..
    Hür o ki özgürlüğü perdelerde bulmalı!..

    ~

    117

    [K]aralamalar \ Onu 10’la Yaşamak (Mârifet)

    Bâb: İlham ve Mülhem

    Gün olur devran döner rüzgâr olup savrulur,
    Çölde bir kum tanesi kutuplarda kavrulur!..

    ~

    118

    Şehadet

    Firavunlar kabirsiz, kelimesiz şahitler,
    Doğrulandı evvelce verilen o ahitler!..

    ~

    119

    Hayret

    Bir makam düşlüyorum sevgilinin gözünde,
    Arttıkça eksimeyen bir tebessüm yüzünde!..

    ~

    120

    ~

    Ses ve Sus

    Kutsal vâdidir Tuvâ, orda sesinde nefes,
    Yalınayak [kelîm]i, kelimeler bir kafes!..

    21'

    ~

    121

    Duâ

    Yakînin azabından, azabın ırağından,
    Medet ey birin biri, korkunun durağından!..

    21'

    ~

    122

    Dâvet

    Gelin de delirin ve buldurulsun bir akıl,
    Kıl kadar uzaklığa varmak için yan, yakıl!..

    ~

    123

    İsrâ

    Bir zamanın içinde ânı aşan yürüyüş,
    Sevgili’den bir dâvet, mâsivâyı bürüyüş!..

    ~

    124

    Mîraç

    En son uçtaki ağaç, Cibril görev başında,
    Aşk ile yandı yanan, Rasül mahrem yaşında!..

    ~

    125

    Murâd

    Öteler ötesine [Burak] kesildi namaz,
    Nebî’den ümmetine, uçsuz bucaksız niyaz!..

    ~

    126

    Dâvâ‬

    ‪Ne amel, ne ibâdet, dâvâ O’na dayanmak,‬
    ‪Rasûl’ün boyasıyla bir ân olsun boyanmak!..‬

    ~

    127

    ‪Dâvâcı‬

    ‪Rûh tam altı cihetten kuşatılmış bir mahkum,‬
    ‪Yedinci bir kapı var, bir iç kapı, hep mahrum!..‬

    ~

    128

    ‪Dâvâcı‬

    ‪Rûh tam altı cihetten kuşatılmış bir mahkum,‬
    ‪Yedinci bir kapı var, bir iç kapı, hep mahrum!..‬

    ~

    129

    ‪Karar‬

    ‪İnsan için yolculuk tâ ezelde bir yazı,‬
    ‪Çalıvermek bir kader gönül denen o sazı!..‬

    ~

    130

    Merhamet

    Merhametin kınından bana bir ihsan yâ Rab!
    Ân olur ve zaman gelir vakit de kurban yâ Rab!..

    ~

    131

    Aşk

    Senin aşkın ne yakın, benim korkum ne uzak,
    Şah kadar yakınsın sen, [ben] damar damar tuzak!

    ~

    132

    Vahdet

    Her ne var ve ne yoksa her bir şeyin aslı bir,
    Kelimeyi estiren olsa olsa birdir bir!..

    ~

    133

    (Mülhem ve İlham)

    Neciyullah

    Ses versen yeryüzünde sular bile boğulur,
    Ölüler, ateşinde nefes nefes doğrulur!

    ~

    134

    İllet

    Perdeleri yırtana perde ardından haber,
    Selâm olsun ves’Selâm, ilelebed berâber!

    ~

    135

    Tâziye

    Yiğit olan erlerin anaları vatandır,
    Cennette sultan ana, ana ciğerdir, candır!..

    ~

    136

    ‪Diriliş ‬

    ‪Şu hayat dediğimiz şey bir ân ölüversin,‬
    ‪Ölümleri öldüren, ölünce gülüversin!..‬

    ~

    137

    Felsefe

    Aklın nihâyetini bulmak için bir yarış,
    O sona Kûy-ı Leylâ, Mecnûn için bir karış!..

    ~

    138

    Ziy’âfet [Mahkûm]

    Para, mal, makam, şöhret... hepsi bir gizli âfet,
    Toklara selâm olsun, fakirlikte ziyâfet!..

    ~

    139

    Ses ve Sus

    Kutsal vâdidir Tuvâ, orda sesinde nefes,
    Yalınayak [kelîm]i, kelimeler bir kafes!..

    ~

    140

    Şehadet

    Firavunlar kabirsiz, kelimesiz şahitler,
    Doğrulandı evvelce verilen o ahitler!..

    ~

    141

    Mârifet

    Gün olur devran döner rüzgâr olup savrulur,
    Çölde bir kum tanesi kutuplarda kavrulur!..

    ~

    142

    Domino (Cam Kırığı)

    Bir, milyonu bozarken, milyarları toplar [Bir],
    Aynalardan haber al, kumdan kale bir kabir!..

    ~

    143

    Hür [Halvet Der Encümen]

    Hürriyet... kutsal lafız, onu nerde bulmalı?!..
    Hür o ki özgürlüğü perdelerde bulmalı!..

    ~

    144

    Felsefe

    Felsefe bir noktada hakîkate yolculuk,
    Akıl için bir çıkmaz dâirevî sonsuzluk!..

    ~

    145

    Olur

    Cevher sâkıt olmaz ki bulansa çamurlara,
    Nârı bile yıkar nûr, bürünsen samurlara!..

    ~

    146

    Ayna(lar)

    Aynalarda bir sır var, sen, ben, (O) ayna(lar)da!
    Bir hakîkat var, bir gerçek sır(a)dan mânâlarda!..

    ~

    147

    Leylâ

    Leylâ bir misâl bize, kaybetmek için aklı,
    Cümle cennet kendinden geçmeyene yasaklı...


    ~

    148

    Merhamet

    Öldürmek O'nun kârı, diriltmekse Kerrâr'ın,
    İlmin Şehri'nde cümbüş, simsiyah nûr ile nârın!..

    ~

    149

    Tasavvuf

    Bir seyir sonsuzluğa... nedir dersen tasavvuf,
    Âşinâ okuyanlar, duyansa ehl-i vukûf!..

    ~

    150

    İmâm

    Kerem olan kimseler, elbette [Kerîm] olur,
    İhsânında taht kuran, îcâbında kaybolur!..

    ~

    151

    Nîmet [Ashâb-ı Kehf / Şifâ]

    Ne başka bir kuvvet var, ne de başka bir ilâh,
    Lâ ilâhe illallah Muhammed Rasûlullah!..

    ~

    152

    Alırlar

    Kime gideyim yâ Râb; senden başka nemiz var?!
    Verdikçe ver Allah’ım, tâ ki bitene kadar!..

    ~

    153

    Netice

    Güneşe kement attık, şimdi gökte dolunay,
    Bir ok lâzım kalbime, bir ayna ve bir de yay!..

    ~

    154

    Uçan Halı

    Gönül bir kanatsız kuş ve yeryüzü seccâde,
    Yâr yüzünde bir bayram olur dolunca vâde!..

    ~

    155

    A’diyât

    Ateş saçan atları gördüm sanki düşümde,
    Ülküler akın akın hemen benim peşimde!..

    ~

    156

    Rahmet

    Âşıklara âteş gerek, âriflere haşyet gerek,
    Fuzûli olanlara bir parça rahmet gerek!..

    ~

    157

    ‪Sevgili‬

    ‪Aynalarda bir şey var; bir akis, bir hakîkat,‬
    ‪Ve aşk; her şeyin aslına varmadaki tarîkat!..‬

    ‪~

    158

    Teslîm[iyet]
    Ne duymaktır mesele, ne görm bilmek;
    Mârifet; [Blr Güzel]e her ân teslim olabilmek!..

    ~

    159

    Haber

    Haberim var dostlarım n'olur ağlamayınız!
    Karalar bağlayarak beni dağlamayınız!..

    ~

    160

    Ve Kader

    Beyazdan bir beyazı karalamak kolay şey,
    Karadan bir siyâhı aralamak olay şey!..

    ~

    161

    Çocuk

    Yûsuf henüz bir çocuk; karşısında bir ayna,
    Kuyu kuyu yükselir rüyâlarda bir mânâ!..

    ~

    162

    Tebessüm

    Bilmiyorum; şâyet [O] gülmeseydi olur yâ,
    Güler miydi bulutlar; olur muydu hiç ziyâ?!..

    ~

    163

    ‪{Abd}‬

    ‪İpeklerim tükendi sevdânın pazarında,‬
    ‪Yandım, bittim, kul oldum bir hüznün nazarında!..‬

    ~

    164

    Sır!..

    Yere-göğe sığmadım diye ilâhî nidâ
    Elvedâ evvel-âhir, zâhir-bâtın elvedâ!..

    ~

    165

    Ağrı

    Bir kadîm ağrı bende, tandır kaynadı söndü,
    O’nda geldi gelenler ve yine hep O’na döndü!..

    ~

    166

    Aşk ve Hayret ve Duâ

    Gelin size şu aşkın târifini edeyim,
    Ârifân; "Allah, Allah!.." diyor iken gideyim!.

    ~

    167

    ‪Neş’e‬

    ‪Sefer benim kaderim, bir nişândır kırıklar,‬
    ‪Rüyâlar bir yoldur hep, düşümde hıçkırıklar!..‬

    ~

    168

    Sergüzeşt

    Evvelce bir zamandı, bir şey üflendi bana,
    İçimde arıyorum bir ufku yana yana!..

    ~

    169

    ‪Râbıta‬

    ‪Yakına varmak için bir vâsıta râbıta,‬
    ‪Ve [yakın]lık sonsuzun en sonunda bir çıta!..‬

    ~

    170

    Selâm

    Muhsinlere ezelin kaydıyla selâm olsun,
    Bir kelâmın içinde cümle belâ kaybolsun!..

    ~

    171

    Görürsün

    Bir ân gelir görürsün; kurtlar kuzuyla kardeş,
    Yağız atlar kanatlı, sanki bir kartala eş!..

    ~

    172

    Hayret

    Hayret bir parçasıdır şu sır dolu kaderin,
    Ve haşyet... görenlerin sadrındaki pelerin!..

    ~

    173

    Sır

    Evvelce hep bir idik, sonra bölündük bine,
    Vahdet vâdisinden ok, şühûd şühûd kalbine!..

    ~

    174

    Yakaza

    Bir kuş omzuma kondu, bir kedi mırıldarken,
    Bir şarkı usul usul göğsüme fısıldarken!..

    ~

    175

    Sır

    Evvelce hep bir idik, sonra bölündük bine,
    Vahdet vâdisinden ok, şühûd şühûd kalbine!..

    ~

    176

    Ruyâ

    Her ne varsa âlemde gizli-açık gördüğüm,
    Bir nebevî hâtıra, âşikâr bir kördüğüm!..

    ~

    177

    Tâbir

    Hakîkate ırağın gözüne görünmez sır,
    Kapanır kapıları göğün belki bin asır!..

    ~

    178

    ‪Gökler ve Gözler‬

    ‪Gözlerinde öteleri kuşatan o bakışlar,‬
    ‪Gözler ki; oya oya hakîkati nakışlar!..‬

    ~

    179

    Bâb-u Hakk

    Kapılar kapansa da bir kapı var hep açık,
    Deli[l]ler hep orada, akıl[lı]lar bir kaçık...

    ~

    180

    ‪Berât‬

    ‪Yıkanmak ne güzel şey bir mânevî hamamda,‬
    ‪Kurtuluşa giden yol: [Peki, doğru, tamam]da!..‬

    ~

    181

    Duâ

    Kapanmaz kapı açıl, dökül gök gök tecellî,
    Bir bûse, binbir neşe, oluk oluk tesellî!..

    ~

    182

    Sükût

    Her soru, sâhibine bir ok misâli döner,
    Diller bir olsa bir dem, cevâblar birde[n] söner!..

    ~

    183

    1’00

    Yüzüm, bir hâzin şark’ın kırık bir bestesidir,
    Ve yüzün perde perde, rahmetin destesidir!..

    ~

    184

    Sefer

    Ufukta bir yolculuk görünmekte gözüme,
    Bir ufuk... nakış nakış eğerlenmiş özüme!..

    ~

    185

    Tâbir

    Aynaya düştü cemâl, sonra kuyuda güzel,
    Bir ân öldü turnalar... ve zindanda bir bedel!..

    ~

    186

    Âşinâ

    Bir meclis... ve ruhlarda varı kuşatan sedâ,
    Belâ... güzel şey; {belâ} yoku yaşatan edâ!..

    ~

    187

    Zaman

    Zaman tabut içinde o insanın derisinden,
    Evvelinden haberdâr, bîhaber ilerisinden!..

    ~

    188

    Yedi

    Yediler bitirdiler; üçler, beşler, yediler!
    Kırklar selâm eylerken kuşlar bir şey dediler!..

    ~

    189

    [8]

    Cennet vâr imiş cennet içre başka bir cennet,
    Leylâ’ya akrabadır, aslında her bir cinnet!..

    ~

    190

    {9}

    Ne bir nebî ne mürsel, ne de mukarreb melek,
    Onsekizbin habersiz iken haberdâr felek!..

    ~

    191

    Ondört

    Binde iki binlere bir gece bedel olur,
    Güneş doğsa ansızın, ziyâsında kaybolur!..

    ~

    192

    Hiç

    Mârifet şu âlemde mâğfiret sâhibinin,
    Belki onun, milyonun ve belki de yüzbinin!..

    ~

    193

    ‪Gölge{n}‬

    ‪Dön yüzünü [Güneş]e, gölgeler hep sürülsün,‬
    ‪Bir ay doğsun semâda ve yıldızlar dürülsün!..‬

    ~

    194

    Emânet

    Dağlar! Dağ gibi sağlar... sıra sıra akında,
    Gönül bir aşka gebe, bin atlılar akında!..

    ~

    195

    Hikâye

    Her hayâl bir gün gelir ve yüzbin parça olur,
    Her masal unutulur, her aşk, vâra garkolur!..

    ~

    196

    ‪Hikâye II‬

    ‪Kaybolmak varlık için bir ezelî yazıdır,‬
    ‪Gözünde [Bir Gâib]in saklambaçlar nazıdır!..‬

    ~

    197

    ‪Aşk‬

    ‪Muhabbet bir deryâdır... biraz derinde vurgun,‬
    ‪Mârifetsiz sevgiler sâhillerde hep yorgun!..‬

    ~

    198

    ‪Zaman, Duâ ve Uyar‬

    ‪Zaman duvarda saat, vakit semâda yıldız,‬
    ‪Lâmekân bir nazarın gölgesi yaldız yaldız!..‬

    ~

    199

    [Yar]a

    Derdimiz... derde bile dermân olan derdimiz,
    Sonsuzlarda yalnız bir, birlerde yok ferdimiz!..

    ~

    200

    Ko[r]ku

    Ne ölmüş ki; âlemde sevgililer cân versin,
    Bülbül olan âteşte varsın bir gülü dersin!..

    ~

    201

    Hürriyet

    [Dost]un esîri olmak bedeldir cennetlere,
    Ve düşmandan merhamet... illettir cinnetlere!..

    ~

    202

    Gün/aydın

    Ümîd... sabaha gebe bir kudretli annedir,
    Sonu olmayan belâ... visâle numûnedir!..

    ~

    203

    An/lar

    Attan düşeyazanın hâlinden atlar anlar,
    Yârimiz dipsiz yara, şu sonsuz katlar anlar!..

    ~

    204

    Nef{i}s

    Nefeste bir şeyler var... ses, kafes, heves, lâdes,
    Herkes hâberdâr {O}ndan, [O]ndan bîhaber herkes!..

    ~

    205

    Bildim

    Güzelliğin Şâhı’na kul kesilir pâdişâh,
    Köleler hep gedâdır; önce mat ve sonra şâh!..

    .

    Oldum

    Yetmişbin perde ile perdelidir mâh cemâl,
    Celâl, ikrâma tevdî, orta yerdedir kemâl!..

    .

    Güldüm

    Rahman Ademoğlu’nu, sûretinde yarattı,
    Sevileyim diyerek, diyâr diyâr arattı!..

    ~

    206

    Pervâne

    Melekler öbek öbek... bir misâli kelebek,
    Aşkın mayasında var... ölüp ölüp dirilmek!..

    ~

    207

    ‪Îman‬

    ‪Yakîne ermek için mesâfeler boşlukta,‬
    ‪Yakınlık ya bir gece ya da belki kuşlukta!..‬

    ~

    208

    ‪Sefer‬

    ‪Mısır’a bir bakarsın bir yol olur bir kuyu,‬
    ‪Dünyâ zemzem kesilir terkedince uykuyu!..‬

    ~

    209

    ‪Uyku ‬

    ‪Uyku hiç eskimeyen buyruğu bir Kitâb’ın,‬
    ‪İçinde {O}na dâir bir hâber her hitâbın!..‬

    ~

    ‪Kalb‬

    ‪Göz uyur, cesed uyur, su uyur, düşman uyur,‬
    ‪Göğsümde mahmur bir ses: Ölümsüzlüğü duyur!..‬

    ~

    210

    Sefer

    Hicret bir ezel vakti bize kader biçilmiş,
    İnsan varlık içinde ayna diye seçilmiş!..

    ~

    211

    Sonbahar

    İlk olmak [O]nun şânı, benim mevsimim hüzün,
    Ağlarım, anlatamam... çırpınırken her güzün!..

    ~

    212

    I / Ferâset

    Düşüncenin bir adım ötesinde ferâset,
    Ve biraz gerisinde... oluk oluk kesâfet!..

    .

    II / His

    Beşin üstünde altı... his, üstünde zanların,
    Gönüllerde birlik var, üstünde îzanların!..

    .

    III / Gönül

    Kalbimiz... sevgiliye vatan olan kalbimiz,
    Şu aklı baştan alan, aşkı bulan kalbimiz!..

    ~

    213

    I!.. Pusu/lâ

    Yol uzun, yollar ırak, yolcularda iştiyak,
    Yolda pusu; pusula... akıl üstü insiyak!..

    II!..

    Zafer

    Binbir başlı yılan... nefs, şeytan ona talebe,
    Mağlub olsa gâlibtir, müjde olsun tâlibe!..

    ~

    II!..

    Mekr

    Cennete ebrar gerek, Hakk’a ise yalnız kul,
    Var bir lokma olsa da, [O]na yâr olan yoksul!..

    ~

    214

    Kün

    Zâtî bir nûr ve hepsi bu... sonra birden patlama!
    Her şey, her şey o nûrdan... neden, nasıl ve âmâ!..

    ~

    215

    Cehennet

    Araf... cennet bir adım ve cehennem sağında,
    Bir korku aşka gebe, seven haşyet ağında!..

    ~

    Cehennem

    Yakıtından haber var; yalnız insan ve taşlar,
    Ya taş kesilsin gönül, ya yangın yeri başlar!..

    ~

    Cennet

    Hasrete dâvet cinnet, cennet ilâhî tuzak,
    Onun için yaşayan, gönül şehrine uzak!..

    ~

    216

    Merhem

    Su başında bir kıtmîr, bir mahzun yetim yolda,
    Merhamet ne garip şey, izhârı bir garîb kulda!..

    ~

    217

    ‪Mârifet‬

    ‪Muhabbet, bir kâsede kan kırmızısı şarap,‬
    ‪Mârifetsiz sevdâlar mâmur etse de harap!..‬

    ~

    218

    Öl{me}mek

    Kuş ölür, bebek ölür, kör ölür, düğüm ölür,
    Bir kelebek gülerken, ân olur ölüm ölür!..

    ~

    219

    Emir

    Emir, demiri keser... ölmek öteden urgan,
    Olsun diye kulları, semâlar nûrlu yorgan!..

    ~

    Murâd

    Uykuyu şu ölüme kardeş kıldı yaradan,
    Lezzetini bilsin nefs... sonra çıksın aradan!..

    ~

    Nihâyet

    “Geçti, sonsuz rahmetim, gadâbımı geçti ey,
    Hey benim ezel-ebed, zâhir-batın kulum hey.”

    ~

    220

    Y\ok

    Hedefe atılan ok, ne vakit mıhlar avı,
    Bilmem, ateş ne zaman, yakar bir gizli kavı!..

    ~

    221

    Hüzün

    Her isimde bir esrar, her sırda {1} âşikâr,
    Diyâr diyâr yolculuk, yolcularda hep efkâr!..

    ~

    222

    ‪Sıddîkiyye‬

    ‪Bu kapı bir söz ile mirâca uruc eder,‬
    ‪Teslîmiyet sâhibi, ân olur Ona gider!..‬

    ~

    223

    ‪Er‬

    ‪Er olan kimse o ki; geçer her ân serinden,‬
    ‪Sesler duyar mekânsız; kulum... diye derinden!..‬

    ~

    224

    Ellerin

    Görünmez hazînenin anahtarı ellerin...
    Sebebi o şehrimde esip duran yellerin!..

    ~

    225

    ‪Günahkâr‬

    ‪Bir ân gelir günâhı kâr olur günâhkârın,‬
    ‪Belki bugün, bu vakit, belki yarından yakın!..‬

    ~

    226

    Âyin

    Bir şehir ölüyorken başkasında şehrâyin,
    Sabır denen nehirde hayat tüten bir âyin!..

    ~

    227

    ‪Kıyâm/et‬

    ‪Ehl-i irfâna rahmet, gayrıya bahar eyle,‬
    ‪Sûr eyle diler isen; dilemezsen kar eyle!..‬

    ~

    228

    Nişân

    Dile gelen satırlar, izler taşır sadırdan,
    İster güt o deveyi, ister aşır bayırdan!..

    ~

    229

    Ya/kın

    Ne mahrem şey yakınlık; uzaktaki ne mahdûm,
    Varlık bir nûrlu zindan; yok ile vâr hep mahkûm!..

    ~

    231


    Yek\pâre

    Arabî’den bildiri: Her şey her şey yekpâre;
    Rabbâni’den ilân var; tecellî pâre pâre!..

    ~

    232

    Şühûd’ul-vücûd’ul-şühûd

    Çoklukta bir yokluk var, birlik bir iç âlemde,
    Kelâm O’ndan, kelîm de, kemâl gibi kalem de!..

    ~

    233

    Şühûd’ul-vücûd’ul-şühûd II

    Varlık bir perdedir ki; perdeleri perdeler,
    Perde ardında diri, ölümsüzler nerdeler?!..

    ~

    Şühûd’ul-vücûd’ul-şühûd III

    Mescid-i Nebî... ashabta hayret tüten bakışlar,
    Bâzen neşe, bâzen hüzün... ve vakitsiz nakışlar!..

    ~

    234

    Münâzara

    Sûretten bir yol gider vatanına sîretin,
    Sırrı ne ola aceb; şehir şehir kesretin?!..

    ~

    235

    Dermân

    Dermân arardım diyor, gönül ehli derdime,
    Belâdan duâ duâ yol gider efendime!..

    ~

    236

    Hayret

    Bir göz açıp kapama... ışık hızı hayrette,
    O öfke bir nûrdur ki; Rahman ile gayrette!..

    ~

    237

    Azâb

    Şu “Ben Hakk’ım...” diyeni dâra çekmeli hâsıl,
    Ateşe, âteş gerek... sormayın neden, nasıl!..

    ~

    238

    Sır

    Sırrımız şu nâmahrem olanlara hep nasır,
    Dostu bulana selâm... duyanlara bir hasır!..

    ~

    239

    Fetih

    İki kaş arasında çiçeklerin savaşı...
    Orada büyük harbin bitmek bilmez telâşı!..

    ~

    240

    Sükût

    El konuşur bakarsın, susmayan diller gibi,
    Ölüler sohbet eder, gökte kandiller gibi!..

    ~

    241

    Hesâb

    Sanma... demişti şâir; tümsekte kalmaz teker,
    Bir hesâb vakti gelir... gelinir teker teker!..

    ~

    242

    Ruh

    Kanatsız bir kuştur ruh... söz âciz lisânından,
    Hikmet ona mâl olmuş, hep bir iz fermânından!..

    ~

    243

    ‪Kerâmet‬

    ‪Güneşe adım atmak onun, bunun kârıdır,‬
    ‪Kemendi ok eylemek bir Nakşibend zârıdır!..‬

    ~

    244

    Haşyetullâh

    Göğsümde sıra sıra sanki dağlar yürüyor,
    Pervâneler cân verip görünmezi bürüyor!..

    ~

    245

    Ve Muazzez

    Peygamber, çiçek ve gül... serâpa şifâ ve nûr,
    Uzanan eller O’na... O’nda vefâ ve sürûr!..

    ~

    246

    ‪Tâbir‬

    ‪Dünya kısacık rüyâ... bir yokmuş ve bir varmış,‬
    ‪Lezzetlerin cümlesi... sanki bir ân kadarmış!.‬.

    ~

    247

    Muhabbetullah

    Kıyar mı hiç sevgili sevdiğine ahâli?!..
    Annedeki hayretin dile gelmez melâli!..

    ~

    248

    ‪Mehâfetullah‬

    ‪Korku her şeyin başı, selâmet yurdu korku,‬
    ‪Rüyâsında düş görmüş kaçıp giden o uyku!..‬

    ~

    249

    Ves’Selâm

    Kemâl semâda bir burç, yıldız yıldız hep kelâm,
    Selâm sendendir yalnız, yalnız sensin Es-Selâm!..

    ~

    250

    Söz

    Yazılmasa yazılar kaviller düşmez dile,
    O’nun murâdı sözü kesivermek nâfile!..

    ~

    251

    ‪Nûr‬

    ‪Süt kesilsen de sütün hasretiyle yanarsın,‬
    ‪Nûr olsan da sen ey nûr... kesretiyle kanarsın!..‬

    ~

    252

    ‪Ser/hoş‬

    ‪Biz bir bezm-i elestin belâsıyız ey cânâ,‬
    ‪Müptelâsıyız ânın... bir bâlâsıyız cânâ!..‬

    ~

    253

    ‪Libas‬

    ‪Boyanın boyasına... kapısına dayanın,‬
    ‪Uyanalım, yanalım, dayanalım... beyânın!..‬
    ~

    254

    Ve Cevâb

    Yüzümdeki hüznümün sebebini sormayın,
    Kalbim kırıktır diye n’olur beni vurmayın!..

    ~

    255

    Hay/at

    Rahmeti kuşatınca hüznüm bir tufan oldu,
    Derman kesildi derdim, hâlim bir ferman oldu!..

    ~

    256

    Sen ve Biz

    Sen yârsın, yaradansın, biz ise yaratılan,
    Diyâr diyâr bir mutlak yâreçün aratılan!..

    ~

    257

    N{ok}ta

    Gözler kalbin aynası: Leylâ, Aslı, Ruveydâ,
    Gönülde nakış nakış bir sevgili: Suveydâ!..

    ~

    258


    İft{ih}ar

    Vuslat bir ince tuzak... ceylanlar akınlarda,
    Misk gibi visâl hasret... bir lokma yakınlarda!..

    ~

    259

    ‪Semâ‬

    ‪Raksediyor kanatsız kuşlar sırlı âlemde,‬
    ‪Ölümsüzlük ilânı... bir ölümsüz kalemde!.‬.

    ~

    260

    Ruh

    Vatan... bir parça kemik; orda mekânsız Sultan,
    Hava, su, toprak, ateş... hepsi bir emîr; ferman!..

    ~

    261

    Hakk

    Ene’l-Hakk bir dâvâdır... Hakk bilinsin diyerek,
    Bir nazardan bakarak hep bulunsun o bir tek!..

    ~

    262

    Ene

    Bende bir sır var, ben de... nûnda bir nokta saklı,
    Ene’l-Hakk dâvâsının hâkimine yasaklı!..

    ~

    263

    Kader

    Kader bir gün gelecek ve intikâm alacak,
    Bir gül, suya kaynarken, cinnet aklı bulacak!..

    ~

    264

    Murâd

    Şu zıtlar bir olunca bir vahdet fısıldanır,
    Sonra kesret kılııcı murâdı mırıldanır!..

    ~

    265

    Aşk ve Sır

    Bütün sır yalnız aşkta, tılsım içinde onun,
    Evvelin ve âhirin, başın, boşluğun, sonun!..

    ~

    266

    Ân

    Her ölümde yeniden doğuyorum silbaştan,
    Her doğum, kabirlerde bir nûr kesilir taştan!..

    ~

    267

    Arzu

    Gözümün gördüğüne kalbim adım atmalı,
    Ezel ile ebedî hep önüne katmalı!..

    ~

    268

    Bâzâr-ı Aşk

    Bir meclis, ilk buluşma... bir nidâ ve yek nazar,
    Duyanlar duydu {O}nu, bulana âşk-ı bâzâr!..

    ~

    269

    I / Ses

    Her şeyden önce {O} vardı, var bile yoktu varken,
    Mecnûn, Leylâ’dır sandı, diyâr diyâr ararken!..

    II / Nefs

    Aslı’mı buldum sandı, sonra uyandı Kerem,
    Bir ses duydu ezelden, sonra boyandı Kerem!..

    III / Nefes

    İlk nefha... o bir anne... nefeslerin annesi,
    Babalar hep kuludur, kullarsa bahanesi!..

    ~

    270

    Bûse

    Bir bûse bir siyâhı boyar kendi rengine,
    O bûse ağlar durur ermek için dengine!..

    ~

    271

    {O}

    Kenz-i Mahfî... diyerek esrârını duyurdu,
    Ermek isteyen {O}na gönül versin buyurdu!..

    ~

    272

    Döndü

    Hüzünler Kulubesi’ne artık hüzün de döndü,
    Hüznünü bayram bilen o gül yüzün de döndü!..

    ~

    273

    Süveydâ {Kara Delik}

    Kalbimde kara delik, karanlıklar gözümde,
    Beyazları karartan bir şeyler var sözümde!..

    ~

    274

    Zafer

    Önce hüsranı tadar, yolcusu bir yokluğun,
    Sonra zaferi gelir... birin, binin, çokluğun!..

    ~

    275

    Bizim Yûnus

    Gelmez bir Molla Kâsım ol gayrı çün suspusum,
    Sen ağla, ben güleyim... benim güzel Yûnus’um!..

    ~

    276

    Sondurak

    Bütün nefesler orda, onda şu en son Burak,
    O rüzgârın menzili, bir melteme son durak!..

    ~

    277

    Gül {Nakş-ı Gül}

    O bağın bülbülüyüz... kin yutar gül kusarız,
    Susarız biz hep {O}na, aşkına hep susarız!..

    ~

    278

    Gönül

    Gönül bir kanatsız kuş... âşikâr hep adından,
    Bir çatık kaş avlarmış kül-revân kanadından!..

    ~

    279

    Söz

    Âşıklara haram hâr... nâr ki; nûr âriflere,
    Lugâtlar parça parça sığmıyor târiflere!..

    ~

    280

    Ölüm

    Ölüm güzel şey, budur perde...demişti şâir,
    Ölüm, yaşatmak için... ölüm bir sır vesâir!..

    ~

    281

    Kördüğüm

    Bir hayâl mi ey Rabbim, hakîkat mi gördüğüm,
    Âlem bir sırlı yumak, bir nefes mi kördüğüm?!..

    ~

    282

    Gözler

    Bir insanın rûhunun izdüşümü o gözler,
    Sözler hep bir akis ki; esrardan bir şey gizler!..

    ~

    283

    Aşk

    Ne Hallac’ım, ne Yûnus, ne de şehîd Nesîmî,
    Cismimi bulan yoktur, bilen olmaz ismimi!..

    ~

    284

    Hakîkat

    Hakîkatin kuluyuz, mârifetin kölesi,
    Ne güzel şey, ne güzel ötelerin çilesi!..

    ~

    285

    Esmâ

    İsimler birer ayna, kim için deme sakın,
    {O} sana senden bile, bileden bile yakın!..

    ~

    286

    Vakt

    Hakk’ın memuru zaman, vakitse emîr âna,
    Mevsimlerde tebessüm ân olunca kurbâna!..

    ~

    287

    Hüzün

    Zaman geçti barıştım... her şeyde eşsiz ahenk,
    Bir ölüm buldum şimdi... ölümsüz hayata denk!.

    ~

    288

    Felsefe

    Felsefe bir âlemdir ki; septikler pâdişâhı,
    Gelin, sorun Piron’a... bitip tükenmez âhı!..

    ~

    289

    Derd

    Ölümü öldürdük biz, ölüm bize hep yakın,
    Akın var bir yakında, tâ uzaktan bir akın!..

    ~

    290

    Aşk

    Aşkını, korkusuna nakış nakış işlemiş,
    Bir haşyet, bir hayâli ciğerinden dişlemiş!..

    ~

    291

    Müjdeler Oldu

    Selâm {O}ndandır selâm, yalnız {O}dur es-Selâm,
    Secde yerinde müjde; ölüm öldü ves’Selâm!..

    ~

    292

    I / Hep Bu

    Kendimden kaçıyorum dolu dizgin bir atla,
    Kan renginde bir nûra boyanmış bir inatla!..



    II / Hep {O}ndan

    İki kaş arasında nefsin kana yâr başı,
    İki kaş arasında dostuyla mezartaşı!..



    III

    Ve Firâr

    Gönül denen selâmet yurduna firâr edin,
    Oraya sığdım... diyor {O} mâliki yevmiddîn!..

    ~

    293

    Hatır

    Hatırla o günü ki; rûhunda aksetti nûr,
    Belâ... denen bir sesi şimdi kalbine duyur!..

    ~

    294

    Anlaşılır

    Gün gelir, devrân döner anlaşılır murâdın,
    Acz diye arşı süsler, semâ semâ bir o âdın!..

    ~

    295

    Ses

    Gönül kuşu bir rüzgâr... borandan önce akit,
    Bir nefes... bir heyecan... sustu susacak vakit!..

    ~

    296

    O Akşam

    Bir sabah doğacak... o akşamın âhirinde,
    Akın akın gelecek... gidenler zâhirinde!..

    ~

    297

    Sırat

    Sırat kıldan incedir... diyenin inceliği,
    Bir yol biliyorum ki; târifsiz yüceliği!..

    ~

    298

    Muhasebe

    Bir ânı, bir ânına eşit olan zararda,
    Zamânı bir yârına sürüp duransa kârda!..

    ~

    299

    Görmek

    Körlük başta olsaydı, boşluklar hep dolardı,
    Gönül, gözü bulsaydı, küfür birden solardı!..

    ~

    300

    Dost

    Sarsılmaz dayanak dost; yalnız {O}nun aynası,
    Dilsiz-dudaksız kusur... nefs dağının mânâsı!..

    ~

    301

    Şiir

    Şiir yalnız basamak, hikmetin burcu için,
    Her şeye Hakîm Zât’a, kelimelerden perçin!..

    ~

    302

    İrâde

    Sûr amel defterinde, kader kitabında sır,
    İrâde yalnız sende, bir ateş ki; muasır!..

    ~

    303

    Kırk

    Kırkta bir şey var; bir sır... kılı kırk yaranda nûr,
    Kırkı bir kıl sayarak, kül olanlarda sürûr!..

    ~

    304

    Ölüm

    Adım adım yaklaşan korkuları korkutur,
    Bir gök gürültüsü ki; bulutları ürkütür!..

    ~

    305

    Sır

    Kavanozlar döküldü içinden için için,
    Balık oldu yıldızlar ve sonra ins ile cin!..

    ~

    306

    Murâd

    Bilinsin nokta nokta, bulunmasın o çokta,
    Var bir renge bulansın, bilensin murâd yokta!..

    ~

    307

    Nefs

    Benim atım kırk ayak, yolcusu ufukların,
    Yemeğini bulamam yurdunda yoklukların!..

    ~

    308

    İslâm

    O bende et ve kemik, o bende rûh ve mânâ,
    O benden öte bir nûr... {O}na akis bir ayna!..

    ~

    309

    Türkçe

    Benim dilim lisâna gelse lisânlar ölür,
    Kabir yeridir dilim, ona diller gömülür!..

    ~

    310

    Akıl

    Felsefe dümdüz yolda bir maksudu şaşırma,
    Tefekkür... ulvî fikir, mahdut aklı aşırma!..

    ~

    311

    Zevk

    Bilinmez ki bulunsun gül yüzlülerin şevki,
    Ölmeden olunmaz ki o bülbüllerin zevki!..

    ~

    312

    Nefs

    Nefesin içinde ses, sesin içinde nefis,
    İçiçe bir bilmece... bulmacalarda yeis!..

    ~

    313

    Zât-ı Akdes

    Nûr ile perdeledi akla muhal zâtını,
    Nûr yandı, nâr da yandı bilince tezatını!..

    ~

    314

    Mahrem

    Her şey benim mahremim, mahrem nâmahrem bana,
    Ey Harem Pâdişâhı.... arz-ı hâlim bir sana!..

    ~

    315

    Var

    {Var}ı şu bir yok ile var etmek de ne demek,
    Yok bir yok... olsa olsa yalınız emeklemek!..

    ~

    316

    Murâd

    Bir şey... herhangi bir şey, bırak aşsın hudûdu,
    Tâ ki görülsün artık bir murâdın buudu!..

    ~

    317

    Aşk

    Aşk yerle bir ederken, yer aşk ile bir olur,
    Semâ rakseder birden, birde kesret kaybolur!..

    ~

    318

    Ruh

    Ne sen onu sor bize, ne de biz anlatalım,
    Rûh bir ezelî yara... susayıp kanatalım!..

    ~

    319

    Gönül

    Bir gönül yarattın ki... târifinden dil âciz,
    Azîm olan bir sensin, bir sensin olan Azîz!..

    ~

    320

    Felsefe

    Felsefe, buldum diye bir garip övünmektir,
    Ve kendini kaybedip hasretle dövünmektir!..

    ~

    321

    Sır

    Ne sırdır ki... bir bezden daha nârindir derim,
    Ân olur bir {Sonsuz}a ondan evvel giderim!..

    ~

    322

    Hamd

    Kulunu yapayalnız yaratana bin şükür,
    Çokluğun esrârını gel şu yokluğa üfür!..

    ~

    323

    Kader

    İster bir kuş ol kalbim, kalbim... istersen ufuk,
    Yokluğun yolcusunda varmak bir ağır soluk!..

    ~

    324

    Aşk

    Yalvarmaktan ziyâde bir yakarıştır aşk,
    Yanılmaktır, yanmaktır, {O}na bir karıştır aşk!..

    ~

    325

    Sır

    Aradım, bulamadım, buldum sandım kaybettim,
    Yana yana su oldum, bir ân kandım kaybettim!..

    ~

    326

    1• Esmâ’ül-Hüsnâ ~ Allah

    İsm-i Zât... dileyene ism-i Âzam’dır Allah,
    Her kapının miftâhı: Lâ ilâhe illallâh!..

    ~

    327

    Bilmece

    Ölülerde düğünüm, dirilerde yasım var,
    Belki şu bilmeceye kırk gün dayanasım var!..

    ~

    328

    Şiir

    Şehirler kuruyorum şuura başkent diye,
    Gözümde bir sultanlık, o {Sultan}a hediye!..

    ~

    329

    Aşk

    Aşk kağıda yazılmaz amma kâleme gelir,
    Kelâmından âzâde susar eleme gelir!..

    ~

    330

    Ân

    Ne dünde çirkinlik var, ne güzellik yârında,
    Anda var her ne varsa, bir ân kadar yakında!..

    ~

    331

    Prova

    Bir saat yaklaşıyor, gongdan önce bir vakit,
    Bir mahşer provası... akla mahrem bir akit!..

    ~

    332

    Aşk

    Ben ölüme sevdâlı... ölümler bana hasret,
    Bir vahdet kuyusunda ölümüne bir kesret!..

    ~

    333

    Aşk

    Ezelde bir ses duydum... cümle ruhlarda akis,
    Belâyım ben, belâyım... ben, belâyım... bilâkis!..

    ~

    334

    Yemin

    Kandan kinden bir kale, burcunda pusatı lav,
    Kibir külü kul olsun diye {ben}lik yalnız kav!..

    ~

    335

    Cenk

    İçimde doludizgin atlılar kanatlanır,
    İçimde koşar adım kuşlarım pusatlanır!..

    ~

    336

    Din

    Yâ hû din nedir sorsan... hakîkat bir nokta der,
    Çokta varlık vehmedip, sonra asıl yokta der!..

    ~

    337

    Nefs

    Ey ebedin hârisi... seni bir ölüm paklar,
    O hayatın içinde yalnız kördüğüm aklar!..

    ~

    338

    Gece

    Gece bilmem nicedir bir esrarlı bilmece,
    İki heceye mahpus bir efkârlı dilmece!..

    ~

    339

    Mekr

    Yakınlık bir yakına erince doğar uzak,
    Yaklaşan yaklaşıyor, pusuya rahmet tuzak!..

    ~

    340

    Derd

    Gül gülsün diye bülbül isen gülme ağla dur,
    Hüzün aşk meydânında tek kişilik ordudur!..

    ~

    341

    Belâ

    Sığınak bir belâdır... {Belâ} bize dayanak,
    Ruhlâr âleminde sır... rahmet rahmet sağanak!..

    ~

    342

    Murâd

    Akıl, aşk vâdisinde bir yolunu kaybetmiş,
    Bir cinnet kuyusundan içip içip kesbetmiş!..

    ~

    343

    Recâ

    Her korkunun ardından bir ümit koşar gelir,
    Ey gündüzler yetişin, ey gece sen de belir!..

    ~

    344

    Hakk

    Bir mutlak hakîkatten gayrı her şey berhava,
    Ene’l sırrı o Hakk’tan başka bir şey; mâsivâ!..

    ~

    345

    Mârifet

    Soru geldi: Ey nefis, var mı bir maharetin?!..
    Seslendi: Onca kusur şüphesiz mârifetin!..

    ~

    346

    Leylâ

    Kâh yazları kış eyler, kâh bir yazıyı bahar,
    O cümle mevsimlerden âzâde bir nevbahar!..

    ~

    347

    O

    Evvelim sensin yârim, yârim âhirim de sen,
    Bâtınım sensin gayrı, gayrı zâhirim de sen!..

    ~

    348

    Yâr{a}

    Bir yaram var, merhemler görse şifâ kesilir,
    Bir yârim var ki; hekim sorsa dermân eksilir!..

    ~

    349

    Niyâz

    Hilâfet makamında makamsızlığa niyâz,
    Hattab oğlu Ömer’de bir naz ki; avaz avaz!..

    ~

    350

    Sükût

    Sessizliği bir kefen gibi giyinsem şimdi,
    Ve sorsam soyunarak beni susturan kimdi?!..

    ~

    351

    Dünyâ

    Mecâz ile gerçeğin arasında bir geçit,
    Hakîkat uyanana... yananlara bir kilit!..

    ~

    352

    Duâ

    Perçeminden tutunup sonsuzluğa yürüsem,
    Korkular kuşatırken... bir korkuyu bürüsem!..

    ~

    353

    Gül

    Gül gibi sarardım yâr, bir kül gibi karardım,
    Eyvâhımda, âhımda... bir tek seni arardım!..

    ~

    354

    Aman

    Sakla kendini yârim, sakın kendini aman,
    Bu sevdâya düşeli hâlim belâdan yaman!..

    ~

    355

    Naz

    Âşıkların sözleri sitem değil naz olur,
    Kâşını çatsa Mecnûn, Leylâ’ya niyaz olur!..

    ~

    356

    Züleyhâ

    Kıtfîr’de bir ince sır, esrar hep Züleyhâ’da,
    Sultanlığa giden yol, aşka susan sayhâda!..

    ~

    357

    Duâ

    Yâ Rabbi!... Saklımızı akıllıya perde kıl,
    İster aşk bahşet ona, dilersen her yerde kil!..

    ~

    358

    Tevbe

    Tevbe... aşkını haram kılan zâhide ya râb,
    Tevbe, tevbe ki; vahdet kesret kûyunda harab!..

    ~

    359

    Menzil

    Bir iğne ve ip elde... dîlde ayna ve tarak,
    Bir delikten geçerim, delillerle uçarak!..

    ~

    360

    Menzil

    Kapıları kapanmaz Seyyîdler Ordusu’nun,
    Ora sonu olacak binbir başlı pusunun!..

    ~

    361

    Menzil

    {O}nun o has rengine boyanmak mutlak kandil,
    Bir ufuktur bambaşka bir ufka gebe Menzil!..

    ~

    362

    Âh

    Önce derin bir âh ve akın akın bismillâh:
    Lâ ilâhe illallâh... Muhammed Rasûlullâh!..

    ~

    363

    Dâde

    Kübrâ mı desem yoksa, yoksa bilmem ki Zehrâ?!..
    Gülden bir kabir yeri artık o taht-es serâ!..

    ~

    364

    Sır

    Tûvâ’da bir emir var: Varlığından soyun gel!
    Ey yokluğun sahibi; sen bir ufku hemen del!..

    ~

    365

    Kelîm

    Ne sır ki; kelimeler düğüm düğüm dilinde,
    Musâ’dan bir hatıra mirâcın kandilinde!..

    ~

    366

    Rûh

    Bir nefesin sırrını üfledi kundağında,
    Öldürerek ölümü rahmetin kucağında!..

    ~

    367

    Habîb

    Zebûr’da bilinmekten öte aşka dâir sır,
    Bir nişân taşır esrâr şehrindeki o hasır!..

    ~

    368

    Nefs

    Yediyüz derecede mârifetten bahisler,
    Nefisten iblislere hayrete dâvet hisler!..

    ~

    369

    Korku

    İnsan bir dipsiz telâş, dünya bir derin uyku,
    Yok mu hayra yoracak bu düşü diye korku?!..

    ~

    370

    Tâbir

    Bir dünyâdır dönüyor içinde bir dünyânın,
    Bir hakîkat uykusu, dışında bir rüyânın!..

    ~

    371

    İzâfiyet

    Her görece kendince, kendi içinde doğru,
    Her doğru o sonsuza bir seyirde dosdoğru!..

    ~

    372

    Îzah

    Ebû Cehil’de tavır... bir aynada kördüğüm,
    Ve Sıddîk; senden özge bir güzel yok gördüğüm!..

    ~

    373

    Muafiyet

    Hakîkatin içinde hakkı aramak gâye,
    Bir âh bütün mesele, gerisi hep hikâye!..

    ~

    374

    Hasret

    Seni bir ân kendinden mahrûm kılması azâb,
    Gadabı geçen rahmet bir de bakmışsın gazâb!..

    ~

    375

    Murâd

    Emir geldi Mevlâ’dan; evvel o yaratıldı,
    Varda, yokta, bir hiçte yalnız o aratıldı!..

    ~

    376

    Sohbet

    Sohbet bir cevherdir ki; âlim bilse hep yanar,
    Bir sükût sofrasında yalnız ârifler kanar!..

    <

    377

    Hüzün

    Atlar da ağlar bir düş kırılsa bir dünyâda,
    Onlar hayatta gibi... ve şu insan rüyâda!..

    ~

    378

    San’at

    Ezelin olsa olsa bir ebedî bestesi,
    Uzağı yakın eden bir ötenin ötesi!..

    ~

    379

    Hâtıra

    Ezel bezminden kalma bir sestir hep duyulan,
    Nefes nefes bir hasret, susup susup doyulan!..

    ~

    380

    Gönül

    Gönül bir âlemdir ki; raksı var bilinmezin,
    Yüzbinlerde aksedip o bire bölünmezin!..

    ~

    381

    Kader

    Bir mutlak irâdenin elinde irâdeler,
    Ân olur bir damla su bir ummanı perdeler!..

    ~

    382

    Leylâ

    Şehrinde muhabbetin yalnızlık âbidesi,
    Çıkmazın sokağında bir cinnet akîdesi!..

    ~

    383

    Çâre

    Ölümüe öldürmenin ara bul çâresini,
    Fedâ et nefis denen o ciğerpâresini!..

    ~

    384

    Derd

    Düşünmemeyi bir gün gelse de düşünmesem,
    Teslim olup murâda, işte tefekkür desem!..

    ~

    385

    Selâm

    Bir selâmet gecesi... doğdu gönülde güneş,
    Bir gece... tam bin ayın sonsuz esrârına eş!..
  • Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    Hani sen iyiydin
    Halden anlardin
    Hani sen git demiyecektin bana
    Ve ben herşeye ragmen gelecektim
    Içimde bir umut
    Ellerimde olgun meyvalar
    Dünya nimetleri
    Gözlerimde yanip yanip sönen bir pirilti
    Ama ne sen gel dedin
    Ne de ben gelebildim herşeye ragmen
    Aşkimiz ayriliklarla başladi

    Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    Karli daglarin serinliginde uyurduk geceleri
    Deniz fenerinin işiginda yikanirdik
    Köpükten bir çalkantiydi içimizde zaman
    Ne yana baksak denizdi maviydi işikti
    Sonra bir çaresizlikti zifir
    Akintiya kapilmiş gemiler gibiydik

    Bir org çalinir gibi yanibaşimizda
    Öyle kendinden geçmiş öyle başiboş
    Öyle derin duygular içindeydik anlatilmaz
    Sarhoş rüzgarlara biraktik kendimizi
    Aldigini geri vermez dalgalara
    Görmedigimiz ülkeler gördük gün dogusunda
    Tatmadigimiz yemişlerden tattik günahkar olduk
    Alevden bir tasta eridi günler
    Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    Hiç sönmeyecekmiş gibi yaniyorduk

    Tutsakligimiz nasil başladi bilinmez
    Pasli demir kapilar kapandi üstümüze
    Taş duvarlarda kayboldu boguk seslerimiz
    Çaresizligimizi bize aynalar söyledi inanmadik
    Kuşatildik ansizin kederle ayrilikla
    Aman vermez karanliklar sardi dört yanimizi
    Yalnizlik bir agri gibi çöktü başimiza
    Uyuduk bir daha uyanamadik

    Şimdi bir kutup var sana çeker beni
    Bir kutup var senden öteye
    Ben onun için böyle ortaliklarda kaldim
    Dag yollarinda caddelerde sokaklarda
    Onun için bulup bulup yitirdim seni
    Hangi kapiyi çaldiysam sen açtin bana
    Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    Zamandin zamandan öte bir şeydin
    Yillarca bir meşale gibi yandin uzaklarda

    Bu manyetik alanda bogulmam senin yüzünden
    Bu zincirleri sen vurdun ellerime
    Sen getirdin bunca karanliklari
    Al şunu mum yak
    Korkuyorum
    Bir taş aldim attim denize
    Günahlarimdan kurtuldum
    Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    Öteye gidemem
    Itme beni

    Benim de bir insan tarafim vardi
    Bakma böyle kötü olduguma
    Benim de dileklerim vardi
    Benim de bir bekledigim vardi yaşamaktan
    Yeter artik vurma yüzüme çirkinligimi
    Hergün bir kadin aglar benim yüzümde
    Büyük dertler için benim ellerim
    Anlamiyor musun
    Sen sevildigin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmedigimden böyle çirkinim

    Bütün kötü yerlerde ben korkarim
    Biliyorum
    Bir hayvan leşiyim öleli kirk gün olmuş
    Fabrika bacalarinda bir kara dumanim
    Zehirim akrep kuyruklarinda
    Kötüyüm sevemedigin kadar
    Öyle fenayim
    Kapanmiş biçak yaralarinda
    Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    Unut artik
    Bayat bir ekmek gibi
    Çürümüş bir elma gibi

    Sari badanali evlerde kazanlar kaynar
    Sari badanali evlerde günahlar işlenir her gece
    Sari badanali evlerde ölüler yikanir
    Sari badanali evleri sev biraz
    Bu evlerde zaman benim akşamlarimdir yitirilmiş
    Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    Bu sarilarda benim yüregim bir ölür bir dirilir
    Anladim
    Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    Tosca' dan bir arya hatirliyorum şimdi
    Sus biraz
    Ensemde bir akrep yürüyor
    Birak yürüsün
    Sabaha asacaklar beni
    Dokunma
    Yedi canim vardi ikisi gitsin
    Bunca ölümler az gelir bana

    Kalbimi yardim
    Bir damla kan akti
    Kutuplara kar yagiyordu
    Üşüdüm
    Failatun vezniyle seni çagiriyorum
    Bana imbiklenmiş yeşilligini getir
    Dur gitme
    Beş kuruşum vardi kaybettim
    Dur gitme
    Isirgan otlarindan kurtar beni

    Deniz analarinin gözlerini çaldim
    Sana bakmak için
    Güneşi üçe böldüm
    Al biri senin olsun
    Yüzümde beş biçak yarasi var
    Bir de sen vur
    Barut kokusunu severim
    Bir portakali dilim dilim soy
    Aciktim
    Tut ki ben yogum artik yeryüzünde
    Tut ki bir marul yapragiydim
    Öldüm

    Al şu serçe parmagim sende kalsin.
    Ben kötüyüm
    Allahsizim
    Korkunç çirkinim
    Ben seksensekizinci tul dairesiyim
    Sag gözümün üç kirpigini kestim
    Al
    Ben lanetlendim

    Chopin' in cenaze marşi çaliniyor
    Ölüler ayaga kalkti
    Görüyor musun
    Şu soldan ikinci benim
    Senin yüzünden öldüm
    Şimdi seni getiriyorlar karanligima
    Agliyorum
    Biraz sev beni
    Gül biraz
    Yaklaş biraz
    Seni affediyorum

    Kuşkonmaz dallarina astim kendimi
    Sedir agaçlarina gül yapraklarina
    Başimi taşlara vurdum
    Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandi
    Tanrisal duygular içindeydim
    Bütün tanrisizligimdan uzakta
    Bir kemiklerinin sertligini aldim
    Bir teninin akligini
    Sonra sicakligini dudaklarinin
    Gel bak
    SANA BIR TANRI GETIRDIM
    Gel bak
    BIR TANRI YARATTIM SENDEN.
    Ümit Yaşar Oğuzcan
  • Şimdi güz geldi bizim buralara
    Sararmış yapraklarını döküyor ağaçlar.
    Çağrısız savruk rüzgar sokaklarda
    Hüzündür bütün renkler şimdi Enya
    Hüzündür renkler
    Sessizce akıyor ırmak.
    Sararmış sazlıkların arasından düşleriyle
    Eylül Enya o sonsuz hüzün
    Eylü’le aşkların yaprak dökümü
    Denmiş isede sen sakın inanma buna
    Eylül Kardelen’dir
    Eylül Kardelen’dir Enya
    Ağaçlarını döken yapraklar hüznü, 
    Aşkı kavgayı kuşatıyor.
    Eylül’de çiçek açıyor Enya
    Bir kadın gebe kalıyor
    Bir başka kadın çığlıklarla doğuruyor
    Yankılanıyor ülkemin hapishanlerinde
    Direniş türküleri
    Mayıslar Eylül’lerden gebe kalmıyormu
    Enya
    Sana mapushanedeyken aşık oldum
    Zincirler vardı bileklerimde
    Ay ışığından parıldayan
    Son kez gördüğüm gökyüzü
    Parçasınıda gizleyip götürmüştüm hücreme
    O mavide yaşadım yıllarca..
    Düşgücümü zorlayarak
    O mavi parçasını birbirine ekleyerek
    Sonsuz bir gökyüzü elde etmeye
    Çabalıyorum
    Nekadar çaba harcarsam harcayayım
    Sonuçta Mavi parçası vardı elimde, 
    Korkuyorum Enya
    Bileklerimdeki zincirlerin, 
    Senin bileklerini incitmesinden
    Korkuyorum
    Kentler geceyi çağırdığında
    Ay doğduğunda
    Yüreğimle konuşuyorum Enya
    Yanlızlığını duyumsuyorum yüreğimde
    Bensizliğini çaresizliğini
    İçini kasıp kavuran hasretimi
    İşte ozaman Enya
    Bileyli bir bıçak olup
    İkiye bölmek istiyorum kendimi
    Parçalanmak ve
    değiştirmek dünyayı
    Çığlıksal ezgilerde aradım seni
    Enya
    Onların çöllerinde
    Vahaların aynasında
    Unutulmuş bir kent yüreğin Enya
    Çığlar yada okyanuslar altında kalmış
    Bir iz var yinede senden
    Varla yok arasında
    Nicedir beni kentlerde tutan şey Enya
    Günahlarım mı ıslıkla söylediğim
    Beni bende öldürüp kendini yaratan
    Aşklar mı gidemeyişime sebep
    Nedir beni bu kentlerde tutan şey Enya
    Yandım...yandım...küle dünüştüm
    Küller savurmuyor rüzgarlarımı
    ...
    mümkünmüdür Enya mümkünmüdür
    külün ateşe dönüşmesi
    Ben Enya sensiz yaşayamayan serüven
    parçalanmış aynalarda yüzünü arayan
    işte topluyorum odama yayılmış
    yanlızlarımı, sensizliklerimi, 
    bekleyişlerimi, 
    tükenişlerimi, umutlarımı
    çekip gidiyorum işte yine Enya
    külle tutuşturmak için aşkları
    hiç bir zaman ellerinden tutamayacağım
    Enya
    seni her düşündüğümde sesimi ve
    yüreğimi ısıracağım
    ezgilerle saracağım yaralarımı
    aynı gökyüzünün altında
    aynı acıların diliyle konustuk
    ve bizim dilimizde artık
    her ayrılık kavuşmadır.
    Yanlızca düşümüzde
    Bu aşkı yaşamamıza
    izin vardır.
    Sen Enya hiç bir zaman
    benim yaşadığımı bilmeyeceksin
    Bana en çok ecı veren şeylerden biride bu.
    Her sabah uyandığında
    Yüreğinin kıyılarında bordo bir gül
    Bulacaksın...
    Utangaç bir aşığın bıraktığını sanıp
    Küçümseyerek
    Aşk diyeceksin dağları delmektir.
    Aşk dizlerine kapanıp ağlamak değilse
    Enya
    Delmekse dağları
    Deliyorum...deliyorum...
    Akıtıyorum suyu göğsümden
    Ama biz yinede
    İki yakasında kalıyoruz suyun
    Sen Enya hiç bir zaman bilemeyeceksin
    Yüreğinin kıyısında bordo bir gül
    Bırakmak için azgın dalgalarla
    Boğuşurken öldüğümü.
    Ne zaman seni düşünsem Enya
    Soyları yok edilmiş geyikler geliyor aklıma
    Yalçın dağlarda duyulmuyorlar artık
    Avcıların yürek zarını titreten
    Geyiklerin sesi ve gölgesi
    Acıdır sürek avında olan.
    Ne zaman seni düşünsem Enya
    Yok edilmiş insanlar geliyor aklıma
    İşte ozaman uçurumlar arıyorum
    Uçurumlar
    Kendimi atmak için
    Bütün uçurumlar dolmuş Enya
    Yitirecek zincirlerim bile yok benim
    Yitirecek bir şeylerimin olmasını isterdim...
    Ve de yitirmek
    Yitirmek hayata bağlardı belki beni
    Yaşadığımın farkına varırdım.
    Acıyla burkulurken yüreğim
    ...
    kalbim mi var
    onuda sen alıp götürmedin mi Enya
    izleride silerek sonsuzluğa
    aynalar duyardı sesimi
    aynalar duyardı seslerimizi Enya
    ve
    mutluydu aynalardaki adam
    şimdi hangi aynaya baksam
    döküyor sırlarını.
    Dünya’yı ondurmayan şey nedir Enya
    gecekondulardan
    kentini taşlayan çocuklarmı
    yoksa nevroz şafaklarında
    bir kez daha zincire vurulmasın diye
    Prometeus
    bir kez daha karanlığa gömülmesin diye
    dünya
    sönmesin diye ateş
    bedenlerini ateşle tutuşturan
    çocuklarmı?
    Hayır Enya... hayır
    Acılarla olgunlaşmıyor insanlık
    Her şey gibi
    Unutuluyor acılarda zamanla ve
    Her kez kendisiyle başlatıyor
    Acının miladını.
    Kurşunlanmış bedenlerimizde
    Hakların gül
    Yaraları
    Benim ülkemde Enya
    Bütün masalların sonunda
    Masal kahramanı öldürülür
    Güzel bir dünya
    İnsanca yaşamak istedikleri için
    Öldürülürken halkımın çocukları, 
    Evlerde, kahvelerde, analar, babalar
    Alkışlardı ölü olarak, ölü olarak ele geçirmeleri, 
    Ve kızarlardı polislere
    Sağ olarak ele geçirdikleri için
    Çocuklarını.
    Aç, yoksul halkımın kendi tarihinden
    Öğrendiği bir şeyler var
    Bir şeyler var mutlaka
    Şimdi halkım
    Tarihinden öğrendiklerini deniyor.
    Çocuklarının üzerinde.
    İşkence ediyor, kurşuna diziyor
    Derisini yüzüyor, asıyor, yakıyor.
    Yaşıyor olduğu zulümlerin, kıyımların, 
    Sömürünün öcünü
    Çocuklarından çıkartıyor.
    Bunları gördükçe
    Duydukça Enya
    Bir kayayla parçalardım beynimi
    Aynalara bakamazdım
    Korkardım Enya
    Bir utanç kaplardı yüzümü
    Dinamitlerdim yüzümü
    Dinamitlerdim.
    Parçalanıp yitip gitsin diye
    Utanç be boşluk
    Her patlama biraz daha büyütürdü
    utancımı.
    iğrenirdim kendimden
    ekmeği bölemezdim
    su içemezdim
    bakamazdım çocukların yüzüne
    gülüşler düğümlenirdi gırtlağıma
    sevişemezdim.
    Buz tutardı gövdem.
    İktidarsızlaşırdım.
    Farkına vardırmazdım.
    Sevgilime bir ölüyle seviştiğinin
    Yalvarırdım sevgilime beni terk et diye.
    Geceyarıları apansız sokağa çıkardım.
    Sesleri çekilmiş alanlara
    Vurulmak için
    Vurulmak...vurulmak...
    Seslerini duyardım Enya
    Öldürülenlerin
    Zamanı örseleyen hayatını değiştiren
    Seslerini
    Kahramanlar doğurup
    Kahramanları öldüren
    Ve
    kahramanları ile birlikte
    Kendini de öldüren
    bir halkın çocuğuyum.
    Yiğit çocuklar güzel günler için
    Sürdürecekler ölmelerini
    Enya
    Biz asalaklar ve korkaklar yaşayacağız yine
    Şimdiden başlayacağız
    O güzel günleride kemirmeye.
    Artık kim inandırabilir beni Enya
    Tek değişmeyen şeyin değişme olduğuna
    Değişmeyen şeylerde var, 
    Mutlu olmak istemiyor halklar
    Özgür kardeşçe yaşamak da.
    İşçiler çalışıyor fabrikalarda Enya
    Üç vardiya
    Kan, barut kurşun
    Silah döküyor işçiler
    Silahın çeliğine terleri karışıyor.
    Bilim adamları laboratuvarlarda
    Yarışıyor birbiriyle
    Fantastik bombalar türetmek için
    Yarışıyorlar.
    Öyle bombalar üretiyorlarki
    Doğada bütün canlıları öldürürken
    Kapitalizmin metalarına
    Zerre kadar zarar vermeyen
    İnsan kapitalizmin metası değilki
    Enya
    İnsanı üretmek için makinalar icad edilmiyorki
    Sermaye yatırılmıyorki insana.
    Kurtarılacak bir dünya
    Kalmayacak belki Enya
    Halkların sustuğu yerde
    Yaşanırken katliamlar
    Onlar çocuklarını öldürecek
    Bombalar üretip evlerine ekmek
    Götürüyorlar...
    Geçmiyor içlerinden bir soru Enya
    Geçmiyor
    İçlerinden bir soru
    Bu kurşunlar kime sıkılır
    Bu bombalar kimleri öldürür
    Ve neden? 
    Umurlarındamı onların
    Kurşunlar kimleri öldürürse öldürsün.
    Yeterki onlar götürsünler evlerine ekmek
    Gizli bir korkuyla yaşıyorlar
    Ya kapanırsa silah fabrikaları
    Evlerine ekmek nasıl götürecekler
    Onun içindirki Enya
    Halklar silah fabrikalarının açılmasına
    İzin verip savaşıyorlar.
    Belki hiç bir zaman barış olmayacak Enya
    İnsanlar barış için öldürmedikten sonra
    Kendilerini
    Analar
    Genç kızlar, 
    Kınaları henüz kurumamış gelinler
    Bez dokuyorlar Enya
    Türkü söyleye söyleye
    Sevdalarını düşlerini işliyorlar bezlere
    Geçmiyor içlerinden bir soru Enya
    Kınalı iplere kimin boynu vurulur
    Sevda desenli bezler kimin kefeni olur.
    Grizu patlar Enya
    Sormazki insana
    Bakmazki insanın yaşına
    Ayırmazki sen genç sen yaşlı
    Sormazki evlimisin, bekarmısın
    Çocuğun varmı? 
    Kaç karın doyuruyorsun.
    Geçimlik bıraktınmı geride kalanlara? 
    Göçük altında işçiler ölür.
    Üstüne ağıtlar yükselir.
    Kimi evlere ateş düşer
    Yakar kül eder yürekleri.
    Kimi evlere güneş doğar
    Sevinir işsiz ailelerin ölenlerin yerine
    Oğulları, kocaları işe gidecek diye
    Nedir Enya insanlığı bukadar
    Soysuzlaştıran?
    Petrole batmış bir karabatak yada bir kedi, 
    Köpek, at, kuş ölüsü, 
    İnsan ölüsünden başka ne ölüsü olursa
    Olsun
    Vicdanını sızlattırıyorda insanlığın; 
    Ayağa kaldırıyorda insanlığı, 
    Savaşlarda öldürülen milyonlarca çocuğa, 
    Tecavüz edilen binlerce kadına vicdanı
    Sızlamıyor insalığın
    Soruyorum kendime yıllardır Enya
    O karabatağın soyu tükeniyor olsaydı
    Yine sızlarmıydı insalığın yüreği.
    Yoksa Enya
    Petrolmüydü insanlığı ayağa kaldıran? 
    Nedir Enya insalığı bukadar
    Soysuzlaştıran
    Ne anlamımız vardı
    Kendimiz ve onlar için
    Sadece onların yaşamlarını
    Sürdürmek için dünyaya
    Gelmiş birer neysemiydik
    Tohumuna para sayılmayan
    Onun içinmi sudan ucuz
    İnsan hayatı Enya
    Hiç bir insan bugüne kadar
    Doğal ve mutlu ölmedi Enya
    Hepsi gözleri açık öldü
    Ellerimiz kapattı gözlerini ölülerin
    Bugüne kadar ne bugünden sonra da
    Ölenler
    Öldürüldüler Enya
    Gözaltında kaybolmadıklarına, 
    Sokak infazlarında, 
    Yargılı infazlarda öldürülmediklerine
    İnananlara...
    Uzun bir ölümden başka neki yaşam Enya
    Ömrümüz uzun bir ölüm anı
    Biliyormusun Enya
    Uzun bir ölümü yaşatıyorlar bize
    Yavaş yavaş kokuşturup çürüterek
    İçimize asit dökerek
    Hergün birazdaha insansızlaştırarak
    Yanlızlaştırarak, dostsuz bırakarak
    Farkına varmıyoruz öldürüldüğümüzün
    İçimizde dışımızda duvarlar Enya
    Yıkmaktan değil yıkıntılarının altında, 
    Kalmaktan
    Korktuğumuz duvarlarımızın önünde
    Kurşuna diziyorlar bizi
    Çoğunluğumuzun günlük yaşamları
    Farklı gibi gözüksede Enya
    Özünde aynı
    Aynı sokaklarda doğup büyüyüp
    Ölüyoruz...
    Aynı sokakta yaşayacaksam bir ömür boyu Enya
    Yaşamanın ne anlamı var
    Sabah işe.işten eve ömrümüzce sürecek
    Evlerimiz Enya tabutlarımızdır.
    İşimiz ise horlandığımız işkence
    Gördüğümüz
    Emeğimizin ayaklar altına alındığı bir
    Hapishane.
    Yaşadığımız dünya milyonlarca insanın
    Günlük yaşam içinde azgınca sömürüldüğü
    Birbirine kırdırıldığı farkına
    Varılmasızın
    Öldürüldüğü toplu bir mezar
    Tutulmadı Enya
    Tutulmadı ölümlerin günlüğü
    Yığınlarca aynı öldürüldük çünkü.
    Düşlerimiz Enya düşlerim
    Düşlerimide öldürmek istiyorlar
    Yaralarıma saklıyorum
    Yaralarıma saklıyorum seni Enya
    Prometeus’un hergün gagalanan
    kalbinin altına
    açlığın öldürüldüğü
    çocukların yüreğine gömüyorum
    filistinlinin attığı taşa
    ölüsüne işkence edilen
    kürt gecinin esmer gülüşüne.
    düşlerimiz Enya düşlerim
    düşlerimide öldürmek istiyorlar
    ...
    düşleride ölünce bir insanın Enya
    o insandan ne kalır geriye
    sen hiç gördünmü Enya? 
    duydunmu? yuvasında ölmüş
    bir göçmen kuş...
    ağıt yakmak riyakarlık Enya
    anmalar eksilmektir anıları, yıpratmaktır.
    Unutturmaktır anılanı.
    Gözyaşlarımız dışa vurumudur.
    İkiyüzlülüğümüzün.
    Ağt yakmak, gözyaşı dökmek yerine
    En azından onlarla birlikte gitseydik..
    Belki Enya...
    Elyazması çocuklar bırakıp gitmezdi bu
    Kenti
    Umutlarını yitirmezdi bu kent
    Sığırcıklarını öldürmezdi.
    Avcıların yolunu gözlediklerini bile bile
    Uçurmazdı güvercinlerini
    Yüreğini söküp atmazdı
    Parçalamazlardı taş plaklarını, 
    Çiçekçi çocuklar
    Bombalar satmazlardı
    Abi...bir neron bombası
    Kefen paramız için
    Limalar ki sığınaklarımızdır
    Her insan kendinin kefenidir de
    El yazması çocuklar bırakıp gittiğinden beri
    Enya
    Bir şeyler öldürülüyor içimde.şasıyorum
    Kalbimi parçalayarakta olsa
    Yaşayabildiğime! 
    Bir zamandı anımsıyorum
    Kendimizden gizleyerek
    Söküp atmıştık yüreklerimizi de
    Ve tarihin birinde Enya
    Yakmıştık gemileri
    Yıkmıştık köprüleride
    Ant içip yazmıştık
    Boşluğun duvarına
    Dönüş yok diye
    Herkesin kendinden ve birbirinden
    Sakladığı bir sır vardı
    Biliyordu herkes
    Limalar varoldukça
    Gemiler yeniden yapılır
    Köprüler yeniden inşa edilirdi
    Geriye dönüş her zaman vardır, 
    Limanlar yok edilmedikçe
    El yazması çocuklar bırakıp gittiğinden beri
    Bu kent
    Dillerini koparıp attı bütün şiirler ve
    Herşey
    Şimdi sadece lal
    Yaratmak bulmaktır artık Enya
    Kendine, halkına, anılarına, geleceğe, 
    Yaşayacaklarımıza ihanet etmiş adamlarız
    Birahaneler dolusu.
    Kimliklerimizide yaktık
    Şarap içtik ateşinde
    Kimliksizdik.
    Bulmak istemenin adı arayışta artık.
    Bir amip gibi kendini
    Yok eden ve çoğalan aşkı
    Öldüren bu dünyada
    Neden sürdürüyorum yaşamımı
    Oysa Enya
    Ölümlerden korkmayacak kadar yaşadım.
    İnsan Enya insan
    Doğanın ve kendisinin vebasımıdır?
    Herşey talan edilmiş
    Sessizliği talan sonrasının tenhalığı.
    İnsanlar, ağaçlar evler, 
    Hayvanlar otlak köklerinden sökülüp
    Toprağın üzerine bırakıverilmiş
    İğreti birbirine yabancılaşmış, 
    İlintisiz, köksdüz geleceksiz, şimdisiz.
    Dokunduğumuz her nesne
    Acı bir çığlığa dönüşüyor.
    Yabancılaşıyor kendine
    Korkuyorum Enya korkuyorum
    Nesnelerin yüreklerini yitirmesinden, 
    İnsanlaşmalarından.
    Kuşların, balinaların, fokların
    Toplu intaharını duydukça seviniyorum.
    Hala diyorum duyarlılığını yitirmemiş
    Canlılar var
    Durmadan tecavüz ettiğimizbu
    Yeryüzünde.
    Bu benim umudum oluyor.
    Yitiriyorum bazen umudumu da.
    Ekmeğin, tuzun, şarabın
    Tükürmediğini gördükçe
    Yanlızlığımın yüreğinde duyumsuyorum.
    Enya
    Duyunsuyorum.
    Bizden nefret ettiklerini.
    Bizden daha çok sömürüldüklerini.
    Bize karşı yavaş yavaş örgütlendiklerini.
    Bizmi Enya
    Mutluyuz zincirlerimizle yaşamaktan.
    Hep aynı soruyu sordular Enya
    , dünyayı sizmi değiştireceksiniz.
    Sizemi düştü ülkeyi kurtarmak
    ...
    haklıydılar onlar bu sorularda.
    Hiç bir zaman mutlu yaşamak istemediler
    Bir gece yarısı aniden çekip gitmeyi
    İçlerinden hiç geçirmediler
    Merak etmediler ufukların arkasını.
    Mutluydu onlar zincirleriyle yaşamaktan
    Hiç sorulmamış bir soru gibi.
    Kalakaldım bir başıma.
    Anlayamazlardı aşkla yanan
    Çocukların yanmaktan başka, 
    Seçeneklerinin olmadığını
    Çekip gittim Enya sessizce
    Sorularıyla başbaşa bırakarak onları
    Yüreğimde sevinci, umudu taşıyarak
    Olsun Enya boşuna bir çaba
    Olsun bizimkisi
    Ütopyam için savaşmak
    İnsanlaştırıyor beni
    Bir anlam kazanıyorum yeryüzünde
    Tarihin biz devrimciler için hazırladığı
    Bir trajedi bu Enya
    Özgür bir dünyada
    İnsanca yaşamak istiyorsun
    Dahada incelip insanlaşmak
    Kurtulmak istiyorsun her an insanı
    kendine yabancılaştıran bu sistemden
    çıkmak istiyorsun bataklıktan
    sen kurtulmak istedikçe halkın tutup
    çekiyor
    seni ayaklarından
    mutlu, özgür bir dünyada yaşamak
    istiyorsan
    Enya, 
    isteyerek yada istemiyerek
    bu toplumu değiştirmek zorundasın
    çünkü özgürlük halkın yanında.
    Başka bir seçeneğin yok.
    Seçeneksiz ve yanlızsın.
    Bir gün belki korkudan
    Belki dayanamaz olur
    Yürek bu iğrençliklere
    Çıkıp gelsem senin ülkene
    Gözlerime bakabilrimisin
    Sevdalı sevdalı
    Gözlerini kör etmeden
    Ellerimi tutabilirmisin
    Ellerini kırmadan
    Çekip vurmazmısın beni anlımdan
    ...
    çekip vurmazsan Enya
    ben sana
    nasıl sevdalı derim.
    Bir gün çok mutlu olacağız Enya
    Düşünemediğin kadar mutlu
    Yağsın yağmur dediğin an
    Yağacak yağmur ıslanacaksın.
    ..
    bir gün çok mutlu olacağız Enya
    düşünemediğin kadar mutlu
    renklerle konuşacaksın
    çiçeklerle, böceklerle, otlarla
    çözülecek acının esmer dili
    ...
    bir gün çok mutlu olacağız Enya
    düşünemediğin kadar mutlu
    gelsin o dediğin an
    gelecek uzaktaki
    seni unutmadım çiçeğiyle
    yada sen ona gideceksin
    yüreğinde büyüttüğün çiçeklerle
    ...
    bir gün çok mutlu olacağız Enya
    düşünemediğin kadar mutlu
    biz göremeyeceğiz o günü
    öldürülmüş...çürüyüp toprak
    olmuş olacağız ve çoktan unutulmuş
    ...
    bir gün çok mutlu olacağız Enya
    biz göremeyeceğiz o günü
    belki bizden sonrakiler de ama yinede dövüşeceğiz
    kırılmadan, incinmeden hiç kimseye
    öleceğiz o mutlu günler için.
    -aralık bir kapı bırak yüzünde-
    birtek sen anlarsın beni Enya
    gelemeyişimin nedenini
    tutulmuş yollar, haçerin ışıltısı
    aç yavru ağzı yaralar tenimde
    ne zaman sana gelmek istesem
    yollar boynuma dolanıyor
    sendemi diyor çocuk
    hüznünlü gözleriyle
    ..
    birtek sen anlarsın Enya
    bir tek sen beklersin
    ..
    bir gün mutlaka geleceğim Enya
    lüzumsuz bir adam olduğumda burada
    üretir olduklarında mutluluğu
    dokunur olduklarında mutluluğa
    usandığın an beklemekten
    yıldızsız bir gecede geleceğim
    rüzgar olacak fırtınlar biçeceğim.
    Dallar tutkuyla bağlıyken gövdeye
    Artık ateşse ırmakların yatağı
    Yak bütün geçmişini geleceğini
    Sadece ateşler bilsin Enya
    Yaşanılacak olanı ve yaşanılanı.
    Herkes ölür Enya
    Devrimciler mutlu ölür.
    Ateşi ateş yakar Enya
    Beni kavga ve aşk
    Bırakıp gidiyorum bütün kentleri Enya
    Duyuyorum fabrika düdüklerinin
    Çığlığını
    Irmaklar deliriyor arkamdan
    Zaman tutsak sonsuzluğuna
    Aynı sokakta ölmek istemiyorum
    Enya
    Bırakıp gidiyorum bütün kentleri Enya
    Karışarak senin sonsuzluğuna
    Parçalayıp yüzümü
    Sıyırıp atıyorum utancı
    Bitiyor sorgu
    Tükürmüyorum artık
    Aynadaki
    Yüze
    Bırakıp gidiyorum bütün kentleri Enya
    Bir veda sözcüğü
    Son dokunuş ve bakış
    Devinerek sürecek
    Senin sonsuzluğunda
    Bırakıp gidiyorum bütün kentleri Enya
    Yaşanan vahşetlere dayanamayıp
    Ölümün gerilla olduğu
    O dağlara....

    Kayıt Tarihi : 10.6.2003 13:12

    Azmi Ünal Hendek
  • TARHUN
    Bir tüccarın kızı olan Tarhun, ablalarına hiç benzemiyordu. Fereng,
    Sultan, Mahsan, Begüm, Moluk ve Anka’nın, yani tüccarın öbür altı
    kızının her birinin ayrı bir şımarıklığı, çeşit çeşit istekleri vardı.
    Bazen, onların gürültülerini, oyunlarını duyan mahallenin erkek
    çocukları sokağa fırlarlardı. Tüccarın kızlarının neşeli kahkahaları
    bütün kasabanın dilindeydi. Herkes onların ne kadar güzel
    giyindiğini, ne kadar iştahlı olduğunu konuşuyordu. Mahallede
    oturanlar bu sevimli ve tombul kızlara bayılırlardı. Lacivert taşlı bir
    gerdanlığa bakıp bakıp tam bir hafta kıkır kıkır gülebilirlerdi kızlar,
    güneşin altında serilip yatarlar ya da mücevherlere bakarlardı. Zaman
    zaman, yemek yedikleri masanın yanı başında uyuyakalırlardı.
    Tüccar, altı kızını evlendirmişti, damatları da tembeldiler, onlar da
    yiyip içip şişmanlıyorlardı. Damatlar eşlerinin yanından ayrılmıyor,
    onlarla birlikte eğleniyorlardı. Günde olsa olsa iki saat çalışıyorlardı,
    hem de ne çalışma! Damatlar, tüccarın dükkânlarını kontrol ediyor ve
    işleri ayarlıyorlardı. Sonra eve dönüyor, eşlerini yanlarına alıyor,
    günün geri kalanını gülerek ve eğlenerek geçiriyorlardı.
    Tarhun, bütün bu olup bitenin ortasında kendisini meşgul edecek
    şeyler buluyordu, sanki çevresinde olanları hiç görmüyordu. Ya da
    belki görüyordu da görmezden geliyordu. Tarhun tombul değildi,
    sevimli ve güzeldi. Kızların en küçüğüydü. Tüccar babası ona uygun
    bir koca bulamıyordu. Tarhun her elbiseyi de giymezdi. Elbisesinin
    eteği kırışır ama o aldırmazdı. Ablaları onun eteğinin kırışıklığına
    bakar, nasıl olup da böyle giyinebildiğine şaşar kalırlardı.
    Babası Tarhun’un kendisinden bir şey istediğini hatırlayamıyordu.
    Babası ne alırsa alsın Tarhun kabul ederdi. Ne itiraz ederdi, ne de
    teşekkür ederdi. Hiçbir şeyi önemsemez gibiydi. Hiçbir yere gitmez,
    hiç kimseyle konuşmazdı. Ona soru soran olursa, kısa yanıtlar
    vermekle yetinirdi. Gür siyah saçları, omuzlarından aşağı sırtına
    dökülürdü. Yürürken destanlardaki peri kızlarına benzerdi. Ona
    sövseler de, iltifat da etseler, alay da etseler ya da saygı da gösterseler
    ilgisiz kalırdı. Sanki bambaşka bir ülkeden gelmişti ya da beklentileri
    bütün bunlardan çok daha büyüktü.
    Hayat böylece sürüp giderken büyük bir kutlama yapılacağı gün
    geldi. Kızlar, eğlence başlamadan günler öncesinden babalarından
    nasıl bir hediye isteyeceklerini düşünmeye başladılar. Sanki bu koca
    dünyada yapılacak bundan daha önemli bir şey yoktu. Her şeyi bir
    kenara bırakmışlar, bütün dikkatlerini tek bir şey üzerinde
    toplamışlardı: Nasıl bir hediye isteyeceklerdi? Ama şenlikler,
    Tarhun’u hiç mi hiç etkilemiyordu. Onun için şenlik günü öbür
    günlerden farksızdı. Aynı insanlar, aynı kasaba, tembel kızların ve
    eğlence düşkünü, tembel kocalarının yaşadığı aynı ev, aynı gökyüzü
    ve aynı toprak. Hatta her öğleden sonra çıkan ve insanların yüzünü
    gözünü toz toprakla dolduran rüzgâr bile aynıydı. Bunun böyle
    olduğunu tek bilen de Tarhun’du.
    Şenliğe bir gün kala tüccar kızlarını yanına çağırdı, kente alışverişe
    gideceğini bildirdi, kızları da canları ne istiyorsa söylemelilerdi. İlk
    sözü en büyük kızı Fereng aldı. Ne zaman bir şey isteyecek olsa
    babasının dizlerine oturur, kollarını boynuna dolar, yanaklarını öper,
    sonra başını babasının omzuna dayar, göğsüne yaslanır, konuşmaya
    başlardı. Bu sefer de aynı şeyleri yaptı ve, “Ben bir banyo istiyorum,
    muslukları altından, duvarları ve zemini gümüşten olsun,
    musluklardan da gülsuyu aksın. Bugün öğleden sonra hazır olsun ki
    içine girip hemen yıkanabilelim,” dedi.
    İkinci kızı Sultan hep babasının elini tutup kalbine bastırır,
    nedensiz yere ağlamaya başlardı. O da dedi ki: “Ben bir çift
    ayakkabıyla bir elbise istiyorum. Ayakkabımın bir teki gümüş, bir teki
    altın olsun. Elbisemin ipliklerinden biri gümüş, biri de altın olsun.”
    Üçüncü kızı Mahsan yüzünü babasının yüzüne dayadı ve, “Ben bir
    tane siyah bir tane de beyaz hizmetçi istiyorum,” dedi. “Yatmaya
    gittiğimde siyah hizmetçim giysilerimi çıkarsın, sabah kalkınca da
    beyaz hizmetçim giydirsin.”
    Dördüncü kızı Begüm, dudaklarını uzatıp babasını öptü ve, “Öyle
    bir gerdanlık istiyorum ki,” dedi, “geceleri pamuk helva kadar beyaz,
    gündüzleri mermer gibi siyah olsun. Tam altı kilometre uzağa kadar
    da pırıltısı görülsün.”
    Beşinci kızı Moluk, eteğinin ucunu kaldırdı, “Ben bir çift ipek
    çorap istiyorum,” dedi. “Ta dizime kadar gelsin, çıkardığım zaman da
    bir yüksüğe sığacak kadar küçülsün.”
    Her zaman ablalarını taklit eden altıncı kızı Anka, bu sefer de
    aynısını yaptı ve, “Öyle bir şey istiyorum ki, ben banyoya giderken
    benim uşağım olsun, bir düğüne giderken hizmetçim olsun ve ona
    ihtiyacım olmadığında da bir yüzük gibi parmağıma takabileyim,”
    dedi.
    Tüccar, kızlarının söylediklerini dinledi, isteklerini ezberledi. Ama
    yedinci kızı Tarhun’un da bir şey istemesini boşuna bekledi. Tarhun
    onları seyretmekle yetiniyordu. Ya da belki de seyretmiyordu da
    seyredermiş gibi görünüyordu. Sonunda tüccar daha fazla dayanamadı
    ve “Kızım,” dedi, “benden senin için satın alabileceğim bir şey iste.”
    Kız başını öbür tarafa çevirdi. Tüccar yineledi: “Benden bir şey iste!”
    Tarhun’un gözleri hiç olmadığı kadar parladı, hemen, “Ne istersem
    alacak mısın?” diye sordu. Alamayacağı bir şey olabileceğini aklına
    bile getirmeyen tüccar kendinden emin olarak, “Ne istersen alırım,”
    dedi. “Ablalarına aldığım gibi.” Tarhun, söyleyeceklerini herkes
    dinleyene kadar bekledi. İlk kez bir şey istiyordu. Sonra, masal
    perilerine birinin mutluluğu ve talihi için dua eder gibi fısıltıyla, “Bir
    yürek ve bir ciğer istiyorum,” dedi. Bunu sakin sakin ve yumuşak bir
    sesle söylemişti, söyler söylemez de ayağa kalkıp dışarı çıktı.
    Ablalarıyla babası öylece kalakalmışlardı, sanki hiçbir şey
    duymamışlardı ve sanki Tarhun odadan çıkmamıştı. Sonunda tüccar
    kızının çıkıp gittiğini anladı, hem de hiçbir şey söylemeden. Hiçbiri
    onun sesini duymamıştı. Onun bir yürekle bir ciğer istediğini sadece
    Tarhun’un sağ tarafında oturan Anka duyabilmişti.
    Yürekle ciğer ne işe yarayacaktı? Tüccarın evinde yeterince
    yiyecek yok muydu ki kızı yürekle ciğer dilemişti babasından? Babası
    Tarhun’un peşinden koştu. Ablaları ise kardeşleriyle dalga
    geçiyorlardı.
    En büyük ablası Fereng kahkahalarını tutamadı ve, “Kardeşlerim,
    bir insanın hayatı boyunca hiçbir şey istememesi, sonra isteyince de
    yürekle ciğerden başka bir şey bulamaması komik değil mi? Üff,
    midem bulandı. Yürek ve ciğer, yürek ve ciğer... Gerçekten gülünç
    bu... hah hah ha...”
    Kız bunları söylerken zevkten bayılacak gibiydi.
    İkinci kız Sultan pencereden giren esinti tenine değip ferahlatsın
    diye yakasını açtı, ter içinde kalmıştı, “Yürekle ciğer,” dedi, “Anka,
    canım, böyle dediğini gerçekten duydun mu sen? Ne kadar saçma,
    hah hah ha... Kim bilir ne yapacak bunları...”
    Sırtüstü yatmakta olan üçüncü kardeş Mahsan başını iki yana öyle
    bir salladı ki saçları yüzüne döküldü. “Kardeşlerim,” dedi, “ne kadar
    sabırlısınız da bu saçmalıklara dayanıyorsunuz. Bahse girerim ki
    zavallı eşlerimiz şimdi tek başlarına sıkıntıdan patlıyorlardır... Haydi
    yanlarına gidelim... Haydi, kalkın, onları yalnız bırakmayalım.”
    Dördüncü kız kardeş Begüm de başını sallayarak onunla aynı
    fikirde olduğunu belli etti. Beşinci kardeş Moluk’la altıncı kardeş
    Anka da aynı şekilde katıldılar ona. Gitmek üzere hep birlikte ayağa
    kalktılar. Kapının eşiğinde babalarını gördüler. Adam kızlarına,
    “Tarhun başka bir şey istemiyor,” dedi. “Ona, kızım yüreği ne
    yapacaksın, diye sordum. O da bana bir yürek istiyorum, demekle
    yetindi. O zaman, peki, haydi yürek istemeni anladım diyelim, ciğer
    ne işine yarayacak? Öyle kanlı kanlı, dedim. Tarhun yine, istiyorum
    işte, diye fısıldadı. İstiyorum işte de ne demek? Siz de böyle bir şey
    istemenin saçma olduğunu düşünmüyor musunuz?”
    Kızlar hep bir ağızdan, “Evet, baba,” dediler, “saçma bu. Baştan
    aşağı saçmalık. İyisi mi onu evlendir sen.”
    Tüccar, “Evlenmek istemiyor; evlenmenin saçmalık olduğunu
    söylüyor, ama erkeklerle arkadaşlık edebilirmiş.”
    Kızlar , “Eh, arkadaşlık etsin o zaman,” de-yip muzipçe gülüştüler.
    “Ne fark eder ki?” Sonra kahkahaları patlatıp birbirlerini
    çimdiklemeye başladılar.
    Tüccar, “Tarhun diyor ki, onun gördüğü erkekler gerçek erkek
    değilmiş, sizin kocalarınız bile öyle değilmiş, hatta ben bile
    değilmişim...” dedi.
    Kızlar inanmazlıkla, “Ne?” diye bağrıştılar, “Onların erkek
    olmadığını mı söylüyor? Erkek olmasalar neden evlenelim ki
    onlarla...”
    Babaları, “Dışarıdan gördüklerimiz yetmez, diyor. Dış görünüş
    erkekliğin kanıtı değilmiş. Ben bir şey anlamadım. Siz anlıyor
    musunuz?”
    Kızlar, “Saçmalık bu,” dediler. Sonra Mahsan söz aldı.
    “Kardeşlerim, güzel kafacıklarınızı böyle şeylerle yormamalısınız,”
    dedi. “Gelin eşlerimizin yanına gidelim, babam da pazara gidip bizim
    hediyelerimizi alsın. Haydi, gelin kardeşlerim.”
    * * *
    Tüccar, Fereng için banyoyu, Sultan için elbiseyle ayakkabıları
    ısmarladı. Mahsan için iki tane genç ve güzel köle satın aldı, Begüm
    için de pamuk helvadan daha beyaz, mermerden daha kara bir
    gerdanlık buldu. Moluk için de bir yüksüğün içine sığabilecek ipek
    çoraplar aldı, Anka için, hamama yıkanmaya giderken uşağa,
    düğünlere giderken yanına alacağı bir hizmetçiye dönüşen bir zümrüt
    yüzük buldu. En sonunda da en küçük kızı Tarhun’a istediği yürekle
    ciğeri satın almak istedi. Kendi kendine, “Bir dakika bile sürmez bu,”
    diye mırıldandı. Öteki siparişleri alırken epeyce zaman harcamıştı,
    tam bir saat sürmüştü alışverişi.
    İlk önce yürek ve ciğer satıldığını hatırladığı küçük bir pazara gitti,
    ama yürek ve ciğer satan bir tek kasap dükkânı bile bulamadı.
    Dükkânların hepsinde artık ayna satılıyordu.
    Bazı aynalara bakanlar kendilerini binlerce kişi gibi görüyorlardı,
    ufak tefek olanları iri yarı, çirkinleri güzel gösteriyordu bu aynalar,
    hatta yalanlar gerçek, kötüler iyi gibi görünüyordu. Herkes
    bayılıyordu bunlara. Tüccar kendi kendine, “Kızım neden böyle bir
    ayna istemedi ki sanki?” dedi. Eğer istemiş olsaydı adamcağız böyle
    bir ayna satın alır ve kızına götürürdü. Ne yazık ki istememişti kızı.
    Tüccar tam iki saat boyunca pazaryerinde çaresizce, ne yapacağını
    bilmez halde dolaşıp yürek ve ciğer aradı. Dükkânların bazıları
    kapalıydı, kapılarında da kâğıtlar asılıydı. Bunların üzerinde çeşitli
    yazılar vardı: Sana Ne? Çek Git! Çok Beklersin! Bir Daha Sakın
    Böyle Bir Şeye Kalkışma!..
    Tüccar hiçbir şey anlamamıştı. Birine, “Bunlar neden kapalı?” diye
    sordu. Aldığı yanıt, “Sana Ne?” oldu. Başka birine sordu: “Bu
    dükkânlar ne zaman açılacak?” “Çok Beklersin!” dedi adam. Üçüncü
    birine de sordu: “Bu beyefendiler neden böyle kaba yanıtlar veriyorlar
    bana? Ben onlara bir şey demedim ki!” Aldığı karşılık yüzüne inen bir
    tokat oldu. “Bir Daha Sakın Böyle Bir Şeye Kalkışma!” dedi adam.
    Tüccar, böyle yanıtlar alacağını hiç düşünmemişti. Susup yoluna
    devam etti. Bir tanıdığına rastlayınca ona, “Arkadaşım, bu kentte
    yürek ve ciğer bulabileceğim bir yer var mı?” diye sordu.
    Arkadaşı ona, deli görmüş gibi baktı, “Ne tuhaf şeyler arıyorsun
    sen!” deyip tüccarın yanından uzaklaştı. Tüccar şaşkın ve kafası
    karışmış halde oracıkta kaldı. Bir kasap dükkânının önünden geçerken
    kasaba, “Yürekleri ve ciğerleri ne yapıyorsun?” diye sordu. Kasap
    ona, “Sana ne?” dedi. Yeniden suratına tokat yemekten korkan tüccar
    bu işe daha fazla devam etmedi. Sormaya devam etseydi acaba yine
    tokat yer miydi? Tokat yedikten sonra da sormaya devam etseydi ne
    olurdu? Başına ne gelirdi? Tüccar, bu soruların yanıtını arayacak
    kadar yürekli ve açık görüşlü değildi.
    Bütün kenti dolaştı ama hiçbir şey bulamadı. Öğleden sonra,
    yorgun ve bitkin bir durumda bir kahvehaneye gitti, biraz peynirekmek
    yedi, birkaç bardak çay içti ve yola koyuldu. Kızlarına ne
    söyleyeceğini düşünüyordu. Altı kızı istediklerini alacaklardı ama en
    küçük kardeşleri alamayacaktı, bu da çok kötüydü. Tüccar, kızının
    istediklerini bulamamıştı. O zaman şunu düşündü: Tarhun, kentte
    yürek ve ciğer bulunmayacağını biliyordu, oysa kendisi de altı kızı da
    bunu bilmiyorlardı. Bir kişi biliyordu, yedi kişi bilmiyordu. Peki,
    Tarhun nereden biliyordu? Bunun yanıtını da bilmiyordu tüccar.
    Adamcağız öyle yorulmuştu ki evine dönerken dinlenebilmek için bir
    meyve bahçesinin duvarının dibine oturdu. Tam oturmuştu ki, duvarın
    arkasından bir ses duydu: “Böylece her şey düzenlendi, geriye hiçbir
    yürek kalmadı. Ne satacak yürek var ne de satın alacak.”
    “Hayır kızım. Öyle değil. Eğer daha dikkatle ararsan bulabilirsin.”
    Tüccar bunu duyar duymaz ayağa fırladı, bahçenin içine göz attı
    ama tek gördüğü yavrularını besleyen beyaz bir tavşan oldu.
    Tüccar aklını kaçırdığını düşündü. Hemen oradan uzaklaşmaya
    başladı ama sokağın sonuna gelince adımları yavaşladı. Evine elleri
    boş dönemezdi. Kızına ne derdi yoksa? Adamcağız kendini hiç bu
    kadar yetersiz hissetmemişti. Derinden iç geçirdi, sanki yürek ve ciğer
    bulacak gücüm olsaydı hiçbir sorun kalmazdı, der gibiydi. Ansızın,
    karşısına ateş, duman ve alevden oluşan bir şey çıktı. “Kimsin sen?”
    diye sordu ona. “Ben Cin’im,” diye bir yanıt geldi.
    “Cin mi?” dedi tüccar.
    “Evet,” dedi Cin, “dileğin nedir?”
    “Yürek ve ciğer,” dedi tüccar.
    “Bunlar bende var,” dedi Cin, “ama sana bir şartla veririm.”
    Tüccar, küçücük Cin’e baktı. Böyle bir yaratığın konuşabileceğine
    ve yüreğiyle ciğerinin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyordu.
    Sonunda, “Ne istersen yaparım,” dedi. Cin, ona, “Bana Tarhun’u
    ver!” dedi
    “Hemen mi?” dedi tüccar.
    “Hemen değil,” dedi Cin. “Canım ne zaman isterse o zaman gelip
    alacağım onu.”
    “Tamam,” dedi tüccar, ama yaptığı bu anlaşmanın nasıl sonuçlar
    doğuracağını hiç düşünmemişti. Yürekle ciğeri alıp evine döndü.
    Kızlar, babalarının düşüncesizlik edip kendilerini bu kadar çok
    bekletmesinden biraz rahatsız olmuşlardı ama hediyelerini görür
    görmez her şeyi unuttular, tek düşünceleri, eşlerinin yanına gidip bu
    yeni oyuncaklarıyla oynamaktı.
    Akşam yemeği saati gelene kadar Tarhun’u hiçbir yerde
    bulamadılar. Damatlardan biri Tarhun’u öğle vakti evin avlusunun
    ortasındaki çok yüksek bir karaağaca tırmanırken görmüştü, görünce
    de pek şaşırmıştı, çünkü kendisi erkek olmasına rağmen aynı şeyi
    yapamazdı. O saatten sonra da Tarhun’u gören olmamıştı.
    Hep birlikte akşam yemeğine oturduklarında Tarhun sessizce
    içeriye girdi, onun farkına ancak otururken vardılar. Tarhun babasına
    yürekle ciğeri bulup bulmadığını sormadı. Sanki bulamadığından pek
    emindi. Kızın neye inandığını, neye emin olduğunu anlamak hiç kolay
    değildi.
    Tüccar, yürekle ciğeri bir tabağa koyup kızına uzattı. Tarhun tabağı
    alıp odadan çıktı. Birkaç dakika sonra tabağın kırıldığını duydular,
    Tarhun’un tekrar içeri girdiğini gördüler. Giysisinin yakası açılmıştı,
    iki göğsünün ortasında derin bir yara vardı. Hiç olmadığı kadar çevik
    adımlarla gidip camı açtı ve sokağa baktı.
    Tüccar kızlarına kentte geçirdiği günü anlatıyordu. Sıra ayna
    satanlara gelince, keşke diye düşündü, kızlarımdan biri ayna istemiş
    olsaydı benden, sonra da içini çekti. Birden sokak kapısını biri
    tıklatınca Tarhun pencereden dışarı atladı. Tüccar dehşet içinde
    pencereye koştu. Hiç beklemediği bir şey gördü: Kızı kapıda uzun
    boylu, yakışıklı bir erkekle konuşuyordu. Tüccar hemen kapıya koştu.
    Kızları pencereye yanaşmışlar, birbirlerinin üzerine abanarak dışarıya
    bakıyorlar, kahkahalarla gülüyorlardı.
    Genç adam, “Tarhun’u alıp götürmem için beni Cin yolladı,” dedi.
    Tüccar, hikâyenin bu bölümünü Tarhun’a iki nedenden dolayı
    anlatmamıştı: İlk önce Tarhun’un üzüleceğinden korkmuştu, ikinci
    olarak da olanları anlatsa bile Tarhun’un ilgilenmeyeceğini
    düşünmüştü. Ama sanki Tarhun hikâyeyi biliyordu ve hiç
    etkilenmemiş gibiydi.
    Tüccar, genç adama, “Bunu yapamam,” dedi. “Kızımı veremem.”
    Genç adam son derece sakin, “Artık bu sizin elinizde değil,” dedi.
    “Yapılması gerek.” Sonra da tüccara, verdiği sözü ve Cin’in koşulunu
    hatırlattı.
    Tüccar biraz yumuşadı, bir bahane bulmaya çalışarak, “Bir adamın
    kızını tanımadığı ve daha önce hiç görmediği birine vermesi sana da
    tuhaf gelmiyor mu?” diye sordu.
    Genç adam, “Onun Tarhun’u tanıması yeterlidir,” dedi.
    Tüccar Tarhun’a bakınca irkildi; onu hiç bu kadar neşeli ve canlı
    görmemişti. Tarhun başıyla kabul ettiğini belirten bir işaret yaptı.
    Tüccar sonunda ikna olmuştu. Genç adam beyaz atına atladı, Tarhun
    da arkasına binince genç adam atını dürtüp yola koyuldu. Tarhun genç
    adamın beline sarılmış, başını sırtına yaslamıştı, onu sıkı sıkı
    tutuyordu. Sanki onu ellerinden çekip almalarından korkar gibiydi.
    At hızlandı, dörtnala koşmaya başladı.
    Aylarca, yıllarca okyanusların, ateşlerin üstünden geçtiler; aylarca,
    yıllarca kana susamış canavarların bulunduğu vadileri aştılar; aylarca,
    yıllarca ter içinde kaldılar, buzdan ve ateşten dağlara tırmandılar,
    buzulların ve ateşlerin bulunduğu vadilere indiler. Aylarca ve yıllarca,
    her köşesinden, “Öldüreceğim, parçalayacağım!” diye haykıran
    seslerin duyulduğu karanlık ormanlardan geçtiler; aylarca ve yıllarca
    aç ve susuz kaldılar, aylarca ve yıllarca tuzaklar ve kapanlar çıktı
    önlerine, bunlara yakalanmamayı başardılar. Aylarca ve yıllarca yedi
    başlı, bin ayaklı ejderhalar peşlerini kovaladı, pis kokulu, alev saçan
    soluklarını üzerlerine üfledi, sonunda atın nallarından çıkan
    kıvılcımlar o ejderhaların gözünü kamaştırdı da genç adamla Tarhun
    onlardan kurtuldular. Doğuya doğru binlerce kilometre gittiler, batıya
    doğru binlerce kilometre gittiler, göklerinden ateşler yağan bin bir
    araziden geçtiler, ama bütün bunlar Tarhun’a göz açıp kapayıncaya
    kadar olmuş gibi geldi. Gözlerini açınca dört bir yanında meyve
    ağaçlarının sıralandığı yemyeşil bir bahçede buldu kendini. O
    dakikadan sonra meyve bahçesi de, genç adam da Tarhun’un oldu.
    Şimdi Tarhun sadece çevresine bakmıyor, gülüyor, konuşuyordu,
    çalışıyor ve herkesin yaptığı şeyleri yapıyordu. Aylarca mutlu, neşeli
    ve hareketli bir yaşam sürdüler.
    Bir gün, Tarhun’la genç adam bahçede el ele göz göze, tek bir
    yürek gibi dolaşıyorlardı. Havada bir kuş uçsa ikisi de onu aynı anda
    görüyordu. Bir elma ağacının yanına vardılar. Olgunlaşmış bütün
    elmalar ağacın dibine düşmüştü. Bir tanesini almak üzere Tarhun yere
    eğildi. Genç adam da eğilmişti, ama ansızın, “Onu bırak, taze bir elma
    koparalım,” dedi. “Ben ağaca tırmanacağım.”
    En tepedeki taze elmalardan koparmak için ağaca tırmanırken
    gömleğini çıkarıp Tarhun’a verdi. Tarhun aşağıdan bakıyor, onu
    seyretmekten zevk alıyordu. Genç adamın beline yapışmış bir tüy
    gördü. Onu almak için uzandı ama her şey bir anda oldu. O sırada
    genç adamın Tarhun’un aklından geçeni neden sezemediğini kim
    bilebilir? Böyle bir şey daha önce hiç olmamıştı. Tarhun tüyü
    ucundan tutup çekti, çeker çekmez de genç adam ağaçtan düştü.
    Tarhun şaşırıp kaldı, ne yaptığını da ne yapması gerektiğini de
    bilemiyordu. Genç adamın üzerine eğildiğinde onun soluk almadığını
    gördü. İki elini kendi başına götürüp yumrukladı. Tüyü aldığı yere
    yapıştırmak istedi ama boşunaydı. Tarhun büyük bir kedere
    kapılmıştı. Derin derin içini çekince ansızın Cin karşısında beliriverdi.
    Tarhun’a, “Artık elimden başka bir şey gelmez,” dedi. “Seni
    götürüp köle pazarında satmak zorundayım. Belki o zaman derdine
    bir çare bulabilirsin.”
    Ve dediğini de yaptı.
    * * *
    Zengin bir adamın, baştan ayağa siyah giyimli kâhyası Tarhun’u
    pazarda görüp beğendi, bir damla gözyaşı ve kalpten akan bir damla
    kan fiyatına onu zengin adamın annesi için satın aldı. Zengin adamın
    annesi uzun zamandır kendisine eşlik edecek birini arıyordu, evinde
    çalışan kızlar arasında hoşuna giden birini bulamamıştı. Kâhya her
    gün esir pazarına gidiyor ama istediği gibi bir köle bulamıyordu,
    sonunda Tarhun’u buldu, hanımının da onu beğeneceğini düşündü.
    Cin, kızın yüzünü, gözünü öptü, Tar-hun’un kendisini yeniden
    çağırmasını umduğunu söyledi. Tarhun ise yine eski alışkanlıklarına
    dönmüş gibi hiç konuşmadan ona baktı. Tek fark, bakışlarının değişik
    olmasıydı, ama neyin değiştiğini söylemek kolay değildi.
    Kâhya, Tarhun’u alıp dolambaçlı yollardan geçirdi, sonunda birçok
    adamın nöbet tuttuğu büyük bir kapının önüne geldiler. Kapıdan geçip
    bir bahçeye girdiler. Bahçenin tam ortasında her göreni şaşkına
    çeviren muhteşem bir saray vardı, bütün bahçe mis kokulu çiçeklerle
    doluydu. Ötücü kuşlar kümeler halinde ağaçların içine dalıp
    çıkıyorlardı.
    Kâhya, “Bu bahçede, ne ararsan bulunur, kuş sütü bile,” dedi,
    “bütün bu zenginlik ve bolluk genç efendime ait, kendisi birkaç ay
    önce ortadan kayboldu, ne kadar aradıysak da bulamadık. Efendimin
    annesi olan hanımım oğlu kaybolduğundan beri siyahlar giyer, sen de
    aynısını yapmalısın.”
    Tarhun’u hamama götürüp yıkadılar, gülsuyu sürdüler, siyahlar
    giydirip evin efendisinin annesinin yanına götürdüler. Kadın son
    derece kederli görünüyordu. Tarhun’un konuşmasını dinleyince onun
    kendisine iyi bir arkadaş olacağını düşündü. Gelişinin üzerinden fazla
    zaman geçmeden Tarhun’un böyle iyi bir konuma getirilmesi öbür
    hizmetçileri kıskandırmıştı. Ama Tarhun onlara bakmakla yetindi.
    Hanımefendiye eşlik de etse, bulaşıkhanede çalışan hizmetçi de olsa
    umurunda değildi.
    Bir gece, Tarhun hanımının ayakucunda uyumak üzere
    hizmetçilerin odasının önünden geçiyordu. O sırada baş kâhyanın dul
    karısını gördü, hanımefendi o kadını pek sever ve güvenirdi, hatta baş
    kâhyayla evlenirken ona yüklü bir çeyiz parası vermesini oğlundan
    rica etmişti. Baş kâhyanın dul eşi elinde bir çanak pilav ve simsiyah
    bir kırbaç tutuyordu, hizmetçilerin odasına girdi, Tarhun pencereden
    onu gözetlerken kadın her hizmetçinin yatağının yanına gitti,
    kulağına, “Uyanık mısın, uyuyor musun,” diye fısıldadı. Hiç kimse
    yanıt vermeyince kadın dışarı çıktı, hanımefendinin odasına doğru
    yürümeye başladı. Tarhun ondan önce davranıp yatağın ayakucuna
    yattı, uyuyormuş gibi numara yaptı. Baş kâhyanın dul karısı odaya
    girdi, hanımefendinin kulağına, “Uyanık mısınız, uyuyor musunuz,”
    diye fısıldadı. Yanıt gelmeyince elini hanımefendinin yastığının altına
    soktu, oradaki anahtar destesini alıp odadan çıktı.
    Tarhun kadının hırsızlık yapıp yapmayacağını merak ediyordu.
    Onun peşinden gitti. Baş kâhyanın dul eşi anahtarla bir kapıyı açtı,
    girdiği odanın öbür ucunda bir başka oda vardı, onun da ötesinde bir
    başka oda, kadın böylece kırk kapıdan ve kırk odadan geçti. Sonunda
    bir avluya vardılar, avluda içindeki sular ışıl ışıl parlayan bir havuz
    vardı. Baş kâhyanın dul eşi havuzun suyunu boşaltınca havuzun
    dibinde büyük bir kapak olduğu görüldü. Kadın kapağı kaldırdı,
    kapağın altında derinlere döne döne inen bir merdiven bulunuyordu.
    Kadın merdivenden indi, Tarhun da peşinden gitti. Birçok nemli
    bodrumdan geçtikten sonra küçük bir meydana ulaştılar. Orada bir
    delikanlı tavana zincirlenmişti. Berbat görünüyordu, bayılmış gibiydi.
    Baş kâhyanın dul eşi onun yüzüne su çarptı ve ayılttı. Pilav çanağını
    bir köşeye bıraktı ve kırbacı sağ eline aldı.
    Kadın delikanlıya, “Delikanlı, benimle bir yastığa baş koyacak
    mısın?” dedi. Genç adam sadece, “Hayır!” diyebildi. Kadın aynı
    soruyu üç kez yineledi, ondan sonra genç adamı öyle bir kırbaçladı ki
    zavallıcık yeniden bayıldı. Kadın onu bir kez daha ayılttı. Hayır
    sözcüğünü üç kez daha duyduktan sonra çocuğu bayıltıncaya kadar
    yine kırbaçladı. Genç adam üç kez kırbaçlanmış, üç kez bayılmıştı,
    ama bir kez bile o kadınla aynı yastığa baş koymayı kabul etmemişti.
    Üçüncü kez ayıldıktan sonra kadın pilav çanağını onun önüne tuttu.
    Delikanlı yemeyi reddedince kadın pilavı ona zorla yedirdi.
    Tarhun bütün bu olanları bir sütunun arkasından izliyordu. Sadece
    bir kez kendi kendine, “Böyle güzel bir bahçeye sahipsin. Ama sonra
    birden ortadan kayboluyorsun ve nerede olduğunu kimse bilmiyor.
    Sonra bir hizmetçi seni kendi evinin bodrumunda zincire vuruyor ve
    kırbaçlıyor... Burada da böyle demek, Cin!” Ama Cin görünmedi,
    çünkü elinden bir şey gelmezdi. Bunu kendisi söylemişti.
    Baş kâhyanın dul eşi, “Beni iyi dinle,” dedi delikanlıya. “Yarın
    gece yine geleceğim. Sözümü dinlersen zincirlerini çıkarırım, seni
    severim, ne istersen veririm. Sen de canın ne isterse yaparsın. Ne
    isterse. Ama yine inatçılık edersen ben de seni kırbaçlarım ve olduğun
    yerde asılı bırakırım.”
    Tarhun kadının geri dönmeye hazırlandığını görünce hemen önden
    hanımının yatağının ayakucuna koştu ve yine uyuyormuş gibi yaptı.
    Baş kâhyanın dul eşi mahzenden çıktı, havuzun dibindeki kapağı
    kapattı, havuzu suyla doldurdu, nilüfer yapraklarını tekrar suyun
    yüzeyinde yüzdürdü, kırk odadan geçti, kırk kapıyı kilitledi, sonunda
    evin hanımının yatağının yanına ulaştı. Anahtarları onun yastığının
    altına koydu, yeniden siyah giysilerini giydi, kendi yatağına gidip
    uyudu.
    Ertesi sabah Tarhun hanımının yanına oturup onunla konuştu.
    “Hanımım, kaybolan sevdiğinizi bulursam bana ne verirsiniz?” dedi.
    Hanımı, “Ne dilersen veririm,” dedi. Tarhun, “O zaman bu geceye
    kadar beklemelisiniz,” dedi.
    O gece, Tarhun hanımına, “Parmağınızı kesin, sonra da yaraya tuz
    basın ki uyuyakalmayasınız. Sonra da uyuyormuş gibi yapacaksınız.
    Yanınıza biri gelecek ve size uyuyor musunuz yoksa uyanık mısınız
    diye soracak. Hiç yanıt vermeyin, bırakın ne yapacaksa yapsın. Ben
    size seslendiğimde kalkın, ikimiz birlikte gideceğiz, ben size
    oğlunuzu göstereceğim.”
    Planlandığı gibi hareket ettiler. Evin hanımı yarasına iyice tuz
    basmıştı ki uyuyakalmasın. Bir gece önce olduğu gibi baş kâhyanın
    dul eşi elinde bir çanak pilav ve bir kırbaçla odaya geldi, “Uyanık
    mısınız, uyuyor musunuz,” diye sordu. Hiç ses gelmeyince yastığın
    altından anahtarları aldı ve aynı kapıyı açtı. Tarhun hanımına seslendi,
    ikisi birlikte kadının peşinden gittiler. Kırk kapı açıldı. Tarhun yanına
    kesme şekerle biraz da su almıştı. Evin hanımı oğlunu o durumda
    görünce içinden bağırmak geldi. Tarhun kesme şekeri onun ağzına
    soktu, biraz da su verdi ve, “Hanımım, nerede olduğumuzu görmüyor
    musunuz,” dedi. “Eğer bu cadı bizi görürse biz de oğlunuzun kaderini
    paylaşırız. Sabah olana kadar bekleyelim, o zaman yanımıza yardım
    alır, gelip oğlunuzu kurtarırız.” Hanımı razı oldu, ikisi hizmetçiden
    önce mahzenden çıktılar.
    * * *
    Ertesi sabah hanım uşaklarına, baş kâhyanın dul eşinin elinin
    kolunun bağlanarak yanına getirilmesi için emir verdi. Adamlar, onu
    o cömert efendisine yaptıklarını itiraf etmeye zorladılar. Ama bu pek
    kolay olmadı. Sonunda kadın her şeyi itiraf etti. Uşaklar onu alıp
    sürükleyerek bodruma götürdüler. Genç efendilerinin zincirlerini
    çözdüler, onu alıp önce hamama sonra berberin önüne götürdüler.
    Sonra eve getirdiler, şimdi tertemiz olmuş, tam bir beyefendi haline
    gelmişti, ama yine de biraz bitkin görünüyordu. Baş kâhyanın dul
    eşine gelince, adamlar onu saçlarından inatçı bir katırın kuyruğuna
    bağladılar, katırı da çayıra saldılar. Katırın peşinden sürüklenen kadın
    cezasını çekmiş oldu.
    Evin hanımı herkesin siyah giysilerini çıkarıp eğlenmesi için emir
    verdi. Evin efendisi Tarhun’u görüp kendisinin nasıl kurtarıldığını
    öğrenince kıza âşık oldu ve kendisiyle evlenmesini istedi. Annesi
    onun bu kararına pek sevindi; bu kadar güzel, bu kadar akıllı bir kızı
    başka nerede bulabilirim ki, diye düşünüyordu. Ama kararlarını
    Tarhun’a açtıklarında kız onlara baktı ve evlenme teklifini kabul
    etmedi. Hanımından kendisini yeniden esir pazarına götürüp
    satmasını istedi. Hanımı ne kadar ısrar ederse etsin kararından
    dönmedi. Hatta o sarayda –bir eş olarak değil– konuk olarak kalmayı
    bile kabul etmedi. Tek söylediği, “Siz derdinizin çaresini buldunuz.
    Ben de benimkini bulmalıyım,” oldu.
    * * *
    Bu sefer Tarhun’u yaşlı bir değirmenci satın aldı ve onu
    değirmenine götürdü. Bu adamın değirmeni bir dağın eteğindeydi.
    Dağın tepesinden çıkan gür bir ırmak değirmenini döndürüyordu.
    Değirmenci suyun kaynağına bir ejderha oturtmuştu. Ejderhaya
    kımıldamasını söylediğinde yaratık hafifçe kımıldıyor, biraz su akıyor
    ve değirmen dönmeye başlıyordu. Değirmenci köylülere ejderhanın
    hareketlerini kontrol edemediğini anlatıyordu, ejderhanın yerinden
    kımıldaması için ona her gün bir genç kız vermeleri gerekiyordu,
    ejderha kızı yiyor, değirmen de dönebiliyordu. Yoksa hem buğdaydan
    un üretilemez hem de köylüler tarlalarını sulayamazlardı.
    Köylülerin değirmencinin dediklerini kabul etmekten başka çareleri
    yoktu, çünkü değirmencinin o ejderhayı oraya mahsus koyduğundan
    habersizdiler, adamın asıl amacı dağın yamacında yetiştirdiği kendi
    buğdaylarını sulamaktı.
    Tarhun’un görevi, ejderhayı beslemekti, sonra değirmene dönüp
    çalışacaktı. Değirmenci ona, “Eğer kızlardan birini kaybedecek
    olursan ejderhaya seni veririm,” demişti. Tarhun da içinden “Bu kadar
    harika, berrak bir ırmağa sahip oluyorsun, sonra da dolandırıcının biri
    gelip ejderhasıyla bu ırmağın canına okuyor, bir de verilen kurbanlar,
    olacak şey mi bu... Demek burada da böyle, Cin,” diye geçirmişti.
    Ama Cin, görünmemişti. Bu konuda elinden bir şey gelmezdi. Böyle
    demişti.
    Tarhun bir şey fark etmişti: Ejderhanın yemeği ne zaman gecikse
    sağa sola sıçrıyor, böylece aşağıya daha fazla su akıyordu. Bir gün,
    Tarhun oturmuş değirmeni seyrederken değirmenci de gitmiş
    buğdaylarını suluyordu; o sırada köyün muhtarının oğlu değirmene
    buğday getirdi. Buğdayı eşeklerin sırtından indirdiklerinde Tarhun
    muhtarın oğluna, “Sizleri ejderhadan kurtarmamı ister misin?” diye
    sordu. Değirmenciye satıldığından beri ilk kez ağzını açıp
    konuşmuştu. Köylüler de değirmenci de onun dilsiz olduğunu
    sanıyorlardı. O güne kadar, istediği her şeyi gözleriyle işaret ederek
    göstermişti.
    Muhtarın oğlu çok şaşırmıştı, “Nasıl becereceksin bunu?” diye
    sordu. Tarhun, “Şurada,” diyerek yan tarafta bir noktayı işaret etti,
    “derin bir çukur aç, işin bitince bana haber ver, gerisini ben
    hallederim.” Delikanlı oradan ayrıldı, bu konudan değirmencinin
    haberi olmaması gerektiğini biliyordu.
    O günden sonra Tarhun ejderhanın yemeğini gecikmeden
    götürmeye dikkat etti, böylece yerinden pek kıpırdamayacak ve arka
    tarafında bolca su birikecekti. Hatta Tarhun ejderhaya köylülerin
    buğdaylarından da verdi, yemesi için. Ejderha öyle bir şişmanladı ki
    ırmağın akış yönünü tamamıyla kapattı.
    Tarhun köylülere, değirmene öğütülmek için daha az buğday
    getirmelerini de tembihlemişti, köylüler de onun sözünü dinlediler.
    Günün birinde değirmenci, ejderhanın arkasında daha fazla su
    birikecek olursa, kendisinin buğday tarlasını sel basacağını fark etti.
    Panik içinde değirmene koştu, Tarhun’a, su düzeyinin biraz alçalması
    için ne yapıp edip ejderhayı yerinden azıcık oynatmasını söyledi. Öte
    yandan Tarhun o kocaman, derin çukurun kazılmış olduğunu haber
    almıştı. O gün, ejderhanın midesine gidecek olan kıza, “Hiç korkma,”
    dedi, “bugün seni yemesi için ejderhaya vermeyeceğim. Ejderhayı
    sana yedireceğim.”
    Ejderha uyuyordu. Yemek vakti geldiğinde uyandı ama yemeğinin
    getirilmediğini gördü. Tekrar uykuya daldı, yeniden uyandığında
    ortalıkta hâlâ yemeğe benzer bir şey yoktu. Yeri göğü inleterek
    kükredi, ama hemen yine uyuklamaya başladı. Üçüncü kez
    uyandığında ve hâlâ yiyecek gelmediğini gördüğünde çılgına döndü.
    Değirmenci değirmeninde çalışıyordu, neler olduğundan hiç haberi
    yoktu. Tarhun, kurban edilecek kızı saklandığı ağacın arkasından
    çıkardı, ejderhanın onu görmesini sağladı. Kızı görünce iştahı iyice
    kabaran ejderha, üstelik Tarhun’a da iyice öfkelenmiş olduğundan
    hem kızı hem de Tarhun’u bir lokmada yutmak için üzerlerine atıldı.
    Tarhun ile kız koşmaya başladılar, peşlerinden gelen ejderha ise
    çukura düştü ve acı acı kükredi. Kükremeyi duyan değirmenci tam
    değirmenden dışarı fırlayacaktı ki buna fırsat bulamadı, çünkü
    ırmağın suları değirmenin üzerine boşaldı, değirmen sular altında
    kaldı, değirmenci de boğuldu.
    Köylüler ejderhanın gövdesini parçalara ayırdılar ve kurda kuşa
    yem olsun diye dağlara fırlattılar. Sonra büyük bir saygıyla Tarhun’u
    köyün muhtarının evine götürdüler. Tarhun’a âşık olan muhtarın oğlu
    onunla evlenmek istiyordu. Muhtarla karısı da oğullarının bu kararına
    çok sevinmişlerdi. Böyle güzel, böyle akıllı bir kızı başka nerede
    bulabiliriz ki, diyorlardı. Ama düşüncelerini Tarhun’a açtıklarında kız
    onlara baktı ve olmaz, dedi. Sanki yeniden dilsizleşmişti. Köylüler ne
    kadar ısrar ettilerse de Tarhun direndi. Kendisini yeniden esir pazarına
    götürüp satmalarını istedi. Ağzından çıkan son sözler, “Dostlarım, siz
    derdinizin dermanını buldunuz. Benim de bir derdim var, ben de gidip
    onun çaresini bulmalıyım,” oldu.
    * * *
    Tarhun’u satın alan üçüncü kişi bir tüccardı. Bu tüccarın bir karısı
    vardı, ama çocukları yoktu. Tarhun’u gören tüccar onu beğendi, onu
    bir gözyaşı damlası ve kalpten akan bir damla kan fiyatına satın aldı,
    amacı onu kendi evladı yapmaktı. Öyle de yaptı. Çocuğu olmayan bu
    tüccar çok zengindi. Karısını da çok seviyor, bir dediğini iki
    etmiyordu. Karısına, “Bu köleyi, olmayan kız evladımızın yerini
    tutsun diye satın aldım, hem benim eve geç döndüğüm gecelerde sana
    eşlik eder, ev işlerinde de yardımcı olur,” dedi.
    O gece, hep birlikte oturup yemek yediler, sonra da yatmaya
    gittiler. Tüccarla karısı yatak odasının bir ucunda, Tarhun öbür
    ucunda yatmıştı. Gece yarısı, bir ses duyan Tarhun gözlerini açtı.
    Tüccarın karısının yataktan kalktığını, bir dolabın içinden bir kılıç
    çıkardığını, kocasına kabzasıyla vurup onu bayılttığını gördü. Sonra
    çekmecelerin birinden en güzel giysilerini çıkardı, yeni gelin gibi
    giyinip süslendi. Böyle hazırlandıktan sonra evden çıktı, Tarhun da
    onun peşinden gitti. Karanlık bir sokağa geldiler. Üç ev boyu
    ilerlediler, sonra yedi ev boyu sola, yedi ev boyu sağa gittiler.
    Sekizinci evin önüne gelince tüccarın karısı eline küçük bir taş alıp
    kapıyı tıklattı. Kapı açıldı, kadın içeri girdi, Tarhun da peşinden.
    Birkaç basamak indiler, büyük bir salona girdiler. Kocaman bıyıklı
    kırk haydut orada oturmuşlardı. Haydutların şefi sert bir sesle, “Neden
    geciktin?” diye sordu. Kadın da, “Kocam uykuya dalmadan kalkıp
    buraya gelebilir miydim?” dedi. Sonra haydutlar şarkı söyleyip
    oynamaya başladılar, kadın da onlara katıldı.
    Bütün bunları bir sütunun arkasına gizlenerek izleyen Tarhun,
    “İnsanın güzel bir karısı olsun, onun her türlü rahatını sağlasın, o da
    kalkıp seni bayıltsın, sonra da bir haydut sürüsüyle eğlenmek için
    buralara gelsin... Ah, ne biçim insanlar var, Cin!” dedi.
    Ama Cin görünmedi, çünkü onun elinden bir şey gelmezdi. Tarhun
    yine şöyle düşündü: “Bunları tüccara anlatmalıyım ki bir gün biri de
    bana, derdime çare olsun diye bir şey anlatsın.”
    O arada sabah olmak üzereydi, tüccarın karısı oradan ayrılmaya
    hazırlandı. Tarhun ondan önce davrandı, eve koşup yatağına girdi ve
    uyuyormuş gibi yaptı. Tüccarın karısı eve döndüğünde önce sırtındaki
    süslü giysileri çıkardı, yüzünü gözünü sildi, sonra da bir dolaptan
    içinde sıvı olan bir şişe bir de kuştüyü çıkardı. Tüyü sıvıya batırdı,
    kocasının burnuna değdirdi ve kafasına eliyle dokundu. Sonra şişeyi
    dolaba kaldırdı, yatağa, kocasının yanına yattı. Tüccar hapşırıp
    uyandı. Karısına dönüp, “Karıcığım, elin ayağın buz gibi.
    Nerelerdeydin?” dedi. Karısı, “Dışarıya, tuvalete gitmiştim,” dedi.
    “Başın yastıktan düşmüştü. Acıyor mu?” Tüccar, “Acımıyor,” dedi,
    sonra üçü de uykuya daldılar.
    * * *
    O gün Tarhun, olanları anlatmak için tüccarın yanına gitti.
    “Karınızın geceleri kimlerin yanına gittiğini size gösterirsem bana ne
    verirsiniz,” dedi. Tüccar ilk önce çok öfkelendi, Tarhun nasıl
    suçlayabilirdi karısını? Bir hizmetçi, hanımına nasıl iftira edebilirdi?
    Sonra da Tarhun’a, “Eğer söylediklerini kanıtlayamazsan, senin
    cezanı veririm,” dedi. Tarhun tüccardan gece yarısına kadar
    beklemesini istedi.
    Gece yarısı olduğunda tüccarın karısı bir gece önce yaptıklarını
    yineledi. O gittikten sonra Tarhun dolaptan şişeyi çıkardı, kuştüyünü
    sıvıya daldırdı, tüccarın burnuna sürttü, başını doğrulttu. Az sonra
    tüccar hapşırdı ve uyandı, “Hanım, sen misin?” diye sordu. “Hayır,
    benim,” dedi Tarhun. “Karınız o adamların yanına gitti. Başınız
    acıyor mu?” Tüccar, acımadığını söyledi, sonra ikisi birlikte, o
    karanlık sokağa, dün geceki binaya gittiler. İçeri girince bir köşeye
    gizlenip olanları izlemeye başladılar. Tüccar karısının süslenip
    püslenip kırk haydutla birlikte eğlendiğini görünce öyle öfkelendi ki
    hemen aralarına dalıp onlarla dövüşmek istedi. Ama Tarhun ona engel
    oldu, “En iyisi karınızın akrabalarına haber vermektir,” dedi, “onlar
    da kendi gözleriyle görürler olanları ve karınızı alıp giderler.” Öyle de
    oldu.
    Daha sonra tüccar Tarhun’la evlenmek istedi. Tarhun ona bakıp,
    “Olmaz,” dedi. “Ama ölüyü bile daldığı derin uykudan uyandıran
    iksiri ve kuştüyünü bana vermenizi dilerim.”
    Tüccar şişeyi ve tüyü kıza verdikten sonra Tarhun ondan kendisini
    yine esir pazarına götürüp bir damla gözyaşıyla kalpten akan bir
    damla kan fiyatına satmasını istedi. Tüccar yanında kalması için ne
    kadar ısrar ettiyse de Tarhun kabul etmedi. Sonunda tüccar elinden
    tutup onu esir pazarına götürdü.
    Tarhun yüksekçe bir taşın üzerine çıktı. Alıcılar önünden geçiyor
    ve ona bakarken hayran kalıyorlardı. Ama Tarhun hiçbirine
    aldırmıyordu, sanki onları görmüyordu ya da görse de
    umursamıyordu. Dertlerine çare bulmuş olanları aklından geçiriyor,
    keşke ben de kendi derdimin kaynağına gidebilsem ve o delikanlıyı
    elma ağacının altında görebilsem, diyordu içinden. Ne kadar isterdi
    bunu yapabilmeyi. Ah, o delikanlıyı bir bulabilseydi. “Onu
    görebilmeyi isterdim, ama göremem. Cin!” diye düşündü.
    Bu kez çok derinden iç geçirmişti. Ansızın Cin’i gördü,
    bulundukları yere yaklaşıyordu. Tüccara dönüp, “Beni Cin’e satın!”
    dedi. Cin yanlarına geldi ve satış yapıldı. Tüccar Tarhun’u Cin’e,
    aldığı fiyattan sattı, yani bir damla gözyaşı ve kalpten akan bir damla
    kan fiyatına.
    Tarhun, “Cin, gerçekten sen misin?” diye sordu. Cin, ona, “Evet,
    benim!” dedi. Tarhun, “O delikanlı hâlâ bahçede yatıyor mu?” diye
    sordu. Cin de “Evet,” dedi. “Beni ona götür!” dedi Tarhun. Cin kızı
    alıp o bahçeye götürdü. Bahçe tıpkı eskisi gibiydi. Her şey geçmişteki
    o anda donup kalmıştı. Hatta ağaçlardaki yapraklar bile
    kıpırdamamıştı. Kuşlar uçarken havada, kelebekler çiçeklerin
    üzerinde donmuşlardı, genç adam da elma ağacının altında yatıyordu.
    Cin, kıza, “On yıldır hiçbir şey kıpırdamadı burada,” dedi. “On
    yıldır hiçbir kuş şakımadı. On yıldır hiçbir kelebek uçmadı. On yıldır
    hiçbir ağaç çiçeklenmedi. On yıldır bütün neşe, bütün tazelik uçup
    gitti buradan. On yıldır bu genç adam burada yatıyor, damarlarındaki
    kan akmadı, kalbi çarpmadı.”
    Tarhun acı içinde, “Ah, ne korkunç!” dedi.
    Sonra kuştüyünü sıvıya batırdı, tüyü genç adamın burnuna sürttü.
    Genç adam hapşırdı ve uyandı. “Tarhun, neden uyandırmadın beni?
    Sanki çok uzun zamandır uyuyormuşum gibi geliyor bana,” dedi.
    Tarhun ona, “Uyumuyordun,” dedi. “Hayatını kaybetmiştin.
    Duyuyor musun? Hayatını kaybetmiştin. On yıldır senin acını içimde
    taşıdım. Şimdi artık kavuştuk...”